Salı, Ekim 8

Eyüpspor 1-2 Bodrumspor


Blogu boşladığımız için çok geri kalıyoruz. Oysa çok daha atik olmak gerek. Futbol beklemez. Sezonun en güzel zamanlarındayız. Sezonun ilk yarısının ortası; bir de sezonun sonu güzeldir. Sezonun sonu malum; heyecanın dozu yüksektir. Herkes sever. Fakat bu dönemin de kendine has çekiciliği var. Sezonun en başındaki kadar formsuz değildir takımlar. Artık hazırlardır. Hava da henüz soğumamıştır. Tribünlere akılır. Sıcak da değildir; top oynanır...

O nedenle Pendikspor'un kupa maçından sonra Eyüpspor - Bodrumspor maçına gidildi. Bu maça gitmek için çok fazla neden vardı. Hava güzeldi. Yakından takip ettiğimiz Bodrumspor İstanbul'a geliyordu. Bir de maç Kasımpaşa'da oynanacaktı. Ulaşımıyla, içiyle, seyir keyfiyle Türkiye'nin en konforlu stadyumlarından birinde. Uzun zamandır buraya ayak basmıyordum. Eyüpspor'un stadyum sorunu nedeniyle karşılaşma buraya alınınca gitmek farz oldu.

Siz bu satırları okuduğunuzda iki takım birer maç daha yaptı. İkisi de rakiplerine yenildi. Fakat bu maçtan önce Eyüpspor biraz daha formda gözüküyordu. Daha iyi sonuçlar almıştı. Gerçi kazandığı iki maçtaki rakipleri Karabükspor ve Niğde Anadolu şu an puan durumunun son iki sırasında. Fakat Bandırma deplasmanındaki beraberlik de dikkat çekiciydi.

Bodrumspor ise ilk dört maçını kazanamamıştı. Hatta Eyüp deplasmanından önce (yani Kasımpaşa deplasmanından önce) kendi sahasında Vanspor'a 4-0 yenilmişti. O nedenle Eyüpspor karşısında galibiyet beklentim yoktu.

Çok da iyi oynadıklarını söylemek mümkün değil zaten. Fakat 23. dakikada Ozan Sol'un penaltı golüyle öne geçtiler. O dakikaya kadar top Eyüpspor'daydı ama bir türlü ceza sahasının içine top sokamadılar. 1-0'dan sonra iş daha da zorlaştı. 

Zaten Bodrumspor'un kadrosu daha tecrübeli ve kaliteli. İzzet Yıldırım, Emre Özkan ve Orhan Şam'ın yer aldığı savunma kurgusu lig standartı için hiç fena değil. Skoru korumak onlar için oldukça kolay bir görev oldu.

Fakat maçın en iyi oyuncusu Batuhan Ayvaz'dı. 21 yaşındaki oyuncu Eyüpspor'un sol tarafını adeta felç etti. Bodrumspor'un ileriye çıkmasını tek başına sağladı. Tribüne girerken gördüğümüz Vedat İnceefe muhakkak onu dikkate almıştır.

İlk yarı 1-0 sona erdi. İkinci yarı çok farklı olabilirdi ama Bodrumspor farkı açarak adeta maçı kilitledi.

Bu maçta Eyüpspor hakkında söyleyebileceğimiz tek özellik hiç vazgeçmeden mücadele etmesiydi. Kalite yetersiz, organizasyon zayıf ama bu konuda oldukça inatçılar. Zaten son dakikada olsa da golü buldular.

Siz bu satırları okuduğunuzda, büyük ihtimalle biz Eyüpspor - Ergene Velimeşe maçına gitmiş olacağız. Hafta içi karşılaşmasında Eyüpspor yine sürgünde olacak. Maçın adresi Pendik Stadı olacak. İki takım da aynı puanda ve kazanan çok rahatlayacak. Kritik bir mücadele.... Passolig'in olmadığı liglerde, gidebildiğimiz kadar maça gitmemiz lazım. Bu anlamda Eyüpspor'un stadyum sorunu işime yaradı. Bu maça dair de en çok hoşuma giden Kasımpaşa Stadı'na uğramak oldu. Eyüp'teki stadyumun Kasım ayına yetişeceği söyleniyor. Belki Türkiye Kupası'nda bir Konyaspor maçı da denk gelebilir.


Pazartesi, Ekim 7

Employee of the Month


İlginçtir;aynı isimde iki film var. İkisinin de yapım tarihleri birbirine yakın. İki sene var aralarında. Ben daha eski olanını izledim. 2004 yapımı olan film, başrollerinde Matt Dillon, Christina Applegate gibi isimleri barındırıyor. 2006 yapımı daha vasat gibi duruyor. Fakat buna rağmen internette bu filme dair daha çok bilgi, yorum vs var. Üstelik IMDB puanı daha yüksek olan da bu....

Neyse; 2004 olan da fena değil. Harika bir filmden bahsedemeyiz ama çıtırlık denilebilecek türden. Suç var, soygun var, mizah var, sürpriz son var... Süresi de fena değil.

Fakat işin asli; kadroya bakınca ben daha iyisini bekliyordum.

Cumartesi, Eylül 28

Pendikspor 0-3 Turgutluspor


Sezonun ilk maçı için, son dönemde sık başvurduğum adreste; Pendik'teyiz. Kağıt biletle girebildiğimiz nadir stadyumlarından birinde Türkiye Kupası maçı izliyoruz.

