Cumartesi, Nisan 13

Poker Maçı



Hayatımda bir kez poker oynadım, onda da çok sıkıldım. Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Ama sanırım mantığını az çok anlamıştım. Belki karıştırıyor da olabilirim: 

Ulaşabileceğin üst bir nokta var ve oyunun sonunda elindeki kartlarla o noktaya, masadaki rakiplerinden daha yakın olmalısın. Bunu yaparken hem kart açıyorsun hem de elinde kalan kartların etkisi değişiyor, aynı zamanda da rakibini de isteklerine (ortaya koyduğun parayla) yanlış veya doğru bir şekilde yönlendirebiliyorsun.

Bildiğin Galatasaray - Fenerbahçe rekabeti bu. Özellikle bu sezonun ikinci kısmından beri ne zaman bir Galatasaraylı ile Fenerbahçeli bir araya gelse ortaya çıkan tablo bu.

Hepimiz aynı masadayız. Ulaşmamız gereken şeyler kupalar. Avrupa Kupası + Lig  + derbi galibiyetleri + Türkiye Kupası = Royal flush (şu an Wiki'den baktım). Bunu yapabilme imkanı kalan takım kalmadı.

Şimdi olay şu, sezonun sonuna yaklaştıkça herkes kartlarını masaya açıyor.

Bizim elimizde bir derbi galibiyeti ve Şampiyonlar Ligi çeyrek finali var.

Onların elinde kesinleşmiş bir şey yok.

Lig bana göre hala ortada. Fenerbahçe final oynamadığı sürece Avrupa kartlarında üstün sayılırız. En azından geride değiliz.

Bundan sonrası hesap kitap. Blöf yapabilir miyiz, nelerden vazgeçebiliriz, ortaya ne koyabiliriz... Herkesin kafasında düşünceler var, farklılık gösteriyor haliyle.

Üstelik konuşulan her şey, oynanan her maçtan sonra bir daha değişiyor. Misal Fenerbahçe'nin atladığı her tur, ligi daha bir zorunlu kılıyor. 1 ay önce "biz ikinci olalım, Beşiktaş şampiyon olsun, Fenerbahçe çeyrekte elensin"e tavdım. Şu an lig, zorunluluktan bile daha öte. Ligi zaten alacaksın artık. Buna Kadıköy galibiyeti eklenirse olay biter. Bazı arkadaşlar, Fenerbahçe UEFA'yı alsa bile (yazarken bile içim titredi) "ligi alalım yeter" diyorlar, ben katılmıyorum.

Bir de işin tarih boyutu var. Kadıköy'deki maç 12 Mayıs'ta, UEFA Finali 15 Mayıs'ta. Son haftaya kadar başa baş girilirse şampiyonluk 19 Mayıs'ta. Yani bizim için Kadıköy'deki maçın değeri, Fenerbahçe finale çıkarsa azalıyor. Daha doğrusu, eğer finalden 3 gün sonra Kadıköy olsaydı çok daha anlamlı ve bir o kadar da riskli olurdu. 

Her hafta, her maçtan sonra değişiyor işler. Mesela Fenerbahçe 2 hafta sonra önümüze geçerse, "ligi alalım da isterse UEFA'yı alsınlar" diyebiliriz, elimiz o kadar kötü durumda olursa bazı şeylerden vazgeçebiliriz.. Puan farkları, fikstürler...Bir çok belirleyici faktör var, ama aslında olan biten o kadar da belirsiz. 

En iyisi Beşiktaşlı olmak aslında. Kumarı yok. Her sezon oturuyor masaya, aldığını alıyor, sonra pas diyor, feda diyor kalkıyor.


Cuma, Nisan 12

Saf Topçu





"Fernandes'i izlemeye gidiyorum, gol atarsa bağırmam inşallah"

Bursaspor'un A2'de oynayan futbolcusu Osman Talha, Beşiktaş maçı öncesi böyle yazmış, kulüp de onu takımdan göndermiş. Ardından kıyamet koptu. Ortak fikir "Bir çocuğa böyle şey yapılır mı, futbolcuya hayran olmak suç mu"

Kanımızda muhaliflik var, böyle bir olayı atlamak bize yakışmaz.

Keşke ülkedeki rekabet ortamı bu kadar sert olmasaydı. Gerçi bu cümleye gerek var mı bilmiyorum. Belki böylesi daha güzeldir. Ama rekabet, bazen böyle olaylar doğurabiliyor. Bu, senelerdir olan bir durum aslında. Sadece Twitter'a yansıması  yeni olduğu için, insanlar daha çok şaşırıyor. Mesela Dereağzı'nda Galatasaray forması ile halı saha maçı bile yapamazdık. Alt yapılardaki çocukların tuttukları takımlar sıkıntı yaratırsa, olay sessizce çözülürdü. Artık her şey milyonların gözü önünde oluyor.

Öncelikle şunu belirtelim, 1994 doğumlu bu arkadaş, çocuk değil. 25 yaşındaki futbolcuya genç diyen adamlar, A2'de oynayana da çocuk diyorlar. Oysa 19 yaşında. Ben o yaşta üniversite ikinci sınıftaydım. O yaşta askere giden var, savaşa giden var, aile kuran var...

Bu arkadaş Mudanya doğumlu. Yani New York, Münih, Londra falan değil. Bursalı. Senelerdir de Bursa'da yaşıyor. Bursa-Beşiktaş arasındaki gerginliği Bursa'da 1 hafta yaşayan adam bile çözer, kafasına yazar. Bu çocuk Bursa'da yaşadığı gibi aynı zamanda Bursaspor'da oynuyor. Vakıfköy'e girip çıkıyor. Kulübün havasını soluyor. Taraftarı görüyor. Ve, dediğimiz gibi 19 yaşında Neyin ne olduğunu, insanların neye nasıl tepki vereceğini bilecek yaşta. Bilmesi gereken yaşta.

