Salı, Temmuz 7

Model


Bugüne kadar, birçok dikkat çeken takımı blogumuza taşıdık. Sezonun veya o ayın öne çıkan renkli takımlarını övmek içimizden geldiğinde pas geçmedik. Öyle takımların bir saman alevi gibi parlayıp kaybolacağını bilmemize rağmen, güncel yerine istikrarı temel alan bir mecrada onların haklarını verdik. Mesela 2017'de yazdığımız Real Betis gibi...

İşte Getafe onlardan biri değil! Birkaç senedir La Liga'nın üst sıralarına yakın yerlerde geziniyorlar. 2016'da küme düşmüşler ama hemen ilk sezonda play-off'tan da olsa en üst lige dönmüşlerdi. Dönüşün hemen ardından bir sekizincilik, devamında beşincilik ve Avrupa Ligi bileti. Tabi bu başarının arkasında, 2016'dan beri takımı çalıştıran Jose Bordelas var. Geçen sezon La Liga'da yılın teknik direktörü de seçildi. Bunu başaran son Getafe hocası Bernd Schuster'di ve hemen akabinde kendini Real Madrid'de bulmuştu.

Tabi Schuster ile Bordelas arasında bazı farklar var. Schuster'in takımı Guiza'lı kadrosuyla hücum futbolu oynamayı tercih ederken, Bordelas biraz daha savunma meraklısı. Bu merakı, belki de Getafe'yi izlenir kılmıyor. Bunu kendisi de kabul ediyor ama önemsemiyor.

Gerçi bu yazının konusu zaten Bordelas ve oynattığı futbol değil. Bu bloga giren çıkanların büyük kısmı Getafe'nin futboluna zaten aşinadır. Fakat o büyüklere kafa tutan, direnen ve üst sıralara tırmanan düşük bütçeli takımın yanında bir de oyuna ve taraftarlarına saygılı bir kulüp anlayışı var. Beni her geçen gün Getafe'ye bağlayan da bu oldu.

Aslında her şey Corona sürecinde başladı diyebiliriz. Mart ayı Avrupa'da kriz zamanıydı. Kimse ne yapacağını bilmiyordu. Ne insanlar, ne kurumlar. Devletler bile afallamış durumdaydı. UEFA ise tam gaz organizasyonlarına devam ediyordu. Hatta Atalanta - Valencia ve Liverpool - Atletico Madrid maçlarının Avrupa'daki salgın sürecine büyük katkılar verdiği iddia edildi. İşte o dönemde en dik duruşu gösteren Getafe Başkanı Angel Torres oldu. Torres, uçuşların bile durduğu dönemde UEFA'nın maç oynatma konusundaki inadına karşı çıkarak ve belki de ciddi cezaları göze alarak "Takımımı Inter maçı için Milano'ya göndermiyorum" dedi. UEFA bu reste karşılık veremedi. Maç ertelendi. Aynı hafta Avrupa'nın birçok noktasında maç oynanırken Inter - Getafe maçı oynanmadı. Devam eden günlerde tüm turnuva askıya alındı.  Belki her türlü böyle olacaktı ama o gün duruş gösterenler tarihe geçme hakkını kazandı.

Mart ayında dünya durdu. Futbolun da durması kaçınılmazdı. Ama ne kadar erken olursa o kadar iyiydi. Fitili ateşleyen Torres oldu. Oyunun durmasının ardından büyük bir ekonomik kriz geldi. Maçlