Pazar, Mart 28

Seyircisiz de Güzel Sanki


Bundan seneler önce seyircisiz maça çok karşıydım. Zaten seyircisiz maç neden olurdu ki? Bir kulübe ve taraftar grubuna ceza verildiği için... Yani insanların maça girme hakları elinden alınıyordu. Bir hak ihlali olduğu için zaten en başından sempatik değildi. Onun dışında da alışık olmadığımızdan, devamlı seyircili maçları izleyip karşımıza bir anda boş tribünler gelince yadırgıyorduk.

Artık başka bir dünyayı yaşıyoruz. Seyircisiz maç normalimiz oldu. Hatta geçen sene bugünleri düşününce televizyonda maç izleyebildiğimiz için şükrediyoruz. Seyircili veya seyircisiz ne fark eder, maç olsun da...

Tabi yine de seyircili maçın yerin tutmuyor.. Hatta bazen eski maçların özetlerine, gollerine bakınca çok şaşırıyorum. Ne günlermiş öyle. Bir golde çıkan ses, bir çalımda duyulan uğultu, yapılan tezahüratlar... Çok eski zamanlara ait değil ama çok başka bir çağın olayıymış gibi.

Haliyle birçok insan halen seyircisiz maçlara alışamadı. 

Ben alıştım. Hatta hoşuma gittiğini bile söyleyebilirim. "Seyircili maç mı seyircisiz maç mı" sorusuna seyircisizden yana bir cevap verecek değilim ama seyircisiz maçın da ilginç noktaları var.

En önemlisi, belki de tek olumlu noktası futbolcuların ve saha kenarındaki kulübelerin konuşmalarının duyulması...

Bana çok ilgi çekici geliyor. Mesela atağa kalkan bir takımın oyuncularının o sırada konuşarak atağı yönlendirmesi ve vizim buna şahit olamamız heyecan verici geliyor. Ama asıl güzel olan savunmadakiler... "Bas", "çıkma", "bırak", "faul yok".... Organizasyonun her anına şahit oluyoruz. Planları duyuyoruz. Plana uymayanları da işaretliyoruz.

Arada kavgalar ve küfürler de duyuluyor. O da ayrı bir ruh katıyor.

En çok üzen ise yabancı maçlar. Dilini bilmediğimiz ülkelerdeki konuşmalar hiçbir anlam ifade etmediği için bir yerden sonra baş ağrısına neden olabiliyor. Fakat yine de maçın temposu ve önemine göre seslerin şiddeti de değişkenlik gösteriyor. Buradan da kendi payımıza bir şeyler çıkarabiliyoruz.

Futbol maçları uzun bir süredir bilgisayar oyununa dönmüştü. Veya gladyatör savaşları da çok sıkça kullanılan benzetmelerdendi. Sahadaki oyuncuların kusursuz olması ve tribünleri memnun etmesi istenirdi. Gerçi hâlâ öyle. Eskiden futbolcuların ne konuştuğu, ne dediği duyulmazdı, zaten önemsizdi de.

Son bir yılda yeni bir futbol maçı algısını deneyimliyoruz. Biraz daha insani bir oyun var sanki. Biz de 'yargılayıcı" değiliz, jüri gibi izlemiyoruz, biraz daha oyunun içindeyiz. Sahada olan biteni daha iyi anlamımıza yardımcı oluyor.

Bu blogda yıllar önce yazdığım yazıları düşününce, bu satırlar onlarla inanılmaz derecede çelişiyordur. Seyircisiz bir maçı seveceğimi ve öveceğimi düşünemezdim. Hatta onu daha insani bulmam mümkün değildi. İnsanlar olmadan nasıl 'insani' olacaktı ki?

Oluyor işte. Zaten seyircili veya seyircisiz televizyondan maç izlemek futbola dair en az sevdiğim şeydi. Son dönemde de çok az maça gittiğim için, yani çok fazla televizyondan maç izlediğim için bir değişikliğin olması da fena sayılmazdı. En azından bir yenilik geldi. Çok şahane bir durum değil ama zaten geçici. O zaman keyfini çıkarmak gerek. Ya da bir keyif unsuru yakalamak gerek..

Zaten insanların stadyumlara dönmesine karşı değilim tabi. Biz yine Passolig olmadığı için 2.Lig'de yer alırız ama giden de gitsin, mahrum kalmasın.

Cumartesi, Mart 27

Voir du pays


Konusu itibariyle çok beğendiğim, saygı duyduğum bir film.

Afganistan'da görev yapan Fransız askerler, uzun bir ayrılığın ardından ülkelerine dönerler. Fakat ülkeye dönmeden hemen önce hem bir ödül hem de rehabilitasyon maksatlı olarak Güney Kıbrıs'a inerler ve orada üç gün tatil yaparlar.

Öte yandan psikolojileri tatil için hazır değildir. Hatta sivil hayata bile uyum sağlamakta zorlanırlar. Bir yanda tatil yapan zengin siviller, diğer yandan para için hayatlarını bırakıp Afganistan'a giden ve oradan 'yıkık' bir şekilde dönen genç askerler...

Filmin iki esas karakteri, birlikteki kadın askerlerden Aurore ve Marine'dir. Bu iki asker, Afganstan'da yaşadıklarının da ardından antimilitarist duygulara sahip oldukları için artık bulundukları ortama ekstra bir yabancılık hissederler. Öte yandan kadın olmalarından dolayı yaşadıkları ayrımcılıklar da çok net önümüze serilir.

Her açıdan güçlü mesajları olan bir film. Fakat esas olarak hikayenin farklılığı benim hoşuma gitti. Askerlerin, bir tatil merkezinde sosyal hayata karışmasını ve yaşadıkları zorlukları görmek ilgi çekiciydi. Psikolojileri çalkantılı karakterlerin içine girmek için üç günlük tatilin seçilmesi ve tüm öykünün oraya sıkışması yetersiz gibi gözükse de benim gözümde çok hoşuma gitti. Belki de bir riske girilmiş ama çok iyi işlenmiş.