Sanırım insanlar çocuğun (!) yazdığı şeyin ne olduğunu tam olarak bilmiyor. "Fernandes'i izlemeye gidiyorum, ondan bir şeyler kapmam lazım, kariyerim için çok önemli" dediğini falan sanıyor olabilirler. Oysa bu A2 oyuncusu "Fernandes gol atarsa inşallah bağırmam" diyor. Bağırmak. Yani gole sevinmek... (Konu dışı ama bir futbolcunun attığı gole bağırarak sevineceksen ya fangirl'sündür, ya da "ilk golü kim atar"aoynamışsındır)

Bunu Twitter'a niye yazıyorsun? Mudanya'da doğan, Bursa'da yaşayan, 19 yaşındaki bir genç (çocuk değil) bunun başına ne işler açabileceğini hiç mi düşünmez? Bunu düşünmeyen adam ileride futbolcu olunca nasıl davranacak? Peki aynı tweet'i, ara sıra A takım'da oynayan, çoğu zaman yedek kalan bir topçu yazsaydı... 3 Temmuz sürecinde kimlerin nelerden dolayı yargılandığını gördükten sonra, hatta ve hatta hangi futbolcuların zamanında nasıl zan altında bırakıldığını hatırlayınca, o tweet'in başka zaman nereye doğru yol alacağını kestirebilmiş midir? A2 size çok uzak geldiği için "aman çocuk yazmış işte ne olacak" diyebilirsiniz ama A2 aslında A takıma oldukça yakın.

O nedenle Bursaspor yönetimini eleştirimiyorum. Böyle bir karar almaları tercihleridr. Kazanma yoluna gitselerdi daha şık olurdu ama Suha Sidal'in dediğine göre zaten futbolcuyu daha önceden gözden çıkarmışlar. Sanıyorum, Enes, Batuhan, Okan Deniz gibi umut vaad eden gençler aynı hareketi yapsaydı, onlara karşı uygulanan tavır bu kadar sert olmazdı.

Sonuç olarak; bir hayatı yaşıyoruz. Türkiye'deyiz. Galatasaray formasıyla Saraçoğlu'na giden adam dayak yediği zaman "Nasıl böyle bir şey olur" diye şaşırmıyorsak, bu tweete kulübün ve taraftarın tepki göstermesine de şaşırmamak lazım. Hatta Galatasaray formasıyla Kadıköy'e gidene şaka yollu olarak "intihar etseydin daha iyiydi" denir. Bu kardeşimiz için de aynı şeyi söylemek mümkün. Kariyerini baltalamış, ve üzgünüm, 19 yaşında bu kadar saf olma lüksün bu ülkede yok.


Perşembe, Nisan 11

Şampiyonluğun Şifresi





Real Maçında Forma Giymek



Milletin polemik aşkı ve ahkam kesme hastalığı var olsun, gündem bir an olsun boş kalmıyor. Bu da bloga yazılacak konu bulmakta sıkıntı yaşamamı engelliyor. Öte yandan zaman konusunda sorunlar yaşıyorum. Daha Bursasporlu çocuktan(!) bahsedeceğiz, Real maçı var, Real maçındaki pankart var, basketboldaki cezalar var, bugün PFDK açıklanacak, Terim'e ceza gelecek, Lazio maçı var. 

Nisan- mayıs ayı gelince sezonun boyu kısaldıkça, tansiyon yükseldikçe insanlar da saldırganlaşıyor. Herkes sesini daha çok yükseltmeye çalışıyor. Karşısındaki bastırmak birinci hedef. Diğer hedef de karşısındaki küçümsemek ve aşağılamak.

İşte tam da bu noktada, Real Madrid maçı hakkında duygusal yazılar yazmak yerine Gökhan Zan'ı öne çıkarmak lazım. Seneler boyunca, hatta 1 ay öncesine küçümsenen, aşağılanan bir adamdı. Bugün Real maçındaki oyunuyla övgüler alıyor. Real Madrid'e karşı oynadı Gökhan. Üstelik iyi de oynadı. Oysa Real Madrid'i PES'te seçenler için alay edilecek bir figürdü.

Macaristan maçı öncesi Egemen sakatlanınca kadroya çağrılan isim o oldu. Beşiktaşlılar neden İbrahim Toraman değil de Gökhan Zan? sorusuna internet üzerinde akıl ve mantıktan yoksun açıklamalar getiriyordu. İri Macar hücumcularına karşı 3.alternatifin, boyu 1.80'i bulmayan İbrahim Toraman olmasını dilemek kulüpçülükten başka bir şey değildi. Orada Toraman'ı istemek belki de anlaşılabilirdi ama kimse neden Gökhan Zan'ın tercih edildiğini sorgulamadı. Onlar için Gökhan Zan kuğuya ekmek atıp gülünecek adam oysa.

Galatasaray'ın transfer edilen futbolcuların takıma katılış anlarından bile Gökhan Zan'ı ayrıt edebilirsiniz. Futbolcuların Florya'ya gelişleri, takım arkadaşlarıyla tanışmaları ilginç ayrıntılar barındırır. Görmek isteyen görür. Takıma yeni katılan topçu antrenman saatinde, Florya'ya geliyor. Diğer futbolcular da ya gelmek üzere ya da yeni gelmiş soyunma odasında formalarını giyerken yeni transferle kaynaşmaya çalışıyor. O esnada Gökhan Zan salonda çalışıyor olarak kameraya yansır. Çoktan gelmiştir Florya'ya. Herkesten önce...

Hocaların tercihlerini anlayabilmek için 85 tane maç izlemek gerekmez. Mesela konu Galatasaray futbolcuları ise, Galatasaray TV'deki programları izleyerek, Galatasaray org'dan idman fotoğraflarına bakarak anlamak mümkün; mesela bakın Elmander ne demiş?

