Cuma, Mayıs 10

Alkış Var Mı?




Alkış muhabbeti üzerine yazmak isterdim ama o kadar suni bir gündem var ki yazasım gelmiyor... Hatta gündem bile yok. Tamamen rövanş duygusu ile biraz bizim taraf fişekliyor. Fişeklemeliyiz de. 2007'de bütün kamuoyunun el birliği verip ortam germesi unutulmayacak. O gün Galatasaray tribünü çok büyük yaralar almıştı. O alkış polemiği, bütün sinirleleri germişti.

Bu sefer böyle bir kampanya yok. Fenerbahçeliler her ne kadar yine her olan bitende olduğu gibi "basının planlı provokasyonu" açısından değerlendirse de, sadece belirli kişilere (Ünal Aysal'dan Mustafa Denizli'ye, Hakan Bilal Kutlualp'ten Adnan Öztürk'e kadar) fikir sorma durumu var. Yoksa 2007'de atılan başlıklar, manşetler, kampanyalar, yazılar hala yok. Olmasın da. 

Zaten alkışlama eyleminin gerçekleşmeyeceğini çok iyi biliyoruz. 2007'de olmadı, arada geçen 6 senede ortam  bu eylemin gerçekleşme ihtimalinden daha da uzaklaştı. Alkış beklemiyoruz. Ama pazara kadara da Fenerbahçeli arkadaşlara "alkışlayacak mısınız lan ehehe" demek güzel olacak. Keşke deplasman yasağı olmasaydı da "Smokinlerle şampiyonluk balosuna geliyoruz" deme imkanımız da olsaydı.

2007'ye geri dönelim. 2007'deki maçtan iki gün önce, yani o haftanın cuma günü, Ahmet Cömert'te bir basketbol maçı vardı. O gün bile konu Sami Yen'de ne kadar olay çıkacağıydı. O gün bile olay çıkmıştı salonda. "Gerekirse 10 maç alalım" düşüncesi hakimdi. Tabi bu öfkenin tek sebebi  alkış polemiği değildi. 2000-2007 arası Kadıköy'de yaşanan her şeyin, karşı tarafın yanına kar kalmasıydı. Son nokta Gerets'in alnının yarılması ve Mondragon'a ses bombası atılması ile son bulmuştu. O maçtan sonra "Fenerbahçe, gelmeyecek mi Sami Yen'e" tezahüratı ortaya çıkmıştı. Yani aslında bilenme aralık ayından itibaren başlamıştı. Medyanın kışkırtması ve kötü giden sezon olayların şiddet dozunu daha da artttımıştı.

Transfer gündeminde de Juninho vardı. Olaylardan sonra Juninho, korktu o yüzden gelmiyor palavrası da ortaya atılmıştı. İlginç günlerdi. 

Bu sefer böyle bir durum yok. Ne planlı bir kamuoyu yaratma, ne de olaylı bir derbi. Arena'da oynanan 4 derbinin ilkini, atılan raki şişesi nedeniyle çıkarırsak, geri kalan 3 tanesi olaysız geçti. Ama Fenerbahçeliler'in de alkışlamamak için binlerce sebebi olduğunu biliyorum, hissediyorum, hak veriyorum.

Derbi çok sönük. Atmosferi yok. 13 sene sonra kazanabiliriz. Buna çok yakınız. Ama sanki kazansak bile  o eskiden istediğimiz "Abi bir kez kazanalım artık yeter" hevesi yok. Bende yok en azından. Orada kupa kaldırmaktan mı, yoksa alışkanlıktan mı bilmiyorum. Belki de deplasman tribünü olmamasından. Kadıköy'de şampiyonluğu gören Galatasaraylı yok. Kadıköy'e şampiyonluk apoletiyle giden Galatasaraylı da yok. Haliyle Kadıköy'de 13 sene sonra kazanan takımı alkışlayacak Galatasaraylı'da yok. Bu günleri çocuklarımıza veya mahalledeki eşe dosta "Oradaydım" diyerek anlatmak mümkün olmayacak. Açıkçası olayın, rekabetin, takım tutmanın bütün zevki, - yüzde 70'i en azından - bu parçalardan oluşuyor. Twitter'a ileti  yazarak haz alacağımı sanmıyorum.

Çok fazla, çok çabuk tüketmeye başladık. Şampiyonluk kutlaması da öyle. Eskiden "Şampiyonluğun ayrıntılarını Hali Özer yazdı" diye seri olurdu, 5 güne yayarak okurduk. Şimdi hepsi anında önümüzde. Soyunma odasından fotoğrafın düşmesi bile 5 dakika sürüyor. O an çok hoşuma gidiyor Drogba ile Eboue'nin dans etmesi ama ertesi güne bile merak edecek veya heyecanlandıracak bir şey kalmıyor. 

Derbi de aynı şekilde eriyor gözümde. Bu keyifsizlik ne kadar daha sürecek bilmiyorum. Belki de biraz doyuma ulaştığımdandır.

Son kez, şunu demenin keyfini çıkaralım da, sonra yavaş yavaş çekiliriz;

"Alkış var mı beyler, alkış....."