Geçen sezon yakından takip ettiğimiz Pendikspor, yaz döneminde birçok oyuncusunu üst liglere yolladı. Yine de 2. Lig'in güçlü ekiplerinden biri. Gerçi sezona kötü başladılar. Kulüp genel olarak genç oyuncularla oynamayı seviyor. Bu maçta da yine ilk defa karşımıza çıkan oyuncular oldu. Almanya'dan gelen 22 yaşındaki savunma oyuncusu Enes Aydın, Beşiktaş altyapısından çıkan Marlon, 19 yaşındaki hücum oyuncusu Semih Kayan benim radarıma ilk kez katılan isimlerdi. Ayrıca sezon içinde sık sık şans bulamayan isimler de kupa maçında şans bulmuştu.

Skordan da belli olduğu üzere, bu noktada ev sahibi ekipten beğendiğimiz bir oyuncudan bahsetmemiz zor. Zaten takım halinde de Pendikspor etkili bir oyun ortaya koyamadı. Topa daha çok sahip oldu ama bunu genç oyunculardan kurulu 3.Lig takımı Turgutluspor karşısında bir yaratıcılığa dökemedi. Gerçi maçın ilk yarısında çok önemli fırsatlar yakaladılar ama özellikle Ozan bunları cömertçe harcadı.

Ozan Papeker, beğendiğim oyunculardan biri. Maçtan önce; onu izleyecek olmak beni heyecanlandırmıştı. Fakat bekleneni veremedi. Hatta tribünde saç baş yoldurdu. Ozan gibi yetenekli bir oyuncunun neden üst liglere çıkamadığını merak ediyordum. Turgutluspor maçı bir referans olabilir. Çok bencil. Çok fazla  top tutuyor. Çok fazla zoru deniyor. Başaramayınca daha çok deniyor ve en sonunda takımına zarar veriyor. Geçen sezondan gözüme kestirdiğim 24 yaşındaki Ahmet Yazar da sahadaydı. Sol tarafın savunma kısmında oldukça başarısızdı. Öne geçtiğinde de iyi gününde olmadığını gösterdi. Yaşını da düşününce bu sezon da esas patlamasını yapamayacak ve bu liglerde kalacak gibi duruyor. 

Turgutluspor neredeyse tamamı altyapısından çıkan oyuncularıyla kurulu ilk 11'iyle oldukça olgun bir oyun ortaya koydu. Onlar da bir yaratıcılık gösteremedi ama en azından sahada doğru durmayı becerdiler. Bu sayede 0-0 biten ilk yarının ardından üç gol atarak tur atlamayı başardılar. Özellikle oyuna sonradan giren 19 yaşındaki Ferhat Katipğlu'nun golü enfesti.

Pendikspor rotasyon yaptı diye bir alt lige takımına elendiğini düşünebilirsiniz. Fakat 3.Lig'de sezona iyi başlayan ve şampiyonluk hedefleyen konuk Turgutluspor da rotasyona gitmişti. Ve buna rağmen Pendikspor'un gücü yetmedi. İşler kötü gidince bu sezon ligdeki 4 golü de atan Oktay Balcı bile oyuna girdi ama o da bekleneni veremedi. Pendikspor'un yedekleri oynayıp kendilerini gösterecekleri bir plaftordam eksik kaldılar. Onlara üzüntü vermesi gereken bir müsabaka...

Benim açımdan da kötü bir skordu, zira ben Pendikspor'un yola devam etmesini ve bana gidilecek birkaç maç fırsatı daha vermesini beklerdim. Olmadı... Diğer yandan Turgutluspor tribününde sadece bir kişi vardı. Hafta içi gündüz maçına gelecek çok insan olmaması normaldi ama bir kişi nedir? Bu ülkede tutkuyla sevilen futbolu kimler izliyor? Kimse izlemiyorsa bu organizasyonlar neden yapılıyor!

O arkadaş için sevindim. O takımını bir maçta daha destekleme şansını bulacak. Ben ise hem kötü sonuçla hem de tatsız bir maç izlemenin üzüntüsü ile Pendik semtinden ayrıldım.

Bu maçtan iki gün önce Beşiktaş - Başakşehir maçı oynanmıştı. Birçok kişi Dolmabahçe'deki karşılaşmanın çok kötü olduğunu söylüyordu. Pendikspor - Turgutluspor maçını stadyumda izledikten sonra ise Beşiktaş - Başakşehir gibi maçların değeri benim gözümde daha da artıyor....

Geumul


Uykumun geldiği ama uyumak istemediğim bir aksam yapılacak en iyi iş film izlemek değildi. Filmin yarısında sızabilirdim ve bu hiç hoşuma gitmezdi. Ya direkt uy, ya da açtığın filmi sonuna kadar izle. Peki ne izleyecektim? Karşıma Kim Ki Duk'un Geumul (Ağ) filmi çıkınca biraz meraklandım. Fakat bu da pek doğru karar gibi durmuyordu. Ne de olsa filmin ağır olma ve uykulu birini uyutabilme potansiyeli çok yüksekti. O gece o kondisyonu kaldıramayabilirdim.

Evet, film fazla aksiyon barındırmıyordu ama iki saate yakın süreyi soluksuz izledim. Bu da zannımca yönetmenin başarısıdır. Sonuç olarak, gece yatağa son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden birini düşünerek girdim. 