Filmin senaryosu Delphine Coulin'in kitabından uyarlanmış. İsim ilk anda bir şey ifade etmiyor ama yine güçlü bir Fransız filmi olan Samba'nın senaryosunda kalemi var. Şu an benim listemde ikide iki gidiyor! Zaten benden beğeni alması da pek bir şey ifade etmiyor, zira 2016'da bu film sayesinde Cannes'da ödül kazanmış. 

Bir yandan 'savaş filmi' diyebileceğimiz kadar çok asker görüyoruz ama ortada tek bir çatışma bile görmüyoruz. Zaten kategorisi için savaş filmi diyemeyiz. Ama çok 'askeri' bir film...

Oyuncularımız ise biraz zayıf. Aurore karakterine can veren Ariane Labed'nin oyunculuğu iyiydi. Fakat yanındaki Soko için benzer cümleler kullanmak zor. Kendisini müzisyenliğinden biliyoruz, şarkılarını seviyoruz ama bu filmde esas karakter için biraz zayıf kalmış.

Bir de filmde çok fazla karanlık sahne vardı. Evde otururken izlemek için sakıncalı bir film. Takibi zorlaşıyor. Tüm odayı karartmak gerekiyor. Aslında bir tatil atmosferi olduğu için tam gündüz izlenecek bir film ama güneşli havada parlama yapan bir ekrandan sahneleri takip etmek kolay olmadı.

IMDB puanı daha yüksek olabilirdi diyerek yazıyı noktalayalım...


Cuma, Mart 26

Golo #24


 

Portekiz Ligi'ni bloga iki ay aradan sonra yeniden taşıyoruz. Çok uzun bir ara verdik. Daha da kötüsü döndüğümüz hafta bereketli değildi Aslında sayı olarak tatmin ediciydi. 9 maçta 18 gol atıldı. Maç başına iki gol, Portekiz için oldukça iyi bir rakam. Fakat bu 18 golden iyisini seçmek çok zordu. Bu arada 18 takımın yarısı bu hafta gol atamadı, 7 maç da KG Yok ile sonuçlandı.

Tüm maçları izlediğimde, tüm golleri ilk kez gördüğümde tercihimiz Portimonense - Porto maçında Sergio Oliveria'nın attığı serbest vuruş golüydü. Fakat dikkatli izleyince golün kaleci Samuel Portugal tarafından kendi kalesine atıldığını görüyoruz. Bu direkten dönen topların kalecilere çarpması büyük talihsizlik. Zaten gol olması can yakıyor, bir de gol onlara yazılıyor. Ben Oliveria direkt attı sandım ama tekrardan çok net gözüküyor. O yüzden buraya taşıyamıyoruz.

Ligin resmi yayıncısı ise haftanın golünü Maritimo - Famalicao maçından seçmiş. Ivo Rodrigues gerçekten güzel gol atıyor. Fakat burada da kaleci hatası var. Hatta Portimonense kalecisi talihsizlik yaşıyor. Fakat Maritimo'nun file bekçisi Amir Abedzadeh bu sezon gerçekten kötü, bu golde de kaleyi boş bırakıyor resmen. Oysa kendisi beğenirdim. Bu golde de biraz ikram söz konusu gibi.

Ayrıca resmi yayıncı ile aynı fikirde olmak istemedim. Genelde aynı golü seçiyoruz. Bu sefer farklılık olmasını istedim. O yüzden Paços de Ferreira'dan Helder Ferreira'yı seçtim. Golün hazırlanışı ve asist güzel. Vuruş çok şık değil ama olması gerektiği gibi. Kalecinin de yapacak bir şeyi kalmıyor.

Paços de Ferreira bu sezonun sürpriz takımı. Geçen sezon gol atamıyorlardı. Bu sezon rakipler atağa çıkarken gol atıyorlar! Bu da onlardan biri. Kontrayı çok iyi beceriyorlar. İzlemesi keyifli bir takım. Biraz torpil de yapmış olabilirim.

Fakat benim de elim kolum bağlıydı. Yine de ilerleyen haftalarda daha güzel goller koymayı diliyorum.

GOLO #15

GOLO #13

GOLO #11


Çarşamba, Mart 24

Veloce Come il Vento

Spor filmleri genelde sevilir. Çok kaliteli olmalarına gerek yoktur. Avantajları vardır. Mesela en baştan zaten o branşın meraklıları muhakkak filmi izleyecektir. İzleyince de, o izleyenlerin önemli kısmı yapım vasat bile olsa beğeniyor; zira bugüne kadar izledikleri organizasyonlardan ve karakterlerden ayrı bir hikayeye dahil oluyorlar. Yani spor filmlerinin kitlesine ulaşması, diğer filmlere göre çok daha kolay oluyor.

Sinema, bu işi en iyi boks ve motor sporlarında beceriyor. Şaşkınlığım da burada çıkıyor.
 
İtalyan yapımı Veloce Come il Vento internette çok fazla yorumu olmayan bir film. Üstelik Netflix gibi popüler bir platformda bile gösterilmiş. Ayrıca gerçek bir hikayeyi barındırıyor. Sıkıcı bir film de değil. Oyuncularımız da iyi. 

Hikaye biraz klişe ama spor filmlerinin özelliği de budur zaten. Benzer hikayeyi farklı çeşitlerde izleriz. Hatta bu nedenle belki de yan karakterlerin çok iyi işlenmesi gerekiyor olabilir. Zira ana karakterlere ve onların maceralarına gerçek sportif hikayelerden aşina olduğumuz için böyle filmleri yan unsurlar cazip kılar. Bu filmde belki de eksik kalan buydu. Abi-kardeş çok fazla öne çıkıyordu ve biz işin sonunu tahmin etmekte zorlanmadığımızdan heyecanımız da azalıyordu. Fakat sonunun şaşırttığını söylemek zorundayım. En azından 'mutlu son'la bitmiyor ama üzmüyor da...

