Cuma, Mart 5

Efes Pilsen 75-77 Real Madrid


Efes Pilsen maçlarını izlemeyi seviyorum. Salonun yeri (Abdi İpekçi) ne kadar kötü olsa da, gidşi dönüşü ne büyük bir eziyet olsa da hem sporu seven hem taraftarlık duygusu kabarmış biri için bulunmaz bir nimet. Galatasaray maçlarında hiçbir zaman bu kadar rahat olamam. Arkadaşlarınla gidiyorsun, oturup maç izliyorsun, muhabbet ediyorsun, arada güzel kızlar çıkıp dans ediyor, müzik dinliyorsun, yarışmalar, eğlenceler, Jariç, Reyes, Garabajosa gibi klas basketbolcular, tribünlerde mankenler, futbolcular.

Böyle bir ortam yaratmak Efes Pilsen'in tercihi. Ben Efes Pilsen taraftarı olmadığım için mutluyum. Türkiye'de Efes Pilsen taraftarı da Efesliler adlı oluşum dışında pek yok. Hal böyle olunca Efes Pilsen dün yenilince "sağlık olsun" diyerek salondan çıkan binlerce kişi vardı.

Efes Pilsen'in 15 sene önceki maçlarına da gidiyordum. İlkokuldaydım, Ali Sami Yen'in yolunu bilmezken, şimdikinden daha ıssız, daha uzak Kazlıçeşme'ye gidiyordum. Dün saat 19.45'te biletimi alıp, 20.10'da salona girerken, o günlerde saat 14.00'te salonun önüne gelmek maça girememenin karşılığıydı. Ve o yıllarda Efes Pilsen yenilince, ki pek yenilmezdi de, sadece "sağlık olsun" diyerek çıkmazdık.

Endüstriyel spor böyle birşey. Ben bir taraftar olarak kendi kulübümdeki bu değişimleri yadırgıyorum, bunun da en doğal hakkım olduğunu düşünüyorum. Ama bu yolu seçen bir spor organizasyonunun sportif başarı gelmeyince şaşkınlığa düşmesi, içten içe kaynamasını anlamıyorum.

Demek istediğim şu. 14 sayı farkla mağlupken alınan molada sahaya dansçı kızları sokarsanız, top rakipteyken ıslık sesini anca hoparlörden verebilirsiniz. Hakemi baskı altına almak istiyorsanız, korkulan bir deplasman olmak zorundasınız. Korkulan bir deplasman ortamını ilkokul çocuklarını okullardan toplayarak sağlayamazsınız.

Nachbar, Rakoceviç, Ergin Ataman farketmez. Kim ne yapmış önemli değil. Önce ne istediğinize karar vereceksiniz. İnsanları eğlendirmek mi, yoksa sportif başarı sağlamak mı? Mesela ben dün çok eğlendim, çok rahatladım. Bunun için Efes Pilsen'e teşekkürler. Ama bir Efes Pilsen taraftarı olsaydım, en azından o 1990lı yıllardaki Efes sevgim içimde olsaydı ve o atmosfer salonda olsaydı dün akşam ağlardım bile.

Efes Pilsen yöneticileri bunu düşünsün önce. Ondan sonra takım içi aksaklıklar düzelir. Bu sene gittiğim diğer Euroleague maçı olan Unicaja Malaga maçı için de hemen hemen aynı şeyleri yazmıştım.

Dün güzel oldu. Dünyanın en önemli camialarından biri olduğuna inandığım Real Madrid kulübünün bir şubesini canlı canlı izledim. Marco Jariç, müthiş bir oyun oynamasa da önümüzde top oynadı, değişiklik oldu, daha önce tanıştığım Semih ile ilk defa beraber maç izlemiş olduk, Tanju ile ilk defa yüz yüze muhabbet etmiş olduk. Bunu sağlayan Ostoros başkana bir kez daha teşekkürler. Bundan sonra deplasmana uçak kaldırsın artık.

Perşembe, Mart 4

Hep Beraber

Birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olduğu şu günlerde.... Foto, her zamanki gibi Kicker.

Tugay-Terim


Tugay, Kadıköy'de Fenerbahçe'ye 4 gol attığımız maçta gollerden birini atmıştı. Futbol Şube Sorumlusu Adnan Polat'tı.

Kadıköy'deki son galibiyetimizde ise Fatih Terim teknik direktördü, Tugay Galatasaray'daki son maçını oynamıştı.

Fatih Terim 14 Sene'nin kaptanlığını yaptı. O gitti takım şampiyon oldu. Uğursuz damgası yedi, dönünce takım Avrupa Kupası kazandı.

