Pazar, Temmuz 11

24.Gün / Ayrılık Vakti


3.lük maçları Dünya Kupaları'nın en gereksiz gibi gözüken ama en çok eğlendiren maçıdır aslında. Değerini pek göremez. Oysa aslında kupanın en güzellerindendir. Bu hoşluk, sadece bir teselli maçı olmasından doğan bol gol izlemekten kaynaklanmıyor. Aynı zamanda amaçsız şekilde maç izlemenin güzelliğini de hatırlatıyor.

Belki de milli takımımızın oynadığı son Dünya Kupası maçının bundan 8 sene önce oynanan bir 3.lük maçı olması bunda etkilidir. O yaz, 1 ay boyunca takım ve teknik heyet üzerinde yaratılan baskı nedeniyle, saçma tartışmalar nedeniyle, hesaplaşmalar, restleşmeler ve kavgalar nedeniyle kupadan zevk alamamış, yarı-final maçında bile "bu başarı mı, değil mi" diye tartışmış ama 3.lük maçı sayesinde yeniden futbolu hatırlamış ve sevebilmiştik.

Güzel geçen bir tatilin son anı, son akşamı değil bir öncesi daha eğlenceli, daha güzel, daha hisli olur. Bu da öyle birşey. 1 ay boyunca birçok maç izledik, yarın final var ve şampiyon belirlenecek. Bugün ise hem yarına hazırlanıp he de 1 ayın muhabbetini yapmak güzel oluyor. Suarez'ı görüp Gana'yı hatırlamak, Müller ile Villa ve Sneijder'i kapıştırmak, Muslera ile Enyema'danHandanoviç'e bütün kalecileri kıyaslamak, Forlan'ın golüyle bütün golleri hatırlamak...

3.lük maçları yıllar sonra pek hatırlanmaz ama o gün futboldan, oynanan futboldan daha öte sadece futboldan, alınan zevk 4 sene sonra oynanacak Dünya Kupası'nı 4 sene boyunca bekleme nedenidir.

Cuma, Temmuz 9

Cana'ya Sevinmek İçin 10 Neden


- Lider ruhlu olması, tekmeli tokatlı olması.
- Saç uzatmak için bahane oluşturması
- Arnavut olması
- Veledrome'dan geliyor olması.
- Alim Can'ın oğlu olması.
- 18 Eylül 2007 Marsilya - Beşiktaş maçı
- Henüz 26 yaşında olması
- Sezonun ilk güzel transferi olması
- Rakipten çok kendi takımını tokatlayacak olması.
- Marsilya atkısıyla Sami Yen'e gidilebilecek olmamız

Perşembe, Temmuz 8

Gönüllerin Şampiyonu

Alman milli takımı pek sevilmez. Bunun sebebi sadece kazanmaları olamaz. Brezilya da kazanıyor, İtalya da kazanıyor, herkes kazanıyor, herkesin farklı bir kazanma geleneği var, Almanlar'ın da var ama pek sempatiyle yaklaşılmaz. Bunun nedeni, tamamen benim hayal ürünüm olarak, İtalya 1990'dır.

Biz futbolu bir üst kuşaktan dinlediğimiz ve öğrendiğimiz için ve onların sadece futboldaki değil hayattaki en öneml kahramanı Maradona olduğu için ve o Maradona'nın takımı 1990 finalinde Almanlar'a 1 haksız penaltı ve 2 kırmızı kartla yenildiği için, bize anlatılan Almanya hep renksiz ve antipatik Almanya'ydı.

İtalya 90'ın Almanya için önemi vardır. Goodbye Lenin'de işlenir ufak ufak. Birleşmeden sonra doğan sancıları Weltmeisterschaft engeller biraz. Almanya bayrakları Roma'da, bir Akdeniz yazında çok güzel dalgalanır. Tıpkı filmde patlayan havai fişekler gibi.