Filmin öyküsünden kısaca bahsedelim. Kahramanımız Nam Chul, Kuzey Kore'de yoksul bir balıkçı. İçi vatan ve aile sevgisi ile dolu. Vatan sevgisi ona öğretilmiş mi yoksa içinden mi geliyor emin olamıyoruz ama aile sevgisi bariz bir şekilde gönlünde. Bu adam bir gün her zamanki gibi balığa çıkar ama denizin üzerinde ağı motora takılır ve motor bozulur. Yanlışlıkla Güney Kore sularına girer. Tabi Güney tarafı bu işin yanlışlıkla olduğunu düşünmez ve ajan olduğundan şüphe dahi duymaz.

Ondan sonra uzun bir sorgulama süreci baslar. Hem Güney Kore Nam Chul'u, hem de Nam Chul kendisini sorgular. Gerçi ikincisi çok uzun sürmez. Filimin esas kısmı da bundan sonra başlar. Güney'in vicdansız teklifleri, kahramanımızın sadakati, Kuzey'in şovmenliği, Güney'in sahte ve ışıltılı yaşamı... Hepsi gözümüzün önüne gelir film boyunca.

Yönetmen Kim Ki Duk, Güney Koreli ama filmde acımasız ve tek taraflı bir Kuzey eleştirisi yapmıyor. Güney de payına düşeni alıyor. Tipik bir 'filler tepişir çimenler ezilir' hikayesini ajitasyona girmeden, holiganlık yapmadan, göze sokmadan sunuyor. Bu sayede iki tarafın tüm artılarını ve eksilerini kısa sürede seyirciye en net şekilde anlatarak aradan çekiliyor. Bütün dünyanın gözünün üstünde olduğu ayrımda yorumu seyirciye bırakıyor ve soruyor: Hangisi?

Filmin adının Ağ olması da tek başına puan kazandıracak bir ayrıntı. Bir balıkçının en önemli nesnesinin yarattığı olaylar silsilesi, aslında kendisinin ağa takılan bir balık olduğunu gösteriyor. Fakat balıkçının dışında da ağa takılan  çok insan var. Sorgudaki 'iyi polis' veya hayat kadını genç kız Güney'in adaletsiz hayatında ağa takılanlardan.

Güney Kore sineması yine bizi yanıltmadı ama bu film Kore'den ziyade Kim Ki Duk'a ait. Onun filmdeki imzası ülke sinemasının geleneğinden daha belirgin. Bunun esas nedeni alışık olmadığımız kamera kullanımları. Özellikle Nam Chul'un Güney Kore sokaklarında olduğu dönemde adeta bir el kamerası ile çekiyormuş gibi görüntüler izliyoruz. Bu da filme bir belgesel; hatta daha ziyade bir kişisel anı havası getiriyor. Usta bir kurguyu, amatör bir havaya sokuyor ama ikisi de birbiriyle çatışmıyor.

Film de tekrar tekrar izlenmeyi hak ediyor.

Çarşamba, Ağustos 28

Tek Maçtan Yatan Kuponlar #2


Yaklaşık bir aylık aradan sonra yeniden tek maçtan yatan bir kuponla karşınızdayız. Sanmayın ki aradan geçen bir ayda hiç tek maçtan yatmadık. Bir sürü kupon, bu süreçte heder oldu. Özellikle Paul Pogba'nın kaçırdığı penaltı ile 2.5 gol üstüne dönüşmeyen Wolves - Manchester United maçı bizi çok yaraladı. Fakat geçmişi bırakalım ve bu haftanın tek maçtan yatan kuponuna bakalım.

Görüldüğü gibi tematik bir kupon yapıldı. Çekya Ligi özel kuponu. Futbol nerede oynanıyorsa oradayız, ilgimiz var, heyecanımız yüksek. Fakat kazanamıyoruz.

Kupon yüksek bir orana sahip değil. 6.70'lik bir orana sahip. O yüzden yatması çok üzmez. Fakat kupondaki en güvendiğiniz maç sizi yatırıyorsa; sinirleniyorsunuz.

Önce tutanlar... Pribram - Jablonec maçında ev sahibinin kazanacağına neredeyse emindim. Pribram alt  sıralarda yer alsa da kötü takım değil. Özellikle iç sahada oynadığında, karşısında da Slavia, Plzen gibi takımlar yoksa ona güvenilebilir. Jablonec'i de bu sezon deplasmanlarda çok fazla görememiştik. Oynadıkları iki deplasmanı da kaybettiler. O nedenle Pribram galibiyeti ağır basıyordu. Fakat bahis oranları çok dengesiz olunca biraz şaşırdık. Bilmediğimiz gelişmeler olabilirdi. Hatta Jablonec'in eksikleri çok fazlaydı. Böyle bir bilgiye sahiptik ama insan yerel gazeteleri okumayınca şüpheye düşebiliyor! Yine de aynı nedenden dolayı (oranların dengesizliği) tercihimizi çifte şans ile koruma altına alma ihtimalimiz yükseldi. 1-0 çifte şansa 1.60 veriyordu. Gayet iyiydi. 30 dakikada 2-0 oldu maç. 90 dakika ise 4-0 bitti. Şu bir gerçek ki; eğer kupon tutsaydı yine üzülecektik ve "Keşke direkt 1 oynasaydık" diyecektik.

Bir sonraki maç Mlada Boleslav - Ceske Budejovice karşılaşması. 2.5 gol üstü ağır basıyordu. Biz de onu tercih ettik. İki takım da ligin en çok gol yiyenlerinden. Savunmaları çok kötü. Ekstradan Boleslav'ın kendi sahasında çok daha golcü olduğunu biliyorduk. Oran biraz daha iyi olsaydı galibiyetlerine oynardık ama düşük orandan alınacak, çok güvenilir bir takım değil. Onun yerine 2.5 gol üstünü aldık, pişman olmadık. Mlada da güç bela kazandı. 2-0'dan 4-2 aldı maçı. Biz ilk yarıdan istediğimizi kopardık.

Bir diğer maç yine 2.5 gol üstüydü. Slovan Liberec - Sparta Prag karşılaşmasında favori belki konuk takımdı ama bu sezon Sparta Prag'a kolay kolay güvenilmez. Hücumda iyiler, baskı kuruyorlar, top oynuyorlar ama inanılmaz savunma hataları yapıyorlar. Ben kazanacaklarını tahmin ettim ama yine de güvenemedim. İyi yapmışım. Deplasmanda vasat, dört haftadır maç kazanamayan Liberec'e mağlup oldular. KG Var da aklımdan geçmişti ama daha yüksek orandan 2.5 gol üstünü aldım. 63. dakikada hem KG hem de 2.5 gol üstü geldi. Sparta Prag aslında daha iyi oynadı ama savunmada öyle işler yaptılar ki... Hele yaptıkları bir penaltı var ki evlere şenlik... Neyse biz alacağımızı aldık.

Fakat toplamda bir şey alamadık. Zira en güvendiğimiz maçta Fastav Zlin, ligin son sırasındaki Karvina'ya 4-1 yenildi. Bu, Karvina'nın ligdeki ilk galibiyeti! Resmen bize denk geldi. Maçın başında öne geçtiler, sonra devamlı atak yediler ama gol yemediler. İkinci yarıda ev sahibi 10 kişi kalınca da farka gittiler.

Ne desek boş...Futbol ve bahis böyle durumları yaşatıyor. Güzel bir kupon bize yar olmadan yok olup gitti.

Salı, Ağustos 27

The Con Is On


Filmin adında bir sorun var. Bazı yerlerde The Con Is On bazı yerlerde ise The Brits Are Coming olarak geçiyor. Bu ikilikten olsa gerek film pek ilgi görememiş. Sözlükler, forumlar bomboş... İnternette film çekilmeden önce çıkan haberlerin sayısı daha fazla. Aslında o durum da normal. Kadro ateş ediyor. Uma Thurman, Tim Roth, Stephen Fry, Sofia Vergara,... Kadroya kim dahil olsa haberi çıkmış anında. Fakat film hakkında yorum bulmak zor. 

Yine de filme dair 'olmayan' yorumlardan daha ilginci de var. IMDB puanı çok düşük; 4.6!

Oysa üst düzey bir film olmasa da 4.6 gibi bir puanı hak edecek kadar da kötü değildi. Kurgusu tartışabilir, kadronun hakkını vermemiş olabilir ama kendine has bir mizahı var. Filmin yönetmeni ve senaristi James Oakley'nin daha önce de bir filmini izlemiştim. The Devil You Know da çok iyi bir film değildi. Hatta The Con Is On ile kıyaslanamayacak kadar kötüydü. Fakat onun da IMDB puanı 3.7'ydi. Orada da çok zengin bir oyuncu kadrosu vardı. Acaba, bu kadar şöhretli ismin buluşmasından film tatmin etmeyince, seyirci insafsızca kötü puan mı veriyor?

Adamın zaten iki tane filmi var. Madem bu kadar kötü film yapıyor ve hatta nicelik olarak da fazlasını üretemiyor; nasıl oluyor da bu kadar popüler oyuncu onun filmlerinde rol alıyor? Bana filmin kendisinden daha ilginç geldi bunlar...

Cuma, Ağustos 23

Golo #2



Gözağrılarımızdan Portekiz Ligi başladı. 2. haftayı bitirdik. Haftanın golü için çok fazla adayımız yoktu. Kötü günler geçiren Porto'nun 4-0'lık galibiyetle nefes aldığı Setubal maçında hat-trick yapan yeni transfer (Spartak Moskova) Ze Luis'in özellikle iki golü güzeldi. Geçen sezon Aboubakar sakatlanınca hücumda tıkanmalar yaşamışlardı. Bu sene Ze Luis, Marega ile beraber oynayacak gibi. Fakat yine de haftanın golü ondan gelmedi.

Vitoria Guimaraes'in Brezilyalı oyuncusu Davidson bu sezonun ilk golünü Boavista'ya attı. Çok şık bir gol. Kontrol ve vuruş çok klas. Fakat bu sezon sürpriz adayı olarak gördüğüm Guimaraes, son dakika golüyle kendi evinde iki puan bırakmak zorunda kaldı. Üstelik ilk hafta maçları ertelenmişti. Yani bu, onlar adına sezonun ilk maçıydı. Kayıpla başlamak heves kırıcı oldu. Bir yandan Avrupa Ligi elemeleri oynamak onların dengesiniz bozmuş olabilir. İki sezon önce Konyaspor ile aynı grupta yer alıp sonuncu olduklarında da ligi dokuzuncu sırada bitirmişlerdi.

Davidson'a gelirsek; geçen sezon iyi bir performans ortaya koymamıştı. Ama sezonun son döneminde attığı goller kritikti. Bu sezon üstüne koyması lazım. Yine çok gol atamayabilir ama sık sık haftanın golüne girebilir.

Perşembe, Ağustos 22

Million Dollar Baby


Million Dollar Baby gösterime girdiğinde büyük etki yaratmıştı. Aradan neredeyse 15 sene geçmiş. Benim açımdan çok şaşırtıcıydı o etkileşim. Konusunu çok az öğrenmiştim. Zaten fragmanın ve afişleri de bir fikir veriyordu. Diyordum ki ''Öncekilerinin tıpkısının aynısı olan bir film neden bu kadar ilgi  çekiyor?"

