Pazartesi, Şubat 9

Yağmurun Sebebi


Sabah çok güzel hava vardı. Güneş iç ısıtıyordu. Ben de bir "güneşli pazartesiler" geyiği yaptım. Yapmaz olaydım. Bloga koyar koymaz hava kapandı. Birkaç saat sonra yağmur yağmaya başladı. Hala devam ediyor yavaş da olsa. Anlam veremedim, nedenini çözemedim

Şimdi farkettim. UEFA Finali'ne 100 gün kalmış. Şafak azalmış. 100'den düşeni ıslatmak adettir. Saraçoğlu'yu da Kadıköy'ü de, İstanbul'u da aynı anda ıslatmak anca böyle nasip olurdu.

Allahım Sana Geliyorum!


Ligler kızıştı bütün ülkede. Bu hafta yine kalp kontrol testine giriyoruz.


Cumartesi:

13.00 Manisaspor - Altay
15.00 Antalyaspor - Galatasaray
15.30 Fenerbahçe - Galatasaray
19.00 Fenerbahçe - Hacettepe
19.00 Beşiktaş - Efes Pilsen

Pazar:

13.30 Ç.Rizespor - Diyarbakırspor
15.00 Bursaspor - Sivasspor
19.00 Beşiktaş - Trabzonspor

Pazartesi:

20.00 Karşıyaka - Kasımpaşa

Güneşli Pazartesiler


İşe vapurla gitme havası, dönüşte vapurda dışarda gözleri kapama havası. Umutlanma günleri. İstanbul'da yaşamanın güzellikleri.

Galatasaray 1-1 Kayserispor


Dün maça doğru çıkmadan önce çok maç analizi yazasım vardı. Maç analizlerini de çıplak gözle izlediğim maçlarda yapıyorum. kayeserispor maçının da analizini yapacaktık. Ama maç sonrasında yoğun olacağım için şimdiden yazayım maçtan sonra yayınlarım diye düşündüm.

Yazının başlığı belliydi. Yukardakiyle aynı. Skor 1-1 olacaktı. Ama kesinlikle böyle bir maç düşünmemiştim.

Galatasaray gol bulamaz, ilk yarının sonunda veya ikinci yarının başında Kayserispor bir gol atar. Tribün homurdanır, sonra biz bir tane atarız. Kalan dakikalar başka gol getirmez, son dakikada Selçuk Dereli tartışmalı bir karar verir. Yani 2006-07 sezonundaki Denizlispor maçının kopyası.

Oysa hiç öyle olmadı. Bugün çok yazıldı, şu anda çok konuşuluyor. Uzun uzun anlatmaya gerek yok. Hakem, takım ve tribün üçgeninde kısa bir tazı olsun.

Son diyeceiğimizi başta söyleyelim. Hakem Selçuk Dereli. Dün ona çok beddua ettim. Hala da ediyorum ve edeceğim. Ali Aydın gibi. Yenilgileri hakeme bağlamam. Yine bağlamıyorum. Hakeme kadar baya bir sorunu var Galatasaray'ın. Ama şunu da es geçemeyeceğim. Selçuk Dereli artniyetli bir insandır.

Birbirimizi kandırmaya gerek yok. Türkiye Ligi'nde kollanan üç takımdan biridir Galatasaray. Özellikle kendi sahasındakı bir maçta Galatasaray aleyhine kolay kolay karar verilmez. Ama verilmiştir de. Mesela bir penaltı pozisyonunda penaltı verilir veya verilmez. Ofsaytlar, faul kokan goller sayılır veya sayılmaz. Hakem o anda bir karar verir. Galatasaray aleyhine verilen bir kararsa bir korku kaplar. Suratından belli olur "acaba doğru mu" diye düşündüğü. Yani tartışmalı bir pozisyonda GS-FB-BJK aleyhine karar vermek istemez hakemler.

Oysa Selçuk Dereli ne yapıyor? Bir tarafından kurallar uyduruyor. Güya kendini cesur hakem olarak gösterecek. Türkiye'de çalınmayan düdükleri ben çaldım diyecek. Bu ilk vukuatı değil. Sadece Sami Yen'de de yapmıyor. Ali Sami Alkış'ın hakem olmuş hali. Anadolu topçusu kendini yere atınca elinden tutup kaldırır, ama İstanbul topçusuna faul yapıldı mı bir tokat da o çarpacakmış gibi davranır. Ama o da diğer hakemler gibi olabildi dün. Bknz. Baros'un kanlı elleri. Ezilenin yanında, mazlumun dostu Selçuk Dereli hep böyle devam et!

Maça gelirsek. Önce Skibbe. Balta'nın sakatlanması sonrası Volkan yerine Mehmet Güven ile başlaması baya eleştirildi. Topal'ın arkada olması yanlışmış. Oysa Topal Euro 2008 yarı finalinde de arkada oynamayı becerebilmiş bir topçu. Sistem farklıydı belki, pozisyon da farklıydı. Ama zaten Galatasaray'ın maç içinde sabit bir taktiği yok. Üstelik Lincoln atılana kadar Topal çok arkalarda değildi. Eksik kalınca biraz daha arkaya yanaştı. Ve Topal kötü de oynamadı. Geçen sene Servet'i Antep maçında ön libero oynatan Kalli gibi. Maçta Galatasaray puan kaybetmişti ama Sevet iyidi. Vurun Kalli'ye. Nasıl? Servet ön libero olur mu?

Bugün de sıra Skibbe'de. Oysa De Sanctis o golü yemese kimse birşey demeyecekti. Çünkü Topal maça etki edecek bir hata yapmadı. Denilebilir ki Topal ortada olsa, Volkan solda oynasa daha çok verim alınırdı. Doğru olabilir. Ama bir teknik adamı farklı birşey denedi diye suçlayamazsanız.

Skibbe'nin tek hatası Nonda yerine Baros'u çıkarması olabilir. Daha doğrusu sakatlanan Baros'u çıkarırken orada tek başına Nonda'yı bırkamsı. Nonda patlayan bir forvet değil. Onu Baros iyi yapar. Son dakikalarda Baros kalsa gol bulunabilirdi. Zaten Nonda da maçın sonunda kendisine atılan iki topa hızlanamadı ve takımı bir kişi daha eksik oynattı diyebiliriz. Ve Galatasatay'ın bir oyuncu değiştirme hakkı vardı. Haftaiçi kupa maçı oynamış, 10 kişi kalmış bir takım bunu kullanmalıydı.

Mehmet Güven tercihi ayrı bir yazı konusu. 87-88 kuşağının en çok şans verilen elemanı. Oysa taraftar tarafından en az sevileni. Gerets de, Kalli de Skibbe de vazgeçemedi. Bu sezon kendini biraz daha geliştiriyor. Dün de eski maçlarına göre daha iyiydi.

Galatasaray'da maçın en iyisini sorsalar De Sanctis derim. Ama 2 puanı bıraktıran da o oldu. Futbol böyle işte. Aykut gibi ilk gelen topu yiyen kaleciyle de maçı 1-1 bitiriyorsunuz, dünyaları kurtarıp seken bir topu ıskalayan kaleciyle de. Artık Orkun mu geçse kaleye acaba?

Ve son olarak tribünler. 29.dakikadan 45.dakikaya kadar Selçuk Dereli ile uğraşıldı. Ve onca yorumcu arasından maç esnasında aklımdan geçen şeyi sadece Hakan Şükür söyledi. Futbolcular rahatlamıştı. Kaybedilen puanda sorumlu Dereli olacaktı. Zaten yorgun olan bünyeler fazla asılmadı o dakikadan sonra maça. Oysa tribün gerekeni yapsaydı, haksız yere eksik kalınmayı itici bir güç olarak sahaya yansıtabilseydi, maçı koparmak kolay olacaktı. Her tribün kendi maçını oynar lafı vardır ya, Galatasaray tribünleri de öyle. Ama oynadığı maç sahadakinden çok alakasız. O gol olmasaydı bugün besteleri, pankartları da konuşabilirdik. Veya o kart olmasa. Teknik adamı, topçuyu, tribünü değiştiren bir hakem. Bravo Selçuk Dereli.

Cumartesi, Şubat 7

Bambaşkasın


Peralta askere gittiğinden beri bu blog biraz sarı-kırmızı oldu farkındayım. Ama yapacak birşey yok. Futboldan daha çok sevdiğim bir şey varsa o da Galatasaray olmuştur. Peralta gelse "ne yaptın lan bu bloga, Galatasaray resmi sitesi gibi olmuş" dese verecek cevabım yok. Ama şimdi bu yazacaklarıma zaten Peralta'da çok kızmaz. Çünkü o da bir Işıl Alben hayranı. Belki benden daha fazla hatta.


Geçen seneki Caferağa'da oynanan final serisi maçında mikrofonlara "hakettiğimizin peşindeyiz" diyerek gönülleri fetheden sarı prenses hafta içi oynanan Avrupa Kupası maçından sonra yine kendine yakışan bir demeç verdi.Taraftarın desteğinden bahseden Işıl, öyle bir cümle kurdu ki anlam olarak da cümle yapısı olarak da bir farkı olduğunu hissettirdi.


"Galatasaray taraftarı olması gereken yerdedir."


Bugüne kadar tribünlere oynayan sporcular, "böyle taraftarı dünyada hiçbir yerde görmedim" diyen yabancı oyuncular, kahramanlık yapıp göze girmeye çalışan, sonra da başka takımlara imza atan futbolcular gördük. Hiçbiri böyle cümle kuramadı. Hiçbiri gönülleri okşamadı bu tarz cümleyle. Zaten hiç birine inanmadım. Hep sahte geldi. En gerçekçi, en samimi cümleler hep Işıl Alben'den geliyor son zamanlarda. Spor bu belli olmaz, çok ihanet gördük, bazen diyorum "ya Işıl da bir gün giderse, ya Işıl Fenerbahçe'de oynarsa?" Sonra cevabı kendi veriyor. "Fenerbahçe büyük bir camia ama ben Galatasaraylıyım, sürünsem bile gitmem." diyor.


21.yüzyılın sporcusu değil Işıl. Metin Oktay'ın, Hakkı Yeten'in ve diğerlerinin günümüzde vücut bulmuş hali. Ne mutlu ki bize bizim camiamıza nasip olmuş. Keşke her takımda bir tane numunelik de olsa böyle bir sporcu olsa. Keşke bizim de her şubemizde böyle bir sporcu olsa.

Mesut ve Marco


Mesut Özil tercihini yaptı. Beklediğimiz oldu aslında. Fakat bu ülke, onun ulemaları bunu beklemiyordu. Aslında istiyordu böyle bir kararı. Mesut'u, herhangi birini vatan haini yaparak kendilerini çok vatansever göstermek en sevdikleri iş. O yüzden istedikleri, bu kararı beklemiyor gözükmek oyunun bir parçası.


Almanya'da doğan, Almanca konuşan, Alman takımında oynayan bir futbolcunun Alman milli takımını seçmesini beklemiyordu spor kamuoyu. Bu hafta sonu, pazar akşamı Aragones'e, Skibbe'ye giydirmekten zaman kalırsa Mesut'a da bir çift laf söylenecek. Zaman yetmezse hafta içi milli maç gündemi olacak o zaman geçirirler. Kaçarı yok.


Bu milli takım olayını milliyetçi-vatansever duygulara bağlamak zaten çok saçma geliyor bana. Milli takıma zaten kulüpçülük sokulmuş , doğruya doğru biz de nasibimizi aldık o akımdan, ondan sonra biri çıkıyor Alman milli takımını seçiyor kafayı yiyoruz.


Bu iş biraz "bizim çocuklar" işi. Zaten futbolun özü de o değil mi?. Mahallenin en yakışıklı abileriyle büyüyen çocuklar onlar gibi olur. Semtin insanları sahiplenir. Semt takımları o yüzden her futbolsevere sempatik gelir.


Bu milli takım da bunun daha geniş boyutu aslında. Yüzölçümü çok geniş bir semt. Mesut bu semte en son ne zaman uğramış. Ay-Yıldızlı formayı giyse, İnönü'de maça çıksa tribünler "Mesut buraya" diye bağırsa Mesut ne yapacak? Yeni gelen yabancı topçu gibi arkadaşlarına soracak, onlar anlatacak, anlamayacak belki, bu sefer tribünler "Tuncay, Mesut'u buraya getir" diyecek.


Marco, Mehmet olunca kıyamet koptu. Oysa Marco zaten Mehmet olmuştu önceden. En sevdiği yemek hamsi tava olan bir adamdan bahsediyoruz. Mesut herhalde Bavyera Usulü yemekler yiyordur. Afiyet şeker olsun, lafımız yok. Marco, Bağdat Caddesi'nde defalarca karşıma çıktı. Fenerbahçeli arkadaşlarım onla fotoğraf çektirdi, forma imzaladı. Muhabbetler edildi yarı yamalak Türkçe sayesinde. Bizim mahallede geziyordu işte Marco. Mahallenin çocuğuydu.


Mesut Özil'i hiç buralarda gördünüz mü? Belki küçükken yazları babasının köyüne gelmiştir. Futbolu sivrilmese hiç tanımyacaktık. İşimize yaramayacaktı çünkü. Ama Marco milli takıma 5 sene sonra girdi. Bizden biriydi. Milli olsun diye beklemedik. Milli takım düzeyinde olmasaydı bile bu ülkede ekmek yemeye devam ederken Mehmet olacaktı. Mesela Roman Kratochvil, ya da İbrahima Yattara veya Youla. Bunlar milli takımda oynamıyor belki ama Mesut'tan daha çok yakışırlar o takıma.


Yakışmak denince yanlış anlaşılmasın, Mesut bu kutsal formaya yakışmıyor terbiyesizliği değil. Bir yabancılık olacak. O da biz de yadırgardık. Tıpkı Mustafa İzzet gibi.


İşin bir de kariyer boyutu vardır. O beni ilgilendirmiyor. Ama bir insanı kariyerini düşündüğü için suçlayamazsanız. Green Kart almak için binbir takla atan bir milletin çocukları, "yaşanmaz lan bu memlekette, gideceğim Avrupa'ya" lafını önsöz belleyen insanlar Mesut'a bu tercihi için kızamazlar. Öyle bir hak kimsede yok, ama bu cemaate hiç yoktur.


İnşallah Mesut başarılı olur. Bu sene geçekleşmeyen final ilerleyen yıllarda gerçekleşir belki. Mesutla rakip oluruz. Öylesi daha güzel olur.

Cuma, Şubat 6

Maç Günü #1


Arada nostalji yapmak lazım. Boş vakitlerde böyşe bir şey yazalım. Konumuz gittiğimiz maçlar. Ama öyle analizler falan değil. O gün ne yapmışız, kimle gitmişiz maça, hangi ritüelleri gerçekleştirmişiz, neler yaşamışız. Böyle birşey yazmama ilham olan Can Kozanoğlu'nun şu satırları oldu: " "gitmeyin" sesleri arasında yollara düştüğümüz her haftasonunda yaşadıklarımızı ayrıntılarıyla hatırlıyoruz, hatırladıkça eğleniyoruz. Bize "gitmeyin" diyenler neler yaptılar acaba o haftasonlannda, aynı yükseklikte bir hatırlama ve eğlenme oranı tutturabiliyorlar mı?" Gerçi üstad bunu biz gençlerin deplasman yapması için söylemiş. Biz fazla deplasman yapamadık belki ama hatırlama ve eğlenme oranımız yüksek. Bunları da paylaşalım o zaman.