Zaten bir İtalyan-Akdeniz filmi olmasından gerek; devamlı duygu değişimleri yaşıyoruz filmi izlerken. Bunlar çok hızlı yaşanıyor. Bir yandan da 'hız' filmi olmasından dolayı böyle bir oyuna girişilmiş olabilir diye düşündüm. Bu sayede heyecanı ayakta tutmaya çalışmışlar. İşe de yaradı. Sonuçta sonuna kadar izledik. 

Başrolde bir kızımız var. Adı Matilda de Angelis. Kendisi Aybüke Pusat'a benziyor ama kariyeri daha hızlı ilerliyor. Bu filmden sonra Nicole Kidman ile öpüştüğü ve curetkar sahnelerinin olduğu bir diziyle gündeme geldi. Ben diziyi izlemedim. Adını da hatırlamıyorum. Fakat bu haberler sayesinde Angelis'in şöhreti hızlandı. Bunların da konuyla alakası yok zaten.

Erkek oyuncumuz Stefano Accorsi hakkında çok bilgimiz yok. Onu da benzeteceksek Timuçin Esen çıkar belki ama zorlama olur. 

Zaten yazının bundan sonrasında ne söyleyeceksek zorlama olur. Fena film değil ama daha iyilerini görmüştük.

Salı, Mart 9

Son Maç


Pandemi başlayalı yaklaşık bir sene oldu. Hayatımız birçok alanda, hatta her alanda değişti.

Bu değişimlerden biri de tribünlerde oldu. Daha doğrusu artık tribün kalmadı! Maça gidemez olduk. Bir noktada duruma hayıflanıyoruz ama zaten maça da gitmeyi seven bir toplum da değildik. Zaten ben de Passolig uygulaması başladığından beri Süper Lig'e de uğramıyordum.

Yine de aradaki localı saçmalığı saymazsak, Süper Lig'de herkesin eşit bir şekilde stadyuma girebildiği son maç bundan bir sene önce oynandı.

9 Mart 2020 günü Ankara'nın Eryaman Stadı'nda oynanan Gençlerbirliği - Antalyaspor maçı, Süper Lig'deki son seyircili maçtı.

Fotoğrafın arkasında, tarihi güne tanıklık ettiğini bilmeden stadyuma gelen az sayıdaki insan göze çarpıyor.

Maç ise 1-1 sona erdi. Golden sonra tribüne koşma imkanı yakalayan son oyuncular Giovanni Sio ve Lukas Podolski'ydi. Bu fırsatı değerlendirdiler mi hatırlamıyorum bile...

Pazartesi, Mart 8

Olegs Krig


Filmimizin orijinal adı Olegs Krig. Sanırım Rusça'da 'Oleg'in savaşı' demek. Fakat İngilizcesi ve birçok yerde bilinen adı The Distand Barking of Dogs. Yani Uzakta Havlayan Köpekler. İki isim de filme çok uyuyor ama en orijinal halinin filme daha uygun olduğunu düşünüyorum.

Ukrayna'da son dönemde yaşanan savaşa dikkat çeken nadir yapımlardan biri. Oleg de bu savaşın yanı başında bir köyde, hatta neredeyse terk edilmiş bir köyde, anneannesi ve tek tük arkadaşlarıyla yaşayan 10 yaşında bir çocuktur. Bir yandan savaş devam ederken, onlar da hayatına devam ediyor. Hem kendi hayat savaşları var hem de dünyanın gündem maddesi olan savaş aslında direkt onların hayatının bir parçası oluyor. Karşı oldukları veya destekledikleri bir taraf var mı yok mu bilmiyoruz bile. Fakat o taraf olmadıkları savaşa göre hayatlarını yaşamak zorundalar. Bir yerden sonra artık savaş onlara da ait bir parçaya dönüşüyor. 

Belgesel ve kurgunun bir araya geldiği filmlerden. Böyle bir köy ve Oleg gerçekten var. Danimarkalı yönetmen Simon Lereng Wilmont, köylülerin ve Oleg'in gündelik yaşamına çok fazla müdahil olmadan kamerasını oraya koymuş. 

Uzaktan Havlayan Köpekler, ismine uygun olarak devamlı uzaklardan havlama sesleri duyuyoruz. Bir de düşen bombaların sesleri köyde yankılanıyor. Bunlar filme ruh katan malzemelere dönüşüyor.

Yapım, birçok festivalden ödülle dönmüş. Benim hoşuma giden kısmı savaş gibi ciddi bir konuyu işlerken subjektif kalabilmesiydi. Daha doğrusu, politik bir mesaj gütmeden veya ajitasyona girmeden savaş esnasında sivillerin hayatına girebilmesi ve bunu tamamen doğal bir şekilde anlatabilmesi  güzeldi. "Zaten belgeselcilik bu" diyebiliriz ama  hembelgesel hem de kurgusal filmlerde aksini çok gördük. Diğer yandan 'savaşlarda en çok masum çocuklar zarar görüyor' klişesine de çok fazla uğramadan baş role bir çocuk koymak, cesaret gerektiren zor bir işti. Bunun da altından kalkılmış.

Ben beğendim. En azından sıkılmadan izledim.

Salı, Mart 2

Sıkıcı Röportajlar


"Teknik direktörlere 'Futbol hakkında hep olumlu konuş, kulüp hakkında olumlu konuş, sponsorlar hakkında olumlu konuş" diyorlar. Bir şablon veriyorlar, herkes de aynı şeyi söylüyor. Ne provoke eden  var ne meydan okuyan... Ama bunda medyanın payı da yüksek.

Biri çıkıp, 'Ben şampiyon olmak istiyorum' dediğinde bir hedef koyuyor. Güzel. Ama sonra şampiyon olamadığında 'Çok büyük konuştu, bak şampiyon olamadı' diye eleştiriyorlar. O adam ne yapıyor sonra? Hedefini 'Üst sıralar için oynayacağız' diye yumuşatıyor. Gazeteciler sıkıcı röportajlardan şikayetçi ama bu durumu da aslında kendileri yarattı."

