Cuma, Mayıs 30

Kale Gibi Golcü



Tamam Rickie Lambert'in olayı biraz daha duygusal, milli takıma kadar yükseliyor. Ama Levent Kale'nin de ondan aşağı bir tarafı yok. Üstelik bu sezon 15 gol atarak, takımın en önemli adamı oldu. Alanya maçlarında sahada olsaydı belki hikaye daha güzel olurdu.

Rickie Lambert da Liverpool ile 15 gol atsın, sonra bir daha konuşalım...

Perşembe, Mayıs 29

Kentler Düşecek





Siyah bulut çökecek
Şafak ahmer
Parlak soylu kentler düşecek
Tat vermez olacak
Kan revan ve katmer katmer çözülecek âlem-i makber
Rençberler, işçiler, gettolar
Ve tam yerinde serseriler
Zibidiler
Mülksüzler
Alem elinde
Yürür sokaklarında
Sökük kaldırım taşları
Alt üst olmuş sıfatını tanımlar telaşları
Genç yaşları
Külleri savuran anka kuşları
Efendilerin artık ödenmeyecek bâcları
Kanat çırpışları imler başlangıçları
Göğe yükselmeseler de
Dikenlidir taçları..

Çarşamba, Mayıs 28

Yetmedi



Atletico'ya 3 gol atan kadro, Hatayspor'a da 3 gol attı.... Ama yetmedi..

Son 10 dakikada 3 gol atınca, maçın başında yenilen gol Göztepe'yi finalden etti. Bir sene daha bekleyecekler. Üzüldüm gerçekten. Keşke bir Göztepe - Ankaragücü final izleseydik.

Bu arada deplasman golü kuralına çok da karşı değilim. Deplasmanda gol at işte. Güzel kural. Gol futbolun meyvesi. Gol at. Gol atmayı teşvik et. Herkes böyle durumlarda uzatmaya gidilsin diyor ama ben ikili eşleşmelerde ikinci maçı evinde oynayan takımın, deplasman golü kuralıyla turlayan bir takıma göre daha fazla haksızlık sağladığını düşünüyorum. Neyse, Göztepe tribününün emekçilerine yazık oldu.

2.Lig acı verici duruyor ama dışarıdan bakınca da özeniyorum. Buradaki heyecan çok değişik, çok farklı... 

Alanyaspor - Hatayspor maçında da sebepsiz yere gönlüm Alanyaspor'da. Hatayspor geçen sene de final kaybetmişti. Finalin yerine göre, belki 31 Mayıs günü gideriz, belli olmaz...

Salı, Mayıs 27

Duran Top Organizasyonu



Hamza Hocam durduracak, Fatih Hocam vuracak...

Günah



Günahın içinden geçmen gerekiyorsa geç. İçinden geçerken girmek zorunda değilsin, etrafından dolanabilirsin ama yapmak istediğinden geri durursan hiçbir şey yapmamış olursun. Günahla irtibatı kesersek geride kalan alan boş, fazla güvenli ve hayattan kopuk bir alandır.

Onur Ünlü, İtirazım Var ile ilgili verdiği röportajda böyle diyor. İtirazım Var'ı da izledim; analizimizi yaparız bir iki gün sonra...

Röportaj filmden daha iyi; "İnsanlar bir zahmet inandıkları kitabı okusunlar"; güzel ama eksik ifade, olsun...

Pazartesi, Mayıs 26

Kentsel Dönüşüm


Kentsel dönüşüm belasını anlatan en iyi klip???

Zaten şu haberi okuyunca daha da kötü oldum.

The Squid and the Whale






Onun yazmis olmasi teknik bir hadise, ben o sozleri yazmis oldugmu hissettim...

Together we stand, divided we fall




Paramparça


Hayatın kötü ve bıktıran bir tarafı vardır ya; işte o tarafı bana en iyi şekilde öğreten iki semt. Biri Beyazıt, diğeri Balat. 

Beyazıt'ta başlıyorum güne. Eski günler. "Nereden nereye" düşüncesi. Daha da eskiye gidiyorum. Lise yıllarına. Kaygılarım ne kadar değişmiş. Fakat aynı kaygıları başkaları taşıyor artık. Yani aslında bu dünyada hiçbir şey değişmemiş, değişmiyor. Herkes sıaryla aynı şeyleri yaşıyor.

Aradan geçen zaman çok uzun da sanki biraz boş mu? Sadece soruyorum, cevaplar umrumda değil. Çok takılmıyorum. Önüme bakıyorum, Balat'a gidiyorum. 