Maç Günü ismi ise Galatasaray tribünlerinde dağıtılan efsane kitapçıktan geliyor. Bir tomar dolusu vardır bende, durur hala. Millet kıçına minder olarak kullandığı için fazla basılmıyor artık. Sadece kapalıda: bizim de yolumuz çok düşmüyor oraya. Bu kadar giriş yeter, konumuza dönelim.

* * *

İlk anlatacağım maç Galatasaray-CSKA Sofya maçı. Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi Ön Elemesi'nde oynadığı onca maçta biri. Ama bu maçın benim için ayrı bir önemi var. Olimpiyat Stadı'nda izlediğim ilk maç. Günün şartlarını daha iyi anlamak için geçmişi biraz anlatmak lazım.

200o-2001 efsane sezonu ciddi ciddi tribünlere gittiğim sezondur. Ama o zamanlar hem yaştan dolayı hem maddiyattan dolayı her maça gidemiyoruz, maç seçiyoruz. Tribün Dergi çıkınca tribüne bakışımız değişti. Maç seçme ukalalığına girmeyeceğiz, her maça gideceğiz. Fakat biz bunları derken bu sefer de önemli bir viraj karşımıza çıktı. ÖSS.

Plan belliydi. 2002-2003 sezonu kayıp sezon olacaktı. ÖSS kazanılacaktı. Kazanmaktan kasıt, iyi bir bölüm veya iyi bir okul değil. İstanbul'da herhangi bir bölüm. Üniversite yılları kombineyle Ali Sami Yen'de geçecekti. Plan tıkır tıkır işledi. Ama ufak bir sekme oldu. Bizden kaynaklanmıyordu ama yine de önemliydi.

Bugün karşıma çıksa Özhan Canaydın'a tek bir şey sorarım. " Össan Abi" derim, " Ribery'i geçtim, Sahip Som'u geçtim, Terim'i, Hagi'yi, Büyük Kaptan'ı geçtim, bana sadece şunu söyle: Ben bir sene boyunca her haftasonu niye gittim Bulgaristan civarına?

Evet, o sezon için kararı vermişti yönetim kurulumuz. Maçlar Olimpiyat Stadı'ndaydı. Açılış maçı olan Olympiakos maçına gitmemiştim, ama giden arkadaşların yaşadığı rezilliği çok iyi biliyordum. Tribünden, maç hevesinden soğudum. Galiba 2003-2004 de kayıp sezon olacaktı. Ama o sırada büyük yönetim kurulumuz büyük bir incelik yaptı. Kombine fiyatlarını açıkladı. Açık tribün 30.000.000 lira olarak belirledi o zamanın parasıyla. Yarın ki Kayserispor maçının bilet fiyatı yani. Zaten ÖSS sonrası çıkılan tatilde yüklü miktarda para harcanmış, cepte pek birşey kalmamıştı. Bu para ise gayet verilecek bir miktardı. İki derbi iki Avrupa Kupası maçı parayı çıkarırdı.

Berker ile yoğun bir fikir alışverişi yaptık. Gidelim mi , alalım mı ne yapalım? Karar "alalım" oldu. Zaten Berker dediğim insan bir Kral hastasıydı. Ve Kral o sene yuvaya geri dönüyordu. Kombineler alındı sezon açılışı beklendi.

Sezonun ilk maçı Diyarbakırspor maçıydı. Ben eski şımarıklığımı 30 liralık kombineden aldığım güçle birleştirip ilk maça gitmiyordum. Berker'e de "oğlum ilk maç bakalım şu trafik işi ne olacak ona göre gideriz diğer maçlara" demiştim. Berker, Hakan'a kavuşmak istiyordu. O nedenle ilk maça gitti o. Kral iki golle döndü, elektrikler kesildi, yollar maçtan önce ve maçtan sonra kilitlendi. İlk maç ve sezon açılışı böyleydi.

Bu bilgiler ışığında asıl günümüze gelelim. 13 Ağustos 2003 gününe yani. Kendi stadımızda oynayacağımız bir maç değil de sanki deplasman yolculuğuna çıkıyorduk. Berker ile yoğun bir telefon trafiği yaşadıktan sonra maçtan önceki gece son şeklimizi verdik planımıza. Hüseyin Abi, kendisi yoğun bir iş temposuna sahipti, bizi saat 13.00'te alacak stadyuma kadar bırakacaktı. Biz tahminen 16.00 gibi orada olurduk. Maç ise 21.00'da başlıyordu yanlış hatırlamıyorsam. Kalan 5 saati de aylardır duyduğumuz hasretle kapatırdık. Suadiye'den yola çıktık. Arabanın kilometresine baktık. Stad bizim mahalleden tam 100 km uzaklıktaydı. Ve biz o yolu 45 dakikada gelmiştik. Hüseyin Abi bizi bıraktı ve geri döndü. Ben ve Berker çölün ortasında ne yapacağını şaşıran gezginler gibiydik. Saat daha 13.45ti. İlk izlenim önemlidir derler ya,işte ilk izlenim buydu.

Hani farklı bir ortama girdiğinizde içiniz garip bir duyguyla kaplanır ya, ne yapacagınızı bilemezsiniz. Yanlış karar verdiğinizi hissederseniz, korkarsınız. Okula ilk başladığınız gün, askerdeki ilk geceniz, ofisteki ilk gününüz vs.. Yabancılık hissedersiniz. İşte o gün onu yaşadık biz. Bir daha eve dönememe korkusu sardı içimizi( Sami Yen tabi ki "ev", yoksa Olimpiyat'tan eve dönülür 24 saat içinde, o kadar da değil).

Bir stadyumda maç olduğunu nasıl anlarısınız? Köfteciler, bağıran taraftarlar, polisler, çekirdekçiler, yoğun bir gürültü, yerdeki çöpler vs... Hiçbiri yoktu o anda orada. Bir tane 80.000 kişilik stadyum ve iki tane Galatasaray formalı mal, yani biz.

Yapacak birşey yoktu. Gittik, yeni açık diye tabir edeceğimiz kuzey açık tribünğün kapısının önüne çöktük. Ağustos sıcağında, güneş tepemizde. Issız bir stadyumun ortasındayız. Arada Berker havaya bakıyor geçen uçakları gösteriyor:

-Lan bu uçak var ya!

-Eeee...

-Lufthansa

-Nerden anladın?

- Kıçı şu renk, kanatları şöyle, önü böyle.

Berker kendine bir eğlence bulmuştu. Uçaklarla ilgili bir arkadaşımız kendisi. O nedenle yıldızları keşfetmeye çalışan Yunan filozofları edasıyla gökyüzünü inceliyordu. Yavaş yavaş stadyumun çevresindeki mahallerden çocuklar gelince kalabalık oluşmaya başladı ve muhhabet edeceğimiz birkaç kiş oldu.

Hayatımda ilk defa adını duyduğum semtlerden gelen çocuklarla, bir daha hiç bir şekilde kolay kolay bir araya gelmeyeceğimiz insanlarla uzun uzun muhabbet ettik. Bunu da sosyal hayatınızda anca bir futbol maçında yaşayabilrisiniz, ki bu blogu okuyan insanlar bunun gayet farkındadır.