Christoph Daum / Socrates Ocak 2021

Pazartesi, Mart 1

Mid 90's

Her dönem, bir süre sonra kendini anlatmaya başlar. Daha doğrusu onu anlatacak olanlar, yani o dönemi yaşayanlar, bir süre sonra ortaya çıkar ve işe koyulur. Bu anlatı anılardan ve hafızada kalanlardan beslenir. Ne kadar doğru olduğu tartışılır. Objektif olması mümkün değildir. Fakat 'doğru' olmaması gerçek olmadığı anlamına gelmez. Çünkü herkes kendi gerçeğini yaşamıştır ve onu anlatıyordur.

Ben çocukken 70'ler anlatısı çok popülerdı. Sonra bir anda 80'ler ortaya çıktı. O kısmı daha net hatırlıyorum. 80'ler gecesi etkinlikleri, 80'ler modası, 80'lerin hatıraları... Şimdi sıra bize geçti. Biz artık 90'ları anlatıyoruz. Ya da onu anlatanları dinliyoruz. Çünkü sinemada, televizyonda, popüler kültürün yaygınlaşmasına olanak sağlayan her alanda artık o dönemin çocukları var. Onlar üretiyor, onlar hatırlatıyor, onlar anlatıyor.

Birçok komedi filminde gördüğümüz ve beğendiğimiz Jonah Hill de 1983 doğumlu. 2018 yapımı filminin adı da Mid 90's. Aslında film adı bence yanlış seçilmiş. Zira biz bile yazıya başlarken dönem vurgusunu kullandık. Filmden beklentimiz bu yönde ilerliyor. İsmin getirdiği vaat ortada, fragman da ondan geri kalmıyor.

Fakat filmi 90'larla sınırlandırmak haksızlık olur. Bu bir belgesel değil. O nedenle beklediğimiz film çıkmıyor. Esasında bu açıdan sevindirici. Ucuz bir 90'lar anlatısına daha maruz kalmak istemezdim. Öte yandan beklentimizin dışında olan bir başka sevindirici özellik de var. 

Hill'in oyunculuğunu düşününce aklımıza gelen film de değil bu! Bu ne bir övgü ne bir yergi. Zira Hill'in komedi filmleri fena değildir. Fakat 21 Jump veya The Watch'ta gördüğümüz adamın filminin bu kadar sakin ilerlemesi, mizahını derine saklaması ve biraz da melankoli barındırması çok ilginç ve sevindirici. Hatta takdir edilesi. Bir ilk film için oldukça başarılı. Üstelik hemen hemen tüm oyuncuların amatör olduğunu düşününce çıkan iş muazzam. Hadi bir övgü daha; film 85 dakika. Süre ne alaka? Demek ki derdini anlatmak için 135 dakikalara gerek yokmuş. Senaryoyu kendin yazıyorsun, filmi kendi çekiyorsun, genç oyuncularla çalışıyorsun ve 85 dakikada işini hallediyorsun. Harika.. 

Sanırım ki Hill kendi hikayesini istediği gibi anlatabilmiş. Bu filmi çekmek istemiş ve tam olarak bunu hazırlamış. Onun hoşuna gitmiş. Bir röportajında This is England'dan esinlendiğini söylüyor ki, bizi şaşırtmıyor. Bekar annenin 'abilerle' takılan çocuğu Stevie biraz daha saf, biraz daha uysal. Fakat yine de başını dertlere sokmakta Shaun'dan geri kalmıyor. Zaten aslında bu bir 90'lar belgeseli değil, ergenlik arifesindeki bir çocuğun hayatı keşfetme hikayesi.

Shaun'un İngiltere'si ne kadar politikse, Stevie'nin Claifornia'sı bir o kadar apolitik. Bu bizim için bir sorun değil. Zaten 90'lar biraz da böyle. O yüzden öykü, zaman ve mekanla bir bağlantı içine girebiliyor. Üstelik slogan sözler ve sınıflar arası çatışmalar belirgin olmasa da politik bir alt metin de mevcut. Yakalamak zor değil. 

Bol bol kaykay görüyoruz (ana caddenin ortasından yokuş aşağı indikleri sahne çok huzur vericiydi), küfürlü konuşma duyuyoruz, hatta esrar kokusunu bile hissediyoruz. Grubun has adamı Ray bizim de has adamımız oluyor. Stevie ile ilişkisi bizi duygulandırıyor. Böyle 'kabadayı' çocukların altından yufka yürek çıkınca çok mutlu oluyorum.

İzleyici olarak biz memnun kalıyoruz. Kötü bir film yok karşımızda. Eksikler tabi ki var. Daha doğrusu alıştığımız tarzın dışında olması biraz zorlayabilir. Mesela bir olay yok! Film sadece anlatıyor. Bir gelişmeyi, bir olayı anlatmıyor. Sanki bir mahalleye kamera koymuş gibi. Kaykay yapanlar, kavga edenler, içenler, takılanlar... Bu kadar..

Çok iyi bir araya gelmiş karakterler var. Çok iyi bir görsellik var. Güneşli California günleri sağolsun. Açılarımız çok iyi. Müziklerimiz zaten şahane. Kendini daha fragmandan belli ediyor. Bu arada Scorpions'un çok sevdiğim White Dove şarkısının aslında Macarca olduğunu bu film sayesinde öğrendim, şaşırdım ve sevindim. Tıpkı beklediğimin dışında bir film bulmam gidi.

Şaşırdım ve sevindim. Özeti bu...

Yahu zaten benim sevmediğim gençlik filmi yok ki...

Çarşamba, Şubat 24

Profesör

 


Alain Prost bugün 66 yaşında...

Senna belgeseli hakkında yorumlar da kısa bir süre sonra bu blogda...

Pazartesi, Şubat 22

Sado


Güney Kore bir kez daha bizi şaşırtmadı.