Farklı Düşünmek




Lig Tv'de muhteşem buluşma! Her şeyi yapan adam Selçuk ile her şeyi bilen adam Tümer Metin. Konu frikik. Selçuk hatayı "Tümer Ağabey daha iyi bilir" cümlesiyle söze başlayarak yaptı. Ondan sonra Tümer Metin sazı aldı eline. Konuşuyor da konuşuyor. Çocuğu mu kıskanıyor anlamadım. Özetle "İyi vuruyorsun tamam da kaleciler barajı yanlış yere kuruyorlar, kaleciler de yanlış yerde duruyor" mealinde bir şeyler söylüyor. Eğer kaleci çaprazdaki pozisyonda yakın direk dibinde dursa, barajı da diğer köşeyi kapatacak şekilde kursa, sen topu oradan diğer köşeye çeviremezdin, zor olurdu diyor. Selçuk'un cevabı kısa ve net: Doğru, ama o zaman da ben vurmazdım.

İki farklı futbolcunun bakış açılarının yansıması. Selçuk iyi veya kötü; takım için daha faydalı olan şeyi önceliği yapıyor. Önceliklerini anında değiştirebiliyor. Seçenek sayısını sürekli arttırmayı düşünüyor. Tümer Metin ise her zaman kendi şovundaydı. Yeteneği çok üst düzey olmasına rağmen bunu kendisi için kullanmayı isterdi.

Çok da uzatmak istemiyorum. Selçuk'u diğer Türk futbolcularından ayıran en önemli özellik, fazladan bir seçeneğe daha sahip olması. Konuşurken de, oynarken de bunu belli ediyor.. Tümer Metin ve diğerleri istediği kadar varyete yapsın (topla veya sözle), çabuk çözümler kurabilmek ve basit oynamak en önemli meziyetlerden biridir. O yoksa, ne yaparsan yap boş.

Bu arada Selçuk'un bu cevabından sonra konunun "Neden az vuruyorsun, yoksa yabancılar...." a dönmesi de şaşırtmadı.

Öte yandan program çok keyifli olmuş...

Yırtık Ayakkabı



"Her şey güzel..." diyerek kendimi kandırdığım günlerden biri. İşe gitmem lazım. Otobüs bekliyorum. 5 dakika, 10 dakika, 15 dakika. Otobüs gelmiyor, durak doluyor. Yine geç kalacağım. Neyse ki çalışkanlığımla ve efendiliğimle bu tip geç kalışlarım göz ardı edilir hale geldi. En sonunda otobüs de geldi. Yer yok. En arkaya kapının oraya gidiyorum. Şoförün, yol boyunca "arkaya ilerleyelim" muhabbeti yapmasını çekemem. En arkaya giden ben oluyorum. Kapıya dayanıyorum. Ayaktayım. Kulağımda müzik çalıyor, sokağı izliyorum. Her şey güzel

Bir kaç durak sonra kapı açılıyor. Belki diğer duraklarda da açılmış olabilir. Emin değilim, hatırlamıyorum. Dikkat edilecek bir ayrıntı değildi. Kapı kapanıyor. Kapı kapanırken ayağıma çarpıyor. Baya sert kapanıyor. Ayakkabıma bakıyorum, yırtılmış. Üzerimde 3 kişi, sırtımda çanta, kulağımda müzik. Hassikir amına koyayım diyorum, kimse duymuyor. Biri duysun diye dememiştim zaten, tamamen refleks.

Geçen sene, tam hayatımı düzene koymuşken, kendimi şımartarak kredi kartıyla, taksitle ayakkabı almıştım. Zaten kendimi şımartmak niyetinde değildim, hakikaten ayakkabıya ihtiyacım vardı. O ayakkabı bir anda yırtıldı. Taksidi sanırım bu ay bitti, belki 1 ayı daha var. Taksidi olması mesele değil. Yırtılması da değil. Ayakkabının, otobüste, ayakta giderken, hiç beklenmedik bir anda, hiç olmayacak bir nedenle, benim kontrolümün dışına kalarak yırtılması. 

Bundan önceki ayakkabım aynı yolu, yol param olmadığı için yağmur altından yürürken yırtmıştım. Bu sefer yol param vardı, otobüse bindim, yine yırtıldı. Ayakkabının yırtılmasına üzülmedim. Mala, maddiyata değer vermek değil konu. Tükendim. Bugün bunu hissettim. Yıprandığımı hissettim. Ne yaparsam olmuyor. İstediğim kadar çalışayım, hayatımı kurayım, geçmişte yük olan her şeyden kurtulmaya çalışayım, sıfırdan başlayayım, yine olmuyor, yine olmuyor. O belediye otobüsünden kurtulamıyorsun ve o ayakkabı milyonda bir olacak bir şekilde yırtılıyor. Senin başına geliyor.

Ofise gidince internete giriyorum. Çünkü cebimde internet yok anca ofise gidince açabiliyorum. Facebook'ta bir ilan görüyorum. İroni gibi. 30 liraya ayakkabı satan bir site. Çok şahane ayakkabı. Gaza gelip almak istiyorum, kredi kartımın olmadığını hatırlıyorum. Banka kendi kendine, durduk yere iptal etmişti bundan 2 ay önce. Bütün borçlarımı zamanında ödemem rağmen, tamamen keyfi bir uygulamayla.