Tugay, 14 seneden sonraki yarı final senesinde(1988-89) ilk defa A takıma çıktı. Avrupa'dan kupa alamadı, o gitti 6 ay sonra Uefa Şampiyonu olduk.

Gerçi bunların hepsini Coşkun Çelik abimiz yazdı 3 gün önce. Ben sırf bu fotoğraf için bekledim bugünü. Ve uzun bir yazı yazmak yerine blogda ilk defa eski bir yazımın linkini veriyorum. Buradan buyrun...

17 Numaralı Formasıyla


Günün haberi Fanatik'ten. Altında imza yok, ne kadar inanmalıyız bilmiyorum. Gazetenin geçmişine bakınca yalan çıkarsa da şaşırmam, Faruk Süren'in geçmişine bakınca da haber doğru çıkarsa şaşırmam.

İyi kötü kulüp bir atılım içinde. Ortada risk de olsa, gelir kaynakları, stad, Riva vs. konuşulan çok şey var. Böyle bir durumda aday sayısının 2 olması bile şaşırtıcı aslında. Faruk Süren aday olur mu bilmem ama seçileceğini sanmıyorum.

Herkes ne kadar Canaydın'ı suçlasa da kayıp olarak geçen o 2000li yılların mimarıdır Faruk Süren. Her mayıs ayında bu fotoğraftaki 17 numaralı, Mayıs isimli formasıyla çıkıyor. Mayıs sadece bir ay adı değildir.

Faruk Süren'in tavan yaptığı sene 2000'di. O zaman 2000 yılından bir şarkıyı hatırlatalım. Serdar Ortaç, Asrın Hatası:

bir kere sevdi gönül
mevsim bahar olsa da
yandı tutuştu gönül
kalbi bir taş olsa da
bin kere söylüyorum
bir kere dinlesen
bak yine söylüyorum
aşk için ölmese de

değmez sana değmez
aşkın öyle çok büyük ki
kimseye boyun eğmez
bilmez kıymet bilmez
yaran öyle çok derin ki kimse onu silemez
allah'tan kork, sevmekten kork
başka çaren yok !

karşıma bir daha çıkma sakın
bence bu asrın hatası olur

kendime başka bir aşk bulurum
sen beni hiç sevmesen de olur

Türkiye 2-0 Honduras


Bu maç hakkında 10 dakikadan fazla konuşanı, 5 paragraftan fazla yazanı tebrik etmek lazım. 7-8 sene sonra ilk defe bir milli maça gittim. En son Slovakya ile Sami Yen'de 1-1 berabere kaldığımız maça gitmiştim. Milli maçlara farklı gözle bakmaya başlamıştım o günden sonra. Dün de aynı duygularla döndüm. Hiç bir değişiklik olmadı, hatta daha da soğudum.Gerçi başıma gelecekleri az çok tahmin ediyordum. Zaten maça milli maçtan, Honduras'tan öte, İnönü Stadı için gittim fakat ilk defa maç izlediğim İnönü Kapalı'sı sıkıntıma sıkıntı kattı. Bunda Beşiktaş tezahüratları yapan kitlenin payı hiç yoktu, çünkü maç Ali Sami Yen'de olsa biz de aynısını yapadrık. O kadar sıkıcı bir atmosferde insan kendisini eğlendiriyor işte.

Fakat kapalının ortasındaki, kutudakileri ayırırsak geriye kalan kitle tam bir okul maçı havası yarattı. Zaten birçok genç okuldan çıkıp gelmiş, sırtlarında okul çantasıyla. Ucuz bilet olunca, maç hasretini insanlar dindirmek istemiş. Bu maçın belki de tek olumlu noktası, insanların maç izleme hasretini dindirmek olduğunu söyleyebiliriz.

Honduras gayet kötü bir takım. Gazeteleri daha okumadım ama kesinlikle "bu Honduras Dünya Kupası'na gidiyor, biz gidemiyoruz. Ayağımıza gelen fırsatı kaçırdık" diyen de çıkacaktır. Hayatında sayılı defa Avrupa takımı ile karşılaşan bir takımla kendimizi kıyaslamak da ayrı bir başarı olur zaten.

