Cumartesi, Şubat 8

Smetto Quando Voglio


Bir filmin en önemli kısmı başlangıcı ve sonudur. Daha doğrusu izleyenin vereceği puanın çatısı orada şekillenir. Televizyonda tesadüfen denk geldiğim Smetto Quando Voglio da girişiyle beni yakaladı. The Offspring'den Why Don't You Get a Job'ı ile filme girince, kanal değiştirmeyi hemen bıraktım ve filmi izlemeye başladım. Yerinde bir karar verdiğimi 100 dakika sonra anladım. 

Şarkı güzel. Aynı zamanda şarkının ince mizahı ile filmin konusu da örtüşüyor. İtalya da biraz Türkiye gibi. Hatta belki de Avrupa Birliği'nin Türkiye'si diyebiliriz. Toplum yapısının benzerlikleri çok fazla. Tüm bu detaylar başka yazıların konuları. Fakat esas olarak yakın dönemde ekonomik anlamda da benzerlikler mevcut. İşsizlik iki ülkede de had safhada. Smetto Quando Voglio'nun kurgusunu bu sorun oluşturuyor. Üstelik devamı da var. Akademide ilerleyemeyen kimyager Pietro, geçimini sürdürmek konusunda sıkıntı yaşar. Hatta bir işe girmek istediğinde bile üniversite diploması ona engel olur. Tıpkı burada olduğu gibi! Haliyle Pietro bir hamle yapmak zorundadır. En sonunda planını yapar ve başka branşlarda uzman ama geçim sıkıntısı yaşayan birkaç arkadaşıyla bir çete kurar. Bu çete İtalya gece hayatında bir uyuşturucu salar ve olaylar gelişir.

İzleyenlere göre konusu Breaking Bad'e benziyormuş. Diziyi izlemediğim için bilemem. Fakat senarist Valerio Attanasio, 1956 yapımı başka bir İtalyan filminden esinlendiğini söylüyor. Ayrıca birçok İtalyan filmine de göndermeler mevcut. 2014 yılında İtalya'da birçok ödül almış. Bence hak ediyor. 

Mizah dozu yerinde, akış tadında, oyuncular başarılı... Keyifli bir film. 

Cuma, Şubat 7

Golo #19


Portekiz Ligi'nde geçen hafta (18.hafta) Çarşamba gününe kadar uzayınca hem haftanın tamamını takip etmek hem de onu bloga taşımak imkansız oldu. O nedenle serimize bir haftalık aradan sonra devam ediyoruz. 

19. haftada toplam 29 gol atıldı. Yani, maç başına 3'ten fazla. Beşinci haftada atılan 34 golden sonra en bereketli haftaydı. Fakat güzel gol konusunda çok büyük çekişme yoktu. Gözümüze takılan gollerden birini eski bir Süper Lig oyuncusu kaydetti. Sezona Antalyaspor'da başlayan ama bekleneni veremeyen Gelson Dala devre arasında Rio Ave takımına geri dönmüştü. Angolalı oyuncu ikinci maçında oyuna girip takımını yenilgiden kurtardı Süper Lig performansını düşününce şaşırtıcı bir durum! Fakat attığı gol fena değildi. Boavista'dan Carraça da Guimaraes ağlarına dar açıdan iyi bir şut çıkardı. Zor bir gol olduğu aşikar ama estetik bizim birinci kıstasımız. Sert bir şuttan ziyade akıl dolu bir golü tercih ederiz.

Haftanın en gollü maçı, aynı zamanda haftanın en büyük sürpriziydi. Gil Vicente bana göre favori olarak çıktığı maçta, Moreirense'ye 5-1 mağlup oldu. Bu skor yüzünden, birçok arkadaşımıza verdiğimiz tüyo kuponları yatırdı. Altı golün atıldığı maçta, haftanın en güzel golünün çıkması ise şaşırtıcı değildi.

Oyuna 75. dakikada giren Pedro Nuno, iki dakika sonra takımının beşinci golünü kaydetti. Genelde yedek kulübesinde olduğu için kendisine çok hakim değilim. Fakat golü güzel. Aşırtma gollerinin ayrı bir havası vardır zaten. Fakat burada topun tamamen yerde olması, oyuncunun vücut açısının şuta çok müsait olmaması, mesafenin nispeten uzak olması gibi etkenler golü daha da değerli kılıyor. Golden sonra teknik direktörlerin tepkileri de golün güzelliğini ortaya koyuyor. Tartışmasız birinci...

Bu sayede Pedro Nuno, serimize dahil olan ilk Portekizli oyuncu oldu. Devamlı, listedeki Brezilyalı oyuncuların ağırlığından bahsediyorduk. Portekizliler şeytanın bacağını kırdılar.



GOLO 15      GOLO 14

Perşembe, Ocak 30

La Cara Oculta


Bir gece film izleme arayışındayken internette bu film hakkında bilgilere rastladım. Aslında 'yumuşak' bir akşam geçirmek istiyordum. O yüzden girdiğim sitedeki 'komedi-gerilim' etiketine ikna olmuştum. Hem biraz heyecan yaşarız hem de ara ara güleriz diye düşünmüştüm.

Fakat böyle bilgilere çok fazla kapılmamak lazım. Filmin komik bir tarafı yok. Ya da zorlarsak trajikomik diyebiliriz. Konusunu birine anlatırken, karşınızdaki gülebilir ve "Oha olaya bak" diyebilir. Veya karakterleri analiz ederken dengesizlikler görmek mümkün ve o dengesizlikleri düşününce de insan gülebilir. Fakat film boyunca (97 dakika) pek gülmüyorsunuz, hatta hiç beklemediğiniz kadar geriliyorsunuz.