Futbol sayesinde bayrakların sandıktan çıkmasına Almanlar 2006'da da şahit olur. Kendi evlerindeki kupada. Bunun kötü tarafları ortaya çıkar mıydı acaba?Aşırı milliyetçilerin yeniden taşkınlık göstermesinden korkulur. Olmadı. Olmadığı gibi yeni bir takım ortaya çıktı 2010'da, bayraklar yine sallandı. (Fotoğraf Hamburg'dan).

Kuzey Afrikalı, Anadolulu, Balkanlı, Polonyalı, Afrikalı kökenleri bulan futbolculardan kurulu bir takım.Güzel bir takım. Güzel futbol oynayan bir takım.
Almanya futbolu tarihinde her başarıyı yaşadı. Kulüpler düzeyinde Avrupa Kupaları aldı, milli takımları her kategoride her turnuvada şampiyon oldu. Bu Alman takımı, kupa kazanamadı belki ama tek eksikliği doldurdu. Almanya tarihinde ilk defa Gönüllerin Şampiyonu oldu.

23.Gün / Özgüven


İspanya'ya güvenenler azdı. Oysa turnuva öncesinde şampiyon adayı bile değildi, daha ötesi; belli olan şampiyondu. Savunması güçlü olan takımlar karşısında bocalayınca ve Almanya gelene gidene 4 atınca yarı final maçı öncesinde onlara güvenen pek çıkmadı.

Önemli değil, insan kendine güvense yetiyor. 2 yıldır milli takımlarda ve kulüp takımlarında resital sunan birkaç futbolcu, karşılarında kendi ayarında bir takım bulunca eski kimliğine büründü. Bazen sizi en çok zorlayanlar, sizden daha zayıf olanlardır. Çünkü onlara karşı kendi kimliğinizi, kendi özelliklerinizi kullanırken zorlanırsınız. Yeni birşeyler denemek gerekir. İspanya, Portekiz ve Paraguay'ı da 1-0 yendi ama Almanya'yı 1-0 yenerken daha bir İspanya gibiydi. Bunu sadece formsuz Torres'in yedeğe çekilmesiyle açıklamak mümkün değil. İspanya daha kendi gibi oynadı, çünkü kendisi gibi bir rakibi vardı.

Özgüven böyle bir şey. Şampiyonluk da böyle bir yol. İlk maçta kaybetmek var, gruptan son maçta çıkmak var, Portekiz'i, Paraguay'ı maçın son çeyreğinde atılan gollere yenmek var. Hikaye böyle yazılıyor.

İngiltere'yi, Arjantin'i 4'leyip dünya şampiyonu olmak çok büyük bir hayal. Ütopik bir hikaye. Sırf bu nedenle bile İspanya'yı yenmek zordu Almanlar için.

Almanlar genç takım. Genç olmayanları da bu seviyenin adamları değil pek. Schweinsteiger'i ayıralım, nerdeyse hiçbiri İspanya'nın en zayıf halkası Busquets kadar bile buralarda gerekecek mental üstünlüğüne, daha doğrusu zor maç tecrübesine sahip değil.

İspanya kazandı, finalin adı kondu. İspanya-Hollanda. Dünya Kupası kazanamamış iki ülkden biri kazanacak. Yılların kaybedenleri, bu sene kazanan oldular. Bu sene şampiyon Anadolu'dan.

Çarşamba, Temmuz 7

22. Gün / Karışıklık


Olması gereken bir günün, diğer olması gereken günlerden bir farkının olmadığı, herşeyin birbirine karıştığı bir gün.

Olması gereken bir maçın, diğer maçlardan çok fazla farkının olmadığı, herşeyin birbirine karıştığı bir maç.

Maçın nasıl bir maç olacağını tahmin ediyoruz ve biliyoruz; fakat yine de karışıyor.

Forlan niye çıkar abi?ciler, Hollanda eski Hollanda değilciler. Sonuç 3-2. 5 gol, Hollanda kazandı, 78'den sonra finale çıktı.