Konusu itibariyle biraz Çin ve Japonya işlerini andırsa da (geleneksel eski zaman saray entrikaları), anlatım tarzı ve heyecanıyla Güney Kore olduğunu belli ediyor.

Etkileyici bir konumuz var. Kral baba ile prens oğul arasında yaşanan kuşak çatışması sarayda ve ailede krizlere neden oluyor. Bir imparatorluğun sarayında geçmesine rağmen hem modern zamana hem de her sınıftan aileye uyarlanabilecek bir öykü.

Kral Yeongjo güçlü ve kudretli bir adamdır. Artık yaşlanmıştır ve yerini oğlu Sado'ya bırakacaktır. Fakat Sado kendisi gibi değildir. Babaya göre oğul, kendisi kadar güçlü olmadığı için güvensizdir. Oğul ise kendi tarzıyla yaşamak ve yönetmek istemektedir. Çatışma başlar ve film devam eder.

İşin ilginç kısmı yaşanmış bir hikaye olması. Fakat internetteki kısa araştırmamda ne olayın kendisi ne de film hakkında çok fazla bilgi bulamadığım için öğrendiklerim biraz sınırlı kaldı. Bu arada film 2015 yılında Güney Kore'nin Oscar adayıydı ama kısa listeye kalamadı. Yine de o senenin en iyi Kore filmi olmasıyla sebebiyle daha popüler olmasını beklerdim.

Oğul Sado'ya can veren Yoo Ah-In'in bir-iki sahnesi hem gerçek hikayeye hem de filme çok büyük ilgi katıyor. Bunlardan biri kafasını üst üste yere vurduğu sahneydi. Bu sayede filmin hemen başında 'isyankâr' bir şey izleyeceğinizi anlıyorsunuz. Daha sonra okuduklarıma göre oyuncu bu sahnede dublör veya bilgisayar kullanmamış. Kafasını geçekten yere vurmuş. Etkileyici..

Müzikler çok gaz verici. Sık sık mantra dinliyoruz. Konuya, filme, atmosfere, gerilime ekstra bir güç katmış. Mesela bu benim için çok akılda kalıcıydı.

Çoğu tarihi Asya filminde olduğu gibi yine mutlu bir son olmuyor. Üzülüyoruz, duygulanıyoruz ama kaliteli bir film izlediğimiz için memnunuz. Puan kırabileceğimiz ya da 'üst düzey' klasmana girmesini engelleyen (belki de Oscar adayı olmasını da engellemiştir) sonunun çok uzaması ve artık bir yerden sonra izleyicinin sıkılmaya başlaması olabilir. Yine de iyi film.

Salı, Şubat 16

Kuzeyin Güzel Ligi Eliteserien


Yaklaşık 1.5 ay önce sona eren Norveç Ligi'nin kısa bir değerlendirmesini yapalım. Bu tip yazılar için çok geç kalıyoruz, farkındayım ama anca zaman bulabiliyoruz. Belarus için de aynısı olmuştu.

Geç kalmak, bir yandan da üzücü oluyor. Zira mesela bu yazının bir noktasında Zymer Bytyqi'den bahsedecektim ama çocuk Konyaspor'a gelince zaten herkes bir miktar izlemiş oldu. Blogun fark yaratma özelliğine vurulan bir darbe oldu. Gerçi Bytyqi de nedense yedek kulübesine hapsoldu. Ne İsmail Kartal ne de İlhan Palut'un gözüne giremedi. Bakalım, sezon onun için halen devam ediyor.

Öte yandan bir ara Norveç Ligi - Türkiye Ligi hattında gidip gelenleri bir irdelemek lazım. Orada inanılmaz bir pazar var. Değerlendirilmesi gerek ve aslında değerlendiriliyor da. Bu sezonun tamamında Norveç Ligi'ni yakından izlediğim için eminim ki birçok futbolcu burada rahatlıkla oynar. Zira bizim ligin kalitesi öyle bir düştü ki; Norveç Ligi gibi vasat ligler gözümüze 'sağlam' gözüküyor. Ben, bu sezon izlerken Süper Lig'e kıyasla oradan daha çok keyif aldım.

Tabi bu ligin en büyük eksiği kalite. Kaliteli oyuncu sayısı çok az. Kalitesini belli eden de hemen gidiyor zaten. Bodo Glimt'ten Jens Hauge, bu senenin Avrupa'ya hediyesiydi. 21 yaşındaki oyuncu 18 maçta 14 gol atıp 9 asist yapınca hemen Milan'a transfer oldu. Tabi Bodo Glimt'in oynadığı futbolun da bunda payı büyüktü. İnanılmaz hücumcu bir takımdı. Şampiyonluğu çok erkenden garantilediler, sezonu da 103 golle tamamladılar. Hauge gittikten sonra; sezonun gol kralı Kasper Junker, bir dönem Fenerbahçe'nin gündemine giren Philip Zinckernagel ve Ulrik Saltnes gibi isimler gollerine devam ettiler. Devamlı attılar. Skor katkısı çok düşük kalan Patrick Berg ise bu takımın gizli kahramanıydı. Orta sahayı tek başına toparladı ve dizayn etti. Bodo maçlarını izlemek büyük keyifti. Böylece tarihlerinin ilk şampiyonluklarını ve 1993'ten sonra ilk kupalarını kazandılar.

Büyükler ise nal topladı. Molde dağınık bir haldeydi. Sezonun yarısında fena dağıldı, Bodo'nun gerisinde kalınca da erken havlu atmış oldu. Rosenborg her zaman olduğu gibi yine sezona kötü başladı. Diğerlerine avans verdiğini düşündük ama bu sefer farkı kapatamadı. Çok da iyi bir kadrosu yoktu açıkçası. Deplasmanlarda çok zorlandı. Gol atmakta çok sıkıntı çekti. Valerenga ise ikinci yarıda biraz toparlasa da sezona kötü başlamanın cezasını çekti. Açıkçası Bodo da farkı çok erkenden açınca (sezon boyunca sadece 1 kez -21. haftada- yenildi, ilk puan kaybını da 11. haftada yaşadı) şampiyonluk yarışı önemini kaybetti.