Çalışan adam Real Madrid maçında forma giyiyor. İyi veya kötü ama forma onun oluyor. Mesela Umut Bulut'un da Real Madrid'e karşı oynaması farklı anlamlar taşıyor. Sabri'nin de... 

1461 Trabzon'a elendiğimiz kupa maçında oynayan isimler; Ufuk, Cris, Gökhan, Sabri, Çağlar, Ceyhun, Hamit, Engin, Emre, Sercan, Elmander'di. Takım o gün 2-1 yenildi ve elendi. O kadrodan 8 kişi neredeyse takımdan kopmak üzere. 3 kişi ise Real maçında forma giydi. Diğerlerinden farkı daha yetenekli olmaları değil. Daha profesyonel olmaları.

Dağınık bir yazı oldu belki ama az önce yazdığımız gibi, bazı şeyler ayrıntıda gizli.


Salı, Nisan 9

Derbi





El Secreto de sus Ojos




"Biz erkek milletini düşünmeye başladım. Yani genel mahiyette. Özellikle bu elemanı değil. Erkeği ele alalım. Erkek farklı görünmek için her şeyini değiştirebilir. Ama değiştiremeyeceği bir şey var. Ne sen, ne ben, ne başka biri. Örneğin beni ele alalım: Gencim, iyi bir işim, seven bir eşim var ama senin hep dediğin gibi  hayatımı böyle batakhanelerde heba etmeye devam ediyorum. Çok kereler bana sordun: " Burada ne işin var Pablo?Neden?" Neden biliyor musun Benjamin? Çünku bu benim tutkum. Buraya gelip sarhoş olmayı seviyorum. Kim kafamı bozarsa onunlar dalaşmayı seviyorum...

... Bir erkek her şeyini değiştirebilir. Yüzünü, evini, ailesini, kız arkadaşını, dinini, tanrısını... Yine de değiştiremeyeceği bir şey var. Tutkularını değiştiremez."




Pazartesi, Nisan 8

Gol Sevinci



Gole seviniyoruz hep beraber bu anda. Yanlış aslında, sevinmek böyle olmaz. Bu rahatlamak. Veya başka bir şey. 

Şimdi bir çok kişi, normal olarak, tarihin en güzel gol sevinçlerinden birini unutmamak adına Drogba'nın fotoğraflarını masa üstüne kaydedecek. Haklılar. Ben de sırf o maksatla fotoğrafları taradım maçtan 1 gün sonra.

Ama bu fotoğrafı gördükten sonra, Drogba'nın önüne geçen biri var artık benim için. Tribünün en ön sırasındaki siyah formalı abi. O an hepimiz böyleydik işte. 

Sanırım biz gollere sevinen insanlar değiliz, başka bir his yaşıyoruz. En çok sevindiğimiz goller, skoru 3-0'dan 4-0'a getiren goller olabilir. Böyle maçların böyle golleri daha başka oluyor...


Pazar, Nisan 7

Alt Tarafı Mersin İY Maçıydı




Nisan ayı... Her yer cıvıl cıvıl. İnsanlar sokakta. Bahar gelmiş. Hafta sonu, herkes keyifli... 

Bizler ise stresten ölüyoruz. Gerçekten artık bu yaşta (veya bu kadar seneden sonra) bu haftaları kaldırmak çok zor oluyor. Tamam kimse başımıza silah dayamıyor. Hatta her sezona da " Bu sene fazla ilgi gösteremeyeceğim, zaten 18 kere şampiyon olduk, 10 tanesini canlı canlı gördüm" diyerek başlıyorum. Sezon böyle başlıyor da her defasında her nisan ayında aynı senaryo yeniden başlıyor.

Kağıt üzerinde kalan maçların en kolayıydı Mersin İdman Yurdu maçı. Maçı izlemeye 10 dakika geç gitsek bir şey kaçırmazdık. Golü yemişiz o esnada. Yine de döndürürüz falan derken, bambaşka bir şey izlemeye başladık. Bira içip göz ucuyla izleyeceğimiz Mersin İdman Yurdu maçı, daha yerimize oturmadan tamam-devam maçına döndü.

Gençlerbirliği maçı ile Orduspor maçı arası bir şeye dönüştü önce. Burak'ın şutları direkten dönüyor, hocalar dışarı atılıyor. 60'a kadar gol gelmiyor. Kenarda Hakan Kutlu'yu görüyorum, aklıma 2001'de kaptanı olduğu Ankaragücü'nün Sami Yen'de yaptığı geliyor...

Şu pozisyonda hakem hatalı, burada şu oldu, düğmeye basıldı, altımızı oyuyorlar yazmak istemiyorum. 10 kişi ve hocasız kalarak ve hatta mantıklı düşünemeyecek kadar sinirlerin bozulsa bile Mersin İdman Yurdu'nu yenebiliyorsun. Sadece biraz istemek gerekiyor. Mücadele etmek. Pes etmemek. 

Hala futbolun saha içinde sonuçlandığına inanıyorum. Pazartesinden cumartesiye kadar kim ne planlar yapsa da, sahaya çıkan 22 futbolcu birbiriyle kapışıyor. Topun kaleye girip girmemesini yine onlar belirliyor. Son sözü onlar söylüyor.  Hem fiziksel hem de mental açıdan hangileri daha güçlüyse 90 dakikanın sonunda da onlar kazanıyor.

Özellikle ilk yarının ortasından sonra izlediğimiz şey bir futbol maçı değildi. Düello gibi bir şeydi. Rus ruleti belki de. Ya da satranç bile olabilir. Ama futbol maçı değildi. Bir el-kol hareketi bile, milimetrik bir pastan daha etkili olabiliyor bu tip maçlarda. Bu tip maçlar sanırım sadece Süper Lig'de oluyor. Nisan ayından sonra...  Bu sefer kazandık ama daha 7 maç var. Bugün çok yıprandık.