Milli takım futbolcuları için kısa kısa değinelim. Volkan'a iş düşmedi. Düşse Volkan'a ne katardı onu da bilmiyorum. Neden Onur denenmedi anlamıyorum. Sabri hakkında Galatasaray yazılarında ne diyorsam aynısını tekrar diyorum. Çok büyük bir gelişim var. Kendini fiziksel olarak kasmasa bile aklıyla oynamaya çalışıyor. Daha olacak ama, tam değil. Emre Güngör sempatimiz artıyor, golünü de attı. Çok mutlu oldu. Sami Yen'de golünü görmedik, burada gördük. Servet'i 1 hafta içinde 3.defa canlı canlı izliyorum. Anası-babası benim kadar izlememiştir. Ve 3 maçta bir tane olumlu hareketini göremedik. Bir tane pası yok. Servet'in 2008 futbolunu unutmadık. Ama kafasının dağıldığı ortada. Servet için yenilik şart gibi gözüküyor. Caner ise bildiğimiz aynı Caner.

Hamit-Marco-Tuncay'ı canlı izlemeyeli baya olmuştu. Hatta Hamit'i ilk defa izledim stadyumda. Farkını belli ediyor. Tuncay, İngiltere'de biraz incelik kazanmış ama kendini kanıtlama telaşıyla çok saçmaladı. Basketbol milli takımına gelen Hidayet gibi. Sazı eline alıp kendini 1 numara yapmak istiyor ama dün bunu becerecek işler yapamadı. Marco ise eski ısırgan Marco değildi. Arda ve Emre top ayaklarına gelince pas verdiler, 2 dripling yaptılar, döndüler. Mevlüt' ü çok beğenemiyorum bir türlü, Volkan istekli ama etkisiz, Ozan İpek sakin ama etkiliydi.

5 paragraf yazdım, bu da 6.paragraf. Yazı noktalanıyor. Bu arada Sami Yen'in tuvaletlerinden daha kötü bir stadyum tuvaleti olmaz sanıyordum. İnönü Kapalı alt tuvaleti görüşümü değiştirdi. McDonalds'ın bile daha geniş tuvaleti var. Bir de Honduras'ın milli marşı ne kadar uzun sürdü. Ne anlatıyor bu kadar diye baktım eve gelince, vikipedi'de Honduras'ın acıklı ve çelişkilerle dolu tarihinin anlatılıdığı yazıyordu. Çelişkiler olmasa bu kadar uzun olmazdı kesinlikle.

Çarşamba, Mart 3

Çıkın oynayın

Dert bende, derman sizde... (Selçuk hariç)

Raşit Çetiner'in Ümitleri


Geçmişe yolculuk yine. Raşit Çetiner'in ilk ümit milli takım teknik direktörlüğü döneminin en dramatik maçı. 2004 Avrupa Şampiyonası için oynanan eleme maçı. Sene 2003, aylardan kasım.Rakip Almanya. Kazanan şampiyonaya gidecek. Bir gün sonra A milli takımın Letonya'ya elendiğini hatırlatalım.

İlk maçı 1-0 kaybetmişiz. İkinci maç Kadıköy'de. İlk golü biz atıyoruz. 63.dakikada Hamit atıyor golü. Son dakikada yediğimiz golle eleniyoruz. Olaylar çıkıyor maçtan sonra. Fazla uzun uzun yazmıyorum, kaybedilen maç için. Ama iki takımın kadrosuna bakınca verimli bir ümit milli takım olduğunu görüyoruz.

Bizim kadromuz şöyle: Kalede Volkan Demirel var. Bu dönemde a A takımının 1.kalecisi. Sağ bek İlhan Özbay, sol bek Suat Usta, kadronun kariyerleri en negatif yönde ilerleyen iki futbolcusu. Stoperler İbrahim Toraman ve Servet Çetin. İbrahim Toraman'ın saha dışı konular nedeniyle kadroya alınmaması olmasa şu anda milli takımın stoperi bu ikiliden oluşabilirdi.

Orta sahada 2 Fenerbahçeli, 2 gurbetçi var. Kemal Aslan ve Selçuk Şahin orta sahanın Fenerbahçeliler'i. Zaten o sezon Fenerbahçe transfer hamlesiyle Daum'un eline ümit milli takımın yarısını vermişti. Sezon sonunda Fenerbahçe bu kadrosuyla şampiyon olmuştu.

Gurbetçiler ise Hamit Altıntop ve Uğur İnceman. Uğur şu anda İstanbul'un büyük takımlarından birinde, Hamit ise dünyanın en büyük kulüplerinden birinde oynuyordu. Orta sahanın bir diğer elemanı ise o sene Gençlerbirliği forması giyen Serkan Balcı idi.

Forvet hattında Altıntop kardeşlerden Halil var. 11 futbolcunun 6 tanesi şu anda milli takımımız seviyesinde. 6 tanesi 4 büyüklerde oynuyor, 2 tanesi yurt dışında.