Sonra kapılar açıldı içeri girdik. Levski Sofya taraftarından bildiğimiz ateşli Bulgar seyircisi CSKA formalarıyla bizim üstümüzdeki yerlerini almışlardı. Hemen orada sorulan soru; 5 hafta sonra Fener seyircisi nerede olacaktı? Eğer yine üstümüzde olursa tatsız olaylar yaşanabilirdi. Fenerbahçeliler yakın dönem derbilerde bir daha rastlanmayacak şekilde bir kale arkasını alacaklardı.. Hem Levski Sofya taraftarı hem de 2-2 biten Galatasaray Fenerbahçe maçı ayrı konular.

O günkü maçın yıldızı Batista'ydı. Oynamış mıydı hatırlamıyorum. Annesi ölmüştü maç günü. O gün zor bir gündü. Aklımda böyle kaldığına göre kesin oynamıştır Mertol Karatay. İlk 10 dakikada goller geldi, maç koptu. Maça dair hatırlanacak birşey yok. Maçtan sonra da beklenenden rahat döndük. Yani bir maç günü böyle geçti. Ama şu anıyı anlatmamak da olmaz:

Maçın başlamasına çok az bir süre kalmış. Berker gözüne bir adamı kestirdi. Döndü bana şöyşe dedi:

-Lan olm baksana herif aynı Sabri'ye benziyor.

Bizim bir huyumuz vardır, insanları futbolculara benzetiriz.Ben de Berker!e hak verdim içimden. Adam harbiden benziyordu. Ama serde aşağılamak var:

- Siktir lan alakası yok.

Berker bu sert çıkışla güvenini kaybetti Ama tam o sırada adam arkasını döndü, üstündeki forma da 55 Sabri yazıyordu. Berker umutlandı:

-Olm bak lan Sabri yazıyor.

Berker girişken çocuktur direk adama sokuldu:

-Abi, sen Sabri'ye benziyorsun.

-Benim biraderim o.

Berker bana döndü:

-Biraderim diyor lan, o ne demek.

-Abisi lan o zaman.

-Olm Sabri'nin abisi açık tribünde mi olur?

Biz bu soruyla fazla cebelleşmedik. Adam ikna etti bizi. Biz de inandık. Bize birkaç sır verdi. Gerçi herkes biliyormuş bunu, ama adama söz verdik kimseye söylemeyeceğiz diye. Biz de söylemiyoruz.Yersen.

Uluslararası Arenadaki 10 Önemli Golümüz


Şubat ayı demek Avrupa Kupaları'na geri dönüş demek. Uzun süre bu aylarda Avrupa Kupası maçı yapmayan takımlarımızla büyüdük. Bu ay hem Galatasaray'ın Bordeux maçları, martta da kritik İspanya maçlarımız var. Fırsat bu fırsat biraz nostalji yapalım. Uluslararası maçlarımızdaki en önemli 10 gol. Tamamen bana göredir, kimse alınmasın. Eklemelere, yorumlara açığız.


10-)1 Kasım 1994 Aston Villa-Trabzonspor Maçı(Orhan Kaynak): Maçın kendisi zaten bir efsanedir. Birmingham'da rövanş maçı. İlk maç Avni Aker'de 1-0 bitmişti. Golü Kaynak kardeşlerin küçüğü Orhan Kaynak atmıştı. İngiltere'ye bu avantajla gidildi. O yıllarda Kupa Galipleri Kupası'nın fatihi olan Trabzonspor, Şenol Güneş yönetiminde bu kez UEFA Kupası macerası yaşıyor. İlk turda kanser eden Dinamo Bükreş maçlarından sonra bu sefer kalpten götürüyor bordo-mavililier. Hem onlar hem bizim çocuklar. Avrupa'da Türk takımlarını tuttuğumuz dönemin sonları olduğu için bizim çocuklara destek memleket topraklarında yüksek. Fakat karşı tarafta Atkinson Villa var. Hocaları Atkinson, golcüleri Atkinson. Deli gibi saldırıyorlar. Maçın yıldızı Trabzonspor tarihinin en fiyasko kalecilerinen Victor. Bir tur sonra Lazio maçlarında gösteriyor gerçek yüzünü, ama o gece onun gecesi. Müthiş direnen Viktor penaltı kurtarıyor, dönen topu bir daha kurtarıyor, ama üçüncüde golü kalesinde görüyor. O skor maçı uzatmala götürecekken saheneye yine Orhan çıkıyor. Soldan Abdullah Ercan'ın kullandığı korner bir karambol oluşturdu. Topu önünde bulan Orhan sağ ayağıyla resmen 90'a takıyordu topu. Golden sonra kolbastı yerine altta kalanın canı çıksın oynayan futbolcular konsantreyi bozunca son dakikada bir gol daha yiyordu. Ama 2-1'lik yenilgi geçerli bir sonuçtu. İngilizlerden her kornerde gol yiyen memleketin çocukları, 2 yan topla 2 gol atıp turu geçiyordu. Uefa Kupası'nda 3. tur hayali bu golle gerçeğe dönüşüyordu.


9-) 9 Kasım 1998 Galatasaray-Xamax Maçı (Tanju Çolak): Bu maçı yaşayan kuşağın hayat felsefesi değişmiştir. Yaşamayan kuşak bu maçı dinleyerek büyümüştür. Her türlü efsaneye açıktır. İlk maçtan sonra hayata küsen Galatasaraylılar, ikinci maçtan sonra hayatına yeni bir efsane kattı. "14 sene" destanından hemen sonra yeni bir destan yazıldı.
Aslında çok zor bir maçtı. Avantajlı skoru yakalamak için erken gol bulmak şarttı. Oysa bu gerçekleşmedi. En az 4 gol atılması gereken bir maçın ilk 45 dakikası 1-0 sona eriyordu. O gün Galatasaray'ın kazanacağı ve hatta Xamax'ın gol atamayacağı kesindi. Ama acaba goller gelecek miydi? Umutların kırılmasıyla başlanan ikinci yarı golle açıldı. Goller geliyordu ama geç geliyoru. 3-0 77.dakikada yakalandı. Gol bulmak için 13 dakikası vardı Galatasaray'ın. Ceza sahası golcü Tanju Çolak dışardan aldığı topla "kendi sahasına" girdi, eli gibi kullandığı sağ ayağının içiyle öyle bir vuruş yaptı ki, Türk futbolu zincirlerini o anda kırdı. O golü bir de Tanju'nun ağzından dinlemek lazım. Üstünden yıllar geçmesine rağmen hala yaşıyor o golü. Zaten o gün Türkiye'de olanlar o günü hala yaşıyor.
Bu gol zincirleri kırdığı gibi Türk futbol tarihinin ilk önemli başarısına ilk adımı attırmıştır. O başarının en büyük adımı ise "7.sıra" da.

8-) 4 Mart 2008 Sevilla-Fenerbahçe Maçı (Deivid de Souza): Fenerbahçe, Avrupa Kupaları'ndaki makus talihini yendi o gece. 7 sene sonra bir Türk takımı çeyrek finale yükseldi Şampiyonlar Ligi'nde. Oysa çok iyi başlamadı Fenerbahçe. İlk yarı 3-1 bitmişti. İkinci yarı farkın daha fazla açılacağı tahmin ediliyordu. Fakat golü bulan Fenerbahçe oldu. Maçın bitmesine 10 dakika kala sahneye Deivid çıktı. İlk geldiğinde yerden yere vurulan, arkasında sadece Zico, Alex ve Peralta'nın durduğu sambacı golünü attı. Maç önce uzatmaya sonra penaltılara sonra Londra'ya kadar gitti. Bu gol sayesinde Deivid Chelsea'ye füze çaktı, Volkan kahraman oldu. Zico efsane oldu, Sevilla yalan oldu.

