Cuma, Şubat 28

Fanny och Alexander





Tamam filmin adı Fanny - Alexander ama Fanny'nin konuyla pek alakası yok. Bu tamamen Alexander'ın filmi. Ya da şimdi düşündüm de belki Fanny'nin de alakası vardır ama biz anlamamışızdır. Keza film o kadar üstün ki, bizim basit bilgilerimiz, filmin içindeki felsefenin tamamını görmeye yetmiyor. Bunu kabul ediyorum. Ama bu yetersizliğim, filmden aldığım tadı, daha doğrusu yaşadığım aydınlanmayı engellemiyor.

Filmin ilk başta süresine bakınca, "Ulan yine bitmeyecek bir film izleyeceğiz" demiştim ama nasıl bittiğini anlamadım. Yine de Ata Atay kardeşimizin dediği gibi "Bana derdini 2 saatte anlatamıyorsan sıkıntı var" cümlesini de Bergman ustaya söylemek isterdim. Gerçi filmin aslında 5 saat olduğunu, kısaltılmış versiyonunu izlediğimi öğrenince iyiyce heyecanlandım ve meraklandım. Aslında, 5 saatlik versiyonu dizi gibi, günde 1 saatlik tempoyla izlemek isterdim.

1982 yılında yabancı film Oscar'ı almış. Şaşırmadım. Felsefe Kulübü'nden en iyi felsefe kitabı ödülü bile alabilirdi. UEFA Kupası bile kazanabilirdi, en az Sacchi'nin Milan'ı kadar izleyeni rahatsız edip sonunda "vay amk" dedirtiyor.

Çarşamba, Şubat 26

Dönis Vays



Şimdi Chelsea maçı öncesi herkes bu pankartı ve Dennis Wise'ı hatırlıyor. İyi güzel, Londra'da sahaya giren örgüt üyesini dışarı attığı için Türkiye'de kahraman olmuştu.  Adına pankartlar açılmıştı.



Ama aslında o adamın bize başka bir hayrı dokundu, bu da gözden çıkarılıyor. Biz Berlin'i deplasmanda 4-1 yenerken Milan ile Chelsea ile karşılaşıyordu. Bu maçtan beraberlik çıkması çok önemliydi Galatasaray için. Milano'daki maç Milan'ın 1-0 üstünlüğüyle devam ediyordu. 76'da Wise bu golü attı. Milan 1 puan aldı.

Maç berabere bitmeseydi Milan 8 puana yükselecekti, Galatasaray'ın da UEFA Kupası olmayacaktı. 

Böyle işte. Bu yazıyı yazmak için de bugünü bekledim ki, anlamı olsun.

Cumartesi, Şubat 22

Buffalo 66







Anadolu Efes 63 - 71 Fenerbahçe Ülker



Bu sefer hata bende. Cuma akşamını Efes-Fenerbahçe maçı için İpekçi'de geçirmek çok gereksiz bir aktivite oldu. İki takım şahane basketbol oynasa bile gidilecek maç değildi. Ne yazık ki iki takım da çok kötü oynuyor. Bunu kazanan takımın koçunun maç sonunda "Bugün çok çok kötü oynadık" demesinden anlayabiliyoruz. Fenerbahçe, bu kadar tatmin edemediyse Efes'i siz düşünün.

Gerçekten maça dair aklımda hiç bir şey yok.Yani çok az şey var ama onlar da önemsiz. Geçen seneki iddiasız ve dibi görmüş Fenerbahçe - Beşiktaş maçları bile daha iyiydi.

O nedenle maç boyu Fenerbahçe tribünleri dikkatimi daha çok çekti. İyilerdi. Ülker Arena'da aylardır yapamadıklarını İpekçi'de kendilerine ayrılan az sayıda yerde yaptılar. Obradoviç'in maçtan sonra memnun olduğu tek şeydi belki de, Arena'da görmediği için şaşırmış olmalı. Kötü haber koça, bir daha aynısı olmayacak

Şimdi böyle bir paragraf yazınca efsane tribün yaptıkları da sanılmasın. Ama sağlamdı. Efes de olsa, deplasman tayfası deplasmandır her zaman. Özlemişiz. Şu deplasman yasakları bitse artık da hayatımızda güzel şeyler yaşasak. Fenerbahçe tribünlerine bakıp hüzünlenmemek elde değildi. Eskiden karşılıklı kapıştığımız günler aklıma geldi. Eski derbiler, eski tribünler, eski maçlar, eski olaylar.

Tribünler bitiyor, iyi tribün anıları çok uzaklarda kalıyor... Bardağın dolu tarafı; ileride o günleri anlatmak bize nasip olacak.

Çarşamba, Şubat 19

İzdihamın Güzelliği






Eylem veya herhangi bir organizasyon değil. Ya da öyle. Mersin İdman Yurdu taraftarları, Tevfik Sırrı Gür Stadı'na girmeye çalışıyor. Hemen hemen her maç böylemymiş. Kalabalık olması mesele değil, girişler eziyet oluyormuş. Ama atmosfer çok güçlü.

Sırf bu nedenle yönetim yeni yapılan stada geçiş işlemlerini sezon sonuna bıraktı. Modern stadyumda atmosfer sönük kalır ve Süper Lig'e çıkma şansı tepilir korkusu var. Taraftar tepkili, yine eziyet girişlerde eziyet yaşayacağını düşünüyor. 

Yazının bundan sonrası için benden Mersin özelinde yorum çıkmaz. Ama keşke Ali Sami Yen yıkılmasaydı da bozuk turnikelerden girmeye devam etseydik.

Beşiktaşlı Feyyaz


Pazar, Şubat 16

Kara Köpekler Havlarken


Başka Semtin Çocukları'nın kötü bir hali. Volga Sorgu için film yapılmış sanki. Kahvehane ve askere uğurlama sahneleri dışında çok da bir şey vaat etmiyor. Güzel düşünce ama vasat iş...

Cumartesi, Şubat 15

Hoca Efendi


Aldığım karardan üzgünüm ama umutsuz değilim. Zira insan umudunu yitirdiğinde her şeyini kaybetmiş olacaktır. Savaşçı birisi olarak bunu kendime yakıştıramıyorum"
 
Bir insanın yaşamında elindeki anahtarın açacağı bir kutu çıkabilir. Bir kaç kutudan bir tanesi o anahtara uyar. Benim elimdeki anahtar da o kutuya uydu ve açtım. Bu yaşanmışlıklardan geride kalanları değerlendirmek benim görevim
 
Eğer şapkadan tavşan çıkaramazsanız bu ülkede bedel ödersiniz. Ben bu ülkenin futbol sisteminin karşılığında bir bedel ödüyorum ama yaptıklarımı sorgulamak zorundayım.
 
Benim bugün evim varsa bunu Trabzonspor'a borçluyum, benim çocuğum Ankara'da okuyorsa ve ona para gönderiyorsam bunu Trabzonspor'a borçluyum.


Valla seviyorum hocayı, umarım en kısa zamanda bir takım çalıştırır. Veya başka bir şey yapar, ama yeter ki gözümüzün önünde olsun. Fazla uzaklaşmasın.




Cuma, Şubat 14

Öküz


Sevgililer Günü de ne olay oldu ya, yok 14 Kubat falan...  Nedense sevgilisi olmayanlar daha çok önemsiyor bu günü, değişik değişik tripler. Sevgilisi olanlar veya herhangi bir şeyi seven herkesin günü kutlu olsun.

Yalnız bu Sevgililer Günü'nde çok fazla gördüğümüz karşı cinsi, ilişkileri ve günün kendisini kötüleyenleri görünce aklıma bu şarkı geldi. Grup Vitamin, Ufuk ve Ercanlı zamanları. Aslında güzel şarkı da Ercan Saatçi'nin şiveli söyleterek aşağılama moduna girmesi güzelliği azaltıyor. Aslında Kubat gibi egosu düşük adamları Ercan Saatçi'den daha fazla övmek lazım ama bu sefer böyle denk geldi.

Şarkının orjinali o yüzden daha güzeldir. Zaten konu ve sözler hemen hemen aynıdır. Yani Vitamin'i Vitamin yapan çevirilerden biri değildir.


İşin ilginç yanı, bu şarkının melodisi bizim mahallenin büyükleri (babamların kuşağı) için çok büyük önem teşkil eder. Sevgililer Günü'nden başladık nereye geldik. Biz de bu dünyada en çok Galatasaray'ı ve mahallemizi sevdik be abi.

(Şov yapmadan yazı bitmez) #17

Shine


Evet başarı hikayesi, bir mucize. Hayallerinin peşinden koş, just believe... Amerika'nın sevdiği hikayeler.

Tamam belki gerçek hikaye çok büyük saygı uyandırabilir ama filmi izlerken uyukladım. Daha önce defalarca izlediğimiz bir hikaye.İsteyince her şey oluyormuş. Peki...

Eğer mesele biyografi ise; başarı hikayeleri sizin Sugar Man bizim.

Only You


14 Şubat'taki Only You pankartı da güzeldi ve anlamıydı ama Kadıköy'de tüm stadı karşına alıp tellere asılmış Only You pankartının arkasında maç saatini beklemek bambaşkaydı...

Ceza Tayinine Yer Olmadığına




Aziz Yıldırım, Ahmet Hakan'a konuk oldu. 3 Temmuz 2012'den beri (tutukluluk süresi bittiğinden beri) bu kaçıncı acaba? Çok değil aslında. Bir NTV Spor var, arada 1-2 FB TV var, Fenerbahçe Genel Kurulu var. "Anahtarı soktum ama arabayı çalmadım, bu suç mu" dediği zamanlar da oldu, "Yaptıysam Fenerbahçe için yaptım" dediği de. Ama ne olursa olsun hep haklıydı. Kitlesi arkasındaydı, hala da arkasında. Belki yeniden yargılanacak. Belki şike de yapmadı, teşebbüs bile etmedi. Belki kendi dediği gibi "Herkes kadar" yaptı.

Ben çok sıkıldım. Zaten benim için bu defter, bir gece yarısı TFF'nin verdiği kararla kapandı. TC mahkemelerinin verdiği kararlar, yürüttüğü davalar işin başka boyutu. Siyasi yönü. Ve belki de Aziz Yıldırım'ın haklı olduğu tek konu.

Ama, maça giden, sevdasını haykırmak isteyen, bunun için bedel ödemeye razı olan taraftarın sırtına bir yük daha indirmek için devletle ortak hazırladıkları 6222, onları vuruyorsa buna da ben karışamam. Benim oyunum futbol, benim ilgim orası, ve benim için önemli olan "sportif mahkeme"ydi. Serdar Kulbilge 2 sene ceza aldı, Tahkim 3 maça indirdi. Futbol ailesi beraat etti, olay kapandı, "Fenerbahçemiz" diyen Yıldırım Demirören'in başkanlığı için eller hep bir anda kalktı. Olay orada sonlandı.

Bütün bu yılgınlık sonrası, futbolun kirli kalmasına göz yumduktan sonra Aziz Yıldırım'ın ÖYM  tarafından belki ağır ceza alması, belki adil olmayan bir şekilde yargılanması hiç umurumda değil. Ama yine de açtım Ahmet Hakan'ın programını izledim. Aziz Yıldırım yine sazı eline aldı. Hala daha Emenike'nin para sayma görüntüleri üzerinden kendini savunuyor. Ki yapabilir de hakkıdır, yaratılan algıyı kırmak için bu haksız ithamı kullanabilir. Ama Ahmet Hakan "Belki çıkar o görüntüler" derse, Aziz Yıldırım'a koz verirse o program izlenmezdi. Yine de izledik. İzledik, izledik, tatmin olmadık. Belki inanacaktık. Ulan tamam yeter ki kapansın bu dava diyecektik ki Aziz Yıldırım, Yunus Yıldırım'a salladı.

Hata yapan (bu da tartışılır) bir hakemi ve onun kurulunu, yani Türk futbolunu yöneten kurulu canlı yayında tehdit etti. Bir daha böyle bir şey olursa affetmeyeceğini söyledi. Aynı şey olacaksa Yunus Yıldırım bir daha maçlara gelmesin dedi. Canlı yayında, herkesin pür dikkat onu dinlediği bir programda dedi bunları. Bunu canlı yayında diyen adamın kapalı kapılar arkasında veya tapeleri çıkmayan telefon görüşmelerinde neler dediği/diyeceği hiç mi önemli değil?

Aslında hiç önemli değil.

Şu günden sonra kimsenin herhangi bir şeyden şikayet etme hakkı kalmamıştı zaten.

Olay kapandı. Parası ve gücü sayesinde seçilen kulüp başkanları, Türk futbolunu yönetmeye, parmağında oynatmaya devam edecek. Onlar MHK Başkanını, TFF Başkanını arayacak, biz kavga edeceğiz. İlişki ağları, güç kavgaları, taht oyunları, devam edecek. Telefonlar da açılacak, tehditler de olacak. Bazıları bu durumdan rahatsız olmaya başlayacak belki. O zaman gelince biz de onlara diyeceğiz ki;