Konusuna girmiyorum, zira nispeten az bilinen bu film bir şekilde karşınıza gelebilir. Tadınızı kaçırmak istemem. Fakat denk geldiğiniz anda kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim. En azından "Ben olsam ne yapardım?" sorusunu sorduran filmleri çok seviyorum. Bu filmde de üç ayrı karakter, Adrian, Belen ve Fabiana yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla size bu soruyu defalarca sorduruyor. Karakterleri anmışken, özellikle kadın oyuncular Martina Garcia ve kesinlikle filmin yıldızı Clara Lago çok başarılılar.

Yönetmen Andres Baiz'in bir filmini daha izlemiştim. Roa da beklentilerimi düşük tutarak izlediğim ama çok beğendiğim bir filmdi. İkide iki diyebiliriz. Hem senaryo masasında hem de yönetmen koltuğunda oturuyor. Çok sağlam bir kurgu çıkarıyor. 97 dakika biraz kısa gibi geldi ama herhalde uzasaydı o zaman da sıkılabilirdik. Film güzel olunca insan bitmesini istemiyor tabi. Kendi çapımda rahatsız olduğum konu ise sahne geçişleriydi. Filme odaklanmayı etkileyebilirdi ama kurgu o kadar güçlü ki gözleri kırpmaya bile hal kalmıyor.

Az karakter, dar mekan... Bunlarla iyi iş çıkaranlara bayılıyorum. 

Salı, Ocak 28

Eva Peron Kupası


Bundan 68 sene önce Türkiye'de çok ilginç bir kupa verildi. Arjantin'in First Lady'si Eva Peron'un hastalandığı günlerde, Türkiye'de, Fenerbahçe Kulübü'nün öncülüğünde onun için bir mevlid okutulur. Şişli Cami'ndeki bu organizasyon Arjantin'den duyulur. Eva Peron bu jest üzerine bir kupa hazırlar ve Türkiye'ye gönderilmesini ister. Bu amaç doğrultusunda Arjantin Ligi dördüncüsü Lanus Türkiye turnesine çıkar. Bu turne esnasında Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe ile maç yapar.

Lanus ilk önce Fenerbahçe ile karşılaşır ve 2-1 kazanır. Fenerbahçe'nin tek golünü Mehmet Ali Has atar. Daha sonra Beşiktaş'a rakip olan Lanus kalesine beş gol görür. 5-2 sona eren maçta Beşiktaş'ın gollerini Recep Adanır (2) ve Şevket Yorulmaz (3) kaydeder. Galatasaray ise 5-1 yenilir. Sarı-Kırmızılı takımın tek golünü Ali Soydan atar.

Lanus, 28 Ocak günü (yani tam bugün) Fenerbahçe ile karşılaşır. Oldukça sert, gergin ve kavgalı geçen maçı Fenerbahçe 3-2 kazanır. Golleri Abdullah Matay, Burhan Sargun ve Fahir Ülgür atar. Haliyle kupa da Fenerbahçe'nin müzesine gider. Bir kesim, aylar önce yapılan jest nedeniyle kupanın Fenerbahçe'ye verildiğini iddia eder. Fakat maçın sertliği ve Lanus oyuncularının agresifliğini baz alanlar bu iddianın karşısında olur. Gerçi o yıllarda Arjantin futbolu oldukça sert olduğu için belki de Lanus oyuncuları için standart bir karşılaşmaydı.

Türkiye'de kulüplerin müzelerinde ilginç kupalar vardır. Bu da onlardan biri olarak tarihe geçer. Acı kısım ise, bu kupa ve turnuva Evita'ya şifa olmaz. Tam altı ay sonra; 28 Temmuz'da hayata gözlerini yumar.


The Hurt Locker


2010 yılı... Oscar'ı kazananlar açıklanıyor ve Kathryn Bigelow en iyi yönetmen seçiliyor. Onun adına çok sevindiğimi hatırlıyorum. Ödül almasını sağlayan filmi, The Hurt Locker'ı izlemesem de, izlediğim en iyi filmlerden biri olan Strange Days'in (1995) yönetmeninin 15 sene sonra ödül alması beni mutlu etmişti.

Zaten 2010 Oscar adayları da çok tatmin edici değil gibiydi. Avatar en popüler yapımlardan biriydi ve ben mesafeli durduğum bu filmin ödül almasını istemiyordum. "Kim alırsa alsın, yeter ki Avatar almasın" derken aradan The Hurt Locker ve Bigelow çıktı. Bigelow ayıca Oscar kazanan ilk kadın yönetmen de oldu. Yüksek bütçeli Avatar'a sırtını dayayan eski kocası James Cameron'ı geçmesi de ayrıca güzel oldu.

Fakat dokuz sene aradan sonra izlediğim The Hurt Locker beni şaşırttı. Kötü film değil. Hatta American Sniper'ın aday olduğu yerde ödül alması şaşırtmazdı. Fakat o çok eski yılların kazananlarını düşününce The Hurt Locker'ı zayıf bulmamak mümkün değil. 

Yine de ödüllendirilmesine sevindim, zira benzerlerinden ayrılan kısımları çok fazla. Basit bir savaş/ aksiyon filmi değil. Bir heyecan fırtınası göremiyoruz belki ama gerilim had safhada. Zaten böylesi daha iyi. Sadece bir grup askeri kullanarak savaşın tüm sertliğini hissedebiliyorsunuz. Bunu çekim yöntemi ve kamera kullanımı güçlendiriyor. Omuzda titreyen el kameraları, izleyiciyi ortamın içine atıyor. Bazen kurmaca bir filmin heyecanını yaşarken, bazen de bir belgesel merakı taşıyorsunuz. Bunların hepsi yönetmen başarısı. Üstelik 90'larda çok 'ateşli' aksiyon filmleri çekmiş bir yönetmenin bu sefer tarzını değiştirip, hatta belki de biraz deneylere girmesi ve bunun sonucunda Oscar heykelciği kazanması kıymetli bir başarı hikayesi gibi duruyor.