Gereksiz ama eğlenceli 3.lük maçlarından bir farkı yoktu sanki. İspanya-Almanya'yı bekliyoruz demek ki. Dün 3.lük maçı, bugün final maçı havası.

Yalnız o değil de, Robben iyi topçu be...

Pazartesi, Temmuz 5

Inter Gol Atar


1954'ten beri 14 Dünya Kupası finali oynandı. Aksak organizasyonlu 1950 Dünya Kupası'nı saymazsak, savaş sonrası dönemin 15. finali olacak bu. Finale kalma ihtimali bulunan 4 takım var ve biz nasıl bir final olacağını kestiremiyoruz. İstatistikler ise Sneijder'in gol atacağını söylüyor.

Toplam 14 finalde 51 gol atılmış. Maç başına 3.5 gol ortalama diyebiliriz. Bahisçilere 3.5 gol üstünü önermek mümkün tabi ama son oynanan 5 finalde 8 gol atıldığı da bir gerçek. Üstelik bu 5 finalin 2'sinde uzatmaya gidildi. Yani 450 dakikadan daha uzun bir sürede 8 gol atıldı.

Bu dönemde İtalyanlar 4 kez finale kalıp 2 kez kupayı kaldırdı. 4 finalde 5 gol attılar, sadece 1982'de kupayı kaldırıken 1'den fazla gol attılar. Kısır İtalyan futbolu dedirten bir istatistik. Ama istatistiğin devamı şaşırtıcıdır, keza oynanan 14 finalde gol atan futbolcuların çoğu o golleri atarken Serie A'da oynuyordu.

En fazla gol atan takım İnter Milan; 7 gol attılar. Son gol Materazzi'den. Ronaldo, 2002'de İnter formasıyla oynamamıştı ama Dünya Kupası'nda gol kralı olurken finalde 2 gol attı. Yani son 2 kupa finalinde İnterli futbolcuların golleri var.

1998 finalinde Zidane 2 gol atarken, Juventus forması giyiyordu. 1994'te gol sesi çıkmadı, çıksaydı Serie A oyuncuları ağırlıklı sahadan biri atacaktı.

1990'ın tek golü Brehme'den, o da bir İnterli. (O Alman takımının 3 futbolcusu İnter'de oynuyordu, bknkz: fotoğraf). 1986'da Almanlar ve Arjantinliler gol düellosuna girişirken İnterli Rummenige bir gol atıyordu.

1982'yi kazanan zaten İtalyanlar. Golleri de onlar atıyor. Gol atan isimlerden biri Altobelli, o da bir İnterli.

1878 ve 1974 Serie A'nın suskun olduğu kupa finalleri olarak tarihe geçiyor. Bu iki kupa finalinde İtalyan futbolunun antitezi Hollanda takımının finalde bulunması işin ilginç noktası.

1970 finalinde Güney Amerika takımları şov yapıyor. Zaten şov yaptıkları son kupa bu oluyor. Fakat rakip İtalyanlar ve Serie A ile İnter bu finalde de gol atıyor.

1966'da Almanlar ve İngilizler karşılaşıyor. Avrupa'ya fazla futbolcu ihraç etmeyen iki geleneksel ülke. İngilizlerin 4 golü de West Ham'dan geliyor, ki bu gollerden sonra tam 32 sene İngiliz takımları gol atamıyor, ta ki Arsenalli Petit 1998'de, finalin son dakikasında atana kadar. Almanlar bu finalde 2 gol atıyor, ilk gollerini Helmut Haller atıyor. 1966 yılında Bologna forması giyiyordu.

1966'dan beri oynanan 11 kupa finalinin 9'unda İtalyan takımları gol atıyor, atılmayan 2 kupa finalinde ise Hollanda finalde yer alan takım. Şu anki durum nasıl?

Uruguay'ın İtalyan takımlarında oynayan en önemli yıldızı Palermolu Cavani. Savunma hattında da İtalya'da oynayanlar var ama zaten Uruguay'ın finale çıkma şansını az olarak görüyoruz.