Bundan 2 sene önce, çalıştığım iş yeri, 3 ay boyunca maaşımı ödemeyince ve bende eş dosttan borç para istemeye utanmaya başlayınca, "Birilerine borçlanacağıma, bankaya borçlanayım" demiştim ve kredi kartına alma fikrini uyandırmıştım. Bari alırken de kulübe katkımız olsun düsturuyla hareket edip GS Bonus'a başvurmuştum. Hayatımda ilk kez kredi kartı kullanıyordum. Hoşuma gidiyordu, kartı çıkarıp şifre girmek falan. Hiç bir zaman özendiğimi hissetmemiştim ama sahip olunca güzel geldi. Babam bile, kredi kartımın durumuna göre muhabbet ediyordu. Statü gibi bir şey sağlamıştı. 

Buna rağmen kontrollü harcadım. Hevesin bokunu çıkarmadım. Zaten her zaman kontrollüydüm. Buna rağmen kredi kartı kullanmayı bile çok gördüler. Bütün kurallara uymama rağmen, elimdeki yegane lüksü aldılar. Bugünkü sıkıntım da buna benziyor. Sarhoş olurken bile kontrollü davranan, hatta o yüzden sarhoş olmayan, sürekli kriz yönetimini kafasında oynayan, satın aldığı şeyi seneler boyunca kullanmaya and içen (10 sene boyunca aynı bot, 6 sene boyunca aynı telefon gibi), ağabeyinin ve kuzenlerinin eskilerini giymeye 27 yaşında bile devam eden ben; bir otobüs kapısın yüzünden taksitle aldığım ayakkabının yırtılışını gördüm. Pes ettim resmen.

Otobüsten inip hava almak istedim, bir sonraki durakta borcum olan bir esnaf vardı. Yine inemedim. Çok mu acındırdım kendimi?

Olaydan sonra zaman geçti, 1-2 saat kadar. Ofisteyim. Arkadaşlar sağolsun, şöyle diktirirsin böyle yaparsın diyerek yol gösterdi. Yapacağız tabi onları. Sonuçta amacım bu ayakkabıyı en az 4-5 sene giymekti. O 4-5 seneyi bu ayakkabıyla beraber yaşayacağız. Düne kadar herhangi bir şey hissetmediğim ayakkabıyı (zaten bir ayakkabıyla ne hissedebilirsin) bir anda sevmeye başladım. O da artık benim gibiydi sanki. Benim yaralarım var, onun da yırtığı. Onu da dikeceğiz. Bu dünyada benim olmayı en çok hak eden ayakkabı, bu ayakkabı oldu. Belediye otobüsünde yırtılan ayakkabı. 

Ve herhangi biri çıkıp "Bu ayakkabı yırtık" deyip küçümseyici tavırlar sergilerse, ondan da nefret edeceğim. O cümleyi bana kullanıyormuş gibi üzerime alınacağım. Uğruna didindiğim ama bir türlü sahip olamadığım o hayatı yaşayan biri kurabilir anca o cümleyi. Ve  bütün her şeyin hırsını ondan çıkarmak isteyebilirim. O hırs anında da en fazla yapabileceğim ya küfür etmek olur ya da beddua etmek; o da ayrı konu. 

Hiç yara izi olmayan ayakkabı....

Şimdi alt posttaki film daha anlamlı....




Perşembe, Mayıs 9

Azuloscurocasinegro




19 harf. Bizim gibilerin (biz kim oluyorsak) hayatında bazen böyle sembollere, simgelere ihtiyacı vardır. Bazen bir şarkı, bazen bir sahne, bazen bir gol, bazen bir maç, bazen bir süper kahraman... Bu da böyle bir şey. Bir sembol. Yırtmak isteyen, alt taraftan kurtulmak isteyen gencin, öbür tarafı gördüğü yer, bir mağazanın vitrini. O mağazanın vitrininde bir takım elbise var. O takım elbisenin rengi filme adını veriyor. O film, bizim bu hayattaki yerimizi, misyonumuzu, çabamızı, mücadelemizi anlatan sembollerden, simgelerden biri oluyor.

Filmdeki bazı durumlar, hikayeler çok saçma gelebilir. Bazılarınıza çok uzak da gelebilir. Mesela, baba ile oğlunun aynı masöre gidip eşcinsel eğilimlerini keşfetmeleri; filmden çok bağımsızdı bence. Ayrı bir film olabilirdi. Ve yüzde 99 ihtimalle hiçbirinizin ağabeyi hapisteki kız arkadaşını hamile bırakmanızı istememiştir.

Ama olsun. Sorumsuz bir ağabey, babasına bakan ve çalışan, bir türlü yırtamayan, hayattan(!) uzaklaşan, sevdiği kızdan sınıf farkı nedeniyle kaçan, korkan, genç. Güzel bir hikaye.

Filmin en can alıcı sahnesi, en can alıcı diyalogu da (benim için) o kızla çocuk arasında yaşandı. Filmi izlerken çocukla yakınlık kurmuştum. Zorluklarla baş ediyor falan. Güzel, mücadeleci bir delikanlı. Derken kız geldi, o konuşmayı yaptı. Özetle; "bu dünyada tek sıkıntı çeken sen değilsin" dedi, haklıydı. Sanki o kız o konuşmayı bana yaptı.

Sonuç olarak dünya, sizinle (bizimle) ilgilenmiyor. Onların aradığı biz değiliz. Onların kavramları da farklı. Aynı kelimeler, farklı kavramları temsil ediyor. Onlar için başarı sistemin, yanılsamanın, parlak düzenin devamını sağlamak, hatta geliştirmek. Hapisteki ağabeyinizle ilgilenmek, hasta babanıza 7 sene boyunca bakmak "başarı" kavramının içine girmiyor. Bununla ilgilenmiyorlar. Bütün gece hastalanan çocuğunun başında bekleyen anne, ertesi gün plazada hayata sıfırdan başlıyor, kendini kanıtlamak zorunda kalıyor. Oysa bir gece önceki kahramanlığı kimsenin umurunda olmuyor.

Akdeniz filmlerinin ayrı bir havası vardır. Eğlenceli ve umut vaad eder. Son dönemde İspanyol filmleri o kategoriden sıyrıldı sanki. Ülkedeki ekonomik kriz sanırım en çok sinemaya yaradı. Daha gerçekçi, sert, düşündürücü işlere imza atıyorlar. Boş iş çıkmıyor.

Afişte yazan cümlenin Türkçesi'nden emin değilim ama sanırım; "Eğer hayatının renklerini sevmediysen; harekete geç, isyan et" tarzı bir şey yazıyor. El  Guaje yazar aslını.

Bu da filmden bir diyalog:


-Bu takımın senin için anlamı çok mu büyük?
-Sorun takımda değil,sorun altında yatanda.
-Ne demek o?
-Arada hep bir şey varmış gibi hissetmek.
-Neyin arasında?
-Benim ve istediğim şeyin.


IMDB

Çarşamba, Mayıs 8

Orta Sahamız Çok İyi




U-20 Dünya Kupası için çok iyi takımımız var. Takımın hazırlık maçlarının birinde Okay Yokuşlu üniversite sınavına girmek için Kayseri’ye gitmişti. Bizim de maçımız çok iyi geçmişti. Okay’a mesaj atıp, “Kardeşim orta sahamız çok iyi, inşallah sınavın iyi geçmiştir de kendine başka bir iş bulursun” yazdım! 


Salih Uçan /  4-4-2 Mayıs

Pazartesi, Mayıs 6

Teskere Şampiyonluğu



Özellikle Orduspor maçının devre arasından sonraki süreçte büyük bir stresle şampiyonluk yarışını yaşadık. Türlü türlü stresler... Mersin maçı, Karabük deplasman, Gençlerbirliği yenilgisi. Yürüye yürüye şampiyon olamayı düşlediğimiz senede yaşanan beklenmedik puan kayıpları. Stres kat sayısı her geçen hafta artarken, "nasıl geçer bu günler " derken Fenerbahçe, Gençlerbirliği'ne yenildi.

Avantajı kullandık. 33.haftayı, son haftayı kafada kurgularken, 32.haftada sezon bitti. Stres geçen haftadan sonra azalarak bitti. Fenerbahçe önce Benfica'ya yenildi, sonra biz şampiyonluğu ilan ettik. 2 hafta daha vardı oysa. Bu muydu yani?

Şampiyonluğa coşkuyla sevinemedim. Zaten 2011'den sonra çeşitli sebeplerden dolayı uzaklaşmaya çalışıyorum. Beceremediğimi kabul ediyorum. Geçen sezon Fenerbahçe'nin önünde olmak gerekiyordu. Yarışa ortak oldum. Birkaç maça gittim. Maça gidince şampiyonluk zevki daha büyük oluyor. Emek daha çok, keyif daha çok, haz daha çok.

Televizyondan izleyerek gelen şampiyonluğun keyfi o kadar olmuyor. Daha da değişiği, para kazanırken, çalışırken gelen şampiyonluk sadece ufak bir mutluluk ve rahatlama veriyor. Eski heyecanımı kaybettiğimi anladım. Rahatsız edici olan; bütün o gereksiz stresi gerginliği çekip, güzel duyguları hissedememek.

Futbolcuları daha çok kıskandım. Hepsini seviyoruz, emeklerine sağlık. Ama şampiyonluk sevincini yaşayan adamların hayatlarına özenmemek mümkün değil. Çalışmaya başlayıp, para kazanma derdine sahip olduktan sonra oyuna bakışımız da bu şekilde değişti zaten. Maça gitmiyorum, tribündeki adamın hislerinden uzaklaşıyorum. Futbol oynayarak para kazanan sahadaki futbolcunun emeğine daha çok saygı duyuyorum. Haset yok ama kıskanıyorum. Bu haytta bir kere geldiğimiz dünyadaki olası en güzel hayatı Emre Çolak yaşıyor, ötesi yok.

Askerde de böyle olmuştum. Bütün askerlik döneminde son günü beklemiştim. Son gün geldiğinde; hayalini kurduğumuz coşku yerine anlamsız bir moral bozukluğu hissettim. Bu muydu yani? Olan biten bütün sıkıntıların ardından gelen bu muydu? Bu işte, daha ötesi yok. Normal hayatına geri dönüyorsun. 11. defa şampiyon oluyorsun. Televizyondan bütün maçları izleyerek.

İki ihtimal var; ya seneye kombine alacağım -ki gerçekten o stadyumda olmak daha büyük işkence, her hafta deplasmana gidebilsem daha büyük keyif olurdu -, ya da giderek uzaklaşacağız.



Pazar, Mayıs 5

Candela Curva'nın Önünde



Roma'nın eskilerinden Candela, geçen hafta oynanan Siena maçında Olimpico'ya gelmiş. Maç öncesi taraftarı selamlamış. Futbolu bırakalı ne kadar az zaman oldu, hemen göbeği yaymış abimiz.

Cumartesi, Mayıs 4

Rahatladım Ama Sevinmedim




İnkara gerek yok, Fenerbahçe'nin elenmesini istedim. Daha önce de yazdım, bu maç Fenerbahçe - Benfica maçı değil, Fenerbahçe-Galatasaray maçıydı. Fenerbahçe'nin rakibi Galatasaray'dır. Her zaman, her yerde, her sahada. O yüzden Fenerbahçe'nin elenmesini istedim. Nefretten dolayı değil, "en başarılı biz olalım" diye. Boşuna çıta yükselmesin, boş yere iş çıkmasın diye...

Büyük konuşan gerzekler dışında; Hiçbir şaka işine de girmeye gerek yok. Adamlar yarı final oynadı ve yenildi. Yenilgi rahatlattı ama bunu alay malzemesi yapmaya gerek yok. Yarı finalde elenmek alay konusu olacak bir durum değil. Herhalde bu yüzden, iyi niyetimi sezdikleri için, birçok Fenerbahçeli'nin elendiği gece bile telefonla aradığı biriyim. Normalde Galatasaraylılar, kızdırmak için Fenerbahçeliler'i arar, Fenerbahçeliler de o telefonu açmaz. Biz de durum tam tersi.

Rahatladım. Çok rahatladım. İnanılmaz rahatladım. Ama sevindim mi? Hayır? "Bu korku size yeter" teorisi çok doğru. Fenerbahçe bir anda, hiç beklenmedik bir anda, buraya geldi. Sezon içinde istifaların yaşandığı, efsanelerin gönderildiği, karışıkların yaşandığı bir takım, beklenmedik bir anda yarı finale kadar yükseldi. Böyle bir duruma düşünce kızacak birilerini arıyorsun. Diyorum ya; bu bir Fenerbahçe - Galatasaray maçı...

Fenerbahçe yeniyorsa, Galatasaray yeniliyor demektir. Yenilginin sorumlusu kim? İki sene üst üste şampiyon olacak ve CL'de çeyrek final oynayan takım ile o takımı kuran hocayı eleştirmeyeceğiz herhalde. Yönetim kurulu da böyle bir durum karşısında ne yapabilir? Sorumlu bulmak çok zor...

Sorumlu belli aslında. Bütün Galatasaray camiası. Son 13 senede yaşanan her şey, yaşayan herkes.

2000'de zirveye çıkıyorsun. Ezeli rekabet bitti diyorsun, 13 sene içinde hiç bir şey üretemiyorsun. Son 13 senede bir tane yarı final bile sıkıştıramıyorsun. Ondan sonra tarihinin en iyi sezonunda bu korkuyu yaşıyorsun. Fenerbahçe'nin Bate maçından sonra kazandığı her maç, yükseldiği her tur Hamburg maçının hançerini biraz daha sapladı içeriye.

Fenerbahçe-Benfica maçlarının özeti aslında şudur; 

Sezonun ortasında, kendi sahanda alt sıralardaki takımlardan biriyle oynarsın. Maça giderken takımının fark atacağını düşünürsün, hatta bundan eminsindir. Erkenden golü atarsın (Sene 2000). 

Ondan sonra uzun süre 1-0 devam eder maç (Lale Devri)

60'a 70'e kadar gol atamazsın, rakip de sıkıştırmaz aslında. Ama 70'den sonra yedekten giren topçu bir anda maçı değiştirir. Rakip arka arkaya ataklar yapar (2008 Sevilla-2012 Lazio) 

Golü yemek üzeresin. Ama bir şekilde o gol gelmez, 1-0 kazanırsın (Cardozo)

O maçtan çıkarken hissettiğin; bir yandan rahatlık duygusudur, diğer yandan da "Böyle mi şampiyon olacağız,  maçı veriyorduk az daha" yakarışları arasındaki kızgınlık.

Benfica maçının sonundaki karışık duygular tamamen bu. Benfica'nın kazanmasına, tur atlamasına sevinmek mümkün  değil. 13 sene boyunca bütün camia mirasyedi gibi davranmış. Bunu hatırladıktan sonra sevinmeye çok fazla gerek yok.


Asla Vazgeçme


Yazık değil mi geçen aylara, geçen yıllara...

2008'de, 2009'da zirveye oynayan takım her iki sezonun da devre arasında dağıtıldı. Nice oyuncular gönderildi, her zaman yenileri geldi. Mehmet Altıparmak gidince bir daha eski günlerin uzağından bile geçilmedi. Play-off'u düşünmek bir yana, son sezonlar küme düşmekten son maçta kurtulmakla geçildi.

1949'da kurulan, ve kurulduğu yıldan beri küme düşmeyen takım 3 hafta öncesine kadar bu özelliğinin bozulmasına çok yakındı. Sonra Mehmet Altıparmak geri geldi. Seneler sonra, en zor anda. İlk maçta lider Erciyesspor adeta elden kaçtı, son dakikada da puan gitti. Sonrasında ise iki tane üst üste Adana takımı Kartal Stadı'nda bozguna uğradı. Şimdi yeniden umutlar.

Bu sene maçlara gitmedim (sadece Manisaspor maçı). Biletler ateş pahası. Yönetim, takım, semt oldukça kopuk birbirinden. Haliyle semt dışından olan bizler, daha da uzaklaştık. Ama son iki haftada o heyecanı yeniden hissetemeye başladım açıkçası. En büyük payı Mehmet Altıparmak'a veriyorum, kimsenin de itiraz edeceğini sanmıyorum. Ama iki futbolcuya da ayrı parantez açmalı.

Biri İlhan Şahin. Göztepe devre arasında onu gönderdi, Kartalspor'a geldi. İnanılmaz bir futbolcu, saha içinde lider topçu. Belki de Kartalspor ligde kalacak ve Göztepe düşecek. Farkı yaratan isim İlhan Şahin olacak.

İkincisi isim ise Mehmet Uslu... Herhalde Türkiye'nin en golcü sol beki. Bunun altında yatan en önemli neden duran toplardaki başarısı. Ama onun dışında artık çok fazla sorumluluk alıyor. 2 sene önce takım üst üste 4-5 penaltı kaçırırken bir kişi onun adını bile düşünmemişti. Çekingendi herhalde. İleri çıkmaya bile korkuyordu. Şimdi daha çok kale önünde görüyorum. En azından maç özetlerinde. Belki artık sol bek de değil, hocalar onu daha farklı değerlendiriyordur. Son 4 maçta 4 golü, sezon başından beri 10 golü var. Ligin en iyi sol beki belki de...

Yarın Tavşanlı deplasmanı, 3 puan kazanmak inanılmaz bir son haftayı daha yaşatacak. Tıpkı 2011'deki gibi. 


ASLA VAZGEÇME

Cuma, Mayıs 3

10 Numara İmaj


Herkes Arda Turan'ın imajını kötülüyor ama ben çok beğeniyorum. Bir önceki de iyiydi, burada yine yazmıştım. 

Mesele yakışıp yakışmaması değil zaten. Gönlünce takılıyor olması. Böyle olduğu için yakışıyor, böyle olduğu için benim hoşuma gidiyor. Gidip herkes gibi 3 numaraya vursa o da diğerleri gibi olacaktı. Avrupa ona çok yaradı. Eskiden Galatasaray için "gelmesin" diyordum, şimdi kendisi için aynısını diliyorum. Saçını uzatsın, sakalını bıraksın, trende gangam yapsın, yıllar sonra Quiz'e katılınca duşta en çok kalan topçuya Aykut Erçetin demesin Radamel Falcao desin. 

Bu arada gözümüzden kazçmıyor, takım otobüsünde arka koltuğu yine kaptırmıyor.

Tip için ise herkes Puyol, Faruk Yiğit falan diyor, bence Paul Breitner olmuş.


Perşembe, Mayıs 2

No Pasaran


Olayın özeti; dün Almanya'daki 1 Mayıs gösterilerine Naziler'in baskın yapacağı duyumu alınıyor. Bazı gençler tren yolunu kapatıyor. Naziler de gelmiyor. Tam olarak o kısmını anlamadım gerçi. Bu hareketle, trenlerin çalışmasını mı engelliyorlar yoksa Naziler'in trene binmesini mi, tam bilmiyorum. Çok da önemli değil. Önemli olan niyet.

Böyle bir eylem yapmak isterdim. Hazzı çok büyüktür. Herhalde bir 3-4 sene uyku problemi çekmezsin. Kafanı yastığa huzurlu koyarsın. Dünyanın daha iyi bir yer olması adına, zalime karşı durmak adına kendini tren yoluna atıyorsun. Ben kesin yapmazdım, götüm yemezdi.




İnceden de bir deplasmana gelen rakibi bekleme havası da yok değil hani...

Olcay - Aybaba - Taraftar




Kulüp dergilerine röportaj yapmak çok riskli. Hele nisan mayıs sayılarında, yani sezonun sonu az çok şekillenmeye başladığı aylarda daha da riskli.

Olcay Şahan, Beşiktaş Dergisi'ne röportaj vermiş. Büyük ihtimalle, röportajda söylediklerini röportajı verdiği gün öğrenseydik tepkiler çok farklı olacaktı. Ama aradan, en az 2 hafta geçmiştir. O sürede Samet Aybaba'nın Orduspor maçı sonrası açıklamaları gündeme oturdu. Aybaba'nın yemediği laf kalmadı. Zaten maç öncesinde bile Aybaba ile Olcay ve diğer futbolcuların yemediği laf yoktu. Olcay da büyük bir tesadüf eseri (bana göre Aklın Yolu 1) Aybaba ile benzer şeyler söylemiş.

 "Unutulmaması gereken bir şey var; bu sezon 'Feda' sezonu. Sezon başında buralarda olacağımızı kimse beklemiyordu. İlk dörde girersek başarılı sayılacağımız konuşuluyordu. Biz şu anda bunun çok üstündeyiz


Bu sezon Beşiktaş'ın en çok gol atan adamı Olcay. Forvet değil. Beşiktaş'ın forveti de yo zaten. Hepsi sakat. Belki sakat olmasalardı Olcay bu kadar gol atamazdı ama takım daha başarılı olurdu. O zaman Aybaba baştacı edilirdi. Skora endeksli taraftar profili Türkiye'nin her yerinde, bir de yanlarında 1-2 ay öncesini unutan balık hafızalı kanaat önderleri oldu mu tadından yenmiyor!

Tarafsız olmak adına Beşiktaş taraftarını (veya herhangi bir taraftar grubunu) övenlere değinelim. Orduspor maçı için spor yazarlarının kullandığı ifadeler tam bir hayal kırıklığı. Ortak bir fikirde buluşmamızı beklemiyorum ama 5-6 ay öncesini hatırlamadan kavram karmaşası yaratmalarına da dayanamıyorum.


Söylediklerine göre; Beşiktaş taraftarı kötü gün taraftarlığı nasıl olur'un dersini vermiş. Samet Aybaba'nın açıklamalarına hak verdiğimi hatırlatarak ve oradan yola çıkarak birkaç şey hatırlatmak istiyorum. Birincisi Beşiktaş'ın bu sezondaki kötü günü, nisan ayında güzel havada İnönü'de oynanan maç değildi; Beşiktaş'ın kötü günü, bu sezonun başında yıldızı yokken, Avrupa'dan men cezası varken, kaos varken oynanan soğuk belki de yağışlı kasım-aralık-ocak ayı maçlarıydı. Çoğunda taraftar yoktu. (Gelenlere çok büyük saygım var, gelmeyenler de kendince haklı sebeplere sahip olabilir, maddiyat gibi)

Mersin İdman Yurdu maçından Elazığspor maçına kadar hiç bir kötü günde takımlarının yanında olmadılar. Yılların "Yıldırım Demirören varsa ben yokum yaaa" cıları, Demirören gittikten sonra takıma sahip çıkmadılar. Kombine fiyatlarına yapılan zammı doğru bulmuyorum ama kulüp yönetiminin tarafından bakınca da anlıyorum.  Ve eğer sen bu sezon kombine almadıysan, takımının yanında olmadıysan üzgünüm ama Fikret Orman gidince yerine yine Yıldırım Demirören gelir.

Ne zaman ki Beşiktaş takımı, muhteşem bir dayanışma örneği sergiledi, güzel top oynamaya başladı, menemen fotoğrafları paylaşıldı o zaman taraftar stadyuma gelmeye başladı. Samet Aybaba, resmen oyuncularıyla beraber büyük bir özveriyle, taraftarı stadyuma çekti. İşte tam bu noktada o açıklamasına katılmamak mümkün değil; hata ondaydı, o kitleyi, -küme düşer abartıydı belki ama ilk 5' e, ilk 10'a giremez denildi-  şampiyonluğa inandırdı. Olcay ile, Veli ile , Ersan ile, Holosko ile...

Aslında daha derin bir sezon değerlendirmesi yapabilirim ama bu hakkı sezon sonuna saklayalım. Özete gelelim; takıma sırtını dönen taraftar bazı abilerimize göre kötü gün taraftarı dersini Orduspor maçında verdi. Gzüel havada Dolmabahçe'nin temiz atmosferinde stadı doldurdu. En demokratik hakları olan protestoyu Çarşı'ya yakışan bir şekilde (!) kullandılar, oyunculara ve hocaya salladılar. Sezonun en golcü oyuncusundan özür beklediler.

Canları sağolsun, takım onların, kulüp onların, onlara akıl vermek gibi bir niyetim de yok, ama basındaki kalemler lütfen bizi yemesin. Bizim hafızamız o kadar kötü değil veya tribüne yaranmaya çalışmak gibi bir kaygımız da yok. Ne de olsa oradan geldik, hepimiz birbirimizi biliriz.

(Yazının sonunda tribüne oynamak)

Çarşamba, Mayıs 1

1 Mayıs'ta AVM'lere





başta ulaşım, transfer, güvenlik konularıyla ilgili almış olduğumuz tedbirler sonucunda bu bahar gününü, bu bayram gününü evlerinde geçirmek zorunda kalan veyahut arzu ettikleri gibi geçiremeyen değerli İstanbullulardan da özür diliyorum. Gönlümüz İstanbulluların bu bayram gününü, evlerinde, mahallelerinde değil, parklarda, caddelerde, alışveriş yerlerinde, sinemalarda, tiyatrolarda, eğlence mekanlarında, akrabalarını ziyarette, aileleriyle piknik yaparak geçirmelerini isterdi.

Böyle diyor İstanbul valisi. Yani aslında birkaç sene önce 1 Mayıs'ın resmi tatil olarak değerlendirilmesi, baharın ilk gününde insanların ekonomiye katkı yapmasını sağlamak için... Bunun dışa vurumu bu cümleler.

Marjinal (!) gruplar meydanlara çıkacak, geri kalan çoğunluk resmi tatilin keyfine varacak. Bu tatil gününde otobüsle piknik yerlerine gidecekler, alışveriş merkezlerindeki mağazalara girecekler, büfe ve bakkallardan aldıkları içecek ve yiyeceklerle parklarda muhabbet edecekler, para harcayacaklar... Diğer açıdan bakılınca; hizmet sektöründe olan herkes 1 Mayıs gününde emek dökmeye devam edecek. Otobüs şoförü, satış temsilcisi (eski adı tezgahtar), garson, biletçi, AVM'nin kapısındaki güvenlik görevlisi... 

Hadi diyelim, bu meslek kolları; ürünü piyasaya sunan kollar. Yani bir inşaat işçisi, fabrika işçisi veya tarlada çalışan işçi gibi değiller. Peki onlar bugün çalışmadı mı? Fabrikaları bilmiyorum, büyük ihtimal onlar çalışmamış olabilir. Ama mesela bizim yan taraftaki inşaat çalışmaya devam etti. Tarla da beklemez diye tahmin ediyorum. 

Bağlarsak; belki de dünyanın en büyük ironisidir. 1 Mayıs, -en azından Türkiye'de- kapitalizmin, piyasanın daha iyi işlemesine yol açıyor. Sevgililer günü demek istemiyorum ama bir pazar gününden farkı yok. Eğer mesele meydanlara çıkmaksa; 1 Mayıs resmi tatil olmadan önce de meydanlardaki katılım yüksek oluyordu.

Olması gereken; 1 Mayıs'ta sosyal yaşamın bir seferberlik haliymiş gibi bir tarza dönüşmesi; bütün esnafın kepenk indirip, tek bir toplu taşıma aracının bile olmaması gerekiyor. Sadece nöbetçi doktorlar ve polisler olsa yeter. Bütün dünyanın, bütün sınıfların, her yaştan her kesimden insanın aynı anda, tek bir günde sokaklarda, meydanlarda, parklarda buluşması çok güzel olmaz mı? Tam bir bayram.



Günah Keçisi



Mustafa Sarp konusuna girmeyeceğim. Sözü kendisine bırakıyorum. Özetle; her zaman haksız yere eleştirildiğini, hatta eleştirinin dozu abartmıştı. Galatasaray futbol takımının bütün günahları onun üzerine atılmıştı sanki. Güzel cümleleri var; isteyenle yorum bölümünde veya yüz yüze tartışırız; 4-4-2 dergisinden;

Bir gün bir haber çıktı. Aynı günün akşamı da Galatasaray'dan teklif aldım.Kimseye bir şey söylemedim. Babama "Bir işim var, benim için yapar mısın" dedim. Menajerim babamı alıp Florya'ya götürene kadar haberi yoktu. Hiç o kadar mutlu olmamıştı herhalde.

28 yaşımda Galatasaray'a Bursaspor'un en değerli oyuncusu olarak geldim. Buna rağmen birçok şeyi Ayhan Akman'dan öğrendim.  7 yaşımda futbol oynamaya başladım, ayağımın çime değmesi 18 yaşımı buldu.

Yedek kulübesinde oturacağımı düşünürken iki senede 70 maç oynadım. Buna rağmen Galatasaray'ın gelmiş geçmiş en sevilmeyen oyuncularından biriyim. İşler kötü gidince ihale bana kaldı! Elano'ya ya da Arda'ya kalmayacağı kesin. Benim gibi vasıfları daha az olan mücadeleci oyunculara kalır. Bunun önünde saygıyla eğiliyorum.

İçeride Karpaty maçı oynadık. Maçtan sonra Ali Sami Yen Stadı'nın önünde taraftarlarla yeni statla ilgili röportajlar yapılıyprdu. Taraftarlardan bir tanesi "Yeni stada Mustafa Sarp'ı izlemek için mi kombine alacağım?" dedi. O cümle kulaklarımdan hiç çıkmaz. En iyi oynayan 3 oyuncudan biriydim, maç 2-2 bitti diye üzerine gelinen yine ben. Ne yaparsam yapayım taraftara kendimi sevdiremeyeceğimi o gün anladım.

Evet, biz çok kaliteli çok meziyetleri olan oyuncular değiliz ama işler senin sanal alemde yazdığın gibi işlemiyor. Rijkard'a 5 milyon euro vermeyelim, sabaha metrobüsle işe giderken spor gazetelerini okuyup ahkam kesen adamı takımın başına getirelim o zaman.

Sakat oynadığım bir maçtan sonra sonra başkan Adnan Polat gazetecilere "Aydın ve Mustafa Sarp'ın artık Galatasaray'a bir şeyler vermesi lazım" dedi. Bende film koptu! Zaten taraftar homurdanıyordu da koskoca Galatasaray kulübünün başkanının böyle cümle kurması hoş değil.