7-)15 Mart 1989 Galatasaray-AS Monaco Maçı (Cevat Prekazi): Bu gol nasıl anlatılacak ben de bilmiyorum. Mustafa Denizli bile anlatmakta zorlanmıştı Unutulmayan Maçlar belegeselinde. Belki denilecek en güzel şey "topun canı var,isterse kaleye girer." cümlesidir. Golü atan ile bu lafı söyleyenenin aynı kişi olması bir tesadüf olamaz.
Gol olağandışıdır. O kadar mucizevidir ki golden önce Tanju Çolak gibi bir adam Monacolu iki futbolcuyu çalımlayıp yerde kalmıştır.
Gol muhteşemdir. 35 metreden kaleye girmiştir. Ama o top sadece kaleye girmemiş, kapıyı da açmıştır. Açılan kapı 2000'i, 2002'yi, 2008'i yaşayan kuşağa bir hediyedir. "Bravo Prekazi!"

6-) 20 Ekim 1993 Manchester United-Galatasaray Maçı( Arif Erdem): Şu anda Avrupa'nın kulüpler düzeyindeki en önemli spor organizasyonu Şampiyonlar Ligi. Yıllar içinde çok gelişti, çok büyüdü. Ama ilk zamanlarında çok daha zorluydu. Sadece ülke şampiyonlarının yer aldığı turnuvanın gruplarına Avrupa'nın 8 futbol ülkesinin şampiyonu iştirak ediyordu. İlk zamanlarda Türk takımlarının orada yer alması çok zordu. Ama o maç ve o gol herşeyi değiştirdi. Türkiye'nin geleceğini değiştirmekle kalmadı, organizasyonun geleceğine yön verdi. Şimdi diyeceksiniz ki 3-3 biten maçın son golünden bahsediyorsun herhalde. Hayır Arif Erdem'in attığı o muhteşem gol hepsinden daha önemli. Çünkü o gol yukarıda saydıklarıma ilaveten Arif Erdem'in 10 küsür sene Galatasaray'da kalmasına vesile olmuş, Ümit Aktan'ı da efsane yapmıştır. Golü anlatmaya gerek var mı? Yoksa sadece haşırt demek kafi mi?

5-)17 Kasım 2007 Norveç-Türkiye Maçı (Nihat Kahveci): Avrupa Şampiyonası Finalleri'nin yolu İskandinav ülkelerinden geçer. (Bkz. Gol 3) Mutlak kazanmamız gereken bir maça çıkıyoruz. 11.dakikada gol yiyoruz. Sonra ekran kararıyor. 7 ay sonra arkadaşlarla oturmuş mekanda Almanya ile oynanan yarı final maçını izliyoruz. Ne oldu peki o arada? Olan şu, Nihat Kahveci sazı eline alıyor bir takımı uyandırıyor. Oslo'nun soğuğundan 3 puan alıyoruz. Arkasından bir yarı final geliyor. O gol olmasa Euro 2008'de hangi takımı tutarız diye kara kara düşünecektik.

4-) 3 Kasım 1999 Galatasaray- AC Milan Maçı(Ümit Davala): Maçın bitmesine 5 dakika var. Sami Yen'de rahatsız edici bir sessizlik olmasını rahatsız edici davul sesleri engelliyor. Galatasaray 2-1 mağlup. Bu skor İtalyan devini bir üst tura çıkaracak, Galatasaray evine dönecek. Hakan Şükür kafayı çakıyor Ergün Penbe'nin ortasına. Galatasaray yine de elenir bu skorla.Milan UEFA'ya devam edecek. Etse peki kupayı alır mıydı? Alamazdı o kadroyla. O zaman o sahadan biri Uefa'ya gidecekse kupayı kazanmalıydı.İspanyol Lopez Nieto İtalyan mafyasını hiç düşünmedi, 90.dakikada beyaz noktayı gösterdi.Galatasaray forması altında ilk defa penaltı kullanan Ümit Davala rezil bir penaltıyla kaleciyi ters köşeye yatırıyor. Yendik mi lan? Yenmek ne kelime şampiyon olduk haberimiz yok. Listedeki son kulüp takımı maçı.

3-)15 Kasım 1995 İsveç-Türkiye Maçı (Patrik Andersson): Bu listede bir stoperin ne işi var? Oluyor işte. Peki o stoper rakip takım oyuncusu olabilir mi? Futbolda bu da var. 5.torbadan İngiltere'ye gitmek için önümüzdeki tek engel İsveç maçı. Deplasmandayız. 1-0 öne geçiyorlar. Kral Hakan Şükür 1-1 yapıyor ama sadece 1 dakika sonra bir kez daha öne geçiyorlar. 78.dakikada Türkler karambol oldu mu affetmez doğru çıkıyor. Patrik Andersson kendi kalesine yolluyor topu. Bizi de İngiltere'ye. Andersson gibsini Ada'da bulamayınca eve golsüz ve puansız dönüyoruz. Ama yıllar sonra Türk halkının yaşadığı heyecan sadece 96 yazına değil, önündeki 10 seneye damgasını vuruyor.

2-)15 Haziran 2008 Türkiye- Çek Cum. Maçı (Nihat Kahveci): Bu listenin en taze golü. Nihat bu listedeki ikinci golünü atıyor. Tarihin en unutulmaz maçlarından biri. Uzun uzun anlatmaya gerek yok. Ne maçı, ne golü. Gelsin Cech anlatısın bu maçı.

1-)22 Haziran 2002 Türkiye- Senegal Maçı(İlhan Mansız): Sağ taraftan bir orta, İlhan Mansız tek vuruş. Top ağlarda. Altın gol diye boşuna denmemiş. Türkiye yarı finalde. Dünya Kupası'nda hem de. Zaten Türk Milli takımı ya katılmaz finallere ya da yarı final oynar. Anlatılmaz yaşanır derler ya, o gol olduğunda herkes nerede olduğunu, ne yaşadığını iyi hatırlar. Bu millet bir daha böyle sevinemez. Dünya Kupası kazansa bile o gün o anda çıkan ses bir daha çıkmaz. Çinliler aynı anda zıplayabilir mi? Onu bilmiyoruz ama o gün bütün Türkler aynı anda zıpladı. Bu toplumla ilgili araştırma yapacaklara tavsiye. 2002 haziranını ıskalamayın.



Perşembe, Şubat 5

Adam Gitti, Maç Biter


Ülker'in yeni reklam filmlerini mutlaka izlediniz. Futbol temalı reklamlar her zaman hoşuma gitmiştir. Yurtdışı veya burası farketmez. Brezilya milli takımının havaalanındaki Nike reklamı, Beckham'ın kola reklamı, Adidas'ın Ülker'e benzeyen reklamı ilk aklıma gelenler.

Ülker reklamları da gayet hoş. Ama bir o kadar da üzüntü verici. İlk izleyişte samimiyet yansıyor ama biliyoruz ki aslında bize çok uzak şeyler.

Babam anlatırdı, onlar çocukken şu an çok katlı binaların yükseldiği yerde ismi Ermeni Sahası olan arsada top oynarlarmış. Biz çocukken o arsa çoktan binalara evsahipliği yapar olmuştu. Topumuzu neyse ki sokak ortasında da olsa oynuyorduk. Şimdiki çocuklar top oynayacak alan bulamıyor diyecek değilim. Çünkü isteseler oynarlar. Bizim içimizdeki futbol aşkı, arabaların geçtiği sokakta çalım attırıyordu. Hem rakibe hem arabalara. O işin farklı boyutu.

Ama babam bu hikayeyi anlatırken başka şeyler de eklerdi. Misal Can Bartu'nun Cemil Turan'ın arada Ermeni Sahası'na gelip top oynadığını. Adam eksik olunca babamların tayfadan birkaç kişiyi kadroya aldıklarını. Bize asıl uzak olan şey bunlar.

Ülker reklamında Baros'u, Deivid'i çocuklarla görmek, onlara "Abanmak yok", "üç korner bir penaltı" diyen çocukları izlemek güzel. Ama dediğim gibi çok sahte.

Çünkü artık topçular halktan uzaklar. Oynayacağı maça taraftarlarla aynı minibüste giden Lefter yok artık. Zaten o kadarı da olmaz şu devirde farkındayız. Ama sokakta futbolcu görmek bile zor. 80lerde Müjdat İle Abdülkerim'in takıldığı meyhaneler halka açık yerlerdi. Beşiktaş Çarşı'nın içinde "sarı fırtına" Metin ile "şeytan" Rıdvan'ı görmek imkansız değildi. Belki de o sayede zamanın topçularında bu lakaplar vardı. Halkın içinde olunca, mahalleden arkadaşmış gibi isim takılıyordu. Bunlar çok uzak zamanlar değil. 10-15 sene en fazla. Sokakta benle top oynayan tek futbolcu Deniz Kolgu'dur mesela. O da iki top sektirip gitmişti. Sokakta gördüğüm son topçu da Murat Erdoğan'dır. Ve işin ilginç tarafı bunlar hep Bodrum'da yaz doneminde yaşananlardır. Yani tatil olmasa hiç göremeyeceğiz.

Belki lafı fazla uzattım. Demek istediğim şudur. Futbola olan ilgi her geçen gün azalıyorsa, tribünler boşalıyorsa bunun sebeplerinden biri de budur. Çocuklar futbola olan ilgilerini kaybediyorsa sebebi sadece pc değildir. Futbolcular bu işin elçileridir. Bir çocuk bir futbolcuyla arasında bağ kurmazsa niye futbolcu olsun, kimi örnek alsın. Semtimizin topçusu kavramı çok uzak belki ama halktan kopuk futbolcu bu kadar yakınımızda olmamalı.

Çarşamba, Şubat 4

Yaz Deftere

İlk maçlara gittiğimiz yıllarda defter tutmaya başladık. Mahalleden çocuklarla giderdik. Eve gidince de o maçı not ederdik defterlere. Hala devam ediyor bu gelenek. Ben tutuyorum. Baya ayrıntılı bir şekilde üstelik. İstatistikler tutarak. Mesela 98 kere Galatasaray futbol takımının maçına gitmişim. Liverpool ile A.Sebat aynı sayıda. Eylül ayında 12 maça gitmişim. Gertes'in 46 maçına giderken, Terim 18'de kalmış. Caferağa'da 5 maç izlemişim. 10 kere Şampiyonlar Ligi müziğini stadyumda dinlemişim(Aslında 8, Galatasaray-Bordeux ve Milan-Liverpool maçlarına geç girdim). 2006 yılında 37 maça giderek rekor kırmışım. Stadyumlarda gördüğüm 300.golü Ankara'da Ankaragücü'ne 2007 yılında Necati Ateş atmış. Ali Sami Yen'deki 50.golü İbrahim Üzülmez sağ ayağıyla atmış.
Gol Kralı 33 golle Ümit Karan, arkasından 30 golle Necati, 27 golle Hakan, 21 golle Sasa İliç geliyor. 51 kere pazar günü maça gitmişim, 11 kere cuma mesela.
Ben böyle tutuyorum defteri. Kimi sadece defterine maçın biletini yapıştırıp altına skoru,kadroları,golleri yazar. Kombineler alınmaya başlanınca bu akım kayboldu.
Mesela Peralta ile canımız ciğerimiz olan Cumhur defteri çok sağlam tutar. UEFA Finali'ne bilet alalım mı diye sorduğumda şu cevabı verdi bana:
"Ulan ben o maça gidemem, gidersem deftere yazamam, herşey karışır."
Çünkü Cumhur sadece Fenerbahçe maçlarını yazıyor defterine. Deftere yazamayacağı maça gitmiyor. Kesinlikle haklı, saygı duyuyorum. Defter önemli birşey çünkü. Uefa Finali'nden bile.
Bu defterler yıllar sonra çocuklarımıza gösterilecek. Onlara tribün kültürünü, futbol kültürünü öyle tanıtacağız.

Bu yazı yazmama vesile olan da başka bir arkadaşımın da defter tuttuğunu öğrenmem oldu. Seviniyorum böyle şeyleri duyunca. Tek manyak ben değilmişim sevinci değil bu. Hakikaten hoşuma gidiyor. O defterlerin tutulan günlüklerden hiçbir farkı yok. Yalnızca maç skorları yazmıyor. Orada yazan iki kelimeyle 50 tane anı hatırlar insan. O anılarla binlerce muhabbet döner. Hayat öyle renklenir. Defter tutalım, tutmayanları uyaralım.

Macar Basını Bunu Da Yazın


Daha önce bazı blogger arkadaşlar gündeme getirmişti Türk spor basını ile Macar basını arasındaki ilişkiyi. Her önemli maçtan sonra, gündemdeki bir olaydan sonra Avrupa basınının konuyla ilgili haberleri sayfalara taşınılır. Türk medyası da özellikle Macar gazetelerine alaka gösterir. Tarihsel münasbetlerden mi kaynaklanıyor yoksa başka birşey mi var bilmiyorum.

Son örnek Mehmet Okur. Son diyorum ama üç haftalık bir olay aslında. Ben biraz geciktim. Hatırlarsanız Mehmet Okur Indiana Pacers maçında 43 sayı atarak kariyer rekoru kırmıştı. Mehmet'in rekor kırması onun için önemliydi. Bizim için de gurur vesilesiydi. Üstelik 43 sayı azımsanmayacak bir rakam, her ne kadar dün gece Kobe 61 atsa da.

Utah Jazz'ın 40 sayı barajını aşan ilk pivotu olarak tarihe geçti Mehmet. Yanlış hatırlamıyorsam o gece "En İyi Uluslararası Oyuncu" seçildi. Yani gayet önemli bir geceydi herkes için.

Fanatik o gün haberiin başlığını "Mehmet Okur Avrupa Yazar" olarak verdi( 2001'e selam). Bu başlığı okuyunca sanıyoruz ki Avrupa'nın önde gelen basketbol ülkelerinin spor gazeteleri, internet siteleri oyuncumuza övgüler yağdırmış. Belki de yağdırmıştır bilmiyoruz, çünkü haberin sonu şöyle noktalanıyor:

"Mehmet'in bu başarısı Avrupa'da da ses getirirken, Macaristan'ın tek günlük spor gazetesi Nemzetisport, Mehmet'ten övgüyle söz etti."

Ne o övgülere ne de Avrupa'nın gerisine ulaşabiliyoruz. Garip bir ilişki. Devamını bekliyoruz Macar basınından. Acaba Sivasspor-Galatasaray maçı Avrupa'da geniş yankı buldu mu? Sadece bir tane spor gazetesi olan ülkede yer bulsa yeter mi?

Fulya'nın Gökdelenleri


Beşiktaş'ın yılan hikayesine dönen yarım asırlık projesi haftaya projelikten çıkıyor. Görkemli bir açılış vaadediliyor. Hakkında çok konuşuldu, yazıldı, çizildi. Ama ben hiçbir şey anlamadım.

Bildiğim tek şey ismi Süleyman Seba Kompleksi olan bu binalar sayesinde Yıldırım Demirören Beşiktaş tarihine geçecek. Zaten geçmemiş miydi? Geçmişti tabi ama bu sefer iyi şekilde anılacak adı.

İyi diyorum ama camianın muhalifleri tepkili. Beşiktaş daha fazla kar edebilirdi diyorlar. Dediğim gibi anlamadığım bir konu. Spor kulüplerinin mimari işlerinden sınav olsam kalırım. Seyrantepe konusu gibi. Beni aşıyor. Hayırlı uğurlu olsun.

Salı, Şubat 3

Sessiz Gece


Dün günlerdir beklediğimiz maç oynandı. İzmir derbisi. Gönül stadyumdan izlemek isterdi nasip ekran başınaymış. Dün farkettim ki hayatımda ilk defa 90 dakika bir KSK-Altay maçı izlemişim. Hatta Göztepe ile Karşıyaka arasında oynanan efsane 5-2lik maçın 45 dakikasını saymazsak bu 3 takımın kendi arasında oynadığı maçlardan ilki benim için.


Ondan sonra futbolu seviyoruz diyoruz. Türkiye'nin en öenmli takımlarının maçlarına uzak kalmışız. Real Madrid'i, Liverpool'u, Roma'yı her hafta izlerken kendi takımlarımıza uzak kalmışız. Ondan sonra da ahkam kesiyoruz Anadolu'da tribünler boş diyerek.


İzmir'de de dün tribünler boştu. Ama bunu İzmirliler'e yıkmamak lazım. Pazartesi günü oynanan bir maç, aksam 22.00'de bitecek. Bu maçı TV yayını için pazartesiye almak ayıptır, günahtır. Karşıyaka teknik direktörünü Engin İpekoğlu olarak gösteren yayıncı kuruluştan medet ummak daha büyük ayıp zaten. Eminim ki bu maç pazar 13.30'da oynansa 40.000 seyirci bulurdu. Dün 20.000 vardı en fazla. 1500ü aşmayan Altaylı ve geriye kalan Karşıyakalı. Tribünlerdeki maçı kim kazandı diye sorarsanız Altay derim. Az kişiydiler, birkaç klasik tezahürat dışında repertuarları çok sönüktü. Ama Karşıyaka'yı zaman zaman bastırdılar. Karşıyaka tribünü maç öncesi tüyleri diken diken etti. Devamı gelmedi.


Maça Karşıyaka hızlı başladı. Cihan Yılmaz çok önemli bir futbolcu. Adı Ankaragücü ile geçti ama biraz gelişirse İstanbul yolu açılır. Takımın her atağında o vardı. Kıvanç çok iyidi. Ama Zafer Demiray bambaşka başladı maça. Bu ligin Ronaldo'su. Sağ tarafta esti adeta.Sakatlanması büyük talihsizlik oldu.Devam etseydi maçın şekli değişirdi. Erken çıktı oyundan eski Beşiktaşlı Zafer. Çıkmasa, kenarda dursa belki daha iyi olurdu. Çünkü o çıkınca takımdaki gençler sanki "Zafer yoksa bizi taşıyacak çıkamaz" diye düşündüler. Moral bozukluğu oldu sanki. Sazı eline biraz Cihan biraz Ferhat almaya çalıştı ama olmadı.


Reha Hoca maça tek forvetle çıktı. Serkan İrdem tek forvet oynayamayacak oyuncuların başında geliyor.Kulübede de alternatifi yok ama. Eser Yağmur olmuyor, Yunus Altun eski Yunus değil. Üstelik Cihan-Ferhat-Kıvanç-Zafer ortasahası bozulmamalı.


Defansta Ahmet Burak Solakel ve Fuat Eraslan yoktu. Buna rağmen üstüste 6 maçtır gol yemeyen bir takım var. Seri bozulmadı Tiago'ya dua etsinler. İnanılmaz bir gol kaçırdı.


Aslında bu maç Altay çok yıpratır diye bekliyordum. Tiago, Yasin, Merter,Şehmus dörtlüsüne ikinci yarı Molina ve Burak Çalık eklendi. Ama pozisyona girmekte zorlandılar. Tiago 6 pastan kaçırdı. Onun dışında kaçan önemli bir pozisyon yok.


Oysa Karşıyaka'nın iki topu direkten döndü. Tiago'nun vuruşu geri döndü Serkan'ın şutu direkten döndü. O gol olsa atamayana atarlar diyecektik. İki takım da atamadı.


Keyifli bir maç değildi. Güzel bir maç değildi. Gol yoktu. Ama "sıkı maç"tı. İyi maçtı. Pozisyon yoktu ama mücadele üst düzeydeydi. 3-5 sene sonra üç büyüklerde oynayacak futbolcuların mücadelesiydi. Barcelona maçları kadar iyi zaman geçirmedik ama Türk futboluna biraz daha yakınlaştık.

Pazartesi, Şubat 2

Tahtsız Kral

Tanju Çolak, Türk futbolunun Diego Maradona'sı olmuştu.

İnanılmaz bir yeteneğe sahiptir. En alttan en yukarıya tırmanmıştır. Çalkantılı bir kariyer geçirmiştir. Ama Maradona kadar seveni yoktur.

Tanju Çolak, Türk futbolunun İbrahim Tatlıses'i olmuştu.

Anadolu'nun bir şehrinden kalkıp İstanbul'a gelmişlerdir. Aynı zamanlarda patlamışlar, milyonları peşlerinden sürüklemişlerdir. Doğan çocuklara isim babası olmuşlardır. Aynı kızı sevmişlerdir, şöhretleri ülke sınırını aşmıştır. Ama bugün hala "İbo" gerçeği varken Tanju ortalarda yoktur.

Tanju Çolak, Türk futbolunun Şaban'ı olmuştu.

Onun gibi saf, halkın içinden, fırsatçı, kurnazdı. Türk halkının aynasıydı. Ama Kemal Sunal öldüğünde tüm Türkiye ağlarken, Tanju'yu bugün arayan soran yoktur.

Çünkü Tanju büyük bir hata yapmıştı. Bir tek gecelik ilişkiye girmek gibidir ezeli rakibe transfer olmak. Bir anlık zevk uğruna bütün hayat mahvolur. Tanju'un ilişkileri başına dert oldu önce, sonra transferi gerçekleşti. Bir daha da düzlüğe çıkamadı.

Hikayesi en çok bilinen futbolcudur Tanju. Nasıl olmasın ki? Futbolun meyvesi golse, o meyveyi en çok veren Tanju olmuştu bir zamanlar. Çocuklar futbol sevgisine golcüler sayesinde başlarlar. 80'lerin sonunda Tanju birçok çocuğun içine futbol aşkı düşürmüştü.

Eski topçuların klasik söylemidir, " bizim zamanımızda bu şartlar olsaydı ben neler yapardım..." Kim ne yapardı bilemeyiz, ama Tanju bugün ne kadar modern futbola uymasa da aynı işi yine yapardı. 

Futbola dair hatırladığım ilk şeyler normal olarak hayal meyaldir. Herkesin öyledir. 1992-93 sezonu çok nettir, öncesi bulanıktır. Yani Tanju'nun Galatasaray'da estiği zamanlarda yoktum, varsam da çok az hatırlıyorum.

Aklımdan gitmeyen iki görüntü var. Tanju'nun güneşli bir günde ya Alp Yalman ile ya da Metin Aşık ile görüştüğü ve onlarca mikrofonun arasından geçtiği bir görüntü. Tam net değil işte. Ama o gün Galatasaray defteri tamamen kapanmıştı. Tarihin en büyük Galatasaraylısı olan rahmetli anneme sormuştum: "Şimdi her maç Fener bizi yenecek mi?"

