Türkiye'deki şehirli-köylü çatışmasını kızgınlıkla, öfkeyle, kavgayla izliyoruz. Uzun zamandır bu böyle... Bu uğurda yapılan komedi filmlerinde bile karakterlerin popülist söylemlere yenik düşerek tasvir edildiğini üzülerek görüyoruz. Sonuç olarak filmlere de çok fazla gülemiyoruz.
Başka bir ülkenin şehirli-köylü çatışmasının daha yumuşak olmasını kıskanınca yine üzüldük. Fakat en azından bu sefer ailecek sakince izlenecek hoş bir film yakalamış olduk.
Fransa'nın uzak bir köyünün tek geçim kaynağı olan fabrika, çevreyi kirlettiği için kapanır. Bu da köyde büyük bir ekonomik sıkıntıya yol açar. Çoğu kişi köyü terk eder, kalanlar da zorlukla yaşar. Ayakta kalabilmek için bir AB fonuna ihtiyaçları vardır. Bu fon için tek şart, köyde bir doktor bulundurma zorunluluğudur. Köye tesadüfen gelen bir doktoru, kalıcı doktor gibi sunmak için dört koldan sarılırlar. Hikaye böyle başlar.
Enteresan noktalar var. AB fonları ve AB standartları orada da çok tartışılan ve halkın pratikliğini zorlayan bir unsur olarak gösteriliyor. Bizim kokoreçten vazgeçmememiz gibi olmasa da bir doktor bulma zorunluluğu bile ufak bir köyü zorluyor ve bu memnuniyetsizlikle karşılanıyor.
Öte yandan çevreyi kirleten fabrikanın kapanmasına da ince eleştiriler var. Halkın ekonomik geçim kaynağının ellerinden alınmasına vurgu yapılıyor. Çevre kirliliği ise biraz "entel dantel işler" olarak sunuluyor sanki.
Yine de köylülerin genç Parisli hovarda doktor Lorant Deutsch'u ikna etme çabaları oldukça hoştur. Çok büyülü ve gürültülü kahkahalara neden olacak espriler yoktur. En güldüğüm espri, dişleri yamuk olan kızını Ribery'e benzeten babadan geldi. Fakat hikaye bir şekilde kendini izlettiriyor. Şans verilebilir.
Wesley Snipes filmlerine 90'larda sık sık televizyonlarda denk gelmiş, az çok aşina olmuş ama hiçbirini tamamen izlememiştim. Sanırım ilk izlediğim film, yakın dönemde göz attığım Passanger 57 oldu.
Hem aksiyon filmlerine olan uzaklığım, hem Snipes'ı pek sevmemem hem de Türk televizyonlarda sık yayınlanan filmlerin kötü olduğunu düşünmeme neden olan önyargım; Passanger 57 için beklentilerimi düşük tutmamı sağladı.
Belki de en iyisi oldu. Bir kahvaltı sonrası düşük beklentiyle izlenen bir film için oldukça verimli çıktı. Heyecan duyduk senaryodan. Bir uçak kaçıran terör grubu ve tesadüfen uçakta olan ama onlara dur deme becerisine sahip olan kahramanımız arasında geçen çatışma bizi sürükledi.
Keşke tamamen uçakta geçseydi ama öyle olmadı. Filmin ikinci yarısında yer hizmetlerine katıldık. Lunaparklara bile girdik. Yine de fena değildi, hava değişimi oldu. 84 dakikalık süresi de yerindeydi. Daha fazlası sıkardı. Tam hap bir aksiyon filmi...
Wesley Snipes fena oynamamış. Yine de filmin iyisi Tom Sizemore'du. Ayrıca en genç halleriyle görebileceğimiz Elizabeth Hurley de (27) bu filmde boy gösteriyor. Fakat daha çok Alicia Silverstone'a benziyor!
En son beklentimin düşük kaldığı ama izlerken keyif aldığım aksiyon filmi Die Hard serisiydi sanırım. Passanger 57, onun ayarında değildi ama izlemkten pişman olmadım.
Gaziantep FK - Göztepe maçında yaşananlar halen konuşuluyor. Daha da konuşulacak. Uzun yıllar boyunca hatırlanacak. Herkes bir haftadır maçta ne olduğunu, neden olduğunu, olması gerekeni tartışıyor. Fakat bizim asıl konumuz niye böyle anlara maruz kaldığımız...
Yine de önce maç içinde yaşananlara kısaca değinelim.
İlk gol
Göztepe'nin golü nizami bir goldü. Etik açıdan da bir sorun yoktu. Gaziantep saçma sapan bir şekilde gol yedi. Hatta ortalığın bu kadar karışması golün kendisinden daha enteresandı. Soner'in kaleye vurmasına şaşırmamız gerekirken, top direkten döndü ve gol oldu. Yanlış deneme pozitif netice vermişti. Fakat bunu tartışmaya vakit bulamadan, oluşan kaosa şaşırdık. İlk başta "Acaba, Soner topu Gaziantep'e mi verecekti" diye düşündüm. Pozisyonunun başını da hatırlayamadım. Fakat öyle bir durumun olmadığını da gördük.
Kaleyi açmak
VAR inceledi, kural kitabına bakıldı ve golün nizami olduğu anlaşıldı. Konunun kapanması gerekiyordu. Fakat devamında Göztepe'nin kaleyi açması daha da saçmaydı. Neden böyle bir eylem yapıldı ki? Gaziantepli oyuncular kuralı bilmedikleri için habersiz mi yakalandılar? Öyleyse bile bir jeste gerek var mıydı?
Mahalle maçlarında bazen bazı kurallar maçtan maça değişir ya; mesela kaleciye geri pas... Maçın başında kaleci topu eline alır, rakip takım "geri pas" diye itiraz eder. Diğerleri de "Kaleci bilmiyordu bu sayılmaz" der. İlk pozisyon öyle geçiştirilir, maçın devamında kural uygulanır. Onun gibi oldu adeta.
Gaziantepliler kuralı bilmiyordu. Kaleye vuramayacağını sandılar. Soner kaleye vurunca şaşırdılar. "Oluyor mu ya öyle, bilmiyorduk biz" deyip, kandırdılar herhalde Göztepeli oyuncuları: "Tamam bir daha ki sefere olmasın, açıyoruz kaleyi!"
Tamam; kaleyi açıyorlar ama o konuda da bir fikir birliği yok. Oyuncuları çoğu kendi arasında ve yedek kulübesiyle diyalog halinde. En geç pes eden Atakan, "Sizin yapacağınız işe..." der gibi bakıyor Figuerido'nun arkasında kaldıktan sonra... Ve skor 1-1 oluyor.
Penaltı
Tabi ki Jahovic'in golünden sonra maç 1-0 devam etseydi, kalan sürelerin senaryosu da bambaşka olurdu. Fakat yeni şartlar atında Gaziantep bir de penaltı kazandı. Hiç beklenmiyordu. Her şey olağan bir şekilde ilerlese 1-0'ı koruyan Göztepe izleyecektik ve öyle bir kontra yaşanmayacaktı. Tabi ki bastıran Gaziantep'in yaratacağı karambollerden ne çıkardı onu da bilemezdik.
Yine de tüm yaşananların ardından, o atmosferde penaltı çıkması ekstra oldu. Ve bence tüm o beş dakikanın en anlaşılır hareketini Muhammet yaptı. Anlaşılır diyorum ama ben olsam yapar mıydım bilmiyorum. Fakat yine de düşününce, o beş dakikanın en normali penaltının auta atılmasıydı.
Rakip nizami bir gol atmış. Sonra kaleyi açmışlar. Sebepsiz yere 1-1 olmuş.. Bir de üstüne penaltı kazanınca; kafalar karışıyor. Yani benim kafam karışırdı. Ben penaltıcı olsam, topun başına geçmezdim bile. Bu arada takımdaki penaltıcı Maxim sanırım; o geçmiyor topun başına.
Penaltıyı atsam da kaçırsam da rakip küme düşüyor. O zaman atayım auta 1-1'e bağlansın. Sonuçta Göztepe'nin golünden sonra her şey olağan bir şekilde devam etse, ardından da bir penaltı kazanılsa maç 1-1 bitecekti. O saçma golden sonra, penaltıyı atmaya gerek kalmadı. Yani bir şekilde maçın hakkı 1-1'di zaten. Tabi 1-0'dan sonra senaryo daha farklı olacaktı; bunu atlamayalım...
Bunlar niye yaşandı?
O zaman esas konuya dönelim. Biz bu saçmalığı neden izledik?
Türkiye'de toplumun her alanında gösteriş esastır. Kimse verimli çalışmayı düşünmez ama herkes çalışma şovunu yapar. Mesela işini iyi yapan birinin, herkesten ayrı bir şekilde evden çalışması (özellikle pandemi öncesinde) mümkün değildi. Fakat tüm mesaisini laklakla geçiren adam, mesai saati sona erdikten sonra 1-2 saat daha ofiste kalırsa ve bunu da herkes görürse terfi alma ihtimali yükselir.
Örnekler çoğaltılabilir ama yazıyı uzatmayalım. Futbolda da benzer bir zihniyet hakim. Saha içinde kazanmak için her türlü numara yapılır, deplasmana gelene su bile verilmez, yerde sakatlık numarası yapandan autta zaman geçirene kadar her türlüsü revaçtadır ama "topu rakibe vermek" gibi eylemler oldu mu kimse bizle yarışamaz.
Lincoln'un yıllar evvel bir maçın (Galatasaray - Hacettepe) son dakikasında top sektirmesi yerin dibine sokulmuştu. Karşı cephede duranlardan biri TRT spikeri Tansu Polatkan'dı. Polatkan, ""Eğer bu rakibi aşağalamaksa, en büyük terbiyesizliği gol atan futbolcular yapıyor."demişti. Ve o cümle 12-13 sene sonra gerçek oldu adeta. Atılan bir golde etik dışı durum arandı.
Top oynama dışındaki anlara çok büyük anlamlar yüklüyoruz. Göztepe'nin kaleyi açması da ilk anda takdir gördü. Direkt spikerin tepkilerine bakın. "İnsanlık ölmedi" ve "Her şey kazanmak değil" gibi laflar havada uçuşuyordu. Gerçi o da ne yapsın; "Bu ne şimdi" dese onu da topa tutabilirlerdi. Riske girmedi.
Beşiktaş - Giresunspor maçında Mert Günok sakatlanınca insanlar Giesunspor'un neden gol attığını sorguladı. Büyük ihtimalle ayağı kayan (ve maç içinde daha önce de kayan) Mert'in sakatlandığını zaten idrak edemediler. Zaten fark etmiş olsalar bile, kendi kendine sakatlanan ve çok acil müdahaleyi gerektirmeyen bir pozisyonda durmamak neden "fair dışı" bir hareket olmalıydı ki?
Belki de Gaziantep'teki futbolcular da benzer bir sorunu yaşadılar. "Acaba bu işte bir yanlış var mı?", "Neyi kaçırdık" gibi düşüncelere kafalara girmiş ve kafaları bulandırmış olabilir. "Şimdi gol yemezsek bizi de suçlarlar mı" korkusu bünyeleri sarmış olabilir.
Benzer bir durum Muhammet için de geçerli. Çok alakasız belki ama yıllar önce Fernando Muslera, Manisa'da penaltı atınca, "Küme düşen takıma kaleci neden penaltı attı" denmişti. O maç bile bir anlık kafalara girmiş olabilir. "Şimdi atsak ne derler, oysa 1 dakika önce bizim için neler yaptılar. Şimdi küme düşen takıma gol atarsak kara deftere yazılmayalım" tarzında düşüncelere kapılmış olabilirler.
Türkiye futbolunda saçma sapan, yüzeysel bir fair-play anlayışı var. Tamamen şova dayalı. O yüzden insanlar ne yapacağını bilemiyor artık. Bu neden Muhammet'i bir şekilde anlıyorum. O şovun bir parçası olmaktan ziyade, o şova katkı sunmadığı için lince uğrama korkusu baskına gelmiş olabilir.