ABD'de de hikayeler bitmiyor tabi. Bir zamanın Vietnam filmleri gibi, artık Irak filmleri var. Tabi tarihsel ve toplumsal bazda baktığımızda iki savaşın farklı noktaları var. Bu sinemada çıkan ürünlere de yansıyor sanki. Vietnam filmlerinde daha fazla aksiyon ve kavga görürken, çölün ortasına giden ve kendi ülkelerinde çok fazla haber bile olmayan Irak filmleri daha bireysel hikayelere eğiliyor. Bu filmde de birçok ilginç, yitik ve kopuk karakterler karşımıza çıkıyor.

Tabi bu karakterlerin ABD askeri olması ve ne olursa olsun gerçekte ABD'nin Irak'ta bir işgalci olması bizim filmle bağ kurmamızı biraz zorluyor. Zaten karakterler de bağ kurmanın mümkün olmadığı tipler. Sadece sivil yaşamdaki toplumsallıktan kopuk olduğu için askeri düzene dahil olmuş karakterler değil; aynı zamanda askeri düzenin zorunlu kıldığı birlikteliği ve disiplini de reddeden insanlar... Bu karakterlerden bir ABD propagandası çıkar mı? Bunu iddia edenler vardı. Fakat herhalde milliyetçi ABD toplumunun en vatansever insanları, cephede savaşan askerlerinin bu halde olduğunu bilmek istemez herhalde... Zaten Oscar tarihinin en düşük gişe yapan kazananı olmuş. Herhalde propaganda hedefi olsaydı biraz daha ilgi çekerdi...

Yapılan eleştirilerin aksine filmde bir ABD propagandası olduğunu düşünmüyorum. Tabi ki eleştirel ve muhalif bir tarafı da yok. Zaten öyle bir iddiası da bulunmuyor. Artılarından biri de bu. Sadece savaşı anlatıyor ve bunu da sadece savaşan karakterler üzerinden kuruyor. Hatta filmde gördüğümüz yaralı, topal kediler veya mermi izleriyle dolu binalar, ya da savaşı kanıksamış yerli halk da fazla yer kaplamadan bizi sarsmaya yetiyor. Filmin büyük bir kısmında Irak-ABD savaşını, işgalini, sebeplerini, siyasetini, mesajlarını değil, daha çok herhangi bir cephedeki bir bölük askerin yaşadıklarını gergin bir atmosfer eşliğinde izliyorsunuz.

Sevmeme, beğenmeme rağmen ve hatta Oscar kazanmasına rağmen daha iyisi de çekilmişti aslında. Yine Körfez'de savaşan bir grup ABD askerini anlatan Jarhead, The Hurt Locker'dan daha güzel ve daha sağlamdı. İki film arasında sadece üç sene olunca, insanın aklına takılıyor? Belki de ekip, Jarhead'i izledikten sonra gaza gelip ilham aldı... İki filmde de rol alan Brian Geraghty için bir alkış alalım o zaman. Fakat bu koca yazıda da Jeremy Renner'ın adını anmamak olmazdı. Jeff Bridges olmasa belki de o sene Oscar onundu...


Cumartesi, Ocak 25

Golo #17


Haftanın kapanış maçı ve bir Brezilyalı... Portekiz Ligi'nde haftanın golü seçilmek için bu iki özelliğe sahip olmak, büyük avantaj sağlıyor.

17. haftada oynanan dokuz maçta toplam 16 gol atıldı. Aynı sayıya 10. haftada da ulaşılmıştı ve o haftadan sonra bir daha 20 gol barajının altına düşülmemişti. Bu kısır haftada iyi bir gol bulmak kolay değildi. Zaten son ana kadar da çıkmadı. Neyse ki Rio Ave - Boavista maçının 40. dakikasında Diego Lopes bizi kurtardı.

Lopes'i yakından tanıyoruz. Kendisi 2015-16 sezonunda Kayserispor forması giymişti ama o sezon Süper Lig'de gol atma başarısı gösterememişti. Ömer Bayram, Deniz Türüç, Oğulcan Çağlayan gibi bugünün gözde isimleriyle aynı takımdaydı. O zamanlar kendisi de 20li yaşlarının hemen başındaydı. Şimdi de gençlikten çok uzak değil, henüz 25 yaşında. Kariyerinde Benfica görmüş bir potansiyel için sıçrama şansı hâlâ duruyor. Fakat bunun için, Boavista'ya attığı gollerin benzerlerini listeye eklemesi gerek.

Golü çok fazla anlatmaya gerek yok. Top sürme, çalım ve iyi bir şut barındırıyor. Kısır bir haftanın sonunda bir kalite gösterimiydi. Üstelik beş dakika sonra Mehdi Taremi'ye de güzel bir asist yaptı. Belki bazılarına göre haftanın futbolcusu bile olabilir.

Portekiz'de 18. hafta mesaisi Pazar günü başlayacak. Umarız daha gollü bir hafta yaşanır. Bakalım Brezilya dışından bir ülke, buraya bir oyuncusunu sokabilecek mi?

