Salı, Nisan 29

Red Dragon



Sevgili Will:

Artık iyileşmiş olmalısın. Umarım çok çirkinleşmemişsindir. Bayağı yara izi biriktirdin. Sana onları hediye edeni asla unutma. Ve ona minnettar ol. Yara izlerimiz bize geçmişin gerçek olduğunu hatırlatır. İlkel bir dünyada yaşıyoruz değil mi Will? Ne vahşiyiz, ne de bilge. İki aradalık bu dünyanın laneti. Mantıklı bir toplum beni ya öldürür ya da benden faydalanırdı. Çok rüya görüyor musun Will? Seni sık sık düşünüyorum.
Eski dostun Hannibal Lecter.

Pazartesi, Nisan 28

Onların İkisi Ben Tek


Kötü Pazar

Pazar sabahına evde uyanıyorum. Aslında sabah denemez, öğlen olmuş. Ev arkadaşlarım kahvaltı etmişler ama yaptıkları sucuklu yumurtadan bana da ayırmışlar. Kahvaltı sofrası aynen duruyor. Çay hazır. Kahvaltımı ediyorum.

Müzik çalıyor, muhabbet ediyoruz. Hava güzel. Açık balkon kapısından çok tatlı bir hava giriyor evin içine. Birazdan işe gideceğim ama moralimi bozacak bir şey değil. Huzurlu bir an yaşıyorum, bunu da çalıştığım işe borçlu sayılırım. 

Balkonu yıkamaya karar veriyoruz. Bahar geldi, hatta yaz geliyor. İçimizi mutlu eden şeyler... Balkon yıkarken suyla haşır neşir oluyorsun. O da ayrı keyif. İşe gitme vakti geliyor. Çıkıyorum evden. Gayet huzurluyum, kulağımda kulaklık müzik dinleyerek otobüs durağına yürüyorum.

Evden çıkıp, Bağdat Caddesi'ne inmem üç dakika. Üç dakika içinde her şey değişiyor...

Güneş gidiyor, bulutlar geliyor. Kulağımdaki müzik bile değişiyor, Ahmet Kaya'a dönüyor. Karamsar bir tablo oluşuyor. Bir de Fenerbahçe bayrakları, Fenerbahçeliler.. Şampiyonluk kutluyorlar. 

Adamların şampiyon olması önemli değil de şampiyonluk kutlaması biraz rahatsızlık veriyor. Belki de böyle olması gerekiyor. Tam emin değilim. Ama başka zaman olsa, daha eskiden olsa daha farklı sinirlenirdim. Sinirimin, öfkemin nedeni tamamen bizim tarafla ilgili. 

Evden çıkarken sahip olduğum mutluluğun 3 dakika içinde kaybolmasının nedenlerini sıralıyorum; ne Fenerbahçe ne onlardan biri... Ünal Aysal, Mancini, hatta Fatih Terim, ama en başta Ünal Aysal, sonra yine Mancini, belki bazı futbolcular... Ulan bu nasıl iştir ya? Bizim kaygılarımızı, umutlarımızı, heyecanımızı taşımayan insanlar bizim hayatımıza yön veriyor. Büyük saçmalık.Tamam bu saçmalık da, ne olursa olsun bu tablonun oluşmasında da onların emeği büyük. Kendi hayatımı sorgulamak için biraz geç. Bunu Eskişehir'de kendimi yırtmadan önce düşünecektim. Şimdi bu duruma neden olanları hatırlama zamanı.

İşe gidene kadar gördüğüm her sarı-lacivert bayrak Ünal Aysal'a ah olarak geri dönüyor. Mancini ise güvensizliğin eş anlamlısı. Fark 11'ken "Bu takım şampiyon olabilir" diyen ben, seneye Mancini yönetimininde mart ayına 20 puan önde girsek heyecanlanmayacak durumda olacağım. Zaten seneye, ve bundan sonraki senelerde, şu ligden oyundan kopmak gerek. Ama dördüncü yıldız gazıyla yine kendimizi puan hesaplarken bulabiliriz. Peki bu futbolcular yine aynı şekilde mi davranacak?