Hal böyle olunca; diğer takımlara ve öne çıkan futbolculara göz atmak daha anlamlı oldu. İşte bu anlamda benim en çok hoşuma giden takım Viking'di. Sezon başında çok fazla sakat oyuncuları vardı. O nedenle iyi bir giriş yapamadılar. İlk sekiz haftada sadece bir kez kazandılar. Fakat ilerleyen haftalarda düzeleceklerini tahmin ediyordum. Çünkü geçen sezon da iyi top oynuyorlardı. Bu sezonun ortasından sonra da keyif vermeye devam ettiler. Zymer Bytyqi 10 gol 7 asistlik performansıyla öne çıkan isimlerden biri olsa da bu takımda benim adamım Veton Bersiha'ydı. 16 gol 5 asistle sezonu tamamladı. Hücumda her şeyi yapabilen ender adamlardan. Gol, şut, çalım, orta, asist.. Ne ararsan var. Aslında Bytyqi de öyle ama Bersiha bir seviye daha üstü. Zaten Norveç Ligi'nde has Norveçliler fizikleriyle öne çıkınca, teknik kaliteyi sahaya koyan göçmen çocukları oluyor. Özellikle de Balkan göçmenleri..

Bir başka göçmen Norveçli Amahl Pellegrino da öne çıkan isimlerdendi ama ben kendisini çok beğenmedim. Gerçi Kristiansund gibi bir takımda 25 gol atmak kolay değil. Takımın tüm sezon boyunca 57 gol attığını düşününce, onun değeri daha da artıyor. Fakat gollerinin önemli bir kısmının penaltıdan olduğunu da unutmamak lazım. Savunmasının arkasına koşuları ile çok tehlike yaratan bir forvet. Gol krallığında ikinci olsa da son vuruşları yetersiz gibiydi. Bir de maç içinde kopmalarını çok fazla gördük. Bu arada Pellegrino kendi ülkesinin milli takımını seçseydi Samatta ile ilginç bir ikili olabilirdi. 

Trondheim doğumlu Kongo asıllı Mushaga Bakenga da bir diğer göçmen. O da Odds forması altında 15 gole imza attı. Bakega'yı beğenirim ama Odds takım olarak dikkat çekiciydi. Ligin en sağlam takımlarından biriydi. Çok sistemli, çok disiplinli bir takımdı. Fakat sezonun ortasında oynadıkları Haugesund maçından sonra dağıldılar. Sezonun benim için en akılda kalıcı maçlarından biriydi. Odds deplasmanda 4-1 öndeydi. 87. dakikaya da bu skorla girdiler. Fakat mücadele 4-4 sona erdi. Ertesi hafta şoktan çıkamamış olacaklar ki Rosenborg'dan da 4 gol yediler. Devamındaki 10 maçın  sadece ikisini kazanabildiler. O haftaya kadar ilk üç için iddialı olan takım, sezonu yedinci sırada bitirdi.

Öte yandan Odds takımında en hoşuma giden adam 36 yaşındaki bek Espen Ruud'du. Savunmada sağlam, hücumda müthiş; tam bir modern bek. Çok üst düzey takımlarda oynamadı ama kendisini Norveç Milli Takımı'ndan hatırlayanlar olacaktır. 

Biraz da Valerenga'dan da bahsedelim. Zira onlar da sezonun ikinci yarısında keyif veren bir futbol oynadılar. Bundaki en önemli paylardan biri de Vidar Kjartansson'a ait. Geçen sezon Süper Lig'de Yeni Malatyaspor forması giyen ve sadece iki kez ilk 11'de başlayan İzlandalı, Valerenga'da yarım devrede 9 gol attı. Kaçırdığı penaltılar olmasa rakam artardı. İzlandalı adamı Malatya'ya getirince böyle oluyor demek ki...

Haugesund'dan 20 yaşındaki orta saha oyuncusu Kristoffer Velde de gelecek dönemlerde dikkat çekebilir. Bir de Mjondalen'in İranlı kalecisi Sosha Makani de sezonun dikkat çeken isimlerindendi. Küme düşme hattında yer alan ve güç bela ligde kalan takımın canını kurtaran isimdi.

Yeni sezonu merakla bekliyoruz. Kış bitince, karlar eriyince cemre düşer. Bu sene Start ve Aalesund aramızda olamayacak. İki takım da zaman zaman keyifli futbol oynadılar oysa. Özellikle Aalesund, mahalle futbolu oynar gibiydi. Herhangi bir taktiğe sadık kalmadan, sadece keyif almak için oynuyor gibiydiler. Bu nedenle 30 maçta 85 gol yediler. Fakat sezonun başında gol atma konusunda da başarılıydılar. Takımın 11 gol atan oyuncusu Holmbert Fridjonsson da Brescia'ya transfer oldu.

Tromsö ve Lillestrom ise yeniden ligde olacaklar. 2019'da beraber düşmüşlerdi, 2020'de beraber çıktılar. Asansörlerin performansını da merakla bekliyoruz.


Cumartesi, Şubat 13

Gazap Rüzgarı


1980, tüm Türkiye'de olduğu gibi sinemada da dev bir kırılma yarattı. O dönemin sertliğini, yıkımlarını, kayıplarını ve zorluklarını es geçmek doğru olmayacak belki ama bu kırılımın sinemada bir öze dönüş yarattığını da inkar etmemek olmaz.

Öze dönmek ne demek, onu bir açalım. Yani 1970'lerin Yeşılçam'ının sadece gişe kaygısı güden, birbirinin kopyası, hatta oyuncu kadrosu bile ayni olan filmlerine ve en iyi (popüler) oyunculara senede 15 film çektiren, bu sayede de niceliğin çok, niteliğin düşük kaldığı dönemine veda edilmişti.

