uruguay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uruguay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Ocak 8

Latin Amerika'nın Kesik Damarları

Eduardo Galeano'nun kalemine laf söylemek kolay değil, haddimiz de değil.

Latin Amerika'nın Kesik Damarları, onun kaleminden çıktığı çok belirgin olan bir kitap. Anlatımı ne sıkıcı, ne boğucu, ne düz, ne yapay, ne didaktik, ne mesaj kaygılı. Tam Galeano'ya göre. 500 yıldır bildiğimiz hikayeyi anlatıyor önce. Bunu yaparken, kafanızda yeni dünyalar kurmamızı sağlıyor. Hikayeler anlatıyor, müthiş betimlemeler ile manzarayı önümüze sunuyor.

Yazar, bir politik kitabın farklı bir dille de yazılabileceğini iddia ediyor. Bunu zaten kendisi de vurguluyor. Sonra da iddiasını gerçeğe dönüştürüyor. Sosyologlar, tarihçiler, siyaset bilimcileri gibi yazmıyor satırlarını. Belki de etkileyici olmasının altında bu yatıyor. Alışılmışın dışına çıkıyor, geniş kitlelere ulaşabilme ihtimalini doğuruyor. Diğer yandan çoğunluğa oynamıyor, slogancı bir coşkuya da kapılmıyor. Kitap, anlattıklarından ziyade anlatımıyla büyülüyor.

Tabi ki tespitler ve çözüm önerileri de işin içine giriyor. Bu noktada yazarın beslendiği sol geleneğin ağırlıkta olması kaçınılmazdı. Çözümlerde sıkıntı yok ama üstad tespit işinde 'Dış mihraklar' kısmını biraz fazla kullanıyor. Yine de diyecek lafımız olmaz. Onun ülkesi, onun coğrafyası, onun tarihi. Haksız da değildir. Ama toplumsal öz eleştiri kısmı eksik kalıyor.

Belki de biz bunu istiyorduk. Zira kilometrelerce uzakta olsak da, yaşanmışlıklar üzerinden ortaklıklar kurmamız çok kolay oluyor. Bu da bize ister istemez, satırları arasında gezinirken "Hayır öyle değil, böyle" deme lüksünü bize tanıyor. Gerçi Galeano da sonrasında kitabı ile arasına mesafe koymuş. İlk olarak 31 yaşındayken yazmış, sonrasında gelişmeler yaşandıkça içerik güncellenmiş ama yazar yıllar sonra "Ben olsam tekrar okumazdım" demiş. Anlamak mümkün.

Bazen o kadar bilindik hikayeler, gerçekler, veya istatistikler veriyor ki, daha önce benzerlerini okuduğumuz kitaplardan farkını sorguluyoruz. Tam bu noktada Raimondo Luraghi'nin Sömrügecilik Tarihi kitabını önerebilirim. Fakat sonradan düşününce; Galeano gibi bir şöhretin elinden çıkan kitabın, doğru yere daha çok ulaşacağını düşünüyorum. En azından buna inanıyorum. Belki de Güney Amerika'da olanları bilmeyen Kuzey Amerika ve Avrupalılar, Galeano sayesinde ufak da olsa bir aydınlanma yaşarlar. Ya da bu sadece bir züğürt tesellisidir.

Diğer yandan Hugo Chavez'in Barack Obama'ya hediye ettiği kitap olması, onu apayrı bir yere koyuyor. Amacına ulaşmış mıdır bilinmez ama amacına ulaşmanın en sembolik görüntüsünü yaşatmış. Zaten satış rakamları da çok iyi gitmiş kitabın. Baktığımız zaman 'güney' cephesinde yeni bir şey yok ama olsun. Belki bir gün olur.

Pazar, Mayıs 2

El Pepe: A Supreme Life

Jose Mujica, yani Pepe, Uruguay siyaseti için çok önemli bir figür. Tabi bizden kilometrelerce uzak olan ve ilişkilerin pek de yoğun olmadığı Uruguay'ın tarihinde kilit bir isim olmak bizim merakımızı çalmak için yeterli olmazdı. Zaten uzun zamandır da birkaç siyaset meraklısı dışında da ülkemizde bilinen bir isim değildi Pepe.

Fakat son yıllarda işler değişti. Uruguay, Servet-i Fünun ekibinin Yeni Zelanda'sı gibi, muhaliflerin gözde ülkesi oldu. Pepe de özlenen ve aranan devlet başkanıydı. Zaten dünyanın en fakir başkanı olarak biliniyordu ve bu ona bir popülarite ve sempati getirdi. Ülkemize ziyarette de bulundu ve gazetelerin sayfalarında daha sık yer almaya başladı. Tüm bunların etkisiyle bir anda Putin, Merkel, Trump gibi isimlerden sonra ülkemizde en çok tanınan siyasetçilerden biri oldu. Fakat yine de Uruguay ve Pepe hakkında sınırlı bilgilerimiz olduğunu düşünüyorum. En azından benim için ve kendi çevremde öyle...

O yüzden hakkında bir belgesel izlemek faydalı bir girişim olacaktı. Emir Kusturica'nın Maradona belgeselini yıllar önce izlemiştim. Çok sevdiğim yönetmenin, çok sevdiğim futbolcuyla bir araya gelerek çektiği belgeselden çok fazla ümidim vardı. Fakat beklentilerimi karşılayamadığını çok net hatırlıyorum. Aradan yıllar geçip Pepe için ekran başıma oturduğumda bu sefer beklentilerim çok düşüktü. Bunun da sonucunu aldığımı düşünüyorum. Çok daha sağlam bir temele oturtulan, çok daha güçlü bir yapım olduğunu kabul ediyorum.

Aslında, tıpkı Maradona'da olduğu gibi burada da alışılmış bir belgesel kurgusu yok. Yani Maradona'nın veya Pepe'nin hayatına uzun uzun bakmıyoruz. Biyografik bilgilerin üzerinden tekrar geçmiyoruz. Oraları çok hızlıca hatırlıyoruz zaten. Devamında bir röportaj hali söz konusu. Fakat bu röportaj için de bir stüdyoya girmiyoruz. Maradona'da da aynısı vardı. Sokaklar geziyorduk ama burada çok daha belirgin ve somut bir şekilde bu tarz hissediliyor. Zira Pepe ile gezdiğimiz sokaklar, sıradan sokaklar değil. Onun siyaseti ve fikirleri sonucu ruh kazanan sokaklar. Biz o sokaklarda ve mekanlarda gezerken bir yandan da Pepe'nin çay içtiği, bahçe ile uğraştığı ve tango hakkında konuştuğu gündelik hayatına giriyoruz. Çok sevdiği eşi ile beraber yaşadığı (yaşamış olduğu değil, şu an yaşadığı) hayatı görüyoruz. İcraatları güçlü bir şekilde var olmaya devam eden bir siyasetçinin mütevazı hayatını aynı kareye sığdırıyor Kusturica. Maradona, kesinlikle Pepe'den daha renkli ve ilginç bir figürdü ama bu tarza Pepe çok daha uygundu.

Tabi bir siyasetçi ile futbolcu arasında da fark var. Pepe'nin yaptıkları veya mirası canlı kanlı Uruguay'da var olmaya devam ediyor. Bir yandan Pepe'nin hayatını, yaşadıkları ve hissettiklerini öğrenirken, dinlerken; bir yandan da onun Uruguay'da yaptıklarının etkilerini görüyoruz. Maradona'nın böyle bir şansı yok. Ne yapacak; gidip Napoli'de kazandığı şampiyonluğu tekrar gösteremez ya...