Bu tip anların tekrar yaşanmaması için tamamen futbola odaklanmamız lazım. Yani saha içine. Her atağa kalkan rakibi görünce yere yatmamak, yere yatanı görünce topu taca atmamak, taca atana topu iade etmemek bir başlangıç olabilir. Bunları yapmaktan, bunları düşünmekten top oynayan kalmadı ligde. Her şey o kadar sıradanlaştı ki, ezberin dışına çıkılıp atılan bir golde bile insanlar şaşkınlık yaşıyor. Maçların ezberleri o kadar kanıksanmış ki, zihinler hata veriyor.
Oysa Jahovic'in golü gündem olmaya yeterdi. "Kuralı bilmeden kaleye vuran oyuncunun topu direkten dönünce, takım kümede kaldı (veya umutlandı)"
Başlı başına mükemmel bir futbol hikayesiydi; şimdi sulandırılmış bir şova döndü...
2021 Amin Maalouf ile tanışma senem olmuştu. Her şey Doğu'nun Limanları ile başladı. Konusu ile favorim olacak bir kitap değildi belki de. Herkesin çok beğendiği sonu, benim canımı sıkmıştı. Fakat 'kısa 20.yüzyıl'ın tamamını ve Doğu'nun tüm acılarını kapsayabilecek bir roman çıkartabilmek saygı duyulacak bir başarıydı benim nazarımda.
Adana, Paris, Beyrut hattında gidip gelirken; Adana Olayları, 1.Dünya Savaşı, 2.Dünya Savaşı, Arap-İsrail Savaşı, Lübnan İç Savaşı gibi kanın su gibi aktığı acıları okurken; yaşamın tüm gerçekliği zihnimize kazınıyordu. Diğer yandan İsyan ile Clara'nın yarım kalan aşkı kalpte bazı sızılar yaratıyordu. Hepsi dokunaklıydı ama esas olan böyle bir kurgu yaratabilmekti.
Şunu demek istiyorum; kitabı okurken şunu anladım ki, Maalouf tam benim sevebileceğim bir yazardı. Roman çok etkileyici değildi ama yazar bana ışığı vermişti. Karakterleri sıradan insanlardı belki ama acısıyla, sevdasıyla, dramıyla, hüznüyle yaşayan dünyanın bir parçasıydı. Tüm bu kan gölünün ortasında bir yandan ilham vericiydi. Belki okuduklarımız hüzün doluydu ama önemli değildi benim için.
Belki de hayatımda ilk defa bir romanda, karakterlerin ve kurgunun sonunu merak etmeden yazarın kalemini okudum. Neler anlatacaktı bize? Son sayfayı kapatana kadar bir kez dahi yanıltmadı. O merakı hep diri tuttu.
Bana tavsiye edilen asıl kitap, Afrikalı Leo'ydu. Ben bilerek Doğu'dan başladım. Doğru karar verdiğime emin oldum. Gönül rahatlığıyla bir sonraki maceraya (ve seviyeye) yani Afrika'ya geçebilirdim. Geçtim de... Ona da bu blogda sıra gelecek. Ama asıl hedefim, halen ulaşamadığım Semerkant....
Hikayeleri herkes yaşar. Farkı yaratan ise hikayeleri anlatanlardır. Fakat bir de esas olarak daha önceden defalarca anlatılmış büyük hikayelere, yeni parçalar katabilen kurgucu-anlatıcılar vardır. Ben en çok onlara hayranım sanırım... İnsan hayatının ne kadar biricik olduğunu ve buna rağmen o hayatın (insanın) son hızla yaşayan dünyanın bir parçası olabileceğini en iyi onlar hissettirir. Daha ilham verici bir tarz olamaz sanki...
"Ölümü son çıkış olarak düşüneceksin. Bil ki kimse seni bundan alıkoyamaz ve tam da bu nedenle, elinin altında olduğu için onu yedekte tut, sonuna kadar. Diyelim ki geceleyin bir kâbus gördüm. Bunun bir kâbus olduğunu, başını oynattığın anda kurtulabileceğini bilirsen her şey daha kolay, daha çekilir hale gelir, hatta bir bakarsın ilk başta en korktuğun şeylerden zevk alır olmuşsun. Hayat seni istediği kadar ürkütsün, canını yaksın, en yakınların çirkin maskeler taksınlar… Hayat bu, de kendi kendine, ikinci kez çağırılmayacağım bir oyun, bir zevkler ve acılar oyunu, bir inançlar ve aldatmacalar oyunu, bir maskeler oyunu, bir aktör ve bir gözlemci olarak sonuna kadar oyna. Gözlemcilik daha iyidir, ne zaman istersen bırakabilirsin. Beni sorarsan, “imdat çıkışı” sayesinde ayaktayım. Çünkü emrimde, ve onu kullanmayacağımı biliyorum. Ama ahiretin anahtarı bende olmasa kendimi kapanda hissederdim, derhal kaçmak isterdim!”
Çok enteresan bir kadroya sahip. Fransızların meşhur şarkıcısı Johnny Hallyday, 'İskoçyalı' Christopher Lambert, yine birçok filmden aşina olduğumuz Jean Dujardin...
Fakat keşke bunlarla sınırlı kalsaydı! Hoş bir tatlı sıcak komedi filmi çıkar diye düşündük ama üzerimize karakter yağdır. Kadro, saydıklarımdan daha kalabalık. Hikayeler çok fazla. Takibi zor. Çıtır bir film beklerken, kendimizi "Kim kimdi" diye düşünürken bulduk.
Kötü film değil ama beklediğimiz 'sıcaklığı ' bulamadık. Bir caz festivaline ev sahipliği yapan Fransız kasabasında geçmesi nedeniyle çok fazla müzik de dinliyoruz. Zaten başrolde de bir müzisyen var tabi.. Haliyle beklediğimiz film formundan çıktı. Son dönemde buraya iyi filmler taşıdığımı düşünüyorum, o parlak dönemin en zayıfıydı...
Nisan-Mayıs ayları futbolda gelecek sezonu planlama zamanıdır. Aynı zamanda kafaların karıştığı dönemdir.
Fenerbahçe'deki durumu biliyorsunuz. Vitor Pereira sonrası dönemde oyunculara emanet edilen takım başarısız sonuçlar alınca, sezon sonuna kadar gemiyi limana yanaştıracak bir teknik direktör düşünüldü. Sonrasında kariyerli bir yabancı teknik direktör ile bomba patlatılacaktı. Büyük ihtimalle de Joachim Löw olacaktı bu hoca.