O maçı kaybetsek de A takıma çıkan futbolcuların çokluğu bana göre umut verici bir olay. Umut verici olan Raşit Çetiner'in yeniden ümit milli takımın başında olması.

Almanya'da ise o gün bize karşı oyanayan kadrodan Lahm, Wiesse, Hitzlperger ve Hanke dışında şu anda A takımı oyanayan, zorlayan futbolcusu pek yok.

Raşit Çetiner ile yeni dönemin olumlu yanısyacağını düşünüyorum. Fakat bu Almanya maçını tersten okumak da mümkün. Tarihin en güçlü ümit takımı ile Almanya'ya elendik. Ben yine de bunu tercih etmiyorum ve umut saçma tarafında yer alıyorum.


Reklam



Bu yaz dünya kupası var, o nedenle bu tip reklamları çok göreceğiz. Bu reklam Pepsi'den. Çok sevmedim ama futbol temalı en kötü şey bile hafif bir samimiyet içeriyor, o nedenle defalarca izliyoruz.

Reklamda Drogba, Messi, Lampard, Kaka gibi isimler var. Afrika'da top oynayacaklar büyük ihtimalle. Ama orada Arshavin'in işi ne onu çözemedim. Ben mi karıştırdım, yoksa Arshavin yazın anca bu sahada oynar mı denmek istemiş?

25 Nisan 1996


Mart ayı derbi ayı. Bu ayın sonunda derbi var. Dünyanın en büyük derbisi. Hangi dünyanın? Benim dünyamın. O zaman gerisi önemli değil. Bu konu hakkında daha çok yazarız ama önce geçmişe dönelim.

24 Nisan 1996'da Galatasaray, kupa finalinde Fenerbahçe'yi eleyerek Türkiye Kupası'nı kazanmıştı. Souness'ın bayrak diktiği maç. Yaklaşık 14 senedir herkesin konuştuğu maç. İşte o maç basında çok normal bir şekilde yer bulmuş sanki. O günün Fanatik Gazetesi neler yazmış ona bakıyoruz. Sayfa sayfa, satır satır.

Gazetenin manşeti Aslan Kral. Sanırım adını 1-2 sene önce gösterime giren çizgi filmden alıyor. Alt başlıklarda ise "Babaya pet şişe" yazıyor. Baba denilen dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel. Demirel'e o gün gelen pet şişe aslında bir devrin sonudur. O günden sonra Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık kupaları ikinci plana atılmıştır, hatta plandan kalkmıştır. Bu arada belirtmekte fayda var, siyasi bir pet şişe değil bu, Galatasaraylı futbolculara, saha ortasındaki kupa töreni esnasında atılan ama kupayı veren Demirel'e isabet eden bir şişe.

Gazete, o maçı yorumlamak için dev bir kadro hazırlamıış. Mesela şimdi her maçın vazgeçilmez Ntv Spor yorumcusu Rıdvan Dilmen var. Gürcan Bilgiç'in hasta Fenerbahçeli babası Necati Bilgiç var. Lig Tv muhabiri Oguz Tongsir var. Galatasaray tarafından birkaç sene öncesinin kaptanı Erdal Keser var, rahmetli Temel Özalak var. Fenerbahçe'nin futbolu yeni bırakan efsane kaptanı "Miço" lakaplı Müjdat Yetkiner var. O sıraların gözde ismi, şimdilerde Petek Dinçöz ile mutluluklar içinde yaşayan Can Tanrıyar var. Abdullah Çevrim, Gürcan Berk, Turan Yücel, Oğuz Dizer var. Basketbol yazarı İsmet Badem bile var. Ve Şansal Büyüka var.

Mesela Rıdvan'ın ne yazdığına bakıyoruz. Fenerbahçe'nin o sezonu şampiyon olarak tamamlayacak olan teknik direktörü Carlos Parrerira'ya eleştirileri var. Fenerbahçe'nin tek golünü atan Aykut'u çıkarıp yerine Atkınson'ı almasını hata olarak gösteriyor. Ve son cümlede dahi Galatasaray'dan bahsetmeyip tribünlere oynamayı ihmal etmiyor: "Gerçek şampiyon Fenerbahçe taraftarı."