Önyargılı olmamayı zaman içinde öğrendim. Fakat hayat devamlı bana yeni tecrübeler sağlıyor. Million Dollar Baby, çok fazla tutan boks filmlerine yenisini ekleme ve "Hadi bu sefer de başrolü bir kadına verelim, öyle çekelim" çabasına ait değilmiş. Ben öyle sanıyordum.

Sinema ile spor ilişkisi çok sancılı olmuştur. Zira spordaki hikayeler ne kadar gerçek olursa olsun sinemaya aktarılınca bir soru işareti ile karşılaşılır ve "Bu kadar da olmaz" denir. Bir de futbol, basketbol, tenis gibi sporların çekimleri çok zordur. Bir çok futbol filminde, başroldeki muhteşem yetenekli çocuk topa düzgün vuramaz bile.

Fakat boks hepsinden ayrılıyor. Boksun metaforları, şiirselliği ve ayrıca ringin küçüklüğü ve her insanın en azından yumruk atmaya meyilli yapısı boks filmlerini öne çıkarıyor. Tabi bu sefer de, milyon tane boks filmi çekilince (o kadar futbol filmi yoktur) ayırt edici bir hikaye ve anlatım öne çıkmak zorunda. Yoksa devamlı 'dipten gelenin başarısı' (Rocky) veya 'zirvedekinin disiplinsizlikten dolayı çöküşü' (Raging Bull) temalı filmler ortaya çıkıyor.

Million Dollar Baby öyle değilmiş. Bir boks filmi demek de kolay değil. Tamam bir boks salonu, boks antrenörü ve boksör var. Ara sıra boks yapılıyor. Hatta bu boksör yavaş yavaş zirveye de çıkıyor ama o kadar... Zaten filmin saf boksla ilgili bölümleri biraz rahatsız edici. Tıpkı diğer spor filmleri için dediğimiz gibi, gerçeklikten uzak. 31 yaşındaki bir kadının bu kadar çabuk gelişim göstermesi akla mantığa sığmıyor. Veya Mavi Ay'ın diskalifiye bile edilmemesi.. Fakat bunlar, filmin genel derdini düşününce ayrıntı olarak kalıyor.

Film ilk başlarda Unforgiven'i çok hatırlattı. Eastwood ve Freeman yalnız adamlar. Hayatlarında radikal bir karar alıp bir kadının hayatını kurtarmaya çalışıyorlar.  Müzikler bile benziyor. Sonlarda ise Mar Adentro'ya dönüyor. İnsanın zorlanarak izleyeceği bir 40 dakika... İlginçtir iki film de aynı sene vizyona giriyor ve aynı Oscar'da en iyi film ödüllerini alıyor.

Hilary Swank beğendiğim ve sevdiğim bir oyuncu değildi ama burada ben bile kaynadım. Eastwood yine üzerine düşündürecek bir iş çıkarıyor. Unforgiven'dan sonra burada da Oscar kazanıyor. İyi ki de kazanıyor. Efekte, görselliğe dayanmadan çekilen filmlerin ödüllendirilmesi hoşumuza gidiyor. Ayrıca Cumhuriyetçi Eastwood'un Amerikan rüyasını pataklaması da olukça şaşırtıcı ve takdir edilesi. Daha sonrasında Gran Tornio'da da (2008) benzerini yapmıştı ama işte tüm sempatisini American Sniper'da (2014) harcadı.

Yine de bu kadar çok Oscar alacak film midir? Bence değildir. Fakat filmi sevdim. Sevdiğim filmin de ödül alması hoşuma gidiyor. Sonuçta spor müsabakası değil. İyi oynayan değil, izleyicinin (yani benim) hoşuna giden kazanmalı...

Azim, pes etmeme, mücadele ve hepsinin sonunda başarma temalı filmleri severiz. Bu film de bir müddet öyle ilerliyor. O nedenle o süre boyunca aynı ezberde olmanın sıkıcılığını hissediyoruz. Sonrasında da yumruğu yiyoruz. Hayat her zaman filmlerdeki gibi olmuyor. Bunu biliyoruz zaten ve o yüzden bazen filmlere kızıyoruz. Fakat o gerçekliğin acısını bu sefer bir filmde görünce de yine hoş duygularla kalkmıyoruz koltuktan. Fakat en azından kandırılma hissi olmuyor içimizde. Sadece sert bir yumruk yemenin acısı kalıyor. Şikayetçi değiliz.

Cumartesi, Ağustos 17

Toplantı Cezası


Galatasaray ile Akhisarspor sezonun ilk kupası için karşı karşıya gelecek. Takımlar Ankara'ya ulaşmış. Taraftarlar gelmiş. Basının bir gözü orada. 

Sezonun ilk maçı oynanacak. Maçtan bir gün önce iki takımın teknik direktörü ve kaptanlar bir araya gelerek basın toplantısı yapacak.

Geçen sezonun üzerinden iki ay geçtiği için unutmuşuz. Karşımızda Fatih Terim yok. Yerine yardımcısı Levent Şahin var. Çünkü Terim cezalı...

Fatih Terim cezalı olabilir. Cezası nedeniyle maç günü kulübede olmaması ve hatta soyunma odasına girememesi gayet makul. Hatta maçtan sonraki basın toplantısında da... Maç esnasında kenarda olan hocanın konuşması gerekebilir. En azından saygıdan dolayı bu gerekir. Ama neden maçtan bir gün önceki basın toplantısında, takımı hafta boyunca hazırlayan teknik adam yok?