Annem Tanju'yu hiç sevmezdi. Evli ve çocukluyken Hülya Avşar ile beraber olması onu özellikle soğutmuştu. Bizim mahallede baskın yemişlerdi. Ben hatırlamıyorum yine. Sonuçta Tanju eski Tanju değildi artık annem için. Zaten eski Tanju'yu da ben bilmiyordum. Soruma şöyle bir cevap almam gayet doğaldı o yüzden: " Asıl biz Fener'i yeneceğiz artık."

Oysa hiç beklediğimiz gibi olmadı. Aklımdan gitmeyen ikinci görüntü 5 Ekim 1991 tarihine aittir. Bugün Okan Bayülgen'in programlarında, Youtube'da kahkahalarla gülünen Levent Özçelik maçı dersem herkes hatırlar. Ben o gün o kadar gülmediğimi çok net hatırlıyorum. Kariyerimin ilk "Fener maçından önceki gece uyuyama"sı o güne denk gelir. Fenerbahçe'yi kesin yenmeliydik. Tanju'ya ders vermeliydik.

Her zamanki gibi bir 6.hafta maçıydı oynanan. İlk gol Tanju'dan geldi. Annem "derbilerde ilk golü atan kaybeder, üzülme" dedi. O sıralarda öyle oluyordu gerçekten. Ama ikinci gol de Tanju'dan geldi. Tanju bize 2 tane atmıştı. İşin kötü tarafı ikinci maçta 3 tane daha atacaktı. Hayatlarının ilk ihanetini Tanju'da yaşamıştı bizim kuşağın Galatasaraylıları.

Tanju büyük yıldızdı. O zamanlar büyük yıldız fazlaydı. Metin-Ali-Feyyaz, Oğuz, Rıdvan, Aykut.... Ama hepsinden farklıydı Tanju. Zaten bugünlerdeki hallerine bakınca, isimleri geçince zihinlerde oluşan çağrışımın farkı gözükecektir. Tanju gibi bir starın şu anda fildişi kulelerden bakması gerekirdi ülke futboluna. Türkiye'nin San Marino galibiyetlerine sevindiği dönemlerde o Avrupa Gol Kralı olarak sınırları asmıştı. Şu anda bir Platini, Backenbauer, Pele gibi kendi ülkesinde ağzının içine bakılacak bir konumda olması gerekiyordu. Oysa Telegol gibi bir programda bile tutunmakta zorlanıyor.

Youtube'da veya TRT arşivlerinde maç öncesi maç sonu röportajları yakalarsanız izleyin Tanju'yu. Diğer futbolcular aynı şeyleri tekrarlarken o bambaşka bir jargonla bambaşka şeyler söyler. İzlerken hem gülersiniz hem de sinirinizi bozar. Kendine olan güveni ve boş bakışları birleşir. İnsan düşünür "bu saf adam nasıl Türkiye'nin en iyi futbolcusu, en gözde insanı oldu."

Sonradan anlarsınız; hiç kimsede ondaki özgüven yoktur. Futbolu onun kadar severek oynayan yoktur. Bugün tribünler en çok Tanju gibi topçuların eksikliğini hisseder. Ama o televizyonlardadır ve televizyon izleyicileri onun fazlalığından rahatsız olur. Futbolu sevmesidir belki onu televizyonlara bağlayan ve kendisini aleme maskara eden. Veya paraya olan düşkünlüğüdür onu mahveden. Parayı sevdiğini cüzdanlarını çıkarıp ona sallayan Galatasaray taraftarı ilk kez dile getirmişti. Aynı taraftarlar bugün en çok Neuchatel maçını anar hala. Ve tabii ki onun ismini.

O maçta attığı enfes gol gibi, birçok güzel golü vardır kariyerinde. Atamadığım gol yok diyecek kadar kendini üstün görür Kral. Attığı her golü an be an hatırlar. Sağdan ortayı kim kesmiş, top ona doğru gelirken neler düşünmüş. Her şeyi anlatır. Acaba sıkıyor mu dersiniz, ama sıksa bile yalana kendisi bile inanıyordur. George Costanza'nın dediği gibi, yalana kendiniz de inanıyorsanız o artık yalan değildir. 

Bir laf vardır; "kaleye vurmadan gol olmaz" derler. Tanju böyle afili cümleler kullanmaz. Direkt temelden girer. "Denemeden olmaz" der. Maç içinde her şeyi dener. Sağ ayak içi, sol ayak dışı, kafa, vole, röveşata. Aynısını dışarda da yapar. Hülya Avşar'ı gözüne Samsun'dan kestirir. İstanbul'a gelince de dener. Herkes suçlar onu, ama Türk erkeğinin yüzde 90'ı o sıralar aynı şeyi yapmak isterdi. O dener, yapar ve denemekten pişman olmaz. Sonunu düşünmezdi çünkü. Binlerce kişinin kahramanıyken sonunu düşünemediği için ömür boyu kahraman olarak kalamadı.

Doğaldır Kral. Konuşması sokaktaki konuşmadır. Sizi bağlar o yüzden. Dersiniz ki " gelse de şurada karşılıklı içsek, bi sofra kursak, o anlatsa Monaco maçını biz dinlesek." Ama o, sofrayı bir kız görse peşinden giderek terk edecek, hesabı da size geçirecektir. Monaco maçlarından anlatacağı tek şey de sadece kendisinin attığı gol olur. Kameraların 17 açıdan size sunması gibi, o da 50 farklı şekilde anlatır aynı golü. Ama ondan başka bir şey de anlatmaz.

Geçen gün Telegol'de onun Galatasaray kampına alınmamasını tartıştılar. İzleyenler hatırlar. Tanju zannediyor ki rüya takımlar maçında parmak kaldırınca Galatasaray camiası onu affetmişti. O yüzden elini kolunu sallayarak girecekti. Ailenin onu affedeceğini sanıyordu. Belki yapılması gereken de oydu. "Ne olursa olsun benim evladım" diyerek bağrına basmak gerekiyordu. Ama hisler ve duygular, kağıtlarda yazdığı gibi gerçekleşmez. Birini affetmemek de oldukça doğaldır.

O günkü olayı anlatırken kapıdaki güvenliğin ona "Kralım ben senle büyüdüm kusura bakma emir kuluyum" dediğini söylüyordu. Tebaasının ona 'kralım' diye seslendiğini sanıyor hala. Üniversite panellerinde ona duyulan sevgiyi, topçuluğunu hatırlamayan neslin onu bu kadar sevmesini attığı gollere bağlıyor hala. Oysa bilmiyor ki o samimiyeti olmasa kral değil soytarı olurdu anca.

Karşıyaka - Altay


Stad : Atatürk
Saat : 20.00
Yayın : D Spor

Futbolsever ahalisi İngiltere FA Cup maçlarına, La Liga maçlarına, Arjantin Apertura'ya böyle yoğun ilgi gösteriyor. Ben de kendi ligimizin maçına aynı önemi göstermeyi kendime vazife seçiyorum. Bugün İzmir'in iki takımı liglerde 44. defa karşılaşıyor. Karşıyaka 8, Altay 19 kere kazandı. Karşıyaka 39, Altay 50 gol attı.

En Farklı Skor : 1989-1990 sezonu Karşıyaka 5-1 Altay
1962-1963 sezonu Altay 4-0 Karşıyaka

1993-1994 sezonundan itibaren oynanan 13 mücadelede Altay sadece 1 kez, o da geçen sezon, mağlup oldu.

Maçın hakemi Selçuk Dereli.