Doğru isimle doğru uyum yakalanıyor. Üstelik bu uyumun farkında olan yönetmen zamanı da sömürmeye kalkmıyor. 70 dakika civarına sığdırıyor her şeyi. Kısa ama gerçekten öz bir iş. Pepe'yi anlatmak için en uygun formül zaten.

Çarşamba, Şubat 11

Derbi Dediğin Kavgalı Olur


Bu maçı yeni görüyorum. Zaten niye zamanında görmüş olayım. Sene 2000, Uruguay'da Penarol-Nacional derbisi... Haberim olmazdı o dönem normal olarak. Gerçi haber bültenlerinde bile verilmeliydi. Olay şu; Uruguay'ın iki takımı Nacional ve Penarol karşılaşıyor, maç 1-1 bitiyor. Maç sonu iki takım oyuncuları birbirine giriyor. Gözaltına alınan futbolcu bile oluyor. Sanırım sahadaki 22 futbolcudan 18'i ceza alıyor. Muhteşem bir olay. Kavganın yapısı da çok şık. Çete kavgası gibi. İki takım oyuncuları da hat gibi dizilmiş, birbirlerine vuruyorlar. Güney Amerika işte, kavgası bile klas...

Perşembe, Haziran 26

Suarez'in Cezası


Kasımpaşa - Beşiktaş maçında da buna benzer şeyler yazmıştım. Donk'un topu eline almasından sonra yaşananlar, hadisenin büyümesi tamamen hakemin anlık karar verememesinden ve olayı geçiştirme güdüsünden kaynaklanmıştı. Olay yaşandığı anda halının altına süpürülmese, aslında herşey doğal akışında hakkaniyetli bir şekilde devam edecek.

Şu an gündem Suarez. Rakibini ısırmayı adet edinen bir oyuncuyu psikologlar inceler. Fakat bizim konumuz daha farklı. 1 yıl men cezası alsın isyanında olan da var, afaroz isteyen de, "ne yaptı ki" diyen de... 

Nike'ın bir önceki Dünya Kupası için hazırladığı "Write the Future" reklamı çok iyiydi. Futbolun, futbolcunun aslında ne kadar ince bir ip üzerinde oynadığının götergesi. Biraz mizah katılmış olsa da gerçekliği tartışılmaz. Şu an yaşanan durumu özetleyelim:

Suarez, Chiellini'yi ısırdı. Hakem görmedi. Maç 0-0 devam ediyordu, Suarez oyunda kaldı. Bir kişi fazla oynayan Uruguay biraz daha yüklendi. Son 10 dakika içinde golü buldu. İtalya'yı eledi. İkinci tura çıktı. Gündem Suarez oldu. İtalyan medyası dünya gündemini belirlemeyi yine başardı. Suarez yerden yere vuruldu. İngilizler eski defterleri açtı. Barcelona'nın Suarez'den vazgeçeceği iddia edildi. Suarez'e çok ağır bir ceza verilmesinin gerekliliği konuşuldu. Öte yandan Uruguaylılar Suarez'i korumaya geçti. İkinci tur coşkusuyla (ve Kolombiya karşısında ondan yoksun olmama isteği) onları biraz daha kenetledi. Herkes şu an FIFA'nın ne ceza vereceğini bekliyor. Sonuç olarak Suarez bütün maçın önüne geçti. Bir kısmın saldırdığı ,diğerlerinin koruduğu bir figür oldu.

Oysa olması gereken şuydu; write the future'u düşünerek okuyun..

Suarez, Chiellini'yi ısırıyor. Meksikalı hakem Rodriguez kırmızı kartını çıkarıyor. 10 kişi kalan Uruguay, rakip savunmaya üstünlük uramıyor. 0-0 biten maç sonunda İtalya tur atlıyor. Suarez ile bir iki şaka sosyal medyada yer alıyor. Ama Uruguay'da durum daha vahim. Suarez "vatan haini" olmak üzere.. Elenmenin bütün faturası ona çıkmış durumda. Bu arada FIFA 4 maç ceza veriyor ama zaten kimse önemsemiyor. Uruguay'ın elenmesine neden olmak Suarez'i baya etkiliyor. Barcelona transferden vazgeciyor. Liverpool'da mutsuz ve etkisiz bir sezon geçiriyor...