Löw'e kadar geçecek sürede, Alman hocanın 1997'deki yardımcısı İsmail Kartal'a anahtar teslim etme planı hiç mantıksız değildi. Fakat bugün gelinen noktada "İsmail Kartal kalsa mı acaba?", "Aslında Löw veya başkası için o kadar harcama yapmaya da gerek yok" gibi düşünceler ortaya çıktı. Bu konu hakkında da yazasım var ama ben yazmayı bitirene kadar karar açıklanır diye üşeniyorum zahmet etmeye.
Neyse ki benzer bir konu Portekiz'de de yaşanıyor.
Benfica, sezona eski teknik direktörü Jorge Jesus ile girmişti. Nedense Jesus ile geçen 2021 günleri camiayı memnun etmedi. Şampiyonlar Ligi'ne Barcelona'nın olduğu gruptan çıkmak ve ligde 15 haftada 12 galibiyet almak yeterli olmadı. Jesus'un adı Brezilya kulüpleri ile anılınca, o da "Giderim bak" resti ile eleştirilere yanıt verince taraftarlar onun biletini kesti ve derhal Brezilya'ya gitmesini istedi. Hatta bu uğurda bir internet sitesi bile açtılar. Ayrıca Jesus takımın papaz yıldızları Pizzi ve Rafa Silva ile sorunlar yaşadı, bu gelişme de sonunu hızlandırdı. Başkan Manuel Rui Costa da çaresiz kaldı.
Oysa karne iyiydi. Gerçi Porto ve Sporting'e kaybedilen maçlar (biri ligde, biri kupada) güven zedelemişti. Sonuç olarak Jesus, 2022'yi göremedi. Yerine de 2.Lig'de mücadele eden Benfica B takımını çalıştıran ve o takımı o sert ligde liderliğe taşıyan Nelson Verissimo geldi.
Gelen gideni aratır derler ya; Verissimo da öyle başladı aslında. İlk maçında Porto'ya 3-1 mağlup oldu. Bir ay sonra Lig Kupası finali, şehrin diğer çocukları Sporting'e kaybedildi. Kendi sahasında Moreirense gibi zayıf ve Gil Vicente gibi mütevazı rakipleri yenemedi. Boavista deplasmanında da 2-0'ı koruyamayıp bir puana razı olmak, bardağı taşırmaya yeterdi.
Tabi ki emanetçi bir teknik direktör için bardağın taşmasına gerek yoktu. Sezondan ümit kesilmişti zaten. Benfica hali hazırda yeni sezon için arayışlara başlamıştı bile. Fakat o Boavista maçının ardından işler tamamen değişti. İsmail Kartal'ın Slavia Prag maçları gibiydi adeta...
Verissimo önce Ajax'ı eledi ve Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale çıktı. Orada da Liverpool'a kök söktürmesi taraftarları mest etti. Ardından ligde müthiş bir seri yakaladı. Son 11 lig maçında sadece Braga deplasmanında 3-2 mağlup oldu. Bu serinin içinde deplasmanda derbi zaferi de var. Geçen hafta Sporting'i 2-0 yendiler ve şehirde caka satmaya hak kazandılar. Ayrıca bitti denilen ilk iki şansına da zor da olsa tutundular. Gerçi hafta sonunda Famalicao ile golsüz berabere kaldılar ama maç boyu hakim oynayan ve sayısız fırsatı kaçıran Benfica'ydı.
Tam da bu dönemlerde PSV Teknik Direktörü Roger Schmidt'in adı anılmaya başlanmıştı. Anlaşmanın sağlanması beklenirken, şimdi camiada yeni sorular ortaya çıktı: "Verissimo kalsa mı acaba?"
Tıpkı İsmail Kartal'da olduğu gibi bu sorunun da ortak bir cevabı yok. Sanırım Ali Koç gibi, Rui Costa da "hoca bir yenilse de rahatlasam" gözüyle izliyor maçları. Bir başka tesadüf, Kartal'ın önünde bir Beşiktaş derbisi var ve kazanırsa işler daha da karışacak. Verissimo da namağlup Porto'yu konuk edecek 33.haftada... Kazanırsa? Bekleyip göreceğiz.
Bu arada; Fenerbahçe'de Löw söylentileri biraz dindi ama bu sefer Jorge Jesus'un adı çıkmaya başladı. Benfica-Jesus-Fenerbahçe-Kartal-Verissimo... Beşgenin ortak köşegeni Jesus. Tabi bir de 2013 yarı finali var ama o konuya Jesus Kadıköy'e ayak basarsa gireriz...
Bu arada Verissimo, koltuğunu kaybederse üzülmesin. 2019-20 sezonunda Benfica yine emanetçi hocaya anahtar teslim etmişti. Bruno Lage, hatırlanmak istenmeyen sezonun teknik direktörüydü. Sezon ortasında 7 puan önde olan Benfica, Covid ile beraber şampiyonluğu Porto'ya kaptırmıştı. Devamında Lage ile yollar ayrıldı, hatta son dört maça çıkamadı. Yerine de emanetçinin emanetçisi olarak Verissimo bakmıştı...
Ama o Lage, şimdi Premier Lig'de... Tamam belki Ada'nın Portekiz temsilcisi Wolverhampton'da ama olsun... Sonuçta Premier Lig... Yarım sene Benfica'da görev yapmak, yolunu bulmasına yetti. Darısı Verissimo'nun başına...
Max Webber'den esinlenip California'dan (McDonalds'ın kurulduğu yer) yola çıkan, 20-21. yüzyılın toplumunun oluşma evrelerini çok iyi anlatan, okunması da kolay bir sosyolojik çalışma...
Kitabın adı yanıltıcı olmasın, McDonalds'ın yemek kültürüne veya toplumu yemek kültüründe yarattığı değişime ışık tutmuyor. Oraya da değiniyor ama esas meselesi toplumsal yaşamın tüm katmanları. Sağlık, eğitim, hatta eğlence, televizyon....Her alanda nasıl bir McDonalds müşterisi gibi davrandığımızı yüzümüze vuruyor.