Artık teknik direktörlerin açıklamaları çok merak ediliyor. İnsanlar, taraftarlar, basın teknik direktörlerin ağzından çıkan cümleleri ilgiyle takip edip, bir çıkarım yapmaya çalışıyor. Zaten basın toplantısı denilen durum da sırf bu nedenle kıymetleniyor. Eğer orada o takımın teknik direktörü yoksa, o basın toplantısının ne anlamı olur ki?

Üstelik teknik direktörler artık istedikleri zaman istedikleri yerde konuşabilirler. Çağırırlar basını otelin önüne veya tesislere istediklerini söylerler. O zaman o 'organizasyon dışı' toplantı daha çok ilgi çeker. O zaman cezayı kim almış olur? Teknik direktörü oradan uzak tutunca kim ne kazanır?

Süper Kupa karşılaşmasından bir hafta sonra Başakşehir, Olympiakos maçı için Yunanistan'a gitti. Okan Buruk, ilk karşılaşmadan dolayı cezalıydı. Maça yardımcısı İrfan Saraloğlu çıkacaktı. Fakat maçtan bir gün önceki basın toplantısında Buruk vardı. UEFA için hocanın oradaki varlığı çok daha önemliydi herhalde. Cezayı vermişlerdi ama o ceza, maç içindi. Maçtan öncesi için sınırlama yoktu.

Eğer organizasyonlara değer kazandırmak gerekiyorsa işe buradan başlanabilir. Hatta daha genel bir anlayışı değiştirmek gerekir. Ceza yönetmeliğini, verilen cezaların azlığını çokluğunu tartışmak yerine, ceza felsefesi üzerine yeniden konuşmak gerek. Kime neden ceza veriliyor? Önce bu soruya cevap aramak gerek...

12 Years a Slave


12 Years a Slave üzerine uzun uzun konuşulabilecek bir film. Aşırı uzun olmasa da 2 saati geçiyor ve o süre içine filme birçok karakter giriyor. Belki de filmin en iyi noktası burası. Bu kadar çok karakterin hemen hepsini çok iyi işlemek, onlara zaman ayırmak kolay iş değil. Çeşit çeşit insan var. Muhakkak biz Solomon'un (Chiwetel Ejiofor) hayatına odaklanıyoruz, onun için üzülüyor, ona ağıtlar yakıyoruz. Fakat bu sadece onun hikayesi değil. Burada Edwin Epps (Fassbander) gibiler de var, Bass (Brad Pitt) gibiler de... İnsan satanlar, özgürlüğüne kavuşanlar... Bu sadece tek bir kişinin öyküsü olmaktan çıkmış bir konu.

O nedenle bizi yaralıyor, vicdanımıza sesleniyor ve algılarımızı açıyor. O nedenle de yıllar içinde defalarca işlendi. Daha da işlenecek. Burada esas olan bu konunun nasıl işleneceği. Bir filmi diğerlerinden nasıl ayıracağız? Bu anlamda bir yıl öncesinden (2012) Django özgün bir içerikti. Fakat 12 Years a Slave pek de öyle değil. Bir kitap uyarlaması olması da sınırlarını en baştan belirliyor zaten. 

Oysa film çarpıcı bir eser olma yolunda ilk adımları çok kuvvetli atıyor. Diğer adımlarda da kısmen başarılı oluyor. Fakat zaman ilerledikçe eksikler de göze çarpıyor. Çok mühim eksikler olmayabilirdi ama popüler kültürün azizliği... 2013 yılında Oscar ve diğer ödüllere boğulan bir filmi 5-6 sene sonra izleyecekseniz beklentiniz yükselmiş oluyor. Bu da filmi değerlendirirken sizi acımasızlaştırıyor.

Her ne kadar başroldeki siyahi oyuncular olsa da bence Django ile kıyaslanacak bir film değil. Mesela hikayenin işlenişi açısından ben daha çok Cold Mountain'e benzettim. Tarihsel bir olayı, kişisel bir hikaye üzerinden anlatıyordu ikisi de. Ayrıca ikisi de kitap uyarlamasıydı. Orada da uzun soluklu bir hikaye anlatılırken birçok karakter öyküye dahil olmuştu. Amerikan İç Savaşı'na, savaşın tarafı ve mağduru olan birçok kişi üzerinden bakmıştık. Bu sefer de kölelik olgusunu 12 yıla yayılan bir öyküde Solomon'un hayatına girenler üzerinden değerlendiriyoruz. Cold Mountain'in benim açımdan şansı, izlerken beklentimi çok düşük tutmamdı. Fakat bir artısı daha vardı. Savaşın yıpratıcı geçen yıllarını devamlı hissediyordunuz. İki saatlik bir film yüreğinize dört yıl geçmiş gibi oturuyordu.

12 Years a Slave'in kaçırdığı nokta da burası. 12 yılı anlatan bir film olsa bu duyguyu hissettiremiyor. Solomon'un 12 yıl boyunca çırpındığını içimizde hissedemiyoruz. Hatta son kısımda büyüyen çocukları görmesek 'Solomon'un bir yılı'.dahi diyebilirdik.

Önemli mi peki? 1 yıl veya 12 yıl ne fark eder? Bir insan hayatının bir anda çalınması ve köleliğe terk edilmesinin acımasızlığı için uzun yıllar mı gerekir? Tabi ki gerekmez. Film boyunca insani tüm duygular kabarıyor. Fakat filmin adı, bir süre vadinde bulunca bizim de aklımız karışıyor. Öyküyü veya karakteri küçümsemiyoruz ama bir yerde hata yapıldığına ikna oluyoruz. Sanırım yönetmen Steve Mcqueen'in "Bu filmi 35 günde tek kamerayla çektik" cümlesinin altında bazı işaretler yatıyor olabilir.