Ya da buna benzer bir şey...

Aslında olması gereken sadece kuralın uygulanması. Yani hakem alenen ortada olan bir pozisyonda hakedilen cezayı verse, gerisinin pek önemi kalmayacak. Bir oyuncunun diğerini ısırması, 1 yıl men almasını gerektirmiyor. Sadece hakettiği kırmızı kartı görse yeterli olacak.

Aslında buna benzer bir durum Bilica'nın penaltı noktasını kazdığı pozisyonda da yaşandı. Hakem orada Bilica'ya gereken cezayı verse olay daha farklı seyredecekti...

Hayat aslında çok basit, gerçekten...

Çarşamba, Eylül 14

Gallardo Uçakta

Uçağın kalkış saatini bekliyor. Haim Fresco biletleri almış.
Yalnız artık futbolu bırakmış, Uruguay'da hoca olmuş.

Çarşamba, Temmuz 20

Deli Evlat

Muslera'yı daha önce de Serie A'dan tanıyordum ama onu çok sevmeye başlamam geçen yaza dayanır. Hatta tam olarak, Gana maçının 120.dakikasında. Kaçan penaltıdan sonra üst direği öpen bir adam. Böyle karakterleri seviyorum. Şimdi o adam bizim takımda.

Çok gol yiyebilir mi? Yiyebilir.
Hatalı gol yer mi? Kesin yer.
Yerin dibine sokulur mu? Kaçışı yok
Bunlar benim için önemli mi? Hiç değil.

Gelsin, kalede dursun. Mahallede; isteyerek kaleye geçen ve o yüzden herkesin sevdiği, hatalı gol yese de kimsenin kızamadığı, (kızarlarsa çekip gider ve kaleye başka biri geçmek zorunda kalır) anne-babaların sevdiği uslu, efendi ama fırlamalık zamanı en fırlama olan çocuk tipiyle geliyor.

Karakter zaten ruh hastası, şizofren midir nedir. Tam benim seveceğim adam. Gelsin.

Deli Muslera artık Evlat Muslera oldu.


Pazartesi, Temmuz 12

Forlan


Write the future temalı reklamlara konu olacak bir hikaye. Sezon boyunca tam 69 maç oynadıktan sonra, 70.maçına çıkan Forlan, topun başına geliyor. Skor 3-2 Uruguay aleyhine. Az önce bir de gol atan Forlan, son dakikada topa vuruyor, barajı ve kaleciyi geçen top direğe çarpıp auta çıkıyor. Sezonun son şutu oluyor bu. Direkten dönen toptan sonra hakem düdüğü çalıyor.

Tam 70 maç. A.Madrid'e yıllar sonra kupa kazandırma, Uruguay'a yıllar sonra yarı final oynatma. Kulüp takımıyla iki final, milli takımla yarı final. Hepsi zor maçlar, hepsi üst düzey maçlar. Bütün bir sezon 70 maç.

FIFA, şampiyon takımın bir oyuncusuna ödül verir diyorduk, yanılttılar bizi, Forlan'a verdiler. İyi de oldu. Hakedıyordu. Hakeden kazandı.

O 70 maçtan birini de Servet'e borçluyuz. Servet, Aguero'nın suratını dağıtınca Sami Yen çimlerine ayak basan Forlan, maçın sonunda da bir gol atmıştı.

Pazar, Temmuz 11

24.Gün / Ayrılık Vakti


3.lük maçları Dünya Kupaları'nın en gereksiz gibi gözüken ama en çok eğlendiren maçıdır aslında. Değerini pek göremez. Oysa aslında kupanın en güzellerindendir. Bu hoşluk, sadece bir teselli maçı olmasından doğan bol gol izlemekten kaynaklanmıyor. Aynı zamanda amaçsız şekilde maç izlemenin güzelliğini de hatırlatıyor.