Almanya ve İspanya'nın yurt dışında oynayan çok az futbolcusu varken Serie A patentli bir yıldız bulmak daha da zorlaşıyor.

Hollanda ise en fazla Serie A topçusuna sahip takım. Ama onların yer aldığı finallerde Serie A topçuları atamıyor. İnterli Sneijder ve Milanlı Huntelaar gole en yakın isimler. Bu arada Milan'ın Dünya Kupası finalinde attığı son golün altında bir İsveçli'nin imzası var. 1958 finalinde Brezilya ağlarını sarsan efsane futbolcu Nils Liedholm.
Olay kısaca şu; Hollanda finale çıkarsa iki gelenekten biri devam edecek. Ya Serie A topçuları gole devam edecek, ya da Hollanda finallerinde suskun kalmaya devam edecekler.

Kanatsız Kuş


Bırak uyusun bu deniz, kanatlarımın altında
Gel, gezmelere gidelim biz bulutların asfaltında

Pazar, Temmuz 4

Kral Adayları


Biz bu oyunu izlemeye başladığımızda, Gerd Müller kupa tarihinin en golcü adamydı. Geleneğe ve büyüğe saygısı olan bir çocuk olarak, Müller'i hiç izlememiş olsam da, onun bu onura ömür boyu sahip olmasını istiyordum.

Sonra Ronaldo geldi, rekoru kırdı. Nedendir bilinmez Ronaldo'yu ilk çıktığı günden beri sevemedim. Real Madrid döneminde ilk defa kanım kaynadı, daha sonra C.Ronaldo ortaya çıkınca, iki Ronaldo'dan birini seçme ihtiyacından olsa gerek, dişlek olanı seçtim. Onun en golcü isim olmasıni ilk başlarda hiç istemesem de o ünvanın, 3 final oynamış, 2 kupa kazanmış birine olduğu kadar kimseye daha çok yakışmayacağını idrak ettim.

Klose, Suudi Arabistan'a kafa gollerini atarken Ronaldo'yu geçmesini diliyordum. 2010'da Brezilya takımında Ronaldo oynamaz, Almanya'da Klose oynar ve geçer diye hesaplar yapıyordum. Şimdi, o hesapların gerçekleşmesine çok az kaldı ama ben artık Klose'yi eskisi kadar istemiyorum.

Gol denince akla gelen bir isim, orada durmalı. Önce Müller, sonra Ronaldıo Yakışıyorlardı. Klose'yi severim ama sonuçta o Klose(!). Gattuso'yu da seviyorum ama onun orada olması çok saçma olurdu.

Neyse ki, içimden bir his bu ünvana en yakın zamanda Müller'in tekrar oturacağını söylüyor. İlk oynadığı Dünya Kupası'nda herkesi kendisine hayran bırakan genç bir çocuk. Önünde 1 maç daha var ve şimdiden 4 gol atmış durumda. Bir sakatlık olmazsa, 2014'te Ronaldo'nun ülkesinde gol atacak, 2018'de de rekoru eline geçirecek.

Dünya Kupası tarihinin en goalcü ismi yakın zamanda yine Müller olacak. 13 numaralı formasıyla..

21. Gün / Saçmalamak


Saçmalamak genelin algısında kötü bir şey olarak görülse de aslında güzeldir. Saçmalama başlayınca mantıktan uzaklaşılır, rolden doğallığa geçilir. Doğaçlama başlar. Bu da yaratıcılığın sınırlarını zorlamaya başladığı gibi, heyecanı da arttırır.

Almanya'nın Arjantin'i 4-0 yenmesi oldukça saçma bir skordur. Maçın ikinci yarısının başından itibaren, maç çığrından çıkma noktasına geldi zaten. O dakikadan sonra 60 dakika boyunca top oynamayan Arjantin de gol bulabilirdi ve o golü bulursa herşey çok değişirdi. Golü bulan Almanlar oldu, saçmalama şerefine de onlar sahip oldu.

