Pazar, Aralık 5

Nefes


- Hala Galatasaray maçı izlemek için (staddan da değil televizyondan) heyecanla koşturmamız önemli. Umudu kesmek kolay değil.

- Maça odaklanamadığımı ise itiraf etmeliyim. Bitik ruhlar, asık suratlar var önümüzde. Bize de yansıyor.

- Kewell büyüksün. Birkaç haftadır durgun, güçsüz ve sinirliydi. Dün çok güzeldi, golünü attı.

- Maçın en iyisi Sabri. Son 2 sezonun en iyisi Sabri. Bazı şaşırmışların alaylarına rağmen; yürüyedur Sabri.

- Yekta bu sefer durgundu. Büyük maç psikolojisi belki. Herkesin gözleri üzerinde. Atamadığı gol maçın kırılma anı.

- Gökhan Zan'ın her yere düştüğü pozisyonda ben korkuyorum.

- Aydın da fena değil gibiydi.

- Kasımpaşa'nın en iyisi Keller olabilir.

- Maç benim için 76.dakikada bitti. Serdar Özkan girdi, 5 dakika daha izledim sonra bıraktım maçı. Bir arkadaş "stadda olsan da böyle gider miydin" dedi, kapağı verdi. Ama dayanmak zordu gerçekten.

- Geçen seneki maçtan sonra buraya "Beyoğlu Derbisi" başlığı atmıştık. Fanatik muhabiri Raşit Altun da bugün aynı başlığı kullanmış. İtalya'daki gibi her maçın, her derbinin özel bir adı olsun.

Cumartesi, Aralık 4

Futbolda Böyle Şeyler Var


"Nietzsche'nin cok sevdigim bi lafı var 'Unutan iyilesir' der, ben yedigim golü unuttum, kaleci balık hafızalı olmalı. Futbolda böyle şeyler var. Golden sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ettim."
***
Cenk'in dediği en doğrusu. Unutan iyileşir. Bilmeyen mutlu olur var bir de, onu kim demiş bilmiyor. Biri demiş mi ondan bile emin değilim. Belki mahalleden biri demiştir. Redd'in şarkısı vardı; "Mutlu olmak için bilme, görme" diye giderdi. Çağan Irmak yapamaz onun filmi mesela. Kadınlar ağlamaz çünkü böyle birşeye. Denedim olmuyor, ağlamıyorlar. İlgilenmiyorlar bile.
***
Dön başa. Cenk'in dediği en doğrusu. Unutan iyileşir. Cenk'in hafızası balık hafıza olmak zorunda. Öyle midir bilmiyorum ama öyle olması gerektiğini bilmesi güzel. Benimki fil hafıza. Sıkıntısını çekiyoruz. Futbol muhabbeti yaparken güzel oluyor, 6 sene önceki maçta atılan gol esnasında deplasman tribünün yaptığı tezahüratı hatırlamak falan güzel şeyler. Ama her zaman öyle olmuyor tabi. Mahalleden biri "hacı 4 sene önce bir kızla beraberdim adı neydi" deyince rahatsız oluyorsun. Belki bilmeyen mutlu olur diyen de oydu, yine emin değilim. Kızı götüren o, adını bilen ben. Kızın tipini htırlayan ben, kızın repliklerini hatırlayan ben. Çocuğun sahnelerini hatırlayan ben. "Henry, oğlum rahatsız mısın?". Geçmişi hatırlamak alkollü ortamda, daha doğrusu sarhoş muhabbetinde güzel oluyor sadece. Bir de alkolü unutmak için aldığını söyleyenler var. Ne hatırlıyorlar bilmiyorum.
***
Hafıza adamı yoruyor. Hadi hafıza problem değil de, kendi hayatınla ilgili sorunları da hala Beşiktaş'ın 22 yaşındaki 3.kalecisinden öğrenmen, onun açıklamalarıyla çözmeye çalışman hayatındaki yanlışlardan biri değil mi? Bence değil. Hem Cenk artık 2.kaleci oldu diyebiliriz. Futbolda böyle şeyler var, en önemlisi de bu.

Adanaspor ve Özgürcan'ın Rize Sınavı


Umudu kesmeye başlayabiliriz. Bir genç futbolcu daha, henüz 23 yaşında bile değil, dibi olmayan meşhur kaybolanlar kuyusuna düşmek üzere. 2 sezon önce Bank Asya 1.Lig'in yıldızı olan Özgürcan Özcan, aradan geçen 18 ayda sıradan bir futbolcuya dönüştü.

Buraya nasıl geldiğini; kendisi ve çevresindekiler daha iyi analiz eder. Bu arada, şu an onun nerede olduğunu bilmeyenlere hatırlatalım. 2008-2009 sezonunu Sakaryaspor formasıyla attığı 17 golle tamamladıktan sonra; geçen sene Ç.Rizespor'daydı, bu sene ise Adanaspor'da. Eski takım Rizespor ve yeni takım Adanaspor ise bu hafta karşı karşıya gelecek.

Ligin henüz başı diyebiliriz (ilk yarı sona eriyor gerçi). Özgürcan, belki asıl çıkışını tıpkı Sakaryaspor günlerinde olduğu gibi sezonun ikinci yarısında gerçekeleştirecektir. Ama bu ışığı da vermiyor. Bu sezon oynanan 13 maçta sadece 1 defa 11 başladı, toplam 166 dakika sahada kaldı, sadece 1 gol attı. Geçen sene oynadığı Ç.Rizespor'da en azından daha fazla süre alıyordu. 24 maç oynamıştı, 14 defa ilk 11 çıkmıştı.

Özgürcan'ın başarısızlığını abilerine sormak lazım dedik ama geçen sene Rize'de geçirdiği son günde şu yazıyı yazmıştık, oradan bir fikir oluşturmak mümkün olabilir. Rize'den kovalanarak ayrılan Özgürcan, yarın Rize'de olabilir. Adanaspor, lig maçı için bu şehre gidiyor. Özgürcan kadroya alınır mı belli olmaz.

Buradan hemen maça geçelim va maç hakkında 1-2 satır yazalım. 2008 yılında iki takım Bank Asya 1.Lig'e geldi. Adanaspor alt ligden yükselerek; Rizespor ise Süper Lig'den düşerek. Son 2 senede 4 maç yaptılar. İlginçtir Rize'de oynanan 2 maç da 0-0 sona erdi. Adanaspor'un 4 maçta Rize'ye karşı galibiyeti yok ama Rize de kendi evinde henüz deviremedi Toros Kaplanları'nı.

Geçen sezon Rizespor düşmekten son maçta kurtulmuştu. Aynı hafta Adanaspor ilk 2'ye girme şansını kaçırmış ve Süper Lig'e yükselmek için İstanbul'da Play-Off maçları oynamak zorunda kalmıştı. Kötü bir İstanbul haftası geçiren Adanaspor Bank Asya 1.Lig'de kalmaya devam etti. Bu seneye ise klasik Play-Off depresyonu etkisiyle kötü başladı. Son haftalarda Osman Özdemir'in gelmesiyle (Adanaspor'un bu sezonki 3.teknik direktörü) toparlanarak, 3 maçta 7 puan toplayarak biraz olsun nefes aldılar. 17 puanla 11.sıradalar.

Ç.Rizespor ise oldukça iyi bir sezon geçiriyor. Lider Denizlispor'un 1 puan gerisinde 2.sıradalar. Sadece 2 kez mağlup oldular, Rize'de hiç yenilmediler. Adanaspor'un ise deplasmanlarda sadece 1 galibiyeti var. O galibiyet, en son oynadıkları Güngören deplasmanında geldi (3-0 kazandılar).

Kağıt üzerinde Rizespor daha şanslı gözükse de Adanaspor'un son haftalarda yakaladığı ivmeye dikkat etmek lazım. Adanaspor'un sezonun geri kalanında neyi hedefleyeceğini görebilmesi için önemli bir sınav olacak. Rizespor ise şimdilik çok rahat. Geçen sene iki takım arasında Gaziantep'te oynanan maçı da şuradan izleyerek hatırlamak mümkün.

Ağaç Yaşken Eğilir

Lokomotif Moskova takımının altyapısında yer alan 11-12 yaşındaki çocuklar. Şimdiden hazırlanıyorlar. Hedef 18. Yani 2018, Dünya Kupası..


Bu kardeşimiz ise Ortadoğu'dan. Aden'de deniz kenarında top sektiriyor. Hedefi var mı bilmiyorum ama fotoğraf güzel.

Cuma, Aralık 3

Gamer Over?


Geçen sezondan sonra ilk defa. Acaba Lazio tribünleri hangi gollere sevinecek?
Akşam 21.45; Lazio -Inter

Uefa Finalleri


Dün Avrupa Ligi'nde, nedense ben hala Uefa Kupası diyorum, 5.maçlar sona erdi. Bazı takımlar bir üst tura çıkmayı garantiledi, bazıları işini son maça bıraktı. Son maçlar 2 hafta sonra oynanacak. Bu son maçlar arasından 4 tanesi diğerlerinden ayrılıyor. 4 tane final niteliğinde maç var. Kazanan yola devam edecek, kaybeden elenecek, belki de maçlar karakolda bitecek.

Napoli-S.Bükreş: Güney'in sesi Napoli 4 puanla 3.sırada. S.Bükreş, geçen sene Fenerbahçe'nin grubunda perişanları oynamıştı ama bu sene daha iyiler. İlk maçta Anfield'da Liverpool'a 4-1 yenildikten sonra hiçbir maçı kaybetmediler. İki takım arasında oynanan ilk maç ise Bükreş'te 3-3 sona erdi. İlk 15 dakikada 3-0'ı yakalamıştı Bükreş ekibi. Napoli maçın sonunda Cavani'den bulduğu golle 1 puanı alıp döndü. Cavani bu sene çok formda, dün de Utrecht deplasmanında 3 gol atarak takımını Napoli'ye 3-3'lük skordan gelen 1 puanla döndürdü.

Bu arada Napoli'nin grupta hala galibiyeti yok (tam bir İtalyan geleneği) ve onlar da Bükreş gibi sadece Liverpool'a yenildiler. Bu hafta kupaya veda eden Juventus, Sampdoria, Palermo'dan sonra İtalya'nın tek temsilcisi olarak onlar kalabilir. Veya İtalya 4'te sıfır çeker.

Dinamo Zagreb - PAOK: PAOK, Fenerbahçe'yi eleyerek bu tura katıldı. Dün son dakikada yedikleri golle 2 puan kaybettiler. C. Brugge o golü atmasaydı PAOK şu an grubunda liderdi ve gruptan çıkmayı garantilemişti. Şimdi zorlu bir Zagreb deplasmanı onları bekliyor. Futbolda 1 dakikada her şey değişir.

Dinamo Zagreb kendi evinde Villareal'i yenmişti. Zagreb deplasmanının zorluğunu anlatmak için örnek verdim ama gerek de yok aslında, bilen bilir. PAOK takımı, Zagreb deplasmanı gibi deplasmanları her hafta kendi liginde oynuyor. İki takımın Yunanistan'da oynadığı maçı PAOK 1-0 kazanmıştı. Peki, Zagreb deplasmanına Selanikli dostları için Belgradlı gençler de gelir mi?

Sevilla - B.Dortmund: Diğer maçların aksine, erken elenenin karşısında sürpriz yazacak. Müzesinde Avrupa Kupası bulunan iki takım karşılaşıyor. B.Dortmund'un bu sene Bundesliga'da yaptıkları herkesi hayran bırakıyor. Sevilla ise her zaman Sevilla ( Türk yorumcusu). Dortmund'un grupta Karpaty maçları dışında galibiyeti yok. Atmosferi müthiş Westfallen'den 3 puanla dönen takımlardan biri ise Sevilla. Dortmund mutlaka kazanmak zorunda, Sevilla'ya beraberlik de yetiyor ve maç İspanya'da. Klopp'un heyecanı için bile izlenir.

Lille - Gent: 1 sene içinde Fenerbahçe'ye rakip olan bir diğer takım; Lille, yoluna devam etmek için Gent engelini aşmak zorunda. Gent, grubun ilk maçında Sofya deplasmanında 2-1 öne geçmişti. O maçı 3-2 kaybetmeseydi bu karşılaşma formalite maçı haline gelecekti. İki takımın Belçika'da oynadığı maç 1-1 sona ermişti. Gent 7 puanda, Lille 5 puanda. Yani Gent'e beraberlik de yetiyor.

Kaptanın Kadar Varsın

Televizyonda maç açık. Ama pek ilgi göstermiyorum. PC ekranına bakıyorum. Tam o anda, spiker Cem Yılmaz, "topun arkasında Guti var" dedi. Topun arkasında Guti varsa, o an ekrana bakacaksın. Hatta mümkünse ayağa kalkacaksın, saygıdan. Ekrana döndükten çok kısa bir süre sonra Zapo, gole sevinmeye ve sağa sola koşturmaya başladı. Biz bu filmin benzerini daha önce de görmüştük. İstanbul'daki CSKA maçında..



Şimdi bu yazı sadece Zapo fotoğrafıyla dolmamalı. Kaptan'a saygı. Bir takımın kaptanı Guti'yse, o takımı ara sıra izlemek gerekir. Mahallede Beşiktaşlı görünce fazla futbol konuşmamak lazım.
- Hocam sizin kaptan Guti olmuş.
- Evet, sizinki kimdi?
- Arda. Ama o yokken Ayhan.
- Olsun kardeşim, hayat kısa üzülmeye değmez.

Ne Kolay Onlara Uymak!


Ertesi gün sıkıcı bir sabahla başlayacaktı. Kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. "İş avutur" derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendini tekrarlıyordu. Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak!
Yusuf Atılgan - Aylak Adam

Perşembe, Aralık 2

Play-Off Mağdurları


Bu hafta Bank Asya 1.Lig İzmir'de başlayacak. Haftanın önemli maçlarından birin, iki takıma, ufak bir göz atalım. Endişelenmeyin, bu sefer konu Karşıyaka değil. Haftanın açılış maçı Altay ile Boluspor arasında.

Güzel maç olacağını tahmin ediyorum. Televizyon yayını da var. Ligi maç seçerek takip edenler için bulunmaz bir fırsat olabilir. Fakat biraz da hüzünlendirici tarafı var. İki takımın bugünlerde bulundukları yerden daha yukarılarda olmasını isterdim. Zaten kısa bir süre önce şampiyonluk mücadelesi veriyorlardı.

Altay 15 puanla 13. sırada. Boluspor ondan biraz daha iyi, 19 puanla 8.sırada. İki takım da ilk 6 sırada değil. Oysa iki takımda son 3 sezonda ikişer defa Play-Off oynadı. Çok değil 1.5 sene önce iki takım da Ankara'da Play-Off oynamıştı. Boluspor, bir diğer İzmir takımı Karşıyaka'ya penaltılarla elenmişti. Altay ise Burak Çalık'ın kaçırdığı golleri çok aramış ve Kasımpaşa'ya mağlup olmuştu.

Ankara Play-Off'undan bir sene önce Boluspor, İstanbulda finalde Eskişehirspor'a; yaklaşık 6 ay önce de Altay Olimpiyat Stadı'nda Konyaspor'a geçilmişti. Hal böyle olunca Süper Lig adımını bir türlü yapamadılar. Ve bu hafta, iki depresyonlu takım karşı karşıya geliyor.

Depresyona girmiş olmalarının en belirgin özelliği, kadrolarını baştan aşağı yenilemiş olmaları. Hakkını vermek lazım (zaten daha önce verdik) Boluspor çok daha iyi, güçlü bir kadro kurdu. Altay ise geçen sene ligin dişli ekipleri arasında sayılırken bu sezon vasat bir takım haline geldi.

İki takım arasında bir ortak nokta daha var: Coşkun Demirbakan. Serhat Güller ile 2 sezon Play-Off oynayan ve kaybeden Boluspor; Güller'i gönderip yerine şampiyon hoca Coşkun Demirbakan'ı getirmişti. Demirbakan; Boluspor'da istediği ortamı bulamadı. (Rijkaard -Galatasaray ilişkisi diyebiliriz.) Başarısız bir dönem geçirmesine rağmen Boluspor taraftarları tarafından halen sevilen bir isim Demirbakan.

İşte o Demirbakan bu sezon başladıktan, birkaç hafta geçtikten sonra Altay'ın başına geçti. İstikrarlı sonuçları hala alamadı siyah-beyazlılar. Ama bu ligde başarı isteyen takım; büyük oynamak isteyen takım Demirbakan'dan faydalanabilir.

Maç ne olur kestimek güç. Ama yenilen takımın hedeflerinden uzak kalacağı bir gerçek. Özellikle Altay için. İki takımı bu kadar erken pes ettiğini görmek üzüntü verir. Geçmişlerinde Avrupa Kupası maçları olan bu iki camia daha iyi yerleri hak ediyor.

Kırmızı Top

Aralık ayı geldi, Avrupa'da kar yağışları başladı. Neyse ki buralar -şimdilik- hala güzel. Karın belki de tek güzel tarafı, maçların kırmızı topla oynanması. Dün Uefa Avrupa Ligi'nde sahaya kırmızı toplar da çıktı. Bizim gibiler için mevsim değişimleri böyle farkedilir; Avrupa'da soğuklar hayatı felç etti" haberini okusak tedirgin olmayız, kırmızı topları görünce kışın geldiğini anlarız...


Odense - Getafe: 1-1 (Dk.17 Pedro Rios, dk.90 Hans Henrik Andeasen )



Zenit St.Petersburg - Anderlecht: 3-1 (Dk.12 Aleksei Ionov, dk.65 Alexander Bukharov, dk.87 Kanu, dk.90 Szabolcs Huszti)





Lech Poznan - Juventus: 1-1 (Dk.12 Artjoms Rudnevs, dk.84 Vincenzo Iquinta)


Rosenborg - Bayer Leverkusen: 0-1 (Dk.35 Sidney Sam)



Gent - Levski Sofya: 1-0 (Dk.78 Fernando Pereira Wallace)




Young Boys - Stuttgart 4-2 (Dk.35 David Degen, dk.48 Pavel Pogrebnyak, dk.68 Sven Schipplock, dk.78 Scott Lee Sutter, dk.81 ve dk.83 Emmanuel Mayuka)






Fenerbahçe 100-70 Cibona Zagreb


Dün Fenerbahçe grubun, hatta belki de Euroleague'in en zayıf rakiplerinden Cibona Zagreb ile karşılaştı. Rakibin zayıf olması; sportif anlamda maçın önemini azaltmış olabilir. Fenerbahçe basketbol takımının, Cibona'yı 30 sayı farkla yenmesi çok büyük bir olay değil. Ama dün gece daha önemli şeyler vardı. Fenerbahçe için önemli günlerden biri diyebiliriz. Belki de bir kırılma noktası.

Dün çok net anlaşıldı ki Fenerbahçe çok başarılı yönetilen bir organizasyon. Diğer branşları bu yazıda es geçelim ve sadece erkek basketbol takımına odaklanalım. Öncelikle muazzam bir salonda maçlarını oynamaya başladılar. Sinan Erdem Spor Salonu; Ataköy'de, ulaşımı nispeten kolay çevresi temiz bir semtte yer alıyor. Kapasitesi yüksek, gelen seyirci insani bir muamaleyle karşılaşıyor. Dün maç saati yaklaştıkça salona insanlar akın etti. Biletler alınmış, herkes kendi kapısına yöneliyor, yığılma yok. (Biz içeri girmekte geç kaldığımız için yığılmalı zamana yetiştik ama maçtan önce oralarda turladığım için rahat girişleri de gördüm). Dün gelen seyirci sayısı zaten herşeyi açıklıyor. 15168. Türkiye'de bir basketbol maçı için çok büyük bir rakam, üstelik önem derecesi diğer maçlara göre daha az olan bir maç için. 15168'i bazı futbol maçlarında yakalamak bile zor.

Salon güzel, ilgi güzel, takım da güzel. Çok güçlü bir takıma sahip Fenerbahçe. Kenarda da işini çok ciddiye alan bir koç var. Buna rağmen dün iki tane genç çocuk rotasyona girdi ve sahada süre aldı. Erbil Eroğlu ilk defa bir Euroleague maçında oynadı. Yıllardır adını duyduğumuz Maxim Can Mutaf da artık daha fazla süre almaya başladı.

Yani Fenerbahçe güçlü bir takım kurarken aşağıyı da kolluyor. Hedefler ise yükseliyor. Seyirci, salon, takım, koç, yönetim. Organizasyonun her organı birbiriyle uyumlu bir şekilde hareket ediyor. Bu da Fenerbahçe'ye yarıyor. Yalnız yönetimin 1-2 ufak hatası var. Haftaya Barcelona maçı var ve bilet fiyatlarına hemen zam yapılmış. Zam yapılması mümkündür ama bunun bir sonraki tur aşamasında olması daha şık olurdu. Bu grupta oynanan maçlarda takımını yalnız bırakmayan taraftara Barcelona maçını aynı fiyattan izlettirmek gerekirdi. Üstelik futboldan aşina olduğumuz taraftar kart uygulamasına da Barcelona maçı öncesinde geçilmiş. Taraftar Kart mantığına her zaman karşı çıkmışımdır, şimdi 2 kat daha mantıksız olmuştur.

Ne olursa olsun bu maç Fenerbahçe için bir ölçü değil. İyi oyun ve fark bekleniyordu. Asıl sınav haftaya Barcelona maçı.Yine de yabancıların form durumlarının yüksekliği, savunmadaki mücadele, hücumdaki üretkenlik olumlu. Kaya Peker takıma iyice alışmış, taraftarlarla arasındaki buzlar yavaş yavaş eriyor. Ömer Onan, eylül ayında milli takımda bıraktığımız gibi. Mirsad da aynı, hala herşeye itiraz etmek en büyük hobisi, 30 sayı farkla biten bu maçta bile. 20 sayı ile bitiren Kinsey en beğendiğim adam oldu.

Taraftar sayısı fazla. Ama tribün desteğinin yetersiz kaldığını söylemeliyim. Gerçi salonda oluşan atmosfer, organize tezahürata bile gerek bırakmadı. Yine de dünkü potansiyelin daha iyi kullanılabileceğini düşünüyorum. En azından 30 sayı biten maçta Fenerbahçe tribünü, kendi idmanını yaptı, ara ara eğlencesini yaptı. Onların da aklı Barcelona maçında olabilir.

Çarşamba, Aralık 1

Elano


Elano hakkında birkaç satır şart ama Galatasaray hakkında cümleler kullanmak artık çok zor.. Bazı futbolcular verimsiz olsalar bile sevilir. Elano da bunlardan biri. Zaten onun verimsiz olduğunu söylemek de zor. Ali Sami Yen'de son 1.5 yılda atılan en güzel paslar onun ayağından çıktı. Bunlar istatistik hanesine yazılmaz. Maçları özellikle tribünden takip edenler, ona çok güvendi, onu sahip çıktı. Bazı şeyleri en iyi orası görüyor. Maçtan alkışlarla çıkınca "neden alkışlandı anlamadım" diye yazanlara inat.

Güzel adamlar gidiyor yavaş yavaş. Gitsinler, kaçsınlar, kurtarsınlar kendini. Baros da gitsin, Kewell da. Aklı olan gitsin. Buralar onları mutlu edecek yerler değil. Elano'yu bir kez şu fotoğraftaki gibi mutlu görmediysek bunun ayıbı onda değil bizde sanki. Elano ile ilgili yazılacak çok şey var da, söylesek sonucu olmuyor, bari bizde kalsın. Pas alabileceği sahalar artık onu bekliyor.

Şapkalı Başkanlar


Bu fotoğraf için yorumları bekliyorum. Futbolcuları bile taktıkları zaman komik duruma düşüren sponsor şapkaları. Tamam sponsorlar önemli, kulüpler için çok şey. Ama bu nedir abi ya? Takım elbiseli adamlar şapkayı geçirmiş. Hele Yıldırım Demirören'in "bir hata yaptık ama affedin" bakışları..

Bu başkanlara bundan sonra "kulübün için ne yaptın" diye soran karşılığında ille bir cevap bulacaktır. "Ben bu kulüp için şapka taktım!". Ben takamazdım bunu, taktığım anda Facebook'u falan kapatırdım. Bir de bu fotoğrafın etiketlendiğini düşünsene. Eyvahlar olsun..)

Mourinho


Çok büyük bir Jose Mourinho hayranı değilim. Bu cümleyi yazma gereği duydum, çünkü çok büyük Jose hayranları var. Sadece Türkiye'de değil, dünyanın her yerinde. Anormal mi? Değil tabi ki. Nasıl Barcelona'nın, United'ın, Bayern'in, Ronaldo'nun, Totti'nin, Vidiç'in, Ribery'nin hayranları varsa Mourinho'nun da olacak. O futbolun ünlü, ve ünlü olduğu kadar da başarılı bir yüzü.

En az Mourinho sevenler kadar, bir de onu sevmeyenler var. Bu da normal. Nasıl Barcelona'yı, United'ı, Inter'i, Ronaldo'yu, Totti'yi, Vidiç'i, Ribery'i sevmeyenler varsa, Jose'yi sevmeyenler de olacaktır. İşin rahatsız edici tarafı; Jose Mourinho'yu nefret edecek noktaya gelecek kadar sevmemek ve onu sevenler üzerinden toplumsal çıkarımlar yapmak. Nefret kötü bir şey, futbolun bütün günahlarını bir adamın üzerine yıkmak da daha da kötü.

Jose niye sevilmiyor?Peki sevenler niye seviyor? Bunu iyi analiz etmek lazım.

Jose Mourinho eski ünlü bir futbolcu değil. Yıllarını, başarılı hocaların arkasında geçirmemiş. Yıllarını dünyanın birçok ülkesinde başarısız deneyimlerle tecrübe ederek gelmiş bir teknik adam da değil. O sıfırdan zirveye çok kısa bir sürede ulaşmış biri. Bir nevi Tony Montana. Bu yüzyılın başında futbol piyasasında yeri yoktu. Porto ile arka arkaya kazanılan 2 Avrupa Kupası ile bir anda zirveye çıktı. Sene 2004. Yani sadece 6 sene önce. 6 sene sonunda kendini Real Madrid'de buldu. Ve kabul edin, Real ve Milan'ın başına geçmek teknik direktörlüğün zirve noktalarından biridir. Ve bu kadar kısa bir sürede buraya ulaşabilen belki bir Jose, diğeri de Terim'dir. Terim o noktada kalamadı ama Jose kalıyor.

Onun, "kaybeden" insanlar üzerinde olumlu bir etki bıraktığını söylemek lazım. Evet, o şu anda bir " winner" ama en dipten zirveye çıkmanın mümkün olduğunu gösteren bir winner. Örnek bir winner. Onun sahip olduğu "kazanan" sıfatı, başkaları tarafıından ona verilen, bir pohpohlama stratejisyle verilen bir sıfat değil, o bir ürün değil. Birileri tarafından pazarlanmıyor. Futbolun diğer figürleri gibi; Messi, Ronaldo, Beckham gibi değil. İmajmakerlar ve menajerler tarafından oluşturulmuş biri değil. Muhakkak onların da payı vardır ama aslan payı onun.

Gelelim nasıl kazanan olduğuna. Deniliyor ki; futbolu, futbol kültürünü çirkinleştirerek bu sıfatlara, bu kupalara nail olmuştur. Gerçekten öyle midir?

Jose, istese şu yıllardaki City gibi bir takım kurup öyle de başarılı olabilirdi. Chelsea'nin başığına geçtiğinde elindeki imkanlar kimsede yoktu. Kurduğu takım ise bunun tam tersiydi. Elindeki futbolcuları kullandı (Terry, Lampard) onları takımın iskeleti yaptı, düşük maliyetli transferler yaptı. Bunu Inter'de de başardı. Dünya çapında bir forvet transfer etmedi mesela, Genoa'dan gelen 30 yaşındaki Milito ile kupaları kaldırdı. Kısacası başarıya parayı çarcur ederek ulaşmadı.

Mourinho çalışkan adam. En azından biz öyle görüyoruz. İtalyanca'yı hemen öğrenmesinden, maç içinde tuttuğı notlara kadar. Ufak ayrıntılara eğilmesi, bunları düşünmesi. Bunları ele almadan, başarılarını sadece "çirkin ve ahlaksız futbol" sayesinde kazandığını düşünmek, "çok çalışmak"a yapılacak bir övgünün, "çalışmak kazandırır" düsturunun değer kazanmasını es geçilmesine neden olur. Sanırım, bilinçaltına yerleşmiş; alttan gelenlere karşı bir önyargı veya düzeni bozacağına dair bir korkunun tesiri.

Mourinho, şike yapmadı. Futbolcularına doping kullandırmadı(Bildiğimiz kadarıyla). Ahlaksızlığı hangi boyutlarda yaptı, bunu merak ediyorum. Mesele kurallara uymamak mı? Peki kurallara uymamak bir anarşistlik belirtisi değil midir?

Tamam Jose, bir anarşist değil. Ama cezalı olduğu soyunma odasına çamaşır sepetinin içinde girmesi veya oyuncularına bilerek kart görme talimatı vermesi onun ahlaksızlığından öte kuralların basitliğini ve yetersizliğini göstermez mi?

Peki mesela Mourinho için bugün söylenenler Maradona için söylenir mi? Siciline bakarsak Maradona çok daha pis bir adam (benim Maradona sevgim Jose'nin çok çok üzerinde). Napoli ile kazanılan şampiyonlukların arkasında bulunan Moggi ismi, kullanılan kokainler, alınan dopingler. Ama 1 dakika; Maradona'nın kolunda Che dövmesi var değil mi? Jose de ise öyle bir dövme olmadığı gibi üstelik Real Madrid teknik direktörü. Ondan öncesinde de İnter ve Chelsea var. Onu "pis" görmek için yeterli bir CV aslında. Futbolun içinde 10 yıllardır bulunan bütün pislikleri, sadece 6 sene önce ortaya ve zirveye çıkmış birine yıkmak için de yeterli.

Galatasaray 79-53 Panellinios


Önce şu salonu yapanları analım. Salon güzel olabilir ama salon çok kötü bir yerde. Minibüs parası vermeyip 20 dakika yürümek isterseniz başınıza herşey gelebilir. Benim başıma henüz gelmedi ama olsun. Maçın başlamasına 45 dakika kala salonun önüne geldiyseniz, büyük bir hata yaptınız demektir. Oturabileceğiniz, yemek yiyebileceğiniz birşeyler içebileceğiniz herhangi bir yer yok. Ya 45 dakika salon içinde gürültülü müzikler dinelyip oturacaksanız, ya da dışarıda bekleyeceksiniz. Beşiktaş taraftarı Akatlar'da, Etiler'in içinde, Fenerbahçeliler Sinan Erdem'de Ataköy'de güzel güzel oynuyor maçlarını. Kıskanıyorum. Neyse, Ayhan Şahenk'te oynansa da bu sefer "niye İpekçi değil"deriz.
**
Gün boyu maça gitmek istiyordum. Fakat yalnız gitmeye üşeniyordum. Günün ilerleyen saatlerinde Hasan kardeşimiz bize 2 tane VIP bileti armağan etti. Sahanın içinde, oyunun içinde izleme fırsatını kaçıramazdım. Aradığım tüm Galatasaraylılar'dan olumsuz cevap alınca Beşiktaşlı kardeşimiz Semih ile beraber maçı izledik.

Maçtan önce Adnan Polat ile karşılaştık. VIP girişi önündeki kalabalığın profiline uymuyorduk. Herkesin takımları çektiği, şık giyinenlerin kalabalık oluşturdu bir kapı girişinde, atkılı polarlı 3-4 kişiydik. Bizim her an tepki gösterebileceğimizi sanmış olabilir. Tek tek herkese selam verdi, biz de "inşallah bari burada kazanırız" mealinde birşeyler diyerek tırsak bir tepki koydum. Beyler; stadyumda "yönetim istifa" diye bağırmak kolay, Adnan Polat gayet atletik bir adam, istese çoğumuzu döver. Suratına karşı isyan edemiyorsunuz. Korumaları saymıyorum bile.

Maç erken koptu. Yunan takımı oldukça zayıf geldi. Savunmamız klasik bir Mahmudi takımı savunması. Hücumda ilk başta bocalasak da sonradan açıldık. Shipp ve Tutku iyidi. Geçen senenin kahramanları Rancik ve Evren durgundu. Rochestie ve Andriç umarım "henüz hazır değil" konumundalardır. Daha ayrıntılı yazmıyorum, merak eden salona gelir. Eksik olarak ise pota altından bahsedebiliriz. Ribaund almakda zorlandık. Rakibe fazla hücum ribaundu verdik. Bu ilerleyen süreçte sıkıntı yaratabilir.

Galatasaray tribününe de ayrı bir parantez. Bu tribünün potansiyeli inanılmaz yüksek. Daha önce defalarca yazdığımız sıkıntıların sebebi de aslında biraz da bu; potansiyel yeteri kadar kullanılamıyor. Dünkü maç , farklı skor nedeniyle, ölçü olmayabilir. Yine de güzeldir. Tribün için de güzel bir idman maçı oldu. Keşke Yunanistan ile oynanan maçta "Horto Magiko" söylenmese. Hani biz burada "bizim bestemiz sizin besteniz" kavgası yapıyoruz, şimdi oradan da duyacaklar; sonra da "Galatasaray, Pao bestesini çalmış" diyecekler. Rajona ters.

Son anda biraz şans yardımıyla başladığımız Avrupa macerasında grupta 3'te 3 yaptık. Diğer 3 takımın da 1 galibiyeti var, grubun artı averajlı tek takımıyız. Ben de uzun bir aradan sonra (yaklaşık 1 sene) erkek basketbol takımını salondan izlemiş oldum. Bundan sonra devamı gelecektir, bu takım izlenmeyi, taraftar desteğini hak ediyor.

Bu takımın maçlarını her izlediğimde, burada yazdığım yazıların sonunu Cem Akdağ'a ayıracağım. Kaos günlerinden bugünlere gelirken başımızda o vardı. Onun emeği çok fazla. Cem Akdağ'a selam, yola devam.