Hoca ceza alır mı, kulübede bundan sonra kim olur? Bu tartışmalara girmek istemiyorum. Yoruluyorum. Tek bir Mersin İdman Yurdu maçının 90 dakikası bile bu hale sokmuşken, bir de hem 7 maçı hem de o 7 maçın öncesini-sonrasını düşünmemek lazım. Gücüm yetmez. 

Keşke onu Fatih hocam düşünseydi. Çıldırmak da haklı bile olsa keşke çıldırmasaydı. Pozisyonun tekrarını bile izlemedim. Lig Tv'yi açmadım. Hocayı dinlemedim. Kulübün açıklamasını okumadım. Yoruluyorum. Bugün günlerden nisan ve pazar. Hava güneşli, sıcak. Bu gün, hayatımızın tartışılacak meseleleri bunlar olmamalıydı. Hatta bugün pazar, Mersin İdman Yurdu maçından bir gün sonra herhangi bir konu hakkında -futbol dışı bir konuyu bile- tartışmamız saçma olmalıydı.

Böyle yazıyorum ama en fazla 2 gün sonra bu tartışmaların içinde bulacağım kendimi. Herkes konuşacak, herkes yorum yapacak. Tıpkı, her maçı dakikalarca analiz eden taktisyen taraftar gibi. Oysa Süper Lig, o kadar farklı bir lig ki.... İstediğin kadar 4'lü savunma, 3'lü savunma, önde baskı vs. de, Sabri'nin topuna Drogba ayağını uzatmasa belki de bambaşka bir şey konuşuyorduk. Yediğimiz golü hala görmedim ama 3.dakikada o golü yemeden sıkıcı bir maçla 1-0 kazansak, yine başka bir şey konuşuyorduk, belki konuşmuyorduk bile.

Yine de işin taktiksel boyutuna çok az da girersek, keşke hocam bu rotasyon işini hiç yapmasaydı. Çarşamba günkü Real Madrid maçı ile aynı öneme sahip bir Mersin İdman Yurdu maçında, biz stres içindeyken rotasyonun sırası değildi be hocam. Orduspor maçında Amrabat, Mersin maçında da Emre Çolak ilk 11'de başlamasaydı belki de kimsenin sinirleri bu kadar gerilmeyecekti.

Neyse ki bu ligde Hakan Kutlu gibi hocalar var. 49.dakikada maçı döndüreceğimizi tahmin ettim, sağolsun takımı geriye yasladı ve topu bize verdi. Ama bundan sonra kalan maçlarda Yılmaz Vural, Bülent Uygun, Mesut Bakkal gibi hocalar bize bu rahatlığı vermez.

Yine çok konuşacağız, çok yazacağız. Sahanın ortasında, kırmızı ceketli bir kadının Fatih Terim'i çekiştirdiği bir maçtan bahsediyoruz. Rüyada görsek, tabiri olmaz, biz 1 hafta boyunca, ya da daha fazla bu maçı konuşacağız. Nisan ayında, bahar mevsiminde, güneşli havalarda... Hiç gereği yoktu, alt tarafı Mersin İdman Yurdu maçıydı.

Cumartesi, Nisan 6

Calma


"Heyecan yapmayın ben buradayım"

Suat Kılıç, Spor Bakanı. Kravat takıyor.

Galatasaraylılar




Galatasaraylılar 4'e ayrılıyor; 
Avrupa'da yaşayanlar, 
Anadolu'da yaşayanlar, 
İstanbul'un Avrupa yakasında yaşayanlar,
Kadıköy'de yaşayanlar. 

Yaşayanların yerine yetişenler de yazabiliriz.

Bir ayrıştırma değil. "Herkes herkesten daha çok..." 

Herkesin Galatasaraylılığı daha farklı, daha değişik. Hangisi daha iyi, daha kötü bilinmez. Ama şu var ki, bizim yani Kadıköy'de oturanların hayalleri, hedefleri, gerçekleri, istekleri, korkuları daha farklı. Bunun adına istersen vizyonsuzluk de...

Konuşuyoruz, tartışıyoruz. Mesela bugün tesadüfen çok sevdiğim Atahan'ı gördüm. Diyalog aynen şöyle, ilk başlayan benim,

- Abi nasılsın, çok kötü oldum ben
- Ben de, çok koydu bana
- Olacak iş değil
- Bakalım ne olacak
- Ne yaptın maçtan sonra
- (Sargılı elini gösteriyor) 
- Ne yaptın abi, o kadar mı sinirlendin
- Burak'ın pozisyonunda çok sinirlendim
-???

İkimizin de ayrı maçlardan bahsettiğini o anda anladım. Kuyt'un golünden sonra geçen 24 saatte yüzümde 4 tane sivilce çıktı, ki çok sivilce çıkaran bir bünyem yoktur. Buna benzer bir şeyi en son askerde olduğum Sevilla maçında yaşamıştım. Penaltılar bittikten sonra söylemesi ayıp ama kusmuştum.

Kadıköy'de yaşıyorsan, bazen uyandığın zaman sarı-kırmızı'dan önce sarı-lacivert görüyorsun. Üstelik ortada kazanılmış bir kupa-maç olmasa da. Bir de olduğunu düşün. 

Şöyle bir örnek vereyim. Hepiniz 2006 şampiyonluğuna çok sevindiniz. Benden daha çok sevindiniz belki de. Kutlamalar yaptınız o gece. İçkiler içtiniz, kornalar çaldınız. Gece eve dönüp maç özetlerini izleyip hayatınızın en rahat uykusuna yattınız. Ben ve benim gibiler için ise şöyle oldu;

Stada giderken üzerimde forma gören Fenerbahçeliler laf attı. Başka zaman olsa itişme, kakışma tatsız hadiseler olurdu belki ama o gün olmadı. Çünkü hepsi şampiyon olacaklarına kesin gözüyle baktıkları  için taşak geçmeyi uygun görüp "Hala maça gidiyorlar" deyip gülüyorlardı. Stada geldim. Şampiyon olduk. Kutladık, eğlendik, Florya'ya gittik, Florya'da eğlendik, şükrettik, ağladık, sonra mahalleye geri döndük. Eve girene kadar iki sokaktan geçtim. Gece 4 falandı. Sokakta, her köşe başında ağlayan Fenerliler vardı. Apartmanın önünde bile vardı. O an şampiyonluğu unutup "Allah bunu bana yaşatmasın" dedim. Şükürler olsun yaşamadım.