İspanya - Paraguay maçı da hemen hemen aynı dakikalarda mantıktan koptu. Arka arkaya iki penaltı, iki kaçan penaltı, verilmeyen bir 3.penaltı. Aslında maçta en çok saçmalayan toptu. Oyunun en fazla doğaçlama yapan oyuncusu o oldu. Villa'nın golünde kaleye girmek istemedi, naz yaptı, gösterdi ama vermedi en sonunda İspanya hanesine 1 sayısını yazdırdı. Golden sonraki pozisyonda, Casillas'ın bacağına çarpması da onun isteğinden kaynaklanıyordu.

Dünya Kupası'nın ilk günleri planlı, taktik anlayışlı, düzenli, sistemli ve bunların getirisi olarak ruhsuz ve cansız maçlara sahne olmuştu. Artık, kopma noktasına geliyoruz.

Bu kadar düzen, bu kadar plan yeter. Artık saçmalama zamanı.

Cumartesi, Temmuz 3

Deli Muslera




Rahatsızları, delileri, farklı olanları, farklı düşünenleri seviyorum. Deliliğin işaretlerinden biri de herhalde bir kale direğiyle konuşmaktır, ona şükretmektir.

Muslera, dün Gyan penaltıyı direğe nişanladıktan hemen sonra bunu yaptı. Ne kadarı samimi ne kadarı endüstriyel futbolun şov kısmına yönelik bilmiyorum. Ama hoşuma gidiyor işte. Normal bir davranış değil çünkü, dünya kupasının çeyrek finalinden bir kale direğiyle konuşmak.

24 yaşındaki Muslera'nın tipi, mahallenin abilerinin "gel kaleye geç" teklifine sırf abiler çağırıyor diye evet diyen, daha sonra büyünce de amatör kümede kaleci olan çocuklara benziyor. 3 milyonluk ülkenin zorla kaleye geçirilmiş genci gibi duruyor. Sempatik, naif bir suratı var. Hem böyle saf çocuk tipine hem de direkle konuşan bir ruhsal bozukluğa (!) sahip. Penaltılar başlayınca, Urugay ve Gana yerine Muslera'yı desteklemek geldi içimden.

O da 2 penaltı kurtararak (penaltılar kötü atılmış olsa dahi) ulusal kahraman oldu. Delilerin kahraman olarak milyonların bağrına basıldığı tek yer futbol sahası belki de. O yüzden seviyoruz bu oyunu.

20.Gün / Sorumsuzluk


Heitinga, Melo, Suarez, Gyan... Dünya Kupası çeyrek finalinde takımlarını az daha yakan, ve hatta yakan, birkaç isim. Eric Cantona ''takım arkadaşına güvenmeden kazanamazsın" dese de, bazen takım arkadaşların can alıcı hatalarla, akla mantığa uymayan hareketlerle seni en büyük rüyalarından alıkoyabiliyor.

Heitinga'nın pozisyon hatasını yetersizlikle açıklayabilir ve mazur görebiliriz ama diğerleri gerçekten acemilikten daha fazlası.

Melo, "yılın bidonu" ödülünü boşuna almadığını gösterdi. Rakibine karşı üsütünlük kuran, ilk yarıda 3'ü, 4'ü kaçıran takımına önce bir gol attı, sonra o takımı eksik bıraktı. Takım arkadaşlarının, teknik direktörünün ve Brezilyalılar'ın umutlarını yıktı. Umutlar neyse de, emeğe de yazık oldu.

Suarez, büyük yetenek. Ama kafa çalışmıyor. Pas ve şut tercihleri bunun en büyük kanıtı. Dün üzerine gelen topu elle çıkararak takımını yakıyordu. Bazıları son dakikada o riske girilir diyor ama ben buna katılmıyorum. O risk, topa yetişmenin zor olduğu pozisyonlarda yapılır, elle uçarsınız. Üzerine gelen topu, hele hele DK çeyrek finalinde her türlü çıkarırsın, çıkarman lazım. Gerekirse suratına çarpsın.