Belki de milli takımımızın oynadığı son Dünya Kupası maçının bundan 8 sene önce oynanan bir 3.lük maçı olması bunda etkilidir. O yaz, 1 ay boyunca takım ve teknik heyet üzerinde yaratılan baskı nedeniyle, saçma tartışmalar nedeniyle, hesaplaşmalar, restleşmeler ve kavgalar nedeniyle kupadan zevk alamamış, yarı-final maçında bile "bu başarı mı, değil mi" diye tartışmış ama 3.lük maçı sayesinde yeniden futbolu hatırlamış ve sevebilmiştik.

Güzel geçen bir tatilin son anı, son akşamı değil bir öncesi daha eğlenceli, daha güzel, daha hisli olur. Bu da öyle birşey. 1 ay boyunca birçok maç izledik, yarın final var ve şampiyon belirlenecek. Bugün ise hem yarına hazırlanıp he de 1 ayın muhabbetini yapmak güzel oluyor. Suarez'ı görüp Gana'yı hatırlamak, Müller ile Villa ve Sneijder'i kapıştırmak, Muslera ile Enyema'danHandanoviç'e bütün kalecileri kıyaslamak, Forlan'ın golüyle bütün golleri hatırlamak...

3.lük maçları yıllar sonra pek hatırlanmaz ama o gün futboldan, oynanan futboldan daha öte sadece futboldan, alınan zevk 4 sene sonra oynanacak Dünya Kupası'nı 4 sene boyunca bekleme nedenidir.

Çarşamba, Temmuz 7

22. Gün / Karışıklık


Olması gereken bir günün, diğer olması gereken günlerden bir farkının olmadığı, herşeyin birbirine karıştığı bir gün.

Olması gereken bir maçın, diğer maçlardan çok fazla farkının olmadığı, herşeyin birbirine karıştığı bir maç.

Maçın nasıl bir maç olacağını tahmin ediyoruz ve biliyoruz; fakat yine de karışıyor.

Forlan niye çıkar abi?ciler, Hollanda eski Hollanda değilciler. Sonuç 3-2. 5 gol, Hollanda kazandı, 78'den sonra finale çıktı.

Gereksiz ama eğlenceli 3.lük maçlarından bir farkı yoktu sanki. İspanya-Almanya'yı bekliyoruz demek ki. Dün 3.lük maçı, bugün final maçı havası.

Yalnız o değil de, Robben iyi topçu be...

Cumartesi, Temmuz 3

Deli Muslera




Rahatsızları, delileri, farklı olanları, farklı düşünenleri seviyorum. Deliliğin işaretlerinden biri de herhalde bir kale direğiyle konuşmaktır, ona şükretmektir.

Muslera, dün Gyan penaltıyı direğe nişanladıktan hemen sonra bunu yaptı. Ne kadarı samimi ne kadarı endüstriyel futbolun şov kısmına yönelik bilmiyorum. Ama hoşuma gidiyor işte. Normal bir davranış değil çünkü, dünya kupasının çeyrek finalinden bir kale direğiyle konuşmak.

24 yaşındaki Muslera'nın tipi, mahallenin abilerinin "gel kaleye geç" teklifine sırf abiler çağırıyor diye evet diyen, daha sonra büyünce de amatör kümede kaleci olan çocuklara benziyor. 3 milyonluk ülkenin zorla kaleye geçirilmiş genci gibi duruyor. Sempatik, naif bir suratı var. Hem böyle saf çocuk tipine hem de direkle konuşan bir ruhsal bozukluğa (!) sahip. Penaltılar başlayınca, Urugay ve Gana yerine Muslera'yı desteklemek geldi içimden.