Mesela şimdi bazı arkadaşlar (onlar kendilerini biliyor) diyor ki; "Fenerbahçe UEFA'da finale çıksın, finalde kaybetsin, en çok onu istiyorum" Fenerbahçe'yi, Fenerbahçeliyi bilmedikleri, tanımadıkları buradan belli. Tamam, herkes Kadıköy'de oturacak diye bir kaide yok ama keşke bari en azında benim gibi biraz FB TV izleselerdi. Adamlar son 7 sezonda 3 kez son maçta şampiyonluk kaybetti. Kupa finallerini saymıyorum bile. UEFA Finali'nde yenilmek emin ol onlara çok koymaz. Ama final oynadıkları hafta, İstanbul'da, hatta Kadıköy'de oluşacak ortam o kadar kıskandıracak ki, 13 sene önce kazandığın daha büyük başarı bile seni o anda kurtaramayacak.

Fenerbahçeliler, Amsterdam için uçak bileti alırken, sen burada kalacaksın. Mesela öyle bir an olursa, "Biz Schalke ile oynuyoruz, Beşiktaşlılar Kuzey-Güney izliyor" diyenleri düşün. Bu sefer Kuzey-Güney izleyen durumuna sen düşeceksin. Neyse ki bu sene Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oynadık, 1 sene erken bile oynasak sıkıntı olurdu.

Bir arkadaşım bugün telefonda, "Karamsar olmak için çok acele ettin, hele bir finale çıksınlar" dedi. Açıkçası finale çıktıkları andan sonra karamsar olmanın da hiçbir anlamı yok. Adamlar final heyecanını yaşıyor. İş görüşmesine giderken bile "Ama netice ne olursa olsun, siz benim gönlümde hep kazandınız" videolarını izleyen adamlarız.

Fazla uzadı. Fenerbahçe'nin Avrupa'da başarılı olma ihtimali bu kadar yazı yazdırmamalıydı aslında. Ama yazıldı. Neden? Yine 2006'ya dönelim. Veya 2008'e, 2002'ye. Eski zamanlarda kazandığımız her başarıya. Bütün o başarıların öncesinde küçümsenen taraf bizdik. Kasımlar sizin Mayıslar bizim derken, bunu motto olarak belirlerken, bahsedilen "Kasımlar" aslında kupa değildi. Kasımda kupa almıyor kimse. Kasımda onlar konuşur, biz susardık, konuşmak için mayısı beklerdik, mayısta konuşurduk. Mayısta konuşan 3 ay aralıksız konuşur. Bunu bilirdik. Bu sene unuttuk. 

 Kesin şampiyonuz, lig cepte vs gibi cümleleri bile takıma güven çatısı altında anlayışla karşılayabilirim ama "Haşortman Aykut", "Alex'i de yolladılar ehehe" tarzı rakibi küçümseyici yaklaşımlar çoğu zaman futbolda cezasını bulmuştur. Bunun korkusunu son 1.5 aya girerken daha çok hissediyorum. Sonuçta karşındaki takım Fenerbahçe. Fenerbahçe ve Galatasaray şakaya gelecek takımlar değil. Yazının başına bağlarsak; bunu en iyi bilen, yaşayan taraftarlar Kadıköy'dedir. Belki bir de  İstanbul'un tribün ve futbol kültürüyle yoğrulmuş bir kaç semtinde daha....

 

Cuma, Nisan 5

Limanın Total Futbol İmtihanı




Brendan Rodgers'ın futbola dair belli fikirleri ve idealleri var. Bunlar işe yaramazsa kesinlikle alternatif bir strateji üretmiyor, bizden sadece o planı uygulamamızı istiyor. B ya da C planına başvurmadan ilk yöntemimizi gereçekleştirmemizi amaçlıyor.

Daha önce çalıştığımız bir çok teknik adam işler kötü gittiğinde uzun top oynamamızı söylerdi. Ama Brendan, ısrarla oyunu geriden kurup etkili paslar atabilmek için farklı açılar yakalamamızı ve A planına sadık kalmamızı istiyor.

-------

Yenildiğinizde, kupadan elendiğinizde ya da kötü bir oynadığınızda burada yetişmiş bir oyuncu olarak daha çok üzülüyorsunuz. Yani biz diğer oyunculara göre daha çok acı çekiyoruz. Maçlardan sonra da bu üzüntüyü yaşıyoruz. Yıllardır yabancı oyuncuların böyle bir şey yaşamadığını gözlemledim. Onlar da kazanmak istiyor ama kaybettiğimizde biz daha farklı şekilde etkileniyoruz.

Gerrard'ın açıklamaları çok tanıdık değil mi? İki farklı konuda, iki farklı açıklama. Tanıdık cümleler.

Çarşamba, Nisan 3

Ergin'den İlk Patlama



Ergin Keleş'i beğenirim. Kendini bir türlü kanıtlayamayan, hatta kanıtlamak için çaba sarf etmeyen, yeteneklerden biri. Yeteneğine rağmen oyun aklı konusunda sıkıntıları yüzünden ilerleme yapamayan bir futbolcu. Bu sene Göztepe'ye transfer oldu ve profesyonel kariyerindeki ilk hat-trick'i İzmir'de yaptı. Bakalım devamı gelecek mi?