Bir sonraki sayfada şu yazıyor. "Galatasaray Teknik Direktörü Souness Florya’da taraftarların büyük ilgisiyle karşılaştı. Fenerbahçe Stadı’nın başlama noktasına Sarı kırmızılı bayrağı diken Souness, Florya'da sarı kırmızılı taraftarlarca ünlü türk büyüğü Ulubatlı Hasan'a benzetildi. Sarı krımızılı taraftarlar Florya tesislerinden çıkan İskoç'u sevgi çemberine alarak Cesur Yürek Souness tezahüratında bulundu."

Yöneticilerimiz ise Florya'da değil Levent'teki Galatasaray Dernegi'nde eğleniyor.

O sıraların her maç öncesi vazgeçilmezi olarak ise kafile otobüsümüz taşlanıyor. Anadolu'da hala devam eden ama İstanbul'da pek kalmayan tribün geleneği o günler için o kadar basit bir olay olarak görülüyor ki, resımsiz ve 5 satırlık bir haberle veriliyor. Son satırdaki "atılan bira şişeleri dikkat çekti" yazısı dikkat çekiyor. Ve tabi bu olayları çıkaranlar "kendini bilmez taraftarlar" olarak adlandırılıyor. Aynı olay bugün yaşansa, bir takım otobüsü taşlansa sanırım 5 satır değil 5 hafta tartışırdık.

Bir sonraki sayfada karşımıza Necati Bilgiç çıkıyor. Bilgiç ailesinin geleneği olarak Fenerbahçe yenilgisi sonra hakeme taşıyor. Hakem Ayhan Yücebilgiç. Bilgiç'in yanında ise Müjdat Yetkiner var ve şöyle diyor: Hakem iyidi. Fenerbahçe iyidi ama futbolun adaleti yok.

İsmet Badem ise bugün hala konuşulan efsane maçı yerin dibine sokup basketbolu övme telaşında. Maçta elde edilen 13 milyar hasılattan bahsedıyor ve ekliyor: "Futbol müthiş bir sanayi dalı, ama bir de seyredenler verdiklerinin karşılığını alabilseler." Yani basketbol çok zevkli, gelin basketbol izleyin diyor satır arasında ama sanırım 14 senedir konuşulan basketbol maçı pek yoktur.

Gazetenin künyesine bakıyoruz: Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Y. Yılmaz, Yazı işleri Müdürü Necil Ülgen.

Orta sayfada ufak bir bulmaca var. O yıllardaki Fanatik gazetesini hatırlayanlar o bulmacayı da hatırlar. Bulmacada her gün farklı bir spor adamının fotoğrafı olurdu. O günkü fotoğraf Özhan Canaydın.

Bir sonraki sayfa Beşiktaş sayfası ve manşeti şu: "FEVZİ: Moralman Yıkılıdm"

Fevzi, kaleci Fevzi Tuncay. 3 gün önce oynanan Kocaelispor maçında İnönü'de 5 gol yiyor.

Aşağıda "Dauma taktıgı Kuntz veriyor" yazıyor. Bir önceki sene Beşiktaş'ı şampiyon yapan Daum, ve onun getirdiği, Beşiktaşlılar'ın çok sevdiği santrfor Kuntz. Kuntz'un verdiği taktik; 3 aydır takıma giremeyen Sinan'ı oynatıp Sertan'ı yedeğe almak. Sinan Kocaelispor maçına ilk 11'de başlıyor ama yerini 26.dakikada Metin Uzun'a bırakıyor.

Orhan Kaynak'ın "Beşiktaş'tan Ayrılmam" demeci de dikkat çekici.

Tribünler ve basın tarafından çok eleştirilen Sergen Yalçın'ın ise cevabı tam Sergen'e göre: "Ne de olsa suçlu benim."

Beşiktaş'ta işler baya karışık. Başkan Seba'nın şu demeci çok enteresan: "Kafamı koparsalar Alman'ı tutmam."

Alman'dan kastedilen tabi ki Daum. Dahi mi deli mi tartışılan adam. Şu anda acaba Aziz Yıldırım da aynı cümleyi kullanıyor mudur bilemeyiz ama Seba sözünü tutuyor ve sezon sonu Alman'ı yollayıp Rasim Kara'yı getiriyor. Fakat 4 sene sonra kafasını koparıyorlar Seba'nın. Daum'u yolladı diye değil tabi.

Aylardan nisan. 1 ay sonra transfer dönemi başlayacak. Anadolu'nun bazı gözde topçuları var. Fanatik sözleşmesi biten gözde futbolcuları şöyle duyuruyor:

"Moşe Madida Ayhan ve Serkan piyasayı iyice karıştıracak gibi gözükuyor. 262 futbolcu sozlemesi bıtıyor. Ayhan'a Beşiktaş, Serkan'a Galatasaray talip."