Kitap biraz eski tabi, ilk basımı 1990'larda yapılmış. Güncellenmesi gerekir mi emin değil ama genişletilebilir. Zira dünya son 30 senede çok değişse de toplum bir dönüşüm yaşamamış olabilir. Tam tersi; Mcdonalds'laşan toplum çok daha fazla ülkeye yayıldı.
Kısacası hoş kitap.
Kitabı okurken bir yandan da kendi alanımız olan futbolla bağ kurmaya çalıştım. Futbol maçının süresini kısaltmak isteyenler, kötü (!) maçların üstünü çizip sadece iyi maçlara odaklanan projeler (Avrupa Süper Ligi gibi) ve çok daha fazlası bu kitaba konu olabilir.
Yani hoş kitap olmasının yanı sıra, ufuk da açıcı...
Eskiden; yıllar evvel bunları çok paylaşırdık, son dönemde ilgimiz azaldı. Sebebi Türkiye'de tribünlerden kopmamız ve Türkiye'deki tribünlerin coşkusunu kaybetmesi.
Almanya, konu tribün olduğunda adı sıkça anılan bir ülke olmasa da aslında kıtanın en iyilerinden. Bu video da geçen hafta oynanan Kaiserslautern - Saarbrücken maçından. Bir 3.Lig karşılaşması. Aynı zamanda iki komşu şehir arasındaki bir mücadele...
Çok üst düzey bir koreografi veya görsellik yok belki. Fakat bir 3.Lig maçındaki tribünlerin bu kadar dolu, coşkulu ve organize olması kıskandırdı.
Pandemi nedeniyle Alman tribünleri de diğer her yerde olduğu gibi büyük bir yara almıştı. Ya da biz yara aldığını düşündük. Oysa belki de sadece ara vermiş olabilirler. Bu sene yavaş yavaş geri dönüyorlar meydanlara...
10 gün önce E.Frankfurt tribününün Barcelona'ya yaptığı çıkartma yıllar geçse de unutulmayacak. Hatta belki de başkan Laporta'nın başını bile yiyecek.
Diğer yandan ülke içindeki deplasman organizasyonları da hızını artırdı. Ayrıca aylarca yanmayan meşaleler, atılmayan konfetiler sandıklardan çıktı. Kaiserslautern maçında görüyoruz atkıları, balonları ve daha fazlasını... Darısı buralara...
Maça gelirsek; tribün desteğiyle kazanan ev sahibi.. 3-1 sona erdi maç. Kaiserslautern ligde ikinci sırada. Böyle devam ederlerse onları seneye Bundesliga 2'de görebiliriz. Bu camianın 1990'larda 2 kere Bundesliga şampiyonu olduğunu da unutmayalım.
Hoş bir konusu olan ama içeriği zayıf kalan bir Fransız komedisi...
Beatrice ve Frederic yıllardır evli olan bir çifttir. Fakat mutluluk bir anda sona erer. Frederic, bir kaza sonucu görme yetilerini kaybeder. Biz seyirci olarak bu aşamalara hakim değiliz. Biz hikayeye yıllar sonra giriyoruz.
Beatrice, eşinin kazasının ardından yaşadıklarını bir kitaba döker. Kitap çok satar. Beatrice bu başarısını arkadaşlarıyla kutlamak ister. Fakat bir sıkıntı vardır. Beatrice gerçek hayattaki karakterlerin isimlerini kitapta değiştirmiştir. Bir yazlık evde bir araya gelen kalabalık arkadaş grubu, kimin kim olduğunu keşfetmeye çalışır.
Vasat bir film. Fakat buradan Türkiye'deki yapımcılara sesleniyorum. Bu filmi Türkiye'ye uyarlamanız halinde sıkıntı yaşamazsınız. Tam Çağlar Çorumlu, Şebnem Bozoklu, Fatih Artman, Yasemin Kay Allen gibi isimlerden oluşacak kadroyla gişe yapabilecek bir film. İsimleri de öylesine sallamadım, orijinal versiyonundaki oyunculara uygun kişileri seçtim.
Cast'ı belirledim, gerisi artık Türk yapımcılarımıza kalmış...
Önce ilkesel olarak duruşumuzu baştan hatırlatalım. Futbolcuları ıslıklamanın doğru bir tepki olduğunu düşünmüyorum. Özellikle de sezon devam ederken, hedefler uzakta da olsa bir köşede duruyorken alınacak gündelik sonuçlar ıslıkların nedeni olmamalı.
Fakat hayat böyle yürümüyor. Tribünler her zaman, kötü olduğunu düşündüğü futbolcuya tepkisini en kolay şekilde ıslıklayarak verir. Üstelik fiziksel bir şiddet barındırmadığına göre, bu tepki ifade özgürlüğü kapsamında bile değerlendirilebilir.
Bu sezon ıslıklanmasına en çok şaşırılan futbolcu Lionel Messi'ydi.
Yaz döneminde Barcelona'dan sürpriz bir şekilde PSG'ye transfer olan Arjantinli oyuncu, kariyerinde ilk defa konfor alanından çıkmıştı. Bu değişime nasıl adapte olacağı merak konusuydu. Sanırım pek de kolay olmadı...
Genelde Messi'nin standart sezonları için "Başka bir oyuncu bu rakamlara ulaşsa ağzımız açık kalır, ama Messi yapınca vasatmış gibi değerlendiriyoruz" denirdi. Haklılık payı olan bir yorum. Diğer yandan Fransa Ligi'nde oynadığı 20 maçta 3 gol atan bir yeni transfer (maliyetine girmeden sükseli herhangi bir transfer), Messi'den çok daha sert bir tepkiyle karşılaşırdı.
Messi özellikle Şubat -Mart aylarında PSG tribünlerinden büyük tepki gördü. Balkan ve Doğu Avrupalı sporculardan blogu okuyan varsa "büyük tepki" sıfatına şaşırabilir. Fakat yine de Messi için alışılmış bir durum değildi. Onun için yeni bir tecrübeydi. Aslında tüm dünya olan bitene şaşırmıştı. Başta Ronaldinho olmak üzere birçok futbol efsanesi, yapılanların ne kadar yanlış, hatta şımarıklık olduğunu belirtmişti. Mesela Ronaldinho, "Dünyanın en iyisini ıslıklayacaksan kimi alkışlayacaksın?" diye sormuştu.
Messi'yi ıslıklamak mı? O dünya tarihinin en iyisi, onu nasıl ıslıklarsınız?
Peki PSG taraftarları için bu önemli bir etiket mi? Son 10 yılda kulübün imajı ve tribünün demografik yapısı değişmiş olabilir. Parc des Princes tribünlerinde, ağırlıklı olarak dünyanın her yerinden kente gelen turistler ve Paris sosyetesinden insanlar oturabilir. Fakat yine de PSG'ye sadakatle bağlı olan bir kesim de vardır.
Bu grup için, Messi'nin dünyanın en iyi futbolcusu olması bir etken mi? Değil tabi ki. İlginç olan,dünya futbolunda yer edinmiş birçok insanın bu duyguyu anlamamış olmasıydı.
Bir PSG taraftarının Messi ile ilişkisi 2021 yazında başlar. Oyuncunun 17 yıllık Barcelona kariyeri, orada kazandığı kupalar ve attığı goller ona hiçbir anlam ifade etmez. Beyaz bir sayfa açılmıştır. Gelen her oyuncu (Messi), geldiği kulüpte (PSG'de) başarılı olursa sevilir, başarılı olamazsa sevilmez.
Başarı kıstasını değerlendirmek tribünün görevi midir? Bu da apayrı bir tartışma konusu. Fakat yine de Messi'nin rakamları pek iyi değil. Şubat ayına kadar ligde sadece 1 gol atan, 2021 yılında sadece 4 asist yapabilen, Mart ayında Şampiyonlar Ligi'ndeki Real Madrid yenilgisini önleyemeyen, sezon içindeki lig maçlarının üçte birini kaçıran bir oyuncunun tepki görmesi normal değil mi?
Fenerbahçeli taraftarların Islam Slimani ile kurduğu bağın, PSG taraftarlarının Lionel Messi ile kurduğu bağla hiçbir farkı yoktur. Messi ve Slimanı arasındaki kariyer farkı hiçbir önem teşkil etmez. Golü atarsan baş tacısın, değilsen baş parmak aşağı iner.
Ronaldinho'nun sorusunu tam da burada cevaplayalım. Dünyanın en iyisini ıslıklıyorsan kimi alkışlarsın? Tabi ki takıma daha çok katkı vereni. PSG için Verratti veya bir başkasıdır belki. Fenerbahçe'de Roberto Carlos ıslıklanmadı ama vasat futbolunu oynarken taraftarlar en çok o sezon alt ligden gelen Gökhan Gönül'ü sevdi.
Böyle durumlarda geçmişteki başarılar sadece tek bir durumda kurtarıcı görevi görür. O da kulüp tarihinde bir yer edinmesi halinde devreye girer... Yani Messi, PSG ile birkaç güzel sezon geçirip, üzerine böyle bir sezon yaşasaydı muhakkak ona ve onun sezonuna bakış daha farklı olurdu. Fakat dünya futbolunu domine edip PSG'de vasatın altında kalırsa, onu tribün eleştirisinden kimse kurtaramaz.
Messi, yine küllerinden doğup ağırlığını koyabilir. Bu ihtimal her zaman var. Zaten bu yazıyı biraz geç yazmamın sebebi de buydu. Messi'nin ıslıklandığı günlerde yazmaktansa, ortalığın biraz daha durulduğu dönemi tercih ettim. Zira hedefim Messi eleştirisi değildi. Messi'nin dokunulmaz olduğunu düşünen zihniyete karşı bir yorum bizimkisi...
Bir yandan da; iyi ki Messi konfor alanını terk etme kararını verirken istikametini İtalya'ya çevirmemiş. Pek de ateşli olmayan PSG tribünlerinden gelen gürültülü ıslık sesleri bu kadar gündem oluyorsa, İtalya'da benzer performansla çok enteresan tartışmalara şahit olabilirdik.
Deniz Gamze Ergüven'in Mustang ile Oscar'a aday olduğu sene (2015) kısa listede dikkatimi çeken filmlerden biriydi Theeb. Ürdün yapımı olarak görülüyordu, ilginç bir konusu da vardı. İzlemek geçtiğimiz seney nasip oldu.
Ürdün asıllı olan yönetmen ve senarist Naji Abu Nowar, doğma büyüme İngitere'den... Belki de bu harman sayesinde 1.Dünya Savaşı'nın en önemli konularından biri olan Bağdat - Hicaz demiryolunun bölgeye getirdiği negatif ve pozitif tüm gelişmelere hakimdir.
Aslında filmden siyasi ve politik bir tema beklemek hayal kırıklığı yaratabilir. Fakat satır aralarında beslendiğini görebiliyoruz. Esas konumuz ise çölün ortasında bir maceraya atılmak zorunda kalan Theeb adlı çocuğun başından geçenler.
Çölün ortasında çocuk da olsa sessiz bir baş karakter, kötü adamları temsil eden eşkiyalar, etkisini kaybeden bir devlet otoritesi, ekonomik sıkıntı nedeniyle paranın değer kazandığı ve adam harcamaya yettiği bir atmosfer, silahlar, sıcak hava, at yerine develer ve günbatımına doğru giderken biten bir son... Tüm bu unsurlar bize bir Arabik Western sunuyor.
Belki de ilk denemesi olabilir bu türün. En azından benim izlediğim ilk örneği. Bence beklentiyi karşılıyor. Gerçi Oscar'a aday olabilecek kadar iyi film mi emin değilim ama Mustang'in olduğu yerde Theeb hayli hayli olurdu. Filmin ikinci yarısında tempo düşse de kalitesi belli bir ortalamanın üstünde kalıyor. Üstelik bunu yaparken sadece tek bir profesyonel oyuncu kullanıyor. Bu da yönetmenin önemli bir başarısı olarak göze çarpıyor. Fakat yönetmen ve göz kelimelerini yan yana kullanınca sinematografik açıdan üst düzey bir filmden bahsetmek gerekir. Bunda da Arap çölünün payı yüksek.
Lawrance of Arabia'yı hatırlatması boşuna değil zira hem aynı dönemi anlatıyor hem de aynı bölgede çekiliyor. Fakat Batı'nın sömürgeci tavrından uzak kalıyor. Bunu birçok detaydan fark ediyoruz. Bölgeye bakış, tasvir edilen karakterler hep Arap kültürünün gözünden. Haliyle biz de yeni bir bakış açısı kazanıyoruz.
Sonuç olarak; kavurucu çölde bile intikam soğuk yeniyor.
Saatlerinden dolayı NFL'i izlemek mümkün olmuyor, hiç aşina değilim ama bazı hikayelerini biliyorum.
Aaron Hernandez de o hikayelerden biri. Ülkenin en yetenekli sporcularından biri olarak başladığı lig kariyerini bir suç bağımlısına dönüştürerek noktaladı. Hayatını da girdiği hapishanede intihar ederek bitirdi. Tam beş sene önce bugün...
İnanılmaz bir çöküş. Çöküş demek bile haksızlık olur. İbret alınması için her sporcu adayına okutulması gerekir. Her sporcunun, özellikle de yıldız potansiyeli taşıyan ve genç yaşta büyük paralar kazanan sporcuların, kariyerinin başından itibaren destek alması gerektiğinin kanıtı...
Müzik dinleme alışkanlığım yıllar içinde nasıl değişti hayret ediyorum.
Lise ve üniversite yıllarında ve biraz daha sonrasında radyo benim için vazgeçilmez bir araçtı. Tabi ki kasetler, CD'ler, walkman'ler, mp3 player'ler, araba teypleri de vardı ama radyo bambaşkaydı...
Radyonun lokomotifi de Radyo Eksen'di. O yıllarda teknoloji çok başka bir seviyeydi, biz de ona ayak uydurmak zorundaydık. Adını bilmediğimiz güzel bir şarkı çıktığında çıldırırdık. Neydi o şarkının adı? Bir daha ne zaman dinleyeceğiz? Nereden bulacağız?
25 yıllık arkadaşım Zafer (o zamanlar daha ilişkimizin başıymış; 7-8 sene falan) ile bir sistem geliştirmiştik. Eksen'de adını bilmediğimiz veya güzel bir şarkı çıktığı zaman cep telefonlarından birbirimizi çaldıracaktık. Çaldırılan hemen Eksen'i açıp, şarkının adını not edecekti. Tabi biliyorsa... Bilmiyorsa da araştıracaktık bir şekilde, o şarkı hedefimiz olacaktı.
O dönemin modası flörtlerin "Şu an seni düşünüyordum" mealinde birbirlerini çaldırmasıydı. Biz ise bunu gayet ulvi bir amaca dökmüştük. Pratik olan buydu. Hem kontör gitmeyecekti, hem de telefonu açıp "Alo ne oldu" gibi bir bürokrasiyle zaman kaybetmeyecektik. Şarkı her an bitebilirdi, vaktimiz kısıtlıydı. Çaldırıp uyandıracaktık karşı tarafı.
"Herhalde" diyordum kendi kendime, "ölene kadar devamlı Radyo Eksen dinlerim."
Öyle ya, müzik zevkim oturmuştu. Ufak tefek oynamalar olabilirdi ama Eksen'i açmaktan veya oradaki şarkıları dinlemekten sıkılmazdım.
Müzik zevkim değişmedi ama yavaş yavaş dünya değişti. Benim radyo dinlediğim yıllar bile 2000'lerin orasıydı ve radyo birçok insana artık demode geliyordu. O demode görünen mecrayı bile içselleştirdiğime göre bundan sonra bir değişime uğramam imkansızdı. Böyle düşünüyordum ama değişime direnmek imkansızdır.
Önce ben iş hayatına girdim, sonra da hayatıma Youtube girdi. Bir ofis ortamında çalışırken radyo açıp müzik dinlemek çok pratik değildi. Fakat fırsat buldukça kendi radyomu kurabilirdim. Youtube benim için yeni bir radyoydu.
İnsanlar fizy, sonradan Spotify ve daha birçok mecradan müzik dinlerken ben Youtube'da düzenimi kurmuştum. O sağ tarafta önerilen videolardan ne şarkılar keşfettim... Benim için vizontele gibiydi, radyonun resimlisi. Tüm sevdiğim şarkıları dinliyor, yenilerini keşfediyor ve bir yandan da kliplerini izliyordum. Alttaki yorumlar ve tartışmalar da çok enteresandı. ABD'de çıkmış İngilizce bir şarkının altında Türk-Yunan tartışmasına denk gelebiliyordum ve bu bana gayet komik gözüküyordu.
O günlerde Radyo Eksen çıktı artık hayatımdan. Eksikliğini de hissetmedim. Esas olan hedefti, aracı olan kurum çok önemli değildi. "Herhalde" diyordum kendi kendime, "ölene kadar devamlı Youtube'dan müzik dinlerim"
Bu dediğim süreç çok uzun sürdü. 2017'lerde, 2018'lerde canım sevgilimi Youtube'dan açtığım şarkılarla tavlıyordum. Canı müzik dinlemek çektiğinde, benim müzik zevkime çok güvendiği için telefonumu bana uzatır ve "Hadi bir iki şarkı aç" derdi.
Öyle zamanlarda radyonun ve Youtube'un sağ tarafının getirdiği doğaçlamalık kayboluyordu ama olsun. İpleri elime alıyordum. Neyse ki teknolojinin algoritması bizi kurtarıyordu. Youtube'u açtığım anda zaten sevdiğim şarkılar en önde çıkıyordu. Gayet kolay bir DJ'lik serüveni oluyordu..
Tam o yıllarda hayatım değişmeye başladı. Radikal değişimler değildi ama gündelik hayat pratiğimde ufak oynamalar yaşandı. Önce freelance çalışmaya başladım. Artık bir ofise gitmez olmuştum. Üstüne de pandemi geldi. Dönem dönem çalışmaz bile oldum. Müzik dinleyecek daha çok zaman gibi dursa da öyle olmadı. Eğer laptop'u açmıyorsam Youtube'da girmiyordum. Laptop'u açıp çalışmaya başladığım anlarda da televizyonda spor kanallarını açıyordum. Aslında artık geçmiş zaman kullanmamam da gerekmiyor, zira şu anda da öyle...
Müziği sadece günün belirli saatlerine dinliyorum. Koşuya çıktığımda veya bisiklete bindiğimde emektar mp3 player'ımı (Onu da 12 sene önce Zafer'den 75 liraya satın almıştım) yanıma alıyorum. Mp3 player'daki hafıza belli, şarkılar belli. Listeyi güncellemekle uğraşacak biri de olmadığım için yaklaşık 4 yıldır neredeyse aynı şarkıları dinliyorum.
Zaman zaman sınırların dışına çıkıyordum. Eğer evden çıkıp uzun bir yol gideceksem (en az 45 dakika) ve telefonun sarjı yeterliyse, telefondan radyoyu açıyordum. Fakat orada da eski dostum Eksen'e sabitlenmiyordum. Her radyoya uğruyordum. Fakat pandemi ile beraber sokağa çıkışlar da azaldığı için bu durum da devam etmedi. Son 2 senede sadece üç kere Kadıköy'den Avrupa Yakası'na geçmiş biriydim. 45 dakikalık yolculuklar hayatımdan çıkalı çok oldu.
Uzun uzun yazdım ama sanmayın ki bu yazıyı kafamda uzun süre kurguladım. Bu değişimler devamlı kafamı kurcalamıyordu. Farkında bile değildim. Her şey bir anda oldu.
Sık müzik dinleyenlerin hobisine dair en sevdiği özelliğidir; bir şarkı duyar ve bir anda kendi hayatında 'flaschbackler patlatır. "Anısı var kardeşim" der ve hislenir. Hislendikçe çorap söküğü gibi arka arkaya ampuller patlar kafasında.
İşte standart bir günün standart bir anında benim de başıma gelen buydu. Bir anda karşıma Moonlight Shadow çıktı.
Sene 2002'ler, 2003ler, 2004'ler.. Üniversitedeki ilk yıllarımız... O günlerde düştü hayatımıza 1989 çıkışlı bu şarkı. İlk zamanlarda şarkının adını da bilmiyorduk, söyleyenini de. Hatta şarkının sahibini kadın sanıyorduk haliyle. Zafer ile o birbirimizi çaldırdığımız dönemde girmişti hayatımıza bu şarkı.
Önce şarkının ismini bulduk. Sonra söyleyeni (Maggie Reilly) veya sahibini (Mike Oldfield). Sonra yeni yeni aşina olduğumuz internet sayesinde şarkıyı bilgisayarlarımıza indirdik, hâlâ evin bir köşesinde duran ve hiçbir işe yaramayan dolu dolu içerikli CD'lere yükledik. Moonlight Shadow tek değildi. Forever J, Lollobrigida, James şarkıları, You Are ve çok daha fazlası... Az bilinen, az bulunan güzel şarkılar.
O zamanlar İngilizcemiz de çok yetersizdi. Şarkıları dinlerken ne dediklerini anlamıyorduk. Ben Moonlight Shadow'un pozitif, mutluluk dolu bir şarkı olduğunu sanıyordum mesela. Oysa trajik ve kanlı bir içeriği varmış. Olsun; biz zaten kafamızda sözler yazmıştık kendi çapımızda. Yani birden çok dize üretmemiştik ama moonlight ve shadow kelimeleri ile melodinin verdiği hislerden yola çıkarak "Şöyle bir şey anlatıyor olsa gerek" diyerek sınıflandırmıştık. Hatta klibine denk gelmem bile çok sonra olmuştu. Tam radyodan Youtube'a geçiş zamanları işte.. Klibi ilk kez 2009 yılında izlediğimi basit bir Twitter araştırmasıyla hatırladım. Üzülmüştüm, zira kafamdaki klip başkaydı.
O yıllarda "Herhalde" diyordum, "Ölene kadar devamlı Moonlight Shadow dinlerim"
Standart bir günün standart bir anında karşıma Moonlight Shadow çıkınca şok oldum. İki ihtimal vardı; ya ben ölmüştüm haberim yoktu, ya da ben tüm zevklerimi geride bırakmıştım ve ondan da haberim yoktu.
Youtuba'a girdim hemen. Moonlight Shadow'u uzun bir aradan sonra hakkını vererek dinlemem gerekiyordu. Arama butonuna yazmadan önce Youtube'un algoritması sayesinde bana sunduklarına baktım. Ruşen Çakır'dan Benekli Ayhan'a, Kukla Kabare'den Rusya Ligi maç özetlerine, Yargı fragmanından Sırrı Süreyya Önder'in meclis konuşmalarına kadar envai çeşit içerik vardı. Fakat doğru dürüst bir müzik videosu yoktu ortalarda.
Tamam mecralar değişebilirdi. Bunu ömrüm boyunca defalarca yaşamıştım. Fakat en azından yol arkadaşlarım baki kalmalıydı. Öyle sanıyordum.
Üstelik bir anlık aydınlanmayla o pratiği değiştirebilecek gibi durmuyorum. Ne yapacağım şimdi; mesai harcar gibi her gün belli saatlerde müzik mi dinleyeceğim? Oysa eskiden hiç böyle bir çabam olmamıştı. Hayatın içinde var olan, zorlamaya gerek kalmayan bir etkinlikti o. Güzelliği de oradaydı.
Aklıma direkt babam ve arkadaşları geldi. Ben küçükken onların sohbetlerini dinlerdim. Evlerde ve sokaklarda gördüğüm o ağır oturaklı profiller, birbirleriyle sohbet ettiklerinde geçmişe dair izler veriyor ve şaşırıyordum. 80'lerde tuttuğu takımın her maçına gidenler, gençliğinde rock dinleyenler, bir zamanlar çapkın olanlar, o dönemin imkanlarıyla gençliğinde Türkiye'yi gezenler. Bizim evin salonundan hepsi daha farlı gözüküyordu oysa. Ve şimdi ben de o salonun diğer tarafındaydım artık.
3 dakika 42 saniye sürdü Moonlight Shadow'u dinlemem. Bitince "Acaba" dedim, "Ölene kadar daha neleri kaybedeceğim?"