Göztepe formasıyla hat-trick yapan son futbolcu kimdi diye TFF'ye girip bakayım dedim. Ama bir yerden sonra Aliağa ile Göztepe birbirine girdi. Karıştırdım. Bulamadım.

Salı, Nisan 2

Nefretin En Masum Hali



1993 yılında Manchester United'i elediğimiz akşam, maçtan hemen sonra, sahanın yıldızı olan Tugay, taraftarların omuzlarındayken mikrofonlara şöyle diyordu:

"Dün elenen Beşiktaş'ın hıncını aldık"

Beşiktaş bir gün önce bir başka dünya devi Ajax'a İnönü'de 4-0 yenilmişti. Tugay'ın bu lafını kimse yadırgamadı. Türk takımlarının Avrupa maçları, o yıllarda ülkedeki birlik ve beraberliği sağlayan faktörlerden biriydi. Senenin 1993 olmasının da önemli bir payı vardı tabi.

Tam olarak ipler nerede koptu bilmiyorum. Geldiğimiz nokta malum. Sahada kazanılan zaferlerin kulüp kasalarına maddi olarak yansıması da önemli etken olabilir, oluşan nefret ortamı da. Belki de ikisi. Avrupa'da kazanılan zaferle transfer edilen yabancı futbolcu derbide sana gol atacak ve mahalledeki Fenerli/Galatasaraylı pis pis sırıtıp "koyduk mu" çekecek. Kim ister bunu?

Şimdi bu konuya ara verelim. Bu cümle şurada bir dursun. "Son 20 yılda, Türk taraftarları Avrupa'da ezeli rakiplerinin yabancı rakiplerini tutuyor, destekliyor." 

Şimdi gelelim nefret ortamına. Bu da son 20 yılda değişen, daha doğrusu artan olgulardan biri. Eskiden de olaylar oluyormuş. 80'ler ve 90'ların başlarında neler yaşandığı, biraz da dillendirilerek ve abartılarak anlatıldı. bizlere. O zamanlarda olan şu; olaylar -ortak stadyum (İnönü) olmasının da etkisiyle- maç günleri yaşanırdı. Olaylara dahil olanlar da belli gruplardı. Yani kavga ortamına girenler kendi istekleriyle giriyor ve o grubun dışında kalanlara salça olmuyorlar. Bir çeşit Fight Club, ama bu da başka bir yazının konusu.

Günümüzde ise nefret daha sert ve daha geniş kapsamlı. Atkıyla sokakta gezen kıza tokat atmak da var, Store yakmak da... Sadece maç günleri değil, 7-24 bir yerlerde olay çıkma potansiyeli var. Ülkenin tamamı psikolojik buhrandayken, bu tip genişleme ve sertlik şaşırtıcı değil. Bu olayların çıkmasına vesile olanlar, insanları nefretle dolduran, kin tohumları ekenler, genelde televizyonda ve gazetelerde fikirlerini sunan insanlar. Gazeteciler veya kulüp başkanları veya ulemalar.... Onların gazıyla milyonlar etkileniyor. İnternet kültürüyle de hızlı bir linç ortamı doğuyor. Bunların hepsini biliyorsunuz zaten.

Sorun şu; bu kanaat önderi ve akil adam olarak görüşlerine başvurulan efendi giyimli adamlar, bir yandan ortalığa nefret tohumları saçmaya devam ederken bir yandan da olan bitene çok şaşırıyorlar. En çok şaşırdıkları ve en çok ayıpladıkları şey ise bir Fenerbahçeli'nin Real'i; bir Galatasaraylı'nın Lazio'yu tutması. Halkın gözünde akil adam olma özelliklerini korumak için; Real veya Lazio destekçisi Türkleri vatan haini olarak gösterebilirler. Ve hatta ondan sonra da hiç haberleri ve payları yokmuş gibi "Biz bu noktaya nasıl geldik, nasıl bu kadar nefret ediyoruz birbirimizden" tarzı dokunaklı cümleler kurabilirler.

Oysa bilmeliler ki; bu nefret ortamındaki rekabetin en eğlenceli, en komik ve rahatsız etmeyen tarafı burası. Fenerbahçeliler'in Real Madrid'e yaptıkları tezahürat bu yüzden rahatsız etmiyor. Evimdeki Lazio formasını giyerek sokağa çıkmak, Galatasaray atkısıyla sokağa çıkmaktan daha güvenli. Galatasaray atkısıyla 3 tane Fenerli önümü kesebilir, ama Lazio forması giyersem büyük ihtimalle birbirimize laf atıp gülüp geçeriz.

Çok uzattık yine. Aslında zaten bu kadar konuşmaya gerek bile yok. Sonuçta Fenerbahçelilerin Madrid'e desteği, veya bizim Lazio'ya sempatimizin maçın sonucuna en ufak etkisi bile olmayacak. Bunu vatan hainliği olarak değerlendirmek bile saçma zaten. Bırakın da rekabet üzerinden goygoy yapalım, keyfimizi bulalım. Kimsenin rahatsız olduğu yok, siz de gereksiz şovlar yapmayın.


Maradona by Kusturica


İki muhteşem şarkı, bir dahi yönetmen, bir de tanrı. Bunlardan oluşan bir filmin, belgeselin, hayat hikayesinin artık her neyse, kötü olma ihtimali yok sanırdım. Baya sıkıcı olmuş. Maradona hakkında yapılmış en başarısız çalışma olabilir..


Bu iki şarkıyı dinle, gerisini boş ver. Bir de belki beraber top oynadıkları sahne var. O kadar.


Pazartesi, Nisan 1

Olay Var!




"Mevzu yapmayan insanlar gelip konuşmasın" 

27 yaşındayım; artık olaylara karışmak için çok çok alkollü olmam lazım, düşünme foksiyonumu kaybetmem lazım. Umurumda olmaz, olay varsa kaçarım. Zaten salona da olaylardan sonra girdim. Ama yine de uzun uzun yazacağım. Sonuçta burası klavye ile yönetilen bir yer.

Nereden başlayacağımı hiçbilmiyorum. Herhalde en başından başlamak lazım. 112 gün önceden. Karşıyakalılar şafak sayar beklemiş ya, oradan biliyoruz.

112 gün önce yaşananları değerlendirdiğimizde İzmir tarafı net haklıydı. Pankart normaldi. Belki değildi ama tribün kültürü açısından hoş karşılanmamasını gerektirecek bir durumu yoktu. Eğer TV kanalıysanız yayın politikanıza göre göstermemek gibi bir durumunuz olabilir ve pankartı "çirkin" olarak nitelersiniz. Ama tribün kültüründe bu tarz pankartların yeri vardır. Neler neler yapıldı bugüne kadar.

İşin daha kötü olan tarafı, internet üzerinden koparılan yaygaraydı. Hesaplaşma, o maçtan sonraki ilk karşılaşmada yapılırdı. Ya pankartla, ya da daha sertsen daha sert şekilde. Rakibi basına ve polise hedef olarak göstermek şık bir davranış değildi. Haliyle Karşıyakalıların bu maça bilenmesini de anlıyorum. Keşke internet olmasaydı ve herkes bu giderlerini açık açık yapmasaydı, maçın tansiyonu fazladan artmasaydı. Bilenmesine gerek olmayanlar bile durduk yere gaza geldi. İnternet bu kadar yaygın olmasaydı, Galatasaraylı 7.000-8000 taraftar bu maça gelmezdi. Fakat insanlar bir namus davası yaşanıyorumuş gibi hissettikleri için salona geldi. İşin kötü olan tarafı Karşıyaka taraftarı 112 gündür beklediği maça gelmedi. İşin en kötü ve düşündürücü tarafı; her iki kesimin bilenerek beklediği maça polis hiç gelmedi.

Olaylar çok normaldi. Aslında bugüne kadar hiç yaşanmamış bir şey yoktu. Mesela 10 sene öncesine dönersek; bu olaylar Abdi İpekçi tarzına çok uygundu.İstanbul takımları veya Karşıyaka gibi köklü Anadolu tribünleri İpekçi'de olduğu zaman illa olay olurdu. Salonda veya dışarıda. Surların dili olsa da anlatsa.

O günlerin ve istenmeyen olayların romantizmini yapmaya gerek yok aslında. Ama olan biten yine de normaldi. Türkiye'nin her yerinde, her maçında olan şeyler, ritüel halinde oldu. Deplasman tarafı salona girdi. Ev sahibi salondaki yerini almıştı ve daha kalablıktı. Sessizlikten faydalanan deplasman takımı tezahürat yaptı. Küfür etti, belki 3-5 şey attı. Ev sahibi takım tribünü, tepki gösterdi, onlar da ayağa kalktı, deplasman takımının olduğu tarafa yürüdü. Buraya kadar normaldi. Devamında şu olur genelde: Ev sahibi takım ya tel örgülere takılır ve daha fazla ilerleyemez, veya polis gerekli müdaheleyi yapar. Her iki durumda sıcak temas olmaz yani. Burada şaşırtıcı olan, ev sahibi ekip taraftarların, deplasman takımı taraftarlarıyla yüz yüze gelmesi. Herhalde buna iki tribün de tam da o anda şaşırmıştı. Ritüel böyle değildi.

Kafa karışıklığı yaşıyorum. Eskiden daha tribün kafasıyla hareket ederdim. Tribün, tribündeki güç gösterisi, her şeyden önce gelirdi. Artık düşünce yapım değişti, olgunlaştım herhalde. Eskiden olsa, yaşanan olayları güç gösterisi olarak değerlendirip Galatasaray tribünüyle gurur duyabilirdim. Hatta içten içe yine hoş gelişmeler olduğunu hissediyorum. Galatasaray tribünün birlik halinde hareket etmesini o kadar çok özlemişiz ki, son zamanlarda yaşananlara bir de bu eklenince içimiz kaynadı açıkçası. 

Tribün böyle bir yer. Kimse kimseyi kandırmasın. Biri atar yaparsa karşılık verirsin, vermen lazım. Hatta bu sadece tribünde değil, sokakta da böyle. Olması gereken demeyelim olacağı buydu. Bu sayede Galatasaray tribünü özgüven kazanmış bile olabilir. Karşıyaka cephesi ise çok büyük hayal kırıklığı. Sebebi orada bulunanlar değil. Orada bulunmayanlar. Aylardır, hatta senelerdir yangın yapan, biz Anadolu'yuz, kahpe Bizans vs diyenler, internetten İzmir'e gelemeyenlere biz gidiyoruz yazdı, yoktu. Sebep olarak Boluspor maçını göstermeleri daha büyük skandal. Boluspor maçının tarihi ve bu maçın tarihi 2 hafta öncesinden belliydi. "Yönetim otobüs kaldırmadı" deseler daha iyiydi. Hem zaten İstanbul'daki Karşıyakalı sayısı bile yeterliydi bu yangının içini doldurmak için.

Bir de "asıl tayfa dışardaydı, aslında 200 kişiydik" bahanesi var, bu doğru bile olsa daha kötü. Maçın başlamasına 20 dakika kalmış, deplasman tribünün dışarıda işi ne. 112 gündüz beklediğin maça, hava atışıyla mı gireceksin. Ki zaten dışarıda 200 Karşıyakalı varsa, olaylardan sonra içeri giren 2000 Galatasaraylı daha var. Çoğu kişi olayları göremedi bile. Ayrıca, bizim tribündekilerin dediğine göre olayların başlangıcı koridorda yaşanmış. Tribünde olmayan Karşıyakalılar aslında dışarıda değil, salonun içindeymiş. Öte yandan kaçı Gümrüklü onu da net bilmiyoruz.

Yıllarca İstanbul'u diline dolayanların bu hale düşmeleri, aylardır bekledikleri deplasmana 2 otobüsle gelmelerini kendileri sorgulamalı. 

Olayı daha salim kafayla, dışarıdan gözle değerlendirince ise şu sonuç çıkıyor benim nazarımda. Bu olaya gerek yoktu. Hatta bu maça o kadar kişinin gelmesine de gerek yoktu. Galatasaraylı, Anadolu'da  bir basketbol maçında açılan bir pankartı ciddiye almamalıydı. Karşındaki Fenerbahçe değil,husumet yaratmaya gerek yoktu. 7-8 bin kişi vardı salonda, herhalde sezon başından beri Beşiktaş ve Kuban maçları dışında en dolu tribündü. Cumartesi saat 15.00'te, akşamında futbol maçının olduğu bir günde, normal sezonun Karşıyaka maçı için bu kadar adam gelmezdi. Bunun tek nedeni Karşıyaka tribününün İzmir'de yaptıklarını ciddiye almaktı. Gerek yoktu. Hele hele maça 200 tane Karşıyakalı geldikten sonra olayların çıkmasına hiç gerek yoktu. Bu açıdan bakınca, arkadan gelen Fenerbahçe maçının cezalı olma ihtimalini düşünmek kötü oluyor. Gereksiz oldu. Ama şunu da belirtmek lazım, yukarıda yazdığımız gibi bir kenetlenme olacaksa, isterse bir Fenerbahçe maçı seyircisiz oynansın. Futbolu, voleybolu, kadın basketbolu, Türkiye Kupası, ıvırı zıvırı ile senede 20 kez oynuyoruz Fenerbahçe ile. Çok da koymaz basketbolda bir normal sezon maçının seyircisiz olması. Tabi bu cezalar hep bize uygulanır, hep bizim salon boşaltılır geleneğinden hareket ederek maçın seyircisiz oynanacağını varsayıyorum.

Özetle; olaylar keşke olmasaydı, engellenebilirdi, olmasa daha iyi olurdu, belki olaylar daha kötü sonuçlar da doğruabilirdi. Ama oldu. Burada kendini sorgulaması gereken iki grup var; güvenlik ve Karşıyaka tribünü

Tribün çocukları kısmı böyle, gelelim kravatlılar boyutuna. Kravatlıların, tribüne yavşaması kadar tiksindiğim bir şey yok. O yüzden Karşıyaka Şube Sorumlusu'nu Allah'a havale ediyorum. Olayların nedeni olmasa da, saygı görmeyi hak etmeyecek bir adam olduğun ortaya çıktı.

Devamında polisin çok büyük ihmali olduğunu tekrar yazalım. Bu belki iki sene önceki Beşiktaş - Bursaspor maçı gibi bir komploydu. O maçta çıkan olaylardan sonra da 6222 hemen geçivermişti. Bugün pazartesi, 2-3 gün basında ve devlet erkanında olan biteni gözlemyelelim. Bakalım bu olayları onlar nasıl değerlendirecek ve arkadan ne gelecek?

Maçın seyircisiz oynanması, Karşıyaka'ya verilen taviz gibi duruyor. Neyse ne, ama bu tip olaylarda en çok üzüldüğüm şey; işini gücünü bırakıp, bu maça gelip, belki de cebindeki son parasını verip maça gelen suçsuz, olaylara karışmamış adamın salondan çıkarılması. Bunun önüne geçmek çok basit. Olaylara karışan adamı diğerlerinden ayıklamak. Olay çıkaran adamın ceza alma ihtimali olduğunu bilerek olay çıkardığını varsaydığım için, onun yaptıklarını da normal karşılıyorum. Adam, kafasında ölçüyor biçiyor (veya biçmiyor) ve bir eylem gerçekleştiriyor. Bunun sonuçlarına katlanmayı göze alıyordur. Fakat onun yaptıklarının karşılığının alakasız insanlara kesilmesi dandik bir basketbol maçında da olsa vicdanı sızlatıyor. 

Kravatlı olarak Ergin Ataman var bir de. Ayrı yazı yazmak isterdim ama yazının sonunda kalsın ki, hedef olmasın, sonuçta Galatasaray'ın antrenörüdür. Ben de ileride ne olur ne olmaz, bu fevri çıkışımla hesaplaşmak zorunda kalmayayım. 

Ergin Ataman şunu bilsin; Galatasaray tribünü tektir. Şunlar ve bunlar diye bir ayrımı yoktur. Sevabıyla, günahıyla, hatasıyla tek bir tribün vardır. Bunlar maça gelmesin dediğin adamlar, 300 kişinin geldiği Tofaş maçında da gelen adamlar. Kimse kimseyi kandırmasın, basketbol seyircisi diye bir kavram yok. Futbol seyircisi dediğiniz adamlar, basketbol maçlarına gelmese, basketbol maçlarında salon 50 kişiyi geçmez. Haliyle, ligin 2.maçında sana üçlü çektiren, 4.haftada "Şampiyon yap bizi" diyen, Beşiktaş maçında senin kafana çakmak atılırken içten içe Beşiktaş tribününe kesilen adamlara "O zaman gelmesinler" deme hakkın yok. Sen yokken de bu taraftar salondaydı, sen gidince de salonda olacak. Ataman "gelmesinler" dedikten sonra tavır koyup maça gitmeyecek adam değilim ama bir ufak düzletme dahi olmadıkça Ataman lehine tek kelime söylemem tribünde. Üstelik bu daha önce de oldu, Beşiktaş maçından önce boş salonu görüp "Taraftara kırgınım" diyip, maça doğru salon dolunca "MVP taraftarımız" demişliği de vardır. 

İnternet olmasaydı ne olaylar bu boyuta gelirdi ne de seyirci boşaltılırdı. Bu da benim tezim. Cumartesi günüm 
olaylar yüzünden fena patladı. Tek üzüntüm budur.