GOLO 16



Cuma, Ocak 24

Compadres


Sinema sitelerindeki, hatta direkt IMDB'deki puanlamaları bir türlü anlamıyorum. Mesela 4.7, "Berbat bir film'' demenin kısa yolu olmalı sanki. Ya da en azından "Berbat bir film olmaktan son anda kurtulmuş" denilebilir.

Compadres çok iyi bir film değil. Hatta hayatım boyunca izlediğim tüm filmleri ikiye ayırsam bu "kötüler" sınıfına girer. Bunu kabul ediyorum. Fakat hiç izlenmeyecek bir film de değil. En azından "Kötüler" sınıfında izledikten kısa bir süre sonra hafızamdan çıkan filmler var. Compadres onlarla aynı değil. Hatta 'ucuz komedi filmleri' sınıfının iyilerinden biri.

Belki de 4.7 notu, puanlama yapmayı seven yeni dünyada bunu anlatıyordur. Bana ise acımasız geliyor. Filmi televizyondan izlemiş olmam belki notumu daha bol yapıyordur. Belki de Meksikalılar filme para ödedikleri için ve sinemaya giderek zaman harcadıkları için daha acımasız davranmışlardır. Veya belki de Meksika'da büyük beklentilerle vizyona girmiştir ve bu beklenti hayal kırıklığı yaratmıştır.

Neyse; Türkiye'de çok bilinmeyen filmin kısaca konusundan bahsedelim. Zorla emekli edilen Garza, bu duruma neden olan mafya Santos'tan intikam almak ister ve onun peşine düşer. Bu takip esnasında ABD'deki bir muhasebeciye ulaşması gerekmektedir. Ulaşır da... Fakat 'muhasebeci' beklediği tipte biri değildir. En azından orta yaşlı bir beyaz yakalı beklerken karşısında asosyal, şişman, 17 yaşındaki bir bilgisayar korsanı  bulur. Onu da yanına almak zorunda kalır ve ikili mafyanın peşine düşer.

Filmin en büyük kaybı çok hızlı ilerlemesi. Bir polisiye/takip filminde, filmi takip etmekte zorlanıyoruz. Birçok sahnenin çekimi, reklam filmi veya müzik klibi gibi. Tüm bunlar konsantrasyonu engelliyor. Öte yandan o kadar izledikten sonra sonunun da iyi bağlanamadığını düşünüyorum. Film iki ayrı ülkede geçiyor. Meksika'da biraz canımız sıkılıyor ama hikaye ABD'de daha renkli hale geliyor. Mizah ve komedi kısmında ise tatmin edici olduğunu söyleyebilirim. Ayarını tutturmuşlar. Oyuncular arasında da iyi bir kimya yakalandığı belli. Bu arada oyunculardan biri Kevin Pollack. Kendisini böyle vasat bir filmde görmek şaşırttı ama daha şaşırtıcı olan tipinin Nevzat Aydın'a benzemiş olmasıydı. 


Pazar, Ocak 19

Poster Çocuk


Fotoğraf, Almanya Futbol Federasyonu'nun kızları futbol oynama teşvik etmeye çalışan bir kampanyasından. Fotoğrafta sevimli bir kız çocuğu var. Yazan yazıya göre bize, "Ben futbol oynuyorum, peki ya sen?" diyor.

Bu kız sadece güzel gülümsemesinin ilgi çekeceği düşüncesiyle seçilmemiş. Zaten Almanya'nın hemen yerine asılan bu poster bugünlere ait de değil. 2005 yılının posteri. Kız 14 yaşında. Bugünlerde ise 31 yaşında. Ve kendisi profesyonel futbolcu.

Julia Simic, futbolda en başarılı ülkelerden biri olan Almanya'nın değerli oyuncularından biri. Kariyerinde Bayern Münih, Wolfsburg gibi önemli takımlarda oynadı. Milli takıma yükseldi. Şimdilerde West Ham United forması giyiyor.

Özellikle geçtiğimiz yaz düzenlenen Dünya Kupası sayesinde, kadın futboluna biraz daha ilgi göstermeye başladım. Bu tip tesadüflere, hikayelere çok fazla aşina oluyorum. Bu postta da bir mesaj verme niyetim yok. Ama güzel bir tesadüf. Bir dönem yaşıtlarını futbol oynamaya teşvik eden çocuk, belki şimdi ülkesindeki genç kızların odasında poster oluyor. Gerçi kendisinin ve bazı takım arkadaşlarının Playboy'a verdiği pozlar da var ama olsun. Bizim olayımız futbol...

Bu tip kampanyaların başarıya ulaşması nasıl ölçülüyor emin değilim. Ama sanırım gerçekçi olması önemli. Yani gerçekten reklamdaki, posterdeki kişilerin başarılı olması gerekiyor ki o kampanya bir topluma ışık versin. Muhakkak 14 yaşındaki bir çocuğun geleceğini şimdiden bilemeyiz. Yıllar sonra 'tatlı bir tesadüf' oluyor ancak. Fakat yine de bir reklam ajansından değil de, başarılı olması muhtemel gençler arasından seçilmesi çok önemli. Üstelik geri bildirim süresi daha uzun oluyor. O poster sadece 2005 yılında kalmıyor, 2010'larda da gündeme gelebiliyor.

Sözün özü; sadece Alman çocuklar değil, sadece erkekler veya kızlar da değil; herkes top oynasın.


Cumartesi, Ocak 18

Crooked House


Agatha Christie ve Stephen King kitaplarını hiç okumadım. Fakat özellikle King'in eserlerinden sinemaya uyarlanan filmlerin bir kısmını izledim. Yazılı metinleri okumamış olmama rağmen şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; iki yazarın da eserleri sinemaya ve tiyatroya uyarlanmaya çok elverişli.

Her uyarlamanın ne kadar başarılı olduğu, o uyarlamanın kendisiyle alakalı bir durum ama böyle bir zincir oluştuğuna göre demek ki senaristler ve yapımcılar bu projelere çok fazla hevesleniyorlar. Crooked House de bu silsilenin devam etmesini sağlayan yapımlardan biri.

Öncelikle en sondan başlayalım. Bu tip öykülerde, olaylar geliştikçe izleyenin (veya okuyanın) aklında sona dair bazı tahminler oluşur. Muhakkak bu tahminler birden fazla olur. Haliyle nasıl bir son ortaya çıkarsa çıksın, filmin sonunda olanlar kafalardan geçen fikirlerden biriyle uyuşur. Dürüst konuşmak gerekirse bu sefer benim aklımdan hiç geçmeyen bir son oldu. Artık bu yıllarda, hemen her sonu izlemiş/okumuş bir nesil olarak böylesine denk gelmek kolay değil. Üstelik orijinal metnin, yanı kitabın 1949 yılında basıldığını düşününce saygımız daha da artıyor. Kısacası kurgu bizden tam puan alıyor.

Diğer yandan bir dönem filminde bahsedebiliriz. Hikâye 1950'lerde geçiyor; yani kitabın yazıldığı yıllarda. Yani bundan 70 sene öncesinde. O dönemin dokusunu hissettirmek çok önemli. Ben genelde özellikle bir mekana sıkışmış bu tip dönem filmlerinde (saray, köşk vs) çok sıkılıyorum. Zira dönemin fotoğrafını çekmeye o kadar çaba harcanıyor ki kurgu, karakterler ve diğer detaylar atlanıyor. Bu filmde başarılı bulduğum noktalardan biri buydu. Muhakkak yakın geçmiş diyebileceğimiz bir dönemden bahsediyoruz. Bir orta çağ veya 19. yüzyıl filmi değil. Fakat yine de, çok ilgi duymadığım konular olsa da dekor, kostüm gibi ayrıntılar hem yerinde hem de yormadan kullanılmış. Bu nedenle de ekibi tebrik ediyorum.

Oyuncular da çok başarılı. Hem genç hem de tecrübeli isimler var. Glenn Close herkesin bir adım önünde. Gillian Anderson çok başarılı. Honor Kneafsay yaşına göre çok iyi. Max Irons da tırmanışı sürdürüyor. Stefanie Martini ise bana en itici (hatta tek) gelen isim oldu.

Fakat kitabın kendisinde de mi böyledir bilmiyorum ama filmde bu usta oyuncuların canlandırdığı karakterlerin tasvirleri biraz sönük kalmış. Olaylar, aksiyonlar, heyecanlar biraz daha öne çıkmış. Merakla sonu beklerken; işin derinliğini, mesajlarını, felsefesini göremiyoruz. Fakat bu filmi gözümüzü kırpmadan izlememize engel olamıyor. IMDB puanı 6.3'te kalsa da, bence 7.'ye yaklaşabilirdi.

Cuma, Ocak 17

Golo #16



Bu hafta Portekiz'de güzel gol atılmadı diyemeyiz. Fakat bir tane gol rakipsiz bir şekilde liderliği aldı. Her ne kadar kaleci hatası barındırsa da görsel açıdan mest edici bir goldü.

Aslında Setubal - Sporting maçında aslında gol de olmayabilirdi. Setubal ligin en az gol atan takımı. Bu maça kadar da Porto ve Benfica'dan sonra en az gol yiyeniydi. Setubal'ın maçlarında, bırak şık golü, herhangi bir gol görmek bile pek mümkün değil.  Bu sezon oynadıkları 16 maçın beşi 0-0, beşi 1-0 bitti. Kendi sahalarında ise sadece Guimaraes'ten gol yemişlerdi.

Her ne kadar yeni teknik direktör Julio Velazquez ile bu durum değişme emareleri gösterse de yılbaşı arasından sonra oynadıkları iki maçta sadece bir gol atınca yine beklentilerimiz düştü. Sporting'in son dönemdeki düşüşü de aşikâr. Onların da bu zorlu deplasmanda gol atmasını beklemiyorduk.

Fakat Sporting şanslı günündeydi. Setubal bir golü kendi kalesine attı, sonrasında rakibine bir tane  de penaltı hediye etti. 2-0'dan sonra Setubal, Sporting'i sahadan sildi adeta. İkinci yarıda gol için her şeyi denediler ama kaleyi bir türlü tutturamadılar. Kaleyi tutan tek şut ise yukarıda!

Ön alanda yapılan baskının ardından kapılan top, Brezilyalı orta saha Carlinhos'a geliyor. 25 yaşındaki oyuncu sağa ayağıyla sert bir şut çıkarıyor. Ve top filelerde! Gerçi arkadaki fileler havalanmıyor ama önce üst direğe, ardından yere, en sonunda da üst ağlara çarpan top görsel şölen sunuyor. Sporting'in 21 yaşındaki kalecisi Luis Arantes, üzerine gelen topu çıkarabilir miydi? Topun geldiği yer tam kalecilerin istediğindendi ama o şiddete karşı koymak da kolay değil.

Carlinhos golcü bir oyuncu değil. 1.5 yıl aradan sonra ilk defa gol attı. Beklediğine değdi denilebilecek bir goldü ama takımı maçı 3-1 kaybetti. Yani bu gol pek bir işe yaramadı.

Bu arada bu seriyi bu sezon altıncı defa bloga taşıdık. Ve halen bir  Portekizli oyuncuya yer veremedik. Carlinhos ise beşinci Brezilyalı oldu. Portekiz Ligi'nin kısa bir tanımı...



Perşembe, Ocak 16

Hell or High Water


Yakın dönemin Oscar adaylıklarına çok fazla ilgi göstermiyorum. Sadece 'Yabancı dilde en iyi film' dalını merakla bekliyorum. Bu ilgisizliğimin nedeni ödülü küçümsemem değil. Sadece bu kadar çok konuşulan bir konuya dair o kadar bilgim olmamasından. Aday filmlerin çoğunu o sene içinde izlemiyorum. Haliyle kimin kazandığı da o anda beni ilgilendirmiyor. Bir eski kafalı olarak Marvel ürünleri ödüllendirilmesin bana yeter...

2017'de de benim için aynı durum geçerliydi. Birkaç filme aşinaydım. Moonlight'ı izlemiştim. La La  Land'ı izlemeden sevmemiştim. Manchester by Sea'yi izlemeden (hâlâ izlemeden) sevmiştim. Geri kalan adaylara bakmadım bile. Hell or High Water onlardan biriymiş. Üstelik filmi izlerken bu bilgiye de aşina değilim.

Gerçekten Oscar kazanabilir miydi? Açıkçası o kadar güçlü bir film değil. Sinema tarihine bir yenilik de katmıyor. Fakat çok iyi film. Beklenti yaratmamış olmasının bir etkisi var mıdır emin değilim. Fakat bir gerçek var ki; izlerken çok keyif aldım. Her ne kadar zayıf bir Oscar yılında en iyi film seçilememesi normal olsa da adaylığı sevindirdi. Üç sene sonra...

Ne görüyoruz filmde? Kovboylar, banka soygunları, Kızılderililer, Meksikalılar, kanun adamları, takipler, kovalamacalar... Böyle sıralayınca sanki bir Western beklentisi oluşuyordur. Fakat film 21. yüzyılda geçiyor. Bir 21. yüzyıl Western'i diyebiliriz. Fakat bu sefer o eski figürleri başka şekillerde görüyoruz. O geçmişin kanyonlardan süvarilere ok fırlatan Kızılderilileri artık birer devlet memuru... 150 yıl öncesinin yalnız ve bıçkın kovboylarını ise bankalara Mortgage ödüyor. At izi it izine karışmış gibi duruyor ama zaten artık atlar da yok. Dört çeker arabalar filmde kasabadan kasabaya cirit atıyor.

Bu ilgi çekici senaryoyu yazan Taylor Sheridan son yıllarda beğeni toplayan işlere imza atıyor. Filmleri radarıma girmişti, ilk defa izleme şansına eriştim. Hikaye boyunca, oluşturduğu karakterlere 'iyi-kötü' ayrımı yapmaması beni çok sevindirdi. Filmde 'suçlu'lar var ama onlara tamamen 'kötü adam' diyemiyoruz. İnsanları zor  durumda bırakan, suça iten, hatta şiddete yakınlaştıran bir sistem tasviri yapılıyor ama o korkunç sistem de kolaycı bir bakış açısına kaçılarak her noktada karşımıza çıkmıyor. İnce ince aralara sokuluyor, eleştiriler ayarında geliyor.

İskoç yönetmen David Mackenzie filmin altından kalkmış. 150 yıldır sinemada işlenen bir konuyu yeniden ele almış ve kamerasıyla farklı bir bakış açısı getirmiş. Bir yandan senaryoyu işletirken diğer yandan yeni dönem 'Vahşi Batı'yı göze parmak sokmadan, hatta repliklerle dikte ettirmeden tasvir ediyor. Yani filmin sosyolojik çıkarımlarını, senaryonun sırtına yüklemeden kendi bakış açısıyla yediriyor. Aksi halde bir aksiyon filmi için düşük tempolu sayılabilecek 100 dakika, 'sıkıcı' sınıfına girebilirdi.

Ayrıca oyuncuları da çok iyi hazırlamış olsa gerek, çünkü onlar da iyi işler çıkarmışlar. Jeff Bridges Oscar adaylığını hak edecek bir performans sergiliyor ama onun artık bir ihtiyar olduğunu görmek ve 71 yaşında olduğunu hatırlamak biraz moral bozdu. Partneri Gil Birmimgham oldukça ilgi çekici. Ben Foster ve Chris Pine ikilisi de filme büyük katkı veriyor. Özellikle Chris Pine gibi birinden bu kadar başarılı bir performans beklemezdim. Kariyerinin tamamına hakim değilim ama kariyerinin en iyisi gibi duruyor...

Fakat ne olursa olsun bu tip filmlerin en güçlü unsuru müzikler oluyor. Daha doğrusu böylesine derinlikli bir Western yapacaksanız, Nick Cave ve Warren Ellis'ten faydalanacaksınız. İkili The Proposition'da ve The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford'da da beraberlerdi. İkisinde de müziklere hayra olmuştum. Kesinlikle filme çok fazla katkı sağlıyorlar. Bu filmi izlerken onların olduğunu bilmiyordum ama izlerken (ve dinlerken) kendi kendime bir 'Acaba?' sorusu sordum ve yanılmadığımı öğrenince çok mutlu oldum.

Fakat en çok da filmi izleme şansına sahip olduğum için mutlu oldum. Yoksa arada kaybolup gidecekti. Belki 10 sene sonra izleyecektim. Güzel oldu. Açıp ara ara tekrar izlenecek kalitede bir film... Bize bunlar lazım...