Fakat Suarez, futbol tanrılarının sevdiği bir kulmuş. Hem penaltı golle sonuçlanmadı hem de Gana'ya psikolojik bir dejavantaj yarattı. Arkasından 3 milyonluk ülkeye yarı final geldi.

Burada Gyan faktörü çıkıyor. Penaltı atmak kolay değil. Hele öyle bir anda. Ama artık günah keçisi olduğu gerçeğini de değiştiremeyiz. Tüm Afrika'nın kaderini değiştirebilecekti Gyan, olmadı. Takım yıkıldı.

Profesyonel futbolla hayat arasında böyle bir benzerlik kurulabilir. Takım arkadaşlarını kendin seçemiyorsun. Sana sunulanlar arasından tercih yapabilirsin. Tercihin o takımı kabul etmek veya etmemek olur sadece. "Şu takımdakilerle beraber olmak istiyorum" demen yeterli olmuyor. Cantona'nın Looking For Eric'de söylediği sözü bir kez daha düşünürsek, takım arkadaşlarını güvenebileceğin kişilerden seçmelisin. Eğer kimseye güvenemiyorsan, bireysel bir spor olarak tenisi seçebiliriz.

Bu paragraf sayesinde sevdiğimiz sporcu Nadal'ın finale çıkışını da kutlayalım. Onun sayesinde bireysel bir spor dalı olan tenisten de çok fazla ders çıkarabiliyoruz.

Cuma, Temmuz 2

Dallas 1994



1994 Dünya Kupası'nın Dallas'da oynanan çeyrek final maçı. Yine bir çeyrek final maçında bu iki takım 16 sene sonra karşı karşıya geliyor. Brezilya-Hollanda.

Brezilya'nın 3.gol öncesinde kazanılan faul önemlidir. Bize vaadedilen Brezilya'yı bulamadığımız bir yazdır 1994 yazı ve o 3.gol sempati besleyememe bahanelerimiziden biri oldu. O yazın Brezilya'ya dair en güzel unsuru, bu maçta giydikleri koyu mavi forma.

Hollanda ise en güzel kaybeden olarak tanıtıldı, öyle olduğunu da gördük. Harun Kış'ın golüyle umutlandık ama kazanan yine Brezilya oldu. Bebeto'nun gol sevincini yazmaya gerek yok.

Kaybeden



Dünya Kupası'nın şu ana kadar maç kaybeden tek Güney Amerika takımı, evine dönen tek Güney Amerika takımı. Kaybedenleri seviyorum. Bu turnuvada sevdiğim takımlardan biri oldular.

İlk fotoğrafta bayrak sallayan devlet başkanı Pinera, yanındakiler Bravo, Vidal ve Mark Gonzales. Pinera, ülkenin en güçlü takımlarından Colo Colo'nun hisselerinin bir kısmını elinde bulunduran bir siyasetçi. Bravo ve Vidal da eski Colo Colo oyuncularıdır. Bunların konuyla pek ilgisi yok tabi.

Perşembe, Temmuz 1

Roy


Roy Hodgson, Roy Evans'dan sonra Liverpool'un başına geçen ilk İngiliz oldu. Arada 10 küsür sene var, bu süre içinde çok fazla hoca değişikliği yaşanmıştır diye düşünebiliriz Türk refleksi olarak ama tabi ki orada işler böyle yürümüyor.

Roy Hodgson'ı çok uzun bir süre boyunca İsviçreli sanıyordum. Sebebi belli, bizim Avrupa futboluyla ilgilenmeye başladığımız yıllarda o İsviçre milli takımının başındaydı. Sonradan İngiliz olduğunu öğrendiğimde hiç şaşırmamıştım.