Ayhan, Ayhan Akman, Serkan Serkan Aykut. O sene sözleşmesi biten futbolcuları almıyor bu iki kulüp. Ayhan 1998'de geliyor Beşiktaş'a 8 milyon dolar civarında bir paraya. Serkan 2000 yazında anca geliyor Galatasaray'a. Onun da fiyatı hemen hemen o kadar.

O ay milli takımımız FIFA sıralamasında 30.sıradayız. Kulüpler düzeyinde ise Fenerbahçe 37., Beşiktaş 47., Trabzonspor 57., Galatasaray 73. sıradalar.

Ve geliyoruz Trabzonspor sayfasına. O sezon şampiyonluğu kaçıran ve bir daha toparlanamayan Trabzonspor. O unutulmaz maç 1 hafta sonra oynanacak ve ortam daha o günden çok gergin. Trabzonspor sayfasının manşetinde şu ifade yer alıyor: "10 gun sonraki maç için Fenerbahçe taraftarına 3500 bilet"

O yıllarda Fanatik gazetesinde şöyle bir uygulama vardı. Bazı taraftar mesajları, takım sayfalarının altında yer alıyordu. Genelde futbolculara sevgi ve rakiplere taşma vardı. İşte dev maç öncesi gerilen ortamda bir Trabzonsporlu mesajı:

"Trabzonspor'un başarısına gölge düşürmek isteyenler var. Başta da Fenerbahçeli arkadaşlarımız. Baskan Ali Şen çıkıp biz herkesle dostuz diyor. Sonra kendini bilmez bazı yöneticiler Trabzonspor'un başarısına çamur atıyor. Bu böyle yürümez. Türkıye ligleri resmen arenaya döndü. Herkes birbirini suçluyor. Herkes birbirine düşman. Ben bir holigan değilim. Ancak Trabzon'daki maçta ne yazık ki kan akacak. Bunu kimse istemez. Ama bunun tek sorumlusu Fenerbahçe Başkanı Ali Şen'dir. Bu boyle biline. Fanatik Trabzonlu"

Son sayfalarda yine kupa finaline geçiyoruz. Galatasaray'ın 35 milyarlık prim kazandığını öğreniyoruz. Bir taraftarda maç öncesi tabanca bulunduğu satır arasında geçiyor.

Karşılaşma sonrası yaşanan gerginliklerden Galatasaray Asbaşkanı Ergun Gürsoy da nasibini alıyor. Fenerbahçeli taraftarlar ona saldırıyor.Haberin devamı şöyle:

"Eşiyle birlikte stadı terkederken taraftarların gösterdiği tepkiye sert cevap veren Ergun Gürsoy ‘’sız bayrak olayını bahane etmeyın, size bu kupayı kazanmak için garanti verenlere gidip hesap sorun'' diyerek dolaylı yoldan Fenerbahçe Başkanı Ali Şen'e çattı.

Gazete bu haberle sonlanıyor. 14 sene öncesinin spor basını, derbileri, yöneticileri, takımları. Fark var mı, yoksa değişen çok şey mi var?

Salı, Mart 2

Asker Selamı

Bülent Uygun, B.Münih'in başına geçerse ne olur? Fotoğraf Kicker.

Pazartesi, Mart 1

Amsterdam-İstanbul

Son iki seneye kadar beraber maçlara gittiğim Berker. 2 senedir yolumuz stadda kesişmiyor. Ama Galatasaray tartışmalarımız hala devam ediyor. Hayatta en çok Galatasaray'ı konuştuğum 2-3 insandan biridir, bir diğeri de askerdedir zaten.

İşte bu konuşmalar esnasında, ki kendisi oldukça şom ağızlıdır, Rijkaard'ı çok eleştirir. Daha önce Hakan Şükür yüzünden 1000 defa birbirimize girdik, şimdi ise Rijkaar için 50 defa olmuştur. Ama tartışmaların en sonunda da "çok seviyorum Rijkaard'i" der, "ben severim de kızarım da" "Bazen yedek kulübesinde görüyorum bu adam hakikaten bizim başımızda mı diye düşünüyorum" sözünün sahibidir. Orhan Aklı, Abdullah Ercanlı yılları beraber tribünde yaşadık. Bu şok halini hemen hemen hepimiz yaşıyoruz zaten.

Biz burada Beşiktaş-Madrid maçlarıyla uğraşırken Berker, Amsterdam tatilindeydi. Amsterdam'da uğradığı yerlerden biri de Ajax'ın Arena Stadı'nda yer alan müzesi ve o müzeden bir kaç fotoğraf.