Sen Hoşgeldin


Bundan tam 11 sene önceydi. David Beckham, MLS kariyerine kısa bir ara verip Avrupa'ya dönmüştü. O zamanlar 20'li yaşlarının başında olan ben de bloga bir yazı yazmıştım. Beckham'a oldukça tepkiliydim. Avrupa'ya döndüğü için değil, Avrupa'dan ayrıldığı için. Zirve futbolu bırakmış, kendini California'nın sıcak iklimine bırakmıştı. Futbolsever olarak beni üzmüş, sonra ilk fırsatta canı isteyince dönmesine bozulmuştum.

O zamanki duygu ve düşüncelerim şimdikilerle aynı değil. Artık olgunlaştığımı sanıyorum. Fakat yine de temelde yazdıklarımın arkasındayım. Tamam, o kadar tepki vermemeliydim. Artık her insanın, her bireyin kararlarına saygılıyım ve hatta o kararların arkasında duruyorum. Fakat yine de 'iyi'lerin kendi ortamımızdan çıkıp gitmesini istemiyorum.

Zlatan Ibrahimovic, Manchester United'dan LA Galaxy'e gittiğinde (Beckham'ın kariyerinin başlangıç ve bitiş noktası olması tesadüf mü?) o kadar bozulmadım. Zaten Zlatan o günlerde o kadar da zirvede değildi. Yaşadığı ağır sakatlık onun United'daki son sezonunda sadece 7 maça çıkmasına neden olmuştu. Yani Avrupa sahalarından yavaş yavaş siliniyor gibiydi. Dünyanın diğer ucuna gidip oraya bir hava katması güzel olabilirdi. Ki öyle de oldu. Her ne kadar şampiyonluk yaşayamasa da hem şehrin diğer takımıyla girdiği rekabet hem Carlos Vela ile didişmesi hem de demeçleri onun futbol dünyasında halen canlı kalmasına neden oluyordu.

Açıkçası 38 yaşındaki Zlatan'ın Los Angeles kariyerinin ardından Avrupa'ya hem de Serie A gibi zorlu bir lige dönmesini beklemiyordum. Ama bu sefer Beckham'a attığım tripleri atacak değilim. Hoşgeldin Zlatan Ibrahimovic. Seviyoruz seni. Ronaldo ve Messi gibi iki insanüstü futbolcu olmasaydı geçtiğimiz 10 yıla damga vuran futbolcu o olacaktı. Hem estetik, hem güç, hem zeka...

Zaten Milan'ın da ona ihtiyacı vardı. Zlatan'ı bir her yerde izleriz de Milan'ı böyle görmek çok üzüntü verici. Umarım katkı verir. Şöyle güzelinden 1.5 sene top oynasa keşke. Üstelik Serie A izlemek için para ödüyorken, çok iyi olurdu. Zaten fena da başlamadı. Gelir gelmez ilk maçına çıktı, ikinci maçında da golünü attı. Öyle yalandan bir transfer gibi durmuyor yani...

Bu arada Beckham döndükten, daha doğrusu dönüşünün ardından sahaya çıktıktan sonra bloga attık ilk post da buydu. Bu da mu tesadüf?

Çarşamba, Ocak 15

Shaun of the Dead


Shaun of the Dead, Türkiye'de hatırı sayılı bir kitleye sahip. Ben de bu grubun üyelerinden bazılarının önerilerine kulak verdim ve izledim. Vizyona girişinin ardından yaklaşık 15 sene geçmiş. Genelde 'geç kaldığım' filmlerin bir kısmı için üzülürüm. "Keşke, bu kadar inat etmeyip daha önce izleseymişim" derim. Açıkçası Shaun of the Dead için aynı düşüncelere sahip değilim.

Oysa kötü bir film değil. Her ne kadar IMDB'de 8.0'e yaklaşan puanını abartılı bulsam da gerçekten kendini izlettiren bir film. İngiliz mizahı dünyada çok tartışılıyor. Sevmeyeni çok fazla ama bir etiket olduğu da aşikar. Adalıların mizahı iyi mi kötü mü ayrı konu ama sinemaya çok uygun ve onu kamera önüne çok iyi yediriyorlar. Burada da bir örneğini görüyorsunuz. Aynı zamanda İngiliz yapımlarının tempo konusunda çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Hızı çok iyi ayarlıyorlar. En durağan yapımlarda bile izleyicinin dikkatini toplamayı başarıyorlar. Komedi gibi türlerde de gereksiz detaylara girmeden işlerini görüyorlar. Shaun of the Dead, 90 dakikadan biraz fazla süresiyle, şip şak bitiyor ve sıkmıyor. Gerçi film biraz uzasa sıkıntı olurmuş, zira sonlara doğru düşmeye başlıyoruz.

Bu da filmin en zayıf noktası. İyi başladı, güzel gitti, umutlandırdı ama sonunu getiremedi. Tam İngiltere'nin Dünya Kupası performansları gibi oldu. Aslında filmin komedi kısmını öne çıkarıyoruz ama birçok film sitesinde filmin türü komedi/korku ibaresi geçiyor. Bu da acaba filmin istediğini veremediğini mi düşündürüyor. Yani korku filmleriyle, zombi filmleriyle dalga geçen bir komedi filmiyse yerinde olmuş. Fakat korku öğesinin hiç olmadığını vurgulamak lazım. Zaten ikisi bir arada nasıl eritilir o da ayrı bir konu.

Öte yandan İngiliz toplumuna ait bir bakış açısı sunması açısından da artı not almayı hak ettiğini düşünüyorum; ki İngilizler bu sosyolojik bakışı en basit filmlerden kaçırmazlar. Bir de İngiliz grupların şarkılarını duymak hoşumuza gitti.

Sonuç olarak; boş öğleden sonralarında oturup izlenecek en ideal filmlerden biri...