Önemsiz bir detay belki de... Çok güçlü bir yapım olması birçok defoyu örtüyor. Oyunculuklar muazzam. Filmin yapımcılarından Brad Pitt'in kendine torpil geçmesi ve en karakterli şahsı oynaması gözlerden kaçmadı. Yüreği yeten Fassbander gibi Erol Taş cesaretine sahip olurdu! Onun dışında irili ufaklı birçok rolde ünlü isimler var. Bu da aslında filme dair bir gösterge. Tanıdık isimler önümüze gelip giderek, muhteşem yetenekleriyle bizi etkiliyorlar ama filmin kendisi çok da orijinal bir kıvama gelemiyor. Ünlü oyuncular sayesinde popülerleşip, popüler ödüllere göz kırpıyor ama ödülleri kazanınca da beklentileri yukarıya çekiyor. Beklenti yaratmak gişede işe yarayabilir ama popüler kültürün bir diğer arenası seneler sonra bile sizi değerlendirmek için hazır bekliyor. İnternet, forumlar, sözlükler, bloglar, seneler sonra sizi yerecek insanlara yer açmaya devam ediyor. Ve onlar da "Beklentileri karşılayamadı" diyebiliyor. Sinemanın çelişkili dünyasına hoşgeldiniz... Gişe ve ödüller mi yoksa seneler sonra iyi hatırlanacak eserler mi?


Cuma, Ağustos 16

Ders


Giroud'nun çok umurunda değildir ama kendisi Türkiye'de pek sevilmiyor. Hayatını Premier Lig'e adamış birçok futbolsever ve hatta yorumcu yıllardır bu adamı eleştiriyor. Özellikle 2018 Dünya Kupası sonrası atılan oklar iyice zehir doluydu. Muhakkak dünya çapında da eleştirenler vardır. Dünya Kupası'nı kazanan takımın santrforu turnuva boyunca isabetli şut çekemezse kafalar karışabilir. Fakat ne olursa olsun, çoğu zaman yedek de kalsa, özgüveni de azalsa hâlâ üst seviyede oynamaya devam ediyor.

Oysa bizim buranın fiyakalı gençleri adamı yerden yere vururken sıfatları bile çok acımasızca kullandılar.Yazının başında belirttiğim gibi, Giroud'nun haberi de yoktur, umurunda da değildir. Fakat hayatın bazen ince planları olabiliyor.

İşte o Giroud, İstanbul'da, senenin en iyi savunmacısı Van Dijk'ı şaşkına çevirerek muhteşem bir koşu yapıyor ve pozisyonun sonunda da golü atıyor. Adeta ders... 

Gerçi bizim buranın sabah akşam futbol konuşanlarının önüne Süper  Kupa da koysan, her hafta stadyumlarda Premier Lig maçı da oynatsan nafile. Onlar için üç dakikalık özetler ve topun olduğu noktalar esastır. Afilli olmak, hatasız oynamak, kusursuza yaklaşmak elzemdir. Gol kaçırıyorsan kötüsündür. Hatta kötü, kullanılacak en hafif tabirdir. Ve bu gözle görülen gerçeğe rağmen inatlarından vazgeçmeyen teknik direktörler futbolu bilmiyordur.

Yani ortada bir ders var ama kimsenin bu dersi almayacağını biliyoruz. Yine de Giroud'nun bu şehirde gol atması, hem de akıl dolu bir gol atması, anlamlı oldu. Darısı haksızlığa uğrayan herkesin başına...

In Secret


Emile Zola'nın Therese Raquin isimli romanından uyarlanmış. Genelde böyle güçlü yazarların okumadığım romanları sinemaya dönüştüğünde izlememeyi tercih ediyordum. Fakat bu sefer kaidemi bozdum. Keşke bozmasaydım. Filmden önce kitabı okumak için duyduğum istek, filmin sonunda giderek azaldı.

Gerçi abartmayalım, film boyunca kitabın ilgi çekici olabileceğini düşündüm. Belki de yanılıyorum ama kesin olan bir nokta var ki; film bana göre çok yetersiz kalmış.

Bu filmin benim için tek kazanımı Elizabeth Olsen oldu. Olsen ikizleri Full House'dan beri gözümüzün önündeydi ve her sene daha da uzaklaştılar. Büyürken, yok olma yolunda ilerlediler. İkizlerin kardeşi Elizabeth'i tanımazdım. Meğer o daha iyi oyuncuymuş. Burada fena performans sergilememiş. Fakat bir dönem filmi için zaman zaman bocalıyor. Zira hareketleri ve mimikleri o kadar 2000'ler Amerikan kadını kokuyor ki; bir dizi mi izliyoruz yoksa Zola romanı uyarlaması mı belli olmuyor. Fakat Olsen ailesini düşününce doğru yolda... Gerçi aradan geçen altı yılda da (film 2013 yapımı) radarımıza giremedi.

Tom Felton da fena değildi ama onun da süresi azdı. Oyunculardan Zola'ya kadar; kimse kurtaramamış filmi. Hatta Paris bile yetersiz kalmış.  