Fotoğraftaki stadın tribünlerinde sezon başlayınca oturacaklar nasıl futbol isteyecek az-çok belli. Nasıl futbol izleyecekler o da az çok belli. Bence çok uzun ömürlü bir ilişki olmayabilir. Roy Hodgson, zamanında ne kadar İsviçreli sansam da, tam bir İngiliz ama Liverpool şehri tam bir İngiliz şehri ve takımı değil. Dayanak noktam çok basit ve sıradan ama şu dakikada, şu günde takım sahaya çıkmamışken atmak-tutmak için daha iyisini bulmak gerçekten çok zor. Sonuç olarak Roy Hodgson-Liverpool ilişkisini eski bir Liverpool taraftarı olarak yakıştıramadım.

İngiltere milli takımının hocası yerli mi olsun yabancı mı diye tartışılırken kafaya oynayan 4 takımın yıllar sonra ilk defa bir İngiliz hocası oldu ki bu da ilginç bir not.

İngiliz futbolu hakkında bir yazıda bu kadar "hoca" kelimesi kullanılması beni bile rahatsız etti. Elit futbol, elit lig orası, daha seviyeli kelimeler kullanmak lazım.

Boş İşler


Eskiden olsa fazladan bir derbi göreceğiz diye sevinirdik. Şimdi hiç öyle bir istek ve heyecan yok. Ne kadar gereksiz olmuş diyorum sadece. Bizim kendi isteksizliğimiz, keyifsizliğimiz mi buna neden yoksa gerçekten çok saçma bir organizasyon mu onu tam olarak idrak edemiyorum.

Yorulduk, sıkıldık. Mesela artık buraya fazla yazı yazamıyorum. Sadece ben değil, diğer bloglarda da bir durgunluk var sanırım. Dünya Kupası aşkına biraz birşeyler geveliyoruz ama o da bitince ne olur gerçekten bilmiyorum.

Sadece sanal alemde de yaşanmıyor bu. Birçok arkadaşım bu sene kombine almıyor. Transfer nöbetleri tutulmuyor. Gazeteler okunmuyor. Muhabbetler edilmiyor. Sıkıldık artık. İşte yine bir derbi. Biz yine de sezon başı toparlanır diye düşünüp takım nasıl daha iyi sezona hazırlanır derken, daha sezon başlamadan takım gereksiz streslere, polemiklere sokuluyor.

Fenerbahçe son hafta şampiyonluğu kaybetmiş, hocası istifa etmiş, tribün gruplarından bazıları yeni kararlar almış, yepyeni bir hoca gelmiş, eski futbolcusu ve sabıra ihtiyacı var; ilk maçı Galatasaray maçı.

Galatasaray, dünya kadar para harcamış ve başarısız olmuş, hocası tartışılıyor, topçusu tartışılıyor, yönetimi tartışılıyor, taraftarı tartışılıyor, herkes isteksiz, herkes keyıfisiz, herkes patlamaya hazır; sezonun ilk maçı Fenerbahçe maçı.

Amaç biraz daha fazla para kazanmak. Bu sefer hedef gurbetçi taraftarlar. Eskiden TSYD vardı, öyle bir şey organize edilsin. TSYD için takım hazır değil oluyor, ama Almanya'daki maç için hazır oluyor. Kişisel olarak soğudum artık. Bu kadar basit olmamalı. Herşeyin kısa bir sürede unutulup, yeniden başlaması çok zor oluyor. Hele bizim gibi unutma sorunu yaşayanlar için daha da zor. Şu 2 paragraf yazıyı yazarken bile başım ağırdı. İyi ki dünya kupası var.

Bu sene Avrupa futboluna ve amatör şubelere yönelmek lazım. Kaldırmak zor oluyor bu süreci. Gerçi bu hissiyatı en son 2000 yazında yaşamıştım (neden o yaz bilmiyorum, Uefa falan kazanılmış oysa), sonra 2000-2001 sezonunu yaşamıştık. Fnerbahçe şampiyon olsa da çok keyifliydi o sezon. Gerçi sezonlar da işin biraz bahanesi, önemli olan bizim yaşadıklarımız. 10 sene geçti, çok şey değişti.