O da 2 penaltı kurtararak (penaltılar kötü atılmış olsa dahi) ulusal kahraman oldu. Delilerin kahraman olarak milyonların bağrına basıldığı tek yer futbol sahası belki de. O yüzden seviyoruz bu oyunu.

20.Gün / Sorumsuzluk


Heitinga, Melo, Suarez, Gyan... Dünya Kupası çeyrek finalinde takımlarını az daha yakan, ve hatta yakan, birkaç isim. Eric Cantona ''takım arkadaşına güvenmeden kazanamazsın" dese de, bazen takım arkadaşların can alıcı hatalarla, akla mantığa uymayan hareketlerle seni en büyük rüyalarından alıkoyabiliyor.

Heitinga'nın pozisyon hatasını yetersizlikle açıklayabilir ve mazur görebiliriz ama diğerleri gerçekten acemilikten daha fazlası.

Melo, "yılın bidonu" ödülünü boşuna almadığını gösterdi. Rakibine karşı üsütünlük kuran, ilk yarıda 3'ü, 4'ü kaçıran takımına önce bir gol attı, sonra o takımı eksik bıraktı. Takım arkadaşlarının, teknik direktörünün ve Brezilyalılar'ın umutlarını yıktı. Umutlar neyse de, emeğe de yazık oldu.

Suarez, büyük yetenek. Ama kafa çalışmıyor. Pas ve şut tercihleri bunun en büyük kanıtı. Dün üzerine gelen topu elle çıkararak takımını yakıyordu. Bazıları son dakikada o riske girilir diyor ama ben buna katılmıyorum. O risk, topa yetişmenin zor olduğu pozisyonlarda yapılır, elle uçarsınız. Üzerine gelen topu, hele hele DK çeyrek finalinde her türlü çıkarırsın, çıkarman lazım. Gerekirse suratına çarpsın.

Fakat Suarez, futbol tanrılarının sevdiği bir kulmuş. Hem penaltı golle sonuçlanmadı hem de Gana'ya psikolojik bir dejavantaj yarattı. Arkasından 3 milyonluk ülkeye yarı final geldi.

Burada Gyan faktörü çıkıyor. Penaltı atmak kolay değil. Hele öyle bir anda. Ama artık günah keçisi olduğu gerçeğini de değiştiremeyiz. Tüm Afrika'nın kaderini değiştirebilecekti Gyan, olmadı. Takım yıkıldı.

Profesyonel futbolla hayat arasında böyle bir benzerlik kurulabilir. Takım arkadaşlarını kendin seçemiyorsun. Sana sunulanlar arasından tercih yapabilirsin. Tercihin o takımı kabul etmek veya etmemek olur sadece. "Şu takımdakilerle beraber olmak istiyorum" demen yeterli olmuyor. Cantona'nın Looking For Eric'de söylediği sözü bir kez daha düşünürsek, takım arkadaşlarını güvenebileceğin kişilerden seçmelisin. Eğer kimseye güvenemiyorsan, bireysel bir spor olarak tenisi seçebiliriz.

Bu paragraf sayesinde sevdiğimiz sporcu Nadal'ın finale çıkışını da kutlayalım. Onun sayesinde bireysel bir spor dalı olan tenisten de çok fazla ders çıkarabiliyoruz.

Pazar, Haziran 27

16.Gün / Psikolojik Üstünlük


Güney Kore ve ABD aynı akıbete uğradı. ABD, biraz daha fazla direndi, biraz daha fazla umutlandı ama yine de yetmedi. İki takım da erken gol yedi, iki takım da çok iyi bir ikinci yarı oynadı, iki takım da o devrede bir gol buldu. Fakat tüm bunları yaparken, çok yoruldular, tükendiler. Ve en önemlisi kritik dakikaları mental olarak kaldıramadılar.

Maç 90 dakika ve belki de 120 dakika. Bu bir risk işte. Bunu bu tip eleme maçlarında tercih etmek yadırganmamalı. Sonuçta telafisi olmayan maçtan daha ötesi.

0 süre içinde 1 gol atamazsan eleniyorsun, 2 gol atamazsan sonunu getiremezsin. Aslında Güney Kore daha şanslıydı ama Suarez yoktan bir gol var etti. Maçın uzatmalara kalmasını engelldi. 2.yarı boyunca takımına şaç baş yolduran bir isimdi Suarez. Pas ve şut tercihleri çok kötüydü. Buna rağmen maçın kahramanı sıfatı ona ait, bunu da inkar etmek mümkün değil. Bazen böyle golcünüz olmalı. İş bitiren. Çileden çıkarsa bile en gerekli anda sahne alabilen.

Fakat asıl önemlisi takımın bir lideri olmalı. Bugün iki tane lider vardı. Forlan ve Appiah. Appiah belki sonradan girdi ve oyunu etkilemedi ama takımı nasıl etkilediği önemli bir ayrıntıydı.Forlan ise attığırdı golle bile zekasını gösterdi. Ondan daha fazlasını da yaptı.

G.Kore ve Abd takım disiplini yüksek ve çok koşan iki takımdı. Fakat Forlan ve Appiah gibi bir kaptanları yoktu. Donovan'ın uzatma dakikaları içinde ekrana yansıtan çaresiz surat ifadesi aslında ABD futbolunun en önemli eksisi. Belki bunu ayrıntılı olarak ileride yazmalı, yine de kısaca değinelim.

ABD bu oyunu öğrendi. Doğrularını biliyor ve uyguluyor. Fakat yine de en önemli hususta tecrübesizle. Psikolojik savaş konusunda sıkıntı var. Futbolu ölüm-kalım meselesi olarak görmeyen belki de tek ülkenin Dünya Kupası'nda bu noktaya gelmiş bir maçta rakibinden daha hırslı ve daha soğukkanlı olması kolay olmuyor. Çelişkili aslında ama açarız ileride.

Bugün öğrendiğimiz de biraz da bu. Oyun/hayat sıkışınca soğukkanlı kalabilmek, hata yapmamayı becerebilmek, hırslanmak ama agresifleşmemek. Uruguay ve Gana bağıra bağıra gol yedi ama yedikleri golden sonra dağılmadılar. Toparlandılar, iş fiziksel savaştan psikolojik savaşa dönünce onlar kazandı. Bu tarz turnuvaların bu bölümünde işe yarayan bir özellik. Hatta belki de en çok gerekeni.

Çarşamba, Haziran 23

12. Gün / Güney Amerika


Güney Amerika takımları 12.gün sonunda hala yenilmedi. Sadece iki beraberlikleri var. Birini Uruguay diğerini Paraguay son finalistler Fransa ve İtalya'ya karşı aldı. Onun dışında oynadıkları bütün maçları kazandılar.

Şu an masa üstünde Buenos Aires manzarası olan bir PC'den yazıyorum. Güney Amerika takımlarının başarısını sadece bir futbol başarısı olarak değerlendirmem mümkün değil. Bir kaçış planını, bir hayali aklında tutan herkesin bildiği gibi, bu bir işaret olarak algılanabilir. Los Lunes El Sol filiminde tavana bakan Santa'nın Avustralya haritasını görmesi gibi...

Uruguay dün 3.maçta 2.galibiyetini aldı, Arjantin 3te 3 yaptı. Brezilya ve Şili 2şer galibiyette, Paraguay 1 g 1 b. 12 maçta 10 galibiyet. Uruguay'ın rakibi Güney Kore , Arjantin'in rakibi Meksika oldu, sanırım bu turu da geçerler.

Grup maçları artık şekillenirken, kupanın bitmesine, sayılı günlerin bitmesine az kalmışken, şapkayı önümüze koymanın, birey olarak bazı şeylere karar vermek gerekirken Güney Amerika'nın işaretine aldanmak lazım aslında. 2014 Dünya Kupası'nın da orada olduğunu hatırlatmalı.