Artık şartlar daha ağırdı ve film çekmek zordu. Belki film izlemek bile zordu. Dönemi yaşamadık o neden hâkim değilim ama aslında bu da güzel bir konu olur. O donemde insanların sinemaya gitmek gibi bir derdi veya eğlencesi var mıydı? Böyle dönemlerde sinema bazen sığınaktır. Mesela 1929 krizi Hollywood'u büyütmüştür. Ama bizim toplumsal yaşamımızda gözlem yapmadan ezbere bakışlarla gördüğümüz,sinema salonların git gide kan kaybettiği, hatta Eşkiya'ya kadar kapısına kilit vurduğu bir dönem olduğuydu.

Yani aslında sinema, sinemafillere kalmıştı. Bir de erotik film sevdalılarına... En azından darbe etkisi sona erip biraz daha normalleşme başlayana kadar bir süre böyle ilerlemiş.

İşte o senelerde, döneme göre oldukça cesur filmler çıkmış. Gazap Rüzgarı,  onlardan biri. Cesurluğu sadece darbe döneminde çekilmiş olmasından kaynaklanmıyor. Zaten politik bir film de değil. O görevi daha çok Şerif Gören ve Zeki Ökten filmleri üstlenmiş zaten. Orhan Aksoy'un yönettiği ve Gülşah Film'den çıkan bir film ne kadar politik olabilir ki? Fakat 70'lerin Yesilçam eserleriyle kıyaslanınca oldukça cesur bir metin görmek mümkün.

İlk başta Hülya Koçyigit'in canlandırdığı Selma karakteri, o döneme kadar alışılmış kadın figürünün çok uzağında. Kendisi bir avukat. Şarkıcı veya konsomatris değil. Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışıyor, üstelik evli bir adama aşık oluyor. Onunla sevişebiliyor ve bundan bir utanma duymuyor. Hatta evli olduğunu öğrenince bile sevişiyor. Buna rağmen seyirciye bir 'kötü kadın' olarak da gösterilmiyor. Sonra bir mafya liderinin avukatlığını yapıyor, onunla da beraber oluyor. Ona, onu sevmediğini ve sadece bir kadın olarak arzuladığını söyleyebiliyor. Bu sırada yasak aşkından bir oğlu oluyor ve onu tek başına büyütmeye çalışıyor.

1980 öncesinde çekilen bir film olsaydı, Erol Tas'i dövmeye çalışanlar gibi bir kitle de bu kadını toplumdan aforoz etmeye çalışırdı. Belki de medyada öyle yazılar da yer almıştır; ama sinemanın kitlesel bir boyutta olmadığı günlerde fazla yankısı duyulmamıştır diye tahmin ediyorum.

Bir de erkeklerimiz var...

Mahmut Cevher, yardımcı erkek oyuncu. Bir mafyayı oymuyor. Fakat o da alıştığımız mafya değil. Daha doğrusu, büyük ihtimalle öyledir ama biz onu 'işi'yle görmüyoruz. Sadece mafya olduğunu biliyoruz. Sert ve karizmatik olduğunu görüyoruz. Soygun, çatışma, cinayet, eroin gibi şeyler yok. Ne mafyaya özendirme var ne de mesaj kaygısı güdülerek 'kötü şeyler'den bahsedilme... Direkt adamın kendisine odaklanıyoruz. Bireye... Cevher'in karakteri Ömer Atalay filme geç giriyor ve tasviri biraz çala kalemle yazılıyor ama Cevher'in oyunculuğu ve karizması büyük bir ilgi çekiyor.

Cihan Ünal ise başrolde. Kendisi beğenmediğim bir oyuncu olsa da burada çok etkileyici oynuyor. Ama karakteri Fikret de de pek sevimsiz, pek itici. Ünal, başrol olmasına rağmen 70'lerin güçlü, kahraman jönlerinden değil. Koltuk sevdalısı, karısını aldatıyor, sevgilisine duyduğu sevdaya da sahip çıkamıyor. Gayet zayıf bir karakter. 70'lerde salonları dolduran seyircilerin sevmeyeceği tipten.

Aslında 70'lere de gitmeye gerek yok. Bugün birçok sinema sitesinde, film hakkındaki yorumlarda 2000'lerin kadınları ve erkekleri Selma'yı ve Fikret'i yerden yere vurmaya devam ediyor. Örf ve adetlere uygun olmayan filme düşük puan verenler çok fazla. Belki iktidarın kalelerinden Hülya Koçyigit'in kendisi bile şu an bu filmi anıp hatırlatmak istemiyordur. Fakat yine de teknik açıdan tüm yetersizliklerine rağmen, bir öncü film olarak gösterebiliriz. Türk sinemasında; politik filmler dışında toplumsal devrimin adımları için taş atmış filmlerden. Son dönemde izlediğim filmler arasında olan Uzun Bir Gece de bu açıdan çok değerli benim için.

Tabi Uzun Bir Gece çok daha bizim filmimiz. Zira bir Necati Cumali romanından  uyarlanıyor. Gazap Rüzgarı ise bir ABD romanından uyarlanmış. İlginçtir; romanın yayınlanma tarihi 1980. Türkiye'de sinemaya aktarılması, ABD'den bile daha önce oluyor. Kim okumuş da, yabancıdan önce risk alıp fikir olarak sunmuş merak ettim. Senaryo Orhan Aksoy olarak geçiyor; bunu da ekleyelim. Fakat sanki Selim Soydan'ın ABD'de yaşayan bir arkadaşı bu kitabi okumuş ve Gülşah Film'e "Baba bu romanı film yapsaniza" demiş gibi bir havası var.

Detayları bilemeyiz. Zaten internette filmin kendisi hakkında da çok fazla içeriğimiz yok. Fakat filmde güzel şeyler arasında Cahit Berkay ve müzikleri de var. Onu da atlamamak lazım. Bir önceki postta yine bir Türk filminden bahsetmiştik ve orada da müziklerin kalitesini öne çıkarmıştık. Bu film de geri kalmıyor. Üstelik bir sahnede Tanju Okan'ı da (Filmdeki rolü ile ufak bir Frank Sinatra havası veriyor) mini konser verirken görüyoruz. Yani, müzikal açıdan doyurucu bir film.

İzledikten sonra hayatınızın filmi olmayacaktır. O dönemin en güçlü filmleri arasına bile girmeyecektir. Fakat izlemekle bir şey kaybetmeyeceksiniz. Bir de Türk sinemasının geçtiği aşamaları gözlemlemek gibi bir ilgi alanınız varsa, bu filmin önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.

Bazı filmler çok iyidir ama kendisinden sonra gelenlere sadece gişe ümidi ve ilhamı verir. Bazı filmler ise çok iyi değildir ama kendisinden sonra gelenlere, hikayesini anlatma cesareti verir. 

Gazap Rüzgarı yabancı bir elden uyarlansa da ikinci gruba giriyor.

Pazartesi, Şubat 1

Çılgınlar


Yeşilçam filmleri bugünden bakınca bazen çok komik duruyor. Hatta dönemin şartlarına göre bakınca bile zayıf kaldıkları noktalar var. Avrupa'dan, ABD'den ve dünyanın birçok yerinden kaliteli filmlerin çıktığı senelerde, yani 1970'lerde, Yeşilçam dönüp dolaşıp aynı oyuncularla benzer filmler çekmiş. O zaman sinema emekçileri teknik sıkıntılardam dem vurular ama sadece teknikle alakalı bir sıkıntıdan bahsetmek haksızlık olur.

Çılgınlar bu açıdan ilginç bir örnek. 1974 yapımı bu film, aslında iyi bir senaryoya sahip. Yani öyküyü yazılı olarak okusak, çok beğeniriz. Zaten aslında birçok Yeşilçam filmi için durum böyle. Fakat yapımların gişe yapması için garip detayların eklenmesi kaliteye büyük zararlar vermiş. Bugün yerli dizilerde de aynı anlayışları görüyoruz zaten. Aynı ekol ve zihniyetin devamı...

Çılgınlar bu açıdan biraz daha elle tutulur duruyor. Köre araba çarpınca gözleri açılmıyor yani. Gariplikler, olağan dışı durumlar yaşanmıyor. Gerçi bir hafıza kaybı olayı var ama o da olması gerektiği gibi veriliyor. Öte yandan, bu öykünün aynısının o dönemde değişik kategorilerde üretildiğini (komedi mesela) ve tüketildiğini de unutmamak lazım.

Konumuzu anlatalım o zaman. Bir suç çetesi zengin işadamı Orhan'ı soymak ister. Çetenin güzel kadını Selma'yı da bu konuda kullanmak isterler. Selma, Orhan'ı kendine aşık edecektir. Fakat evdeki hesap çarşıya uymaz.

Kötü  oyuncu olduğunu düşündüğüm Türkan Şoray'ın en rahat filmlerinden biri olsa gerek. Zira rol yaptığını bu sefer saklamasına gerek yok. Seyirci onun rol yaptığını bilerek izliyor. Hatta direkt rol yapmasını izliyor. Diğer yandan Ekrem Bora, gerçekten karizmasıyla ve klasıyla filme güç katıyor. Onun çok az filmini izledim ama neden o dönemin önemli isimlerinden biri olduğunu bu filmden sonra daha iyi anladım.

Ekrem Bora'dan sonra filmin en önemli, değeri Sezen Cumhur Önal. Filmin müziklerini o yapmış. Çok iyi... Filmin heyecanını, temposunu ve romantizmini etkiliyor.

Fakat mesela filmin adının neden Çılgınlar olduğunu anlamadım. Son ana kadar çok bir çılgınlık göremedik. Mesela 'Herkes öldürür sevdiğini' olabilirmiş.

Ayrıca filmin sonunda vurulma sahnesinin, günümüzde Twitter'a düşmemesi bana ilginç geldi. Herhalde genç kuşağın sinemafillerinin radarına girmemiş bu film. Zaten Ekşi'de bile Çılgınlar başlığının altında sadece 2 entry bu filme ait. Gerisi Trabzonspor taraftar grubu...

Pazar, Ocak 31

Golo #15


Düşük skorlu maçların ligi Portekiz'de bu hafta güzel gol seçmek için çok umutluyduk. Zira hafta sona erdiğinde golsüz .biten maç yoktu. Portekiz'de sık görülen bir durum değil. 9 maçta 19 gol de fena sayılmazdı. Fakat haftanın son maçına kadar 'güzel gol' diyebileceğimiz  bir gol çıkmadı. Belki Paços de Ferreira'nın Maritimo deplasmanında attığı gol dar alanda kısa paslaşmalar bakımından öne çıkabilirdi ama onun dışında bir aday da yoktu.

Ta ki son güne kadar. Haftanın bitmesine 13 dakika kala atılan haftanın son golü bizi kurtardı. Lider Sporting'in, Boavista deplasmanında Pedro Porro ile bulduğu gol muazzamdı. Adaysız haftayı kurtarmak için seçilen bir gol de değil. Gerçekten klas bir gol var ortada.

Ceza sahası dışına çıkan topu alıp, hemen yüzünü kaleye dönmesi bile  güzel ama tabi esas önemli olan vuruş kalitesi. Bir de golden sonra çıkan sesler, Porro'nun bağırışları ve gülüşü gole doğal bir sos da katıyor.

Pedro Porro henüz 21 yaşında. İspanya'nın alt yaş kategorilerinde kendini gösterdi. Bu sezon Sporting'e transfer oldu ve ligi domine eden takımın önemli oyuncularından birine dönüştü. Çok skorer bir oyuncu değil. En azından şimdilik. Onu bu köşede pek göremeyiz belki ama ileride adını sık sık duyarız.

GOLO #11

GOLO #13