Gerçekten şimdiden bunları düşünmek acınası durum. 

O değil de fark bir ara 4'e düşmüştü be... 

Bu takım hiç inanmadı. En çok o koyuyor. Bu modern futbol denilen zımbırtının en büyük handikapı transfer işleri. Keşke transfer diye bir şey olmasa. Bir futbolcu 15 sene aynı takımda kalacağını bilsin. Bilsin ki bizi bu durumlara düşürmesin. Bizim hissettiklermize benzer duygular yaşasın.

Ama öyle bir durum yok. O zaman bizim bir taktik değişikliğine gitmemiz gerek... E-bilet de var artık. Kendi kendilerine oynasınlar işte. Bizi de yormasınlar. Üç dakikada değişen halet-i ruhiye, bir dönemden sonra çok yorucu olmaya başlıyor.

Pazar, Nisan 27

Ebedi Tutku



Futbol, televizyon endüstrisine taraftarların ilgisi olarak görünür. Fakat haykırış olmadan, halk hareketi olmadan futbol bir sıfırdır. Futbol tutkunun hikayesidir ve daima öyle kalacaktır. Tutku olmadan futbol ölüdür: 22 adamın çimin üzerinde koştuğu ve bir topa vurduğu koca bir boktan ibarettir. Futbolu önemli bir şey haline getiren taraftarlardır.

Koreografi değil manifesto... E-bilet zamanında güzel oldu...

Cumartesi, Nisan 26

Kebab Connection



Tam bir tatil günü gündüz filmi. Daha fazlası değil. Fatih Akın'ın da filmle çok alakası yokmuş. Belli oluyor zaten. 

Bu arada Güven Kıraç çok ayrı bir adam...

Cuma, Nisan 25

Emenike'nin Tek Sorunu



Emenike gerçekten iyi bir futbolcu. O kadar iyi ki iyi oynamak için çalışmaya ihtiyacı yok. Sadece oynuyor. Antrenmanlarda hiçbir şey yapmıyordu. Karabük'te herkes ondan bahsediyordu ama Emenike'nin haline baktığımda onun futbolcu bile olmadığını iddia ediyordum. Çünkü onu Karabük'te tesisin etrafında bile göremezdik. Uyuyakaldığı için antrenmanlara gelmezdi... Çalışşsaydı şimdi çok daha iyi bir yerde olurdu. Şimdi duyuyorum ki spor salonlarından çıkmıyormuş. Bunu görmeden inanmam mümkün değil!

Cernat (4-4-2 Mart sayısı)


Kişisel görüşüm: Cernat haklı; çalışsaydı Real Madrid'de olurdu. Emenike > Benzema


Perşembe, Nisan 24

Sezon Özeti


Fenerbahçe'nin sezon özeti...

Bruno Alves, Emenike ve Kuyt tek bir top için savaşıyor, mücadele ediyor...

Holmen yatıyor....

Zincirbozan



Avni Özgürel, Radikal'deki bir yazısında Türk siyasi tarihinde yaşanan olayların tartışma biçimini ezberci ve sığ bulduğunu belirtirken şunu ekliyordu: Senaryosunu yazdığım Zincirbozan filmi bu sığlığa itirazdı..

Filmi izledim, hayatımda bundan daha sığ bir yakın dönem siyasi tarihi filmi izlemedim. İlkokul çocuklarının bilnçaltına ezberlettiğimiz "Her şeyi ABD yaptı" ezberinden farklı söylenebilecek tek farklı cümle "Solcular da biraz abarttı canım"dı. Zaten onu da çocuklara aşılıyorlar.

Turgut Özal dışında bütün siyasi karakterler, idealist ve dürüstlük timasli. Kenan Evren dahil. Hele Süleyman Demirel, sanki aydınlık Türkiye'nin timsali... 1974'ten başlayıp 1983'e kadar hızlıca ilerleyen filmde Alparslan Türkeş bir karede bile yok mesela. Demirel zihniyeti o kadar benimsenmiş ki, film de "Sağcılar adam öldürüyor" diyememiş. Çatlı hariç.

Zaten yaklaşık 10 yıllık süreç, ( üstelik bu zaman zarfında oldukça fazla olay var) bir çırpda anlatılmış. Ezber cümleler, kalıplar... Cesurca söylenmiş hiç bir şey yok.

Ama yine de, tekrar güzel oluyor. Siyasetle ilgilenmeye son iki senede başlayanlar için güzel bir idman olur.

Filmde en beğendiğim oyuncular Mehmel Ali Nuroğlu ile Volga Sorgu (torpil geçtim) oldu. Gençler işini yapmış ama tecrübeli oyuncular kendilerini pek vermemiş. Sosyal proje gibi davranmışlar filme. Belki de senaryoyu okuyunca hevesleri kırıldığı için olabilir. Öyle umuyorum. Öyleyse anlar, hatta hak veririm.

Yer alan bütün karakterler inandırıcılıktan ve duygudan yoksundu. Bütün siyasi isimlere, dönemin şartlarına uygun olmayan bir saygı duruşuydu sanki. O sahetlikle aklananlar  hayatın kendisi, filmdeki biz ise simitçi karakteriydi. 

Pazartesi, Nisan 21

Chopper




Buna "komedi filmi" etiketi yapıştıran adamın...

Filmin tek komik tarafı Zaza Enden'e benzeyen Eric Bana.. O kadar... Adam bu filmden sonra almış yürümüş zaten.

Cuma, Nisan 18

Lucescu Liege'de


Sene 1991

La Grande Bellezza


Ne filmi beraber izlediğim arkadaşlarım ne de çeşitli yerlerde okuduğum yorumlar... Büyük çoğunluk filmi beğenmemiş. En iyi bahsedeni bile "Eh işte" dedi. Filmin uzunluğu, daha doğrusu başladığı tempoyla devam edememesi önemli olabilir. Not düşürmeye hak veriyorum. Daha doğrusu anlıyorum. Bir de Oscar algısı nedeniyle büyük beklentilere girdilerse, hayal kırıklığı yaşayabilirler.

Ama ben yaşamadım öyle bir duygu. Çok sevdim. Baya sevdim. Bu sevginin, filmin ilk sahnesinde, bir adamın okuduğu gazetenin arka sayfasında gördüğümüz Totti fotoğrafıyla hiç alakası yok. Daha net gerekçelerim var. Başından sonuna kadar, benim izleyeceğim filmdi. Hatta, bir üretici olsaydım, tam benim yapmam gereken filmdi."Şerefsizim benim aklıma gelmişti" diyemiyorum. Öyle bir durum söz konusu bile olamaz. Bu açıdan, üretemeyen insanlar için üzüntü verici.

Fakat yine de seyirci olarak çok memnunum. Sanki, yıllardır, belki de benim bile fark edemeden yaşadığım travmaları, aklımda olanları, içimde yaşadığım karmaşaları, büyüttüğüm kaygıları açığa çıkarmış. Öyle hissediyorum. Tabi yine de "Bir film izledim hayatım değişti" durumu söz konusu değil. O kadar kolay olsaydı, filmi sevmeme de gerek kalmazdı. Bir filmle hayata yön veremeyeceğimizi anlayalı çok oldu.

Belki bu bahsettiğim farkındalık, baş karakter Jep'te olduğu gibi bende de 65 yaşında çıkabilirdi ama film sayesinde önceden oldu işte. En azından bunu gördüğüm için sevindim. Ne kadar sadık kalırım emin değilim. Zira bu aydınlanmayı bir sinema koltuğunda yaşamak çok etkili olmayabilir. Zaten Jep'te bile henüz oturmamıştı, onun da kafası karışmıştı. Ortak bir nokta işte. Filmle ve karakterlerle bağ kurmak için yeterli ama fazlası da var.

Bu arada; gece hayatının kralı değilim tabi. Ama, bazen -ve aslında olması gereken- filmden haz almak, filmin anlatmak istediğini yakalamak için; başroldeki karakterle aynı sınıftan veya aynı hayattan gelmeye gerek yok. 

İşin sonunda, film bitince, ekran kapanınca, düşünecek bir şeyler buluyorsak iyidir. Bir de ekstra olarak etkileyici sahneler, şahane görsellik varsa bu sefer çok iyidir. Hem kafaya hem göze...

Öznel bir film galiba. Sorrentino, bir hikaye anlatmıyor. Durum sunuyor. Seyirci bunu almak veya almamak arasında özgür. Hikayeyi almayanlar için, izlenebilecek ve mest olunabilecek çok iyi bir teknik, çok iyi bir görsellik var.

Bizim toplum çokça rekabetçi ve biraz egolu olduğu için sunulan simgenin aksini düşünüyorsa veya o simgeden nefret ediyorsa hemen bütüne karşı bir tavır alıyor. Rahibe görünce veya gece hayatında eğlenen adam karşısına çıkınca filmin tamamına bir tavır alınıyor. "Ne bu din övgüsü" diyenler veya "Ne bu yüzeysellik, basitlik". Ancak oradan sıyrılabildiğin zaman keyif (veya katkı) alıyorsun. Benim filmden sonra yaşadığım tartışmaların çoğunun temelinde bunlar vardı.

Neyse çok girmeyeceğim, yazdığım her satır filmin aleyhine delil olarak kullanılabilir. Ben jüri olsam belki de Oscar'ı Jagten'e verirdim belki ama bu film de büyük saygıyı hak ediyor. Ve sevgiyse mesele, ben bu filmi daha çok sevdim. Jagten kadar vurucu veya heyecanlı değil ama benim için çok daha kalıcı. Yönetmeniyle, oyuncusuyla, müzikleriyle, şehriyle, görselliğiyle.... Üzerine yazılacak bir şey yok, belki facebook'a yazılacak repliği bile çok azdır... Sadece 140 dakika ayırıp izlenecek, sonra da sakin kafayla bir ömür boyu düşündürecek.

Veya okumak lazım. Bazı arkadaşlar, "Gecenin sonuna yolculuk" ile bu film arasında paralellikler olduğunu söyledi.. Yıllarını edebiyata düşman olarak geçirmiş biriyim. Haliyle o kitap da eksik. Ama demek ki bir ara onu da okumak lazım. Bu filme benzeyen her şey, bundan sonra kabulümdür. Sorrentino'nun bundan sonra yapacağı her şey başımın tacıdır.


FRAGMAN

Perşembe, Nisan 17

Az Sayıdaki Taraftara Ayrılan Bölüm



Deplasmana gitmek zor, işten izin alamazsın, işi ayarlasan masrafın çok olur, para ayırsan bilet bir anda 800 lira olur, o kadar olmasa da yasak gelir, bir türlü gidemezsin, gitmemen için her şey yapılır.

İç saha maçı için de  binbir türlü zorluk çıkar, bilet çıkmaz, ya da az çıkar, çıkanı da karaborsaya düşer, aldığın biletle istediğin kişinin yanına gidemezsin, ya "burası benim koltuğum"cular gelir ya da güvenlik biter yanında, istediğin yere gitsen bu sefer ayağa kalkamazsın, hemen "otur" derler.. Hadi meşale sağlığa zararlı; davulu aldılar, pankarta el koydular, tezahüratı kısıtladılar, geriye sadece merdivenlerde sepeti koluna takarak çay-kahve satan abi kaldı.

Televizyondan izlemek için, anten alacaksın, dekoder alacaksın, fatura ödeyeceksin, kötü spikerlere katlanacaksın, onlar da kafalarına göre tribünün sesi kısacak, fikstürü bile onlar belirleyecek...

Bütün bunlar yetmezmiz gibi bir de e-bilet çıktı. "Yeter ulan artık" dedim, takım da bu sezon kötü zaten, hedefi kalmadı artık, Bursaspor - Galatasaray maçını izlemedim. İzlemediğimiz maça bak, efsane oldu. 

Yiğit bile o kadar ısrar etti "Gel bu hafta Bursa'ya gidelim" diye. Zaten kupa maçında da e-bilet geçmiyordu, son maç olurdu. Ama üşendim valla. Sıkıldım. Eskisi gibi hissedemiyorum artık... Maça gideceğime, maç izleyeceğime, maç yaparım, sokağa çıkarım, kitap okurum, müzik dinlerim... 

Derken böyle bir maç oynadı, üstelik TV'den bile izlemedim.  E-bilet viral reklam yapsa bu kadar olur. Kopamayacağız sanki bu işlerden. 

Neyse yine de aldanmamak lazım bunlara. Yaşanacak çoğu şeyi yaşadım. Ve gördüklerimden sonra, bu maç-tribün olayları var ya, hiç bir zaman eskisi gibi olmaz. Bu olayda da tatavayı yine biz yaparız. Sömürüldüğümüz yeter. Alican'ın dediği gibi, belki sonunda yine biz Don-Kişot gibi kalacağız ama olsun. Vaadettikleri şeylerin çoğu aslında yıllar önce kayboldu, neyin peşinden gideceğiz ki... En azından değirmenlere karşı at sürdük deriz.

5-2'ye, ve bundan sonra yaşanacak diğer futbol mucizelerine aldanma... Reklamında diyorlar ya, "Tutkuyla bağlı olduğun takımın heyecanla beklediğin maçı".. Abi siz o tutkuyu ve heyecanı öldüreli çok oldu.  Artık olmayan bir şeye satış yapmaya çalışıyorsunuz. Yine alıcı bulursunuz da, onların da tutkuyla çok işi yoktur.

Yalnız efsane maç olmuş anlatılanlara göre, yine de çok üzülmüyorum izlemediğim için. Gerçek şu ki;  bu maç 5-10 sene önce olacaktı aslında, o zaman efsane anılar hikayeler çıkardı...

Çarşamba, Nisan 16

Onun Stadı Onun Takımı






Bir çocuğu sevindirmek, hatta herhangi birini sevindirmek oldukça kolay aslında.

Fenerbahçe - Antalyaspor maçından geriye şu kareler kalacak benim için. Bu çocuğun da ömrünün sonuna kadar hayatının en özel günü olarak kalacaktır herhalde.

İnsanın izlerken içi ısınıyordu. Keşke Lig Tv muhabirleri, maç sonu röportajlarında Selçuk'a, Kadlec'e, Ersun Yanal'a sorsaydı neler yaşandığını. 

Çocuğun yaptığı da büyük iş. Öyle seremonide iki dakika duran resmi(!) akranları gibi değil, kuralları yıkarak sistemi bozarak ulaşıyor istediğine. Helal olsun kardeşimize. Gerçi bundan sonra maça giremeyecek herhalde, büyük ihtimal passolig almaz. Ama bu azimle turnike falan patlatır yine girer stadına.



Salı, Nisan 15

The Wolf of Wall Street


Bizim için efsane olan Martin Scorsese'nin ve hatta son 10 yılda en üst seviyeye yükselen Leonardo Di Caprio'nun adı geçince filme kayıtsız kalmadım. Oscar ile anılması da ilgimi kabarttı. Gerçi fragmandan yola çıkarak başıma gelecekleri az çok tahmin edebiliridim ama isimlere kandım. Bir arkadaşım "Gel gidelim" dedi, ben de "Sinema bilerine 20 lira vermem" dedim. O "Gel ısmarlarım" diye ısrar edince, gittik. Sinema biletine 20 lira vermekte zorlanan bir adamın, zenginliğin anlatıldığı (ve belki de övüldüğü) bir filme bakışını okuyacaksınız.

Scorsese'den psikopat takşi şoförünü, büyük şehirin diplerinden gelen karizmatik abileri, vahşi ve kuralsız New York'ta yaşamaya çalışan genci, hayatla sorunu olan boksörü ve bunun gibilerini izledik. Milleti dolandırıp orospularla alem yapan birinin hikayesi hiç sarmadı haliyle. Film güzel ve eğlenceli olabilir.  Olabilir değil öyle zaten. Dumanlı kafayla yapılan muhabbetleri veya güzel hatunların kalçalarını görmek herkesin hoşuna gider. Ama sonuç? Yok.

Adam daha önce Casino'yu çekmiş. bunun ondan ne farkı var? Daha çnce izlediğimiz bir sürü filmden hiçbir farkı yok. Casino her şeye rağmen daha iyi . Üstelik son teknoloji, muhteşem görsellik ve iyi seçilmiş şarkılar var 2014 modelde. Ama Casino'da en azından haşmet ve görkem ikinci planda. İnsan ilişkilier ve zaafları ön planda. Bu da çekiyor. Yoksa sinemada zenginliğe, hatta kanunsuz elde edilen zenginliğe karşı bir düşmanlığım yok. Ama beni yakalamakta eksik kalıyor.

Bizim filmimiz değil. Adam da artık yaşlandı tabi. Çekeceğini çekmiş, keyfine bakıyor. Eğleneceği filmler yapmak istiyor, o sırada da Di Caprio'yu geliştirirse yeterli onun için. Ama bu filme Oscar vermek gerçekten ayıp olurdu. Neye dayanılarak beklentiye girilirdi bilmiyorum. Di Caprio'nun da daha iyi filmleri vardı, Scorsese'nin de... Matthew'in Leo'nun nasıl önüne geçtiğini bile Dallas Buyers Club'ı izlemeden anlıyoruz.

Bu filmi de beğenen olacak tabi. Adam bir kültüre yapmış filmi. Sadece Türkiye'de yok, ABD belki de bu işin atası. Kısa yoldan köşeyi dönmenin yolları herkesi etkiler. Bir çok genç, "Ya abi mükemmel zeka, işte hayat bu" diyecek. Şimdiden bir kısmını uyaralım;

Kardeşim sen büyük ihtimal filmde takım elbise giyip kölelik yapan olacaksın, veya küçük bir şehirde oturup yatırımını ilk gelen telefona veren mal olacaksın. Hangisi daha iyi bilmiyorum.

Mesela benim adamım, FBI memuru Patrick Denham (Kyle Chandler) oldu. Özellikle sonlardaki metro sahnesi filmin en etkileyici anlarıydı benim için. Film hakkında bazı yorum yapan arkadaşlar, anlamamış orayı. "Adamın isteği onu içeri sokmaktı, neden o kadar üzgündü" diyenler oldu. Aslında bu tepkiyi verenleri de anlıyorum, Scorsese eskiden böyle duyguların üzerinde daha çok yoğunlaşırdı. Gerçi kurallara uyan temiz adamlara övgüye de çok rastlanmazdı ama kadın memesi yerine o çelişkiyi daha net görürdük. 




Bu film bizim filmimiz değil. 3 saat boyunca bu hayatı, bu hayat tarzını, bu kültürü, bu sistemi izlemek  benim için çok büyük kayıp, 20  lira ödemek ise üzüntü verici...  Belki evde yata yata izlesem daha çok keyif alırdım. Kıskançlık da değil yanlış olmasın, çünkü olur da bir gün biz de zengin olursak nasıl yaşayacağımızı az çok tahmin ediyoruz. Böyle değil.

Fight Club'ı beğenen, replik replik ezberleyen, başucu kitabı yaptığını söyleyen adamlar bu filme övgü düzüyor. Bir çizgi olması lazım, böyle olunca çok karışıyor.