Balat'ta menemencide gazete okuyup çay içeceğim. Güzel bir sabah olacak. Bu sayede geçen sene bir kız için harcadığım tek bir günü ve geleceğim için yalnız bıraktığım 4 senenin acısını çıkarmış olmanın mutluluğunu yaşayacağım. Son noktayı koymak için güzel bir ritüel, belki de gurur dolu bir ödül. Çay-menemen-gazete..

Depremin bu konuyla alakası yok ama deprem olmasaydı özel üniversitelerdeki hoca-öğrenci ilişkilerine dair bir şeyler yazabilirdim. Deprem oldu konu değişti, hayatım değişti. Eğer deprem olmsaydı daha da kötü olacaktı. Deprem oldu ve sarsıldım.

Ben hayatımda, bu kadar çaresiz kaldığım, bu kadar parçalandığım başka bir gün hatırlamıyorum.  Bazen sağa sola hayat dersi verdiğimizi sanıyorum da, en basit şeylere verecek bile cevabım yok aslında. Adam acaba gerçekten de "Yağmur gibi gözlerinden akan yaş niye" diye sorabilmiş mi? Soramazsın bence, öyle kitlenirsin.

Üç sene önce Beyazıt'ta geçen bir hikayede yine böyle çaresiz kalmıştım. Mütemadiyen böyle oluyor. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, sürekli ne kadar yetersiz kaldığımız ortaya çıkıyor. Çıkmasın işte artık ya. Her geçen zaman biraz daha sallanıyoru. Devrileceğiz artık.

Sevdiklerimize güzel şeyler sunamıyoruz. Onlar üzülüyor. Biz onları üzülürken görüyoruz. Bu edebiyatı yapılan yalnızlık aslında güzel şey. Ama tek başına kalacak kadar da güçlü değiliz. Kısır döngü işte.

"Bu dünyaya çocuk getirmek istemiyorum" diyenlerle yaşımıza bakmadan çok dalga geçtik. Haklılık payları varmış. Bu dünyadaki adaletsizlikleri birilerine anlatmak zorunda olmak, hatta onları öğretmek çok acı. Birçok semte girip çıkarak, bu hayatla savaşmayı öğrendiğimizi sanmışız ama hala daha yeteri kadar güçlü olamamışız.

Hissettiklerimi bile adamakıllı yazamadım şuraya... Öyle bir çaresizlik ve şaşkınlık işte. Ama dursun kenarda, bugünü ömrüm boyunca unutmamam lazım. 

Cuma, Mayıs 23

Sen to Chihiro no Kamikakushi



Animasyon olarak bakınca gayet güzel iş. Saygı duydum. Japonlar bu işi biliyor. Konu da fena değil. Ama çok da değişik bir şey yok. İnsanlar nedense çok sevmiş. Sevilmeyecek gibi değil ama çok şaşırtıcı bir güzelliği de yok.

10 üzerinden 7...

Bu sefer de böyle gazete eleştirmeni gibi yazalım...

Perşembe, Mayıs 22

Dünyanın En İyi Falcısı


Galatasaray'ın 2000 yılında kazandığı UEFA Kupası ile ilgili birçok efsane mevcut. Dilden dile aktarılan hikayelerin bir kısmı gerçek. Bazıları ise hayal ürünü. Ama olsun, yalan da olsa güzel öyküler var. Fakat bu sefer anlatacağımız yalan değil. Yalan olmamasına rağmen hakettiği değeri de görmemiş.

Geçen sene, UEFA Kupası dönemi ile ilgili bir araştırma yaptım. O nedenle dönemin gazetelerine baktım. Bilmediğim şey pek yoktu. Okuduğum çoğu olayı hatırlıyorum. Ama beni bir tane olay çok şaşırttı.

Maç günü gazetelerde çıkan bir kutu haber... Şampiyonluğun coşkusuyla olsa gerek, devam eden günlerde unutuluyor. Kimse hatırlamıyor. Ama olağanüstü durumlara inananlar veya ilgi duyanlar için muhteşem bir olay, unutulması büyük skandal.

Popescu, maçtan birkaç gün önce ülkesinde bir falcıya gidiyor. Falcı ona mealen, "Kupayı kazanacaksınız, golü de sen atacaksın" diyor. Popescu savunma oyuncusu olduğu için olsa gerek, haber ve fal pek kimse tarafından itibar görmüyor. Maçın penaltılara kalması da önemli etken. 0-0 biten 120 dakika, devam eden günlerde falın sorgulanmasını engellemiş olabilir.