Salı, Ocak 14

Sürpriz Transfer


Milan Skoda'nın bir şekilde Süper Lig'e yolunun düşmesi benim için sürpriz oldu. 

Bunun birden fazla nedeni var. Tamam, Süper Lig zaten son dönemde yurt dışından yaşı geçmiş oyuncuları transfer ediyor. Artık maddi durumlar kötüleşince üst düzey liglerden gelen eski yıldızlar yerini biraz daha düşük seviyelerden oyunculara bıraktı. Bu da normal.

Fakat Milan Skoda ismi 'büyükler' ile anılsa bile şaşırtırdı. Ya da daha doğrusu Skoda oralara gidebilirdi. Mesela Fenerbahçe'nin ve Beşiktaş'ın yedek santrforda sıkıntıları varken orada iş yapabilirdi. Galatasaray'ın eğer Andone kalır ve iyileşirse sayı olarak fazla eksiği yok ama ilk yarı performanslarına bakınca bir eksiği vardı. Orada bile iş yapabilirdi. Tabi ki 'transfer yapılsın' demiyorum. Zaten yabancı sayıları 14'ü aşmışken mümkün de değil ama şampiyonluk adaylarında rahatlıklar rol alabilecek bir isim Çaykur Rizespor'a transfer olunca şaşırdım.

Esasında Skoda'nın adı ilk olarak Gençlerbirliği ile anıldı. Son dönemde çıkışa geçen ve hücumda oyuncularına özgürlük katan bir teknik direktöre sahip takımda Skoda renk katabilirdi. Formda bir Stancu ile ne işler yapacaklarını merak ediyordum. Fakat bir anda ters köşe olduk ve Skoda'yı Rize'de gördük.

Aslında isimden bağımsız Rizespor'un bir santrfora ihtiyacı vardı zaten. Muriç gittikten sonra çok sıkıntı çektiler. Sezonun ilk devresinde önce El Kabir'i kaybettiler. Nill de Pauw ve Marco Scepovic ikilisi de ligde hiç gol atamadılar. Sonrasında forvetsiz oynadıkları maçlar oldu. Ön taraftaki üçlüyü  geriye alarak bir varyasyon denediler. Bu değişim skor anlamında her zaman işe yaramasa da özellikle Oğulcan'ın bu dönemde iyi katkı verdiğini söyleyebiliriz. Yine de iyi bir merkez santrfora ihtiyaçları vardı.

Asıl konumuza dönelim. Milan Skoda ismini Avrupa futbolunu takip edenler duymuştur zaten. Ülkesinin iyi forvetlerinden biriydi. Fakat artık yaşlandı. Yine de 2017 yılında gol krallığı yaşadı. Ve dokuz sezondur iyi bir takımda oynadı; Slavia Prag'da...

Gol kralı olduğu sezonun ardından iki sezonda yedek oyuncu durumuna düşmüştü. Zaten o iki sezon Slavia Prag'ın Avrupa'da herkesi kendisine hayran bıraktığı sezondu. Genç ve potansiyelleri oyunculara daha çok forma verildi. Haliyle Skoda da yedeğe düştü. Belki de o nedenle 33 yaşına gelen ve kariyeri boyunca ülkesinden dışarı çıkmayan Skoda yeni bir macera denemek istedi. Avrupa'nın tepe ligleri onu zaten almazdı. Orta seviye ligler arasında da Süper Lig bir cazibe merkezi sayılabilir. Hem iyi paralar veriliyor (eskisi kadar olmasa da) hem de rekabet seviyesi yüksek. Çekler, oyuncunun gönlünde MLS'in yattığını belirtiyordu ama herhalde istediği teklifler oradan gelmeyince Skoda'nın direksiyonu Anadolu'ya kırıldı. 

Tabi Skoda'nın adı birçok Süper Lig takımıyla anıldığına göre menajerlerin de bu transferde payı çok fazladır. Bu çok da eleştirilecek bir durum değil. Menajerler doğru oyuncuyu doğru kulüplere öneriyorlarsa sorun yoktur. Skoda, Rizespor için doğru isim olabilir. Fakat İsmail Kartal'ın oyun planı uyar mı ondan emin değiliz.

Skoda, uzun boylu bir forvet. Çok hareketli değil. Artık 33 yaşında ve ondan hız da beklenmez. Fakat son vuruşları, servisleri, oyun aklı üst düzeyde. Mesela bu sezon yedek kulübesine hapsoldu ama Aralık aynda forma ona gelince kalitesinden bir şey kaybetmediğini gösterdi. Aralık ayında oynadığı üç lig maçında dört gol attı. Asist ve servisleri de ön plandaydı. Fakat Slavia Prag'ın ligi domine ettiğini, maçların büyük bir kısmını neredeyse rakip ceza sahasında oynadığını, hatta topu rakiplerine vermediğini söylemek lazım. Skor 0-0'ken "Bir puanı nasıl korurum" diye düşünmeye başlayan İsmail Kartal için Skoda'nın meziyetleri işe yarar mı emin değilim. Diğer taraftan Oğulcan, Umar gibi hızlı deparlı ama son vuruşta sıkıntı yaşayan isimlerin yanında Skoda bir alternatif hücum planı olabilir.

Açıkçası Skoda'yı Süper Lig'de izleyeceğim için kendi adıma sevinçliyim. Süper Lig'e gelmesini beklemediğim bir oyuncuydu. Kariyerinin son zamanlarında, iyi bir profesyoneli burada izleyeceğiz. Fakat diğer yandan takımıyla uyum yaşama ve bir nevi 'rezil' olma tehlikesi de kapıda. Doğru takım kadar, doğru teknik direktör de önemli... Meraktayız...