Fırank Reeykaart, Fırank Reeykaart, oley oley oleyy....

Yukarıda oğul Rijkaard, aşağıda baba Neeskens.

Bu da Hollanda futbolunun kutsal ruhu Johann Cruijff..

Bu kadar güzel kareden sonra, son olarak Galatasaray tarihinin kötü evliliklerinden biri; "like the supporters say oh oh"

Reis


Fotoğraf yine Kicker

Elimi Tutan El Nerde Hani?



Bridge-Terry olayı bu hafta sonunun en çok konuşulan olayıydı. Bridge, Terry'nin yediği nane yüzünden Chelsea-City maçında eski kaptanının elini sıkmadı. Buraya kadar normal. Ben de bu serenomi esnasında ne yaşanacağını merakla bekliyordum. Tahmin ettiğim bir olaydı.

Peki el sıkmamanın cezası var mı? Cezası yoksa bir futbolcu rakip takımdan hiç kimsenin elini sıkmasa ne olur? Cezası yoksa niye her maç el sıkışılıyor? Kafama takılan sorular bunlardan ibaret değil.

Bütün Cityli futbolcular, Terry'nin yanındaki ufak çocuğun da elini sıkarken, Kompany onu es geçiyor. Yoksa o ufaklık da Kompany'nin hatuna mı hallendi?

Tapıyorlar


Ankaragücü taraftarının Vassel sevgisi bambaşka. Dün oynadıkları Gençlerbirliği maçından bazı görüntüler izledim, Vassel'i çok sevdiklerini bir kez daha gördük. Bunu zaten biliyorduk. Çok da şaşırmadık. Ama son haftalarda Vassel formadan uzak kalınca (son 5 maçta 11 başlamıyordu, sadece 45 dakika oynamıştı) unutulmuş olabilir diye düşündük. Üstelik Robert Vittek'de yavaş yavaş form tutmaya başlayınca Vassel unutulmuş olabilir diye tahmin ettik. Hiç öyle olmadı.

Dün Ankara derbisinde golünü attı Vassel, ligdeki 4.golü. Maçtan önce, gol anında ve Vassel oyundan çıktıktan sonra Vassel'e duyulan sevgi çıktı ortaya.

Bu arada Ankara derbisi diyorum ama Ankaragücü taraftarı en çok Eskişehirspor maçını bekliyor. Tezahüratlardan bunu anladım. Tabi her Anadolu tribünü gibi 3 büyükleri bir de. Vassel 2 hafta sonra Ali Sami Yen'de olacak, bakalım Lemerre formayı verecek mi?

Galatasaray 4-1 Kasımpaşa


Dün çok güzel olmasa da umut saçan bir futbol vardı. Güzel olan tribündü. Bu ikisini bağlamak lazım.

Galatasaray tribününde ağırlıklı olarak 3 kuşak var. 10lu, 20li ve 30lu yaşlarında olanlar. Daha üzerlerine saygımız sonsuz ama pek yer almıyorlar. Bu 3 kuşakın ortak bir noktası var.

1974'de Total Futbol'u yenen Almanya'nın ekolüyle büyümeleri bu 3 kuşağın ortak paydası. 30lu yaşlarında olanlar Derwall ile, 20lilier yanı bizler Feldkamp ile gözlerini açtı diyebiliriz. 10lu yaşlarındakiler ise Fatih Terim'in 1996-2000 futbolunu gördü. O Fatih Terim'in Piontek ile harmanlaşan ve baskılı koşan takımı yeni kuşak Galatasaraylılar'ın ilk gözağrısı oldu.

Hal böyle olunca, koşan mücadele eden, ön sahada baskıyı yapan takım her zaman alkış alıyor. Sami Yen'de. Şu anda dünyanın en iyi takımı olarak gösterilen Barcelona, Sami Yen'e gelip Galatasaray forması giyse kimse tatmin olmaz. İniesta hasbelkader Galatasaray forması giyse, tribünden uğultular yükselecek; "bu ne biçim İniesta hep yan pas, geriye pas, bunlardan Anadolu'da 50 tane var, 30 metreden çaksın, 3 kişiyi çalımlasın yıldızsa, yoksa koşsun biraz, bi boka yarasın" denilecektir.

Dünkü futbol bu açıdan çok hoştu. Tribün geneline hitap eden bir ilk yarı vardı. Bu tribünü de etkiledi. Maç öncesinde son yılların en coşkulu "yenilsende yensende" tezahüratını söyleyen tribün, ilk yarı boyunca takımı itekledi. Takım-taraftar arasında karşılıklı anlaşma yapılmış gibiydi.

Fakat yine de sıkıntılı dakikalar yaşandı. Ön sahada baskı yapılsa da, orta sahadaki boşluk yine en büyük handikapımız. Giovanni Dos Santos'un orta sahayı çabuk geçen futbolu olmasa yine sıkıntı olacaktı. Aynı şekilde Keita da topu ileriye çabuk taşımakta başarılıydı ama Keita'nın forumunu pek beğenmiyorum. Attığı 2 güzel gole, hatta son 4 maçtaki 4 golüne rağmen ilk yarıdaki Keita'yı göremiyoruz. Son topları hep kaybediyor.

Takıma geri dönersek, ikinci yarı yine dağıldık. Daha önce defalarca yaşadığımız şeyi bir daha yaşadık. 1-0'dan sonra rakibi üzerimize aldık. Kasımpaşa'nın açık futbolu bu dakikalarda bize sıkıntı yarattı ve gol geldi. Fakat konuk takım aynı açık futbola devam edince goller geldi ve maçı kopardık. Bu nedenle Kasımpaşa'yı ve Yılmaz Vural'ı kutlamak lazım. Sami Yen'e gelen bir sürü futbol katili takımdan sonra Kasımpaşa'yı görmek güzel oldu. Murat Şahin bir tane aut atışı dışında zaman geçirmedi, bir tane Kasımpaşalı futbolcu yerde yatmadı, 10 kişi savunma yapmadılar. Belki de işimize yaradığı için böyle yazıyorum ama olsun. Böyle takımların küme düşme hattında bulunup, Kayserispor -Sivasspor gibi takımların şampiyonluk yarışına girmesi can sıkan bir durum.

İlk yarıdaki Gençlerbirliği maçına benzedi aslında. Gençlerbirliği ikinci yarıda kurduğu baskıda bize gol atamadı, Paşa attı. 77'de Kewell atmıştı, 75'te Keita attı maç koptu.

Genel olarak şöyle diyelim. Topla oynarken fazla sıkıntı çekmeyen Galatasaray takımı, topsuz oynarken aynı rahatlığı sergilemese, yani top kendisindeyken yumuşak olan Galatasaray takımı, top rakibe geçince aynı yumuşaklık yerine daha sert, topa sert basan bir takım olursa çok daha rahat olacaktır.

Tribün konusunda ise; artık sezon sonuna kadar 2 farklı tribün olayını kabullenmemiz lazım. Kapalı, kendi görevini çok iyi yaptı. Sabri'ye duyulan sevgi, Gio'yu kazandırma çabası, alkışlar, haydı oğlumlar, son dakikalarda Baros ve Kewell'ın anılması güzeldi. Ve uzun zaman sonra ilk defa maçın sonunda tribün takımı çağırdığında, takım tam kadro halinde tribünün önüne kadar geldi. Ne öyle uzaktan el sallama, ne öyle 3-4 kişi. Tam kadro tribünün önünde. Dün Fenerbahçe'nin puan kaybının da etkisiyle muhteşem bir sinerji oluştu. Şampiyonluk yolundaki önemli bir kırılma noktasıydı, çünkü bu maçları genelde kayıpla geçirmiştik. Madrid maçı depresyonu yaratılmadan son buldu. Pankarttaki ihtimalin gerçekleşmesi veya gerçekleşmemesi artık tamamen Galatasaray takımına bağlı.

Sabri için söyleyecek lafım yok. Allah nazardan saklasın. Nasıl da özlemişiz. Evet Sabri'yi özledik. 1 sene önce bunu diyeni döverlerdi. Sabri hakkında uzun uzun yazılar yazmak istiyorum ama nazar değer diye korkuyorum.

Kasımpaşa'da Moritz'in olmaması onlar için handikap, bizler için avantaj oldu. Maçın başında ofsayt olan golü çıkarabilirdik. Fakat şunu demek lazım, Emre Toraman'ın içindeki Galatasaray antipatisi (daha önce Sami Yen'de Galatasaray gol atınca sinirden ayağını kırıyordu) avantajımız oldu. Geçen sene kendi kalesine 2 gol atan, bu sene takımının attığı golü harcayan Toraman. Bu arada Yekta Kurtuluş'un transferini de istiyorum.

Son 11 maç. Mart'a girdik. Artık hataların telafisi olmayacak. Ama en güzel olan, şu anda kimsenin puan kaybını beklemeyecek olmamız.