Sözün özü, Popescu "Hadi oğlum" sesleri eşliğinde topa doğru geldi, vurdu ve Rumen çingene falcı haklı çıktı. Olay bu kadar net.

Çarşamba, Mayıs 21

Match Point



Woody Allen filmlerini sevme ihtimalim hiç yok. Hürriyet Pazar eki okuyan, televizyonda Oylum Talu izleyen, Ertuğrul Özkök okumadan güne başlamayan, evde taze sıkılmış portakl suyunu içtikten sonra Starbucks'a uğrayan, yanlarında Scarlett gibi kadınlar görmek için çabalayan adamların yönetmeni...

Entellektüel birikimleri kitapçıların rafları ve Ömür Gedik'in gazete yazılarına göre şekilleniyor. Kitapları yazın yanlarında taşıyıp şenzlonglarına koyuyorlar, gösterişli, lüks koltuklu sinema salonlarına gittiklerinde check-in yapıyorlar.

Bu kitle analizinin, filmle ne alakası var? Yok. Hatta belki Woody Allen ile de alakası yok. Ama var işte bence. Onlar izliyor bu filmleri. Bayılıyorlar, bitiyorlar. Muhteşem diyorlar. Oysa, sadece Suç ve Ceza göndermeleriyle süslenmiş basit bir film. Bu sayede kültürel birikimlerini öne koyabilecekleri bir fırsat...

Karamazov Kardeşler'i okumayan adamın Show Tv'de Karadağlar izleyip, "Abi hikaye çok iyi" demesini yadırgamam. Adam görmemiş, okumamış, okuduğunu iddia da etmemiş, benzer bir hikayeyle karşılaşınca hoşuna gidiyor.

Fakat en üstte yazdığım grup, riyanın entellektüel ortamdaki görünümü. Dostoyevski'yi yalayıp yuttuk derler, Match Point'i de "Ah işte Rus edebiyatı, Dostoyevski, üstat nasıl görmüş, vallahi bravo" diyerek yorumlarlar. Oysa filmin, okudukları kitabın asıl anlatmak istediğiyle alakası yoktur. Filmin zaten hiçbir şeyle alakası yok.  Ortamlarda "Biz Dostoyevski okuduk" demek için bundan daha iyi fırsat olamaz. Kim bilecek?

Daha fazla da sallardım da üşendim. Neyse ki Scarlett Johansson filme bağladı. O da ilk yarısına kadar. Sonra o da kayboldu. 

En iyi özgün senaryo için aday gösterilmesi de şaka olmalıydı. Hayatımda gördüğüm en özgün olmayan senaryo... Bunlar baya standart hayatların standart filmleri. Bize göre hiç değil.

Çeyrek




Hafta içi, mesai saatinde, 2.Lig play-off çeyrek final maçları.. Göztepe ve Ankaragücü tribünü.. Bu daha çeyreği, finali bekliyoruz...

Salı, Mayıs 20

Süper Final



Sezonun geneline bakınca hikaye muhakkak çok farklı. İki tane devin arasına giren, 16 senedir şampiyon olamayan, kısa bir süre içinde ayağa kalkıp aynı sezonda hem CL finali hem de La Liga şampiyonu olmak olağanüstü bir hikaye demek... Kupalara alışmış bir Galatasaray'ın Süper Lig mücadelesi ile paralellik kurulamaz.

Ama şu son maç, sadece 90 dakika özelinden bakınca tam bir bizim Süper Final gibi değil mi? Ligin son haftası, rakibinin stadına gidiyorsun, beraberlik sana yarıyor, belki de en güvendiğin oyuncu sakatlanıyor (bizde Elmander, onlarda Costa)... Tek fark bunlar bir de gol yiyor. Sonradan da 1-1 oluyor. Sırf o goller nedeniyle bizim zevksiz ve aksiyonsuz Süper Final'den iki kat daha heyacanlıdır. Zaten bizimkinin heyecan ve stresi görebileceğimiz en üst seviyedeydi... Kadıköy'deki maçtan gollü beraberlik falan çıksaydı çok sıkıntılı durumlar oluşabilirdi.

Acaba İspanyollar nasıl izledi bu maçı? İzleyebildi mi? Totem yaptılar mı? Taraftarlık gerçekten dünyanın en saçma şeyi, ne yapıyor yani bu insanlar,  niye yapıyorlar...

Arda da Galatasaray'da oynamadığı Süper Final'i 17 Mayıs günü yaşamış oldu. Fazla oynamadı gerçi ama kenardan yaşadı işte...