Perşembe, Ağustos 15

Şok Tabancası



Dalian Atkinson öleli üç sene oldu. Çocukluğumuzun futbolcularının futbolu bırakmalarını kolay kolay atlatamadık, bir de artık ölüm yıl dönümleri de anıyoruz. Gerçi Atkinson'ın ölüm nedeni ne bizim ne de onun yaşlılığını gösterir. Bu anlamda bir kederlenmeye ve "Ah yıllar" çekmesine gerek yok ama insanın kendini kötü hissetmesi için yeterli bir ölüm sebebi mevcut...

O sene 48 yaşında (2016) olan Atkinson, evine gelen polislerin şok tabancaları nedeniyle ölmüştü. Ne polislerin eve gelme nedeni, ne de şok tabancası kullanmaya götüren olaylar silsilesi açıklığa kavuşmadı. O nedenle insanın bu dünyadan korkması için gayet yeterli bir durum ortada. Hayatınıza bir anlığına giren iki kişinin kontrolsüzlüğü sizi bu dünyadan alıp götürebiliyor. Üstelik aradan üç sene geçmesine rağmen konuyla ilgili çok fazla bilgi de çıkmıyor.

Atkinson kaliteli bir futbolcuydu. Fakat kendini futbola fazla vermemişti. Yolunun Türkiye'ye düşme nedeni de ondandı büyük ihtimalle. Büyük maçları büyük oynadı ve gitti. Sonrasında nasıl bir hayatı olduğunu çok bilmiyoruz ama bir polis tabancasıyla bir anda ölmeyi hak edecek biri değildi. Zaten bunu kim hak eder ki? 


Only God Forgives


Danimarkalı yönetmen Nicolas Winding Refn ile Ryan Gosling'in bir arada olduğu en ünlü film bu değil! Herkes Drive'ı bilir. İzlemese de bilir. Ben de izlemedim ama biliyorum. Son yılların en kült filmlerinden biri. Drive 2011'de çekildi ve her sene ününü arttırdı. Only God Forgives ise 2013'te çekildi ama pek hayran kitlesi edinemedi.

Drive'ı merak etmeme rağmen önce Only God Forgves'e denk geldim. Bir gece, hemen izlenecek, kısa sayılabilecek bir film arıyordum. Bu bağlamda 90 dakikalık süresi ilgimi çekti. Ayrıca Cannes'da yuhalandığı bilgisine denk geldim. Ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum ama "reklamın kötüsü olmaz" düşüncesi haklı çıktı ve filme yöneldim.

Kısa bir film aramıştım çünkü uykum vardı. Oysa filmin temposu her an uykuyu getirebilecek kıvamdaydı. Sabit kamera kullanımı, loş ışıklar ve kaotik atmosfer her an gözlerin kapanmasına neden olabilir. Fakat yönetmenin tarzı oldukça ilgi çekiciydi. İlk dakikaları atlattıktan sonra insan ağzı açık izliyor. 

Biraz Tarantino biraz Lynch havası var. Zaman zaman o hava, esinlenmeye dönüyor. Çok iyi bir filmden bahsedemeyiz. Eksikleri var. Mesela, izleyenin soru sormasını engelleyen bir senaryosu var. Birçok konu oldu bittiye getiriliyor. Belki de o nedenden olsa gerek hikayenin merkezinde yer alan intikam ateşi de beni çok fazla sarmadı. Fakat kesinlikle yuhalanmayı hak etmemiş. Oysa ilginç bir anafikri olduğuna inanıyorum.

IMDB puanı da çok düşük. Bence o kadar düşük olmayı hak etmiyor. Belki de Ryan Gosling hayranı genç kızlar, bekledikleri bir Gosling bulamadığı için filme düşük puan vermiştir! Veya izlemediğim için bilmiyorum; Drive'ı çok sevenler beklediklerini bulamamış olabilir.

Gosling'in vasatlığına alıştığım için o cephede benim için yeni bir şey yoktu. Fakat yılların 'masum ve saf' kadını Kristin Scott Thomas'ın hem seksi hem de gaddar halleri oldukça şaşıttı. Filmin benim adıma en büyük sürprizi buydu.

Filmin bir diğer başrolü de Bangkok sokaklarıydı. Uzakdoğu kültürünü sevenler veya Tayland'a gidip mutlu ayrılanlar, filme ekstra puan verecektir. Fakat onlardan biri olmadığım için benden çıkmaz...

Çarşamba, Ağustos 14

Goru #22


Japonya Ligi'nde her hafta güzel goller atılıyor. Bunun birkaç nedeni var. Savunmalar ve kaleciler çok kötü. Hücum oyuncuları ise topa çok iyi vuruyor. Pas veren de şut çeken de bir başka dokunuyor.

Bu golde asisti yapan zaten hepimizin bildiği, dünyanın topa en iyi dokunan oyuncularından Iniesta. İspanyol oyuncu Vissel Kobe'deki ilk günlerinde çok verimsizdi ama artık top oynamaya başladı. Takım ona ayak uydurmakta zorlanıyor. En azından bu pozisyon heba edilmemiş.

Iniesta'dan pası alan Furuhashi, bu sezon ilk kez üst ligde oynuyor. Şimdilik fena performans sergilemedi. Podolski'nin olmadığı şu günlerde yerini biraz daha sağlamlaştırdı. Bu hafta da attığı golle dikkat çekti. Pası aldıktan sonra dönüşü ve vuruşu çok klas. Bu hafta izlediğim en güzel gollerden...

Fakat Vissel Kobe, deplasmanda Oita Trinita ile 1-1 berabere kaldı. Ülkenin en iyi kadrolarından birine sahipler ama şu an 15. sıradalar...