Acı Hayat





Bu Soma ile ilgili bir yazı değil.

Böyle olaylardan sonra isyan etme gücüm kalmıyor. İçime kapanıyorum. Popüler tabirle, duyarsızlaşıyorum. Duyarlı olmak güç gerektiriyor. Ben böyle olaylarda güç kaybediyorum. Belki benim başıma gelse daha güçlü olurum ama başkaları yaşayınca ve biz dışardan bakınca eriyip gidiyoruz, zayıflıyoruz. O nedenle sevdiklerime, en yakınımdakilere dönüyorum. En güvende hissedebileceğim yere ve en çok korumak istediğim kişilere...

Bu olay; hayatın getirdiği bütün pisliklerin özeti, aynası... Sistemin, adaletsizliğin.. Yüzde yüz gerçek. Hem de Türkiye'de olunca.. Tam bir Türkiye gerçeği...

Gezi Parkı gibi değil, yolsuzluk gibi değil... Bir kapışma değil, bir son... Çok başka bir şey, çok acı... İçime kapanıyorum, aileme, sevdiklerime dönüyorum. Empati kuruyorum. Pamuk ipliği dedikleri şeyin ne kadar yakında olduğunu görüyorum. Zaten az olan gücüm biraz daha azalıyor.

Gelecek için bir şeyler planlarken, çabalarken, çevrendekileri kollarken, korurken, bir de bakıyorsun ki her şey bitebilir, bitiyor. Bir anda, durduk yere, ansızın... Onlarca gün komada kalan Berkin'de de aynı şeyi hissetmiştim. O benim kardeşim de olabilirdi. Veya 17 yaşındaki ağabeyimin halleri..  Bir gün evden çıkacak ve senden bağımsız gelişen olaylar nedeniyle geri dönmeyecek... Üstelik sen bütün hayatını onun geleceği ve mutluluğu için yaşarken... Gezi Parkı'na yapılacak AVM veya 17 Aralık veya çalınan oylar bunun gibi değil. Bu çok yıldırıcı, çok yorucu, tamamen bitirici. Bu işin sonunda ölüm var. Üstelik bu olayda yüzlerce...

İnsanların öfkesini ve isyanı anlıyorum, hak veriyorum. Fakat aynı duruma giremiyorum. Herkesin tepkisi (veya yası) aynı değil. Benim gibi olanlar da var. Böyle olamıyoruz. Bunun için suçlanmak da varmış. Yeteri kadar isyan etmediğimiz için... Oysa isyan etmek için, tepki göstermek için o kadar çok malzeme var ki,  isyan edenler de bundan nasibini alırdı. Fakat bu kadar gerçek bir acıda, o kadar sanal (sahte demiyorum) davranmam mümkün olamazdı. Sanal dünya dediğin şey zaten çok hızlı ve çok yorucu, oysa bu acıdan sonra zaten yorgunluğun ve tükenmişliğin son noktasındaydım.

Soma kazasından bir gün sonra Ankara'ya gittim. Dünyanın en kötü başkentlerinden birinde, sorumluluğunu üstlendiğim biriyle, çoğu kimsenin yaşamayacağı şeylerin peşinde koştum. Hayatın gerçekleri o kadar farklı ki... Bazı şeyler yazılmıyor, yazılmayınca RT de edilemiyor. Ama inanın, teyitli bilgi; çok farklı hayatlar var...

Neyse abi, olayın aslı, bu olay çok gerçek. Çok farklı. Artık bazı durumlara yabancı kaldığımı hissederken, diğer taraftan da bir öze dönüşü yaşıyorum. Daha mı iyi oluyor bilmiyorum. Yalnızlaşmak zor iş. Neyse ki alışkın olduğumuz konu. Gözlerimizle gördüğümüz ve bize çok yakın olan her acı, bizi ya biraz daha özgürleştirecek ya biraz daha korkutacak. Ya da ikisi birden... Ama ne olursa olsun, sana ait olsun. Senin isyanın, senin öfken, senin nefretin, senin acın... Başkaları yönlendirmeye başladığında çok yoruluyorsun. Sıyrılmak için en iyi yol, geçmişine, geçmişinden gelenlere dönmek belki de...

Bu son cümleden çok emin değilim ama olsun...


Pazar, Mayıs 18

Kamu Malı



-8000 pesetas ne kadardır?
-Euro olarak mı?
-Hayır pesetas olarak...
-8000?
-Hayır, benim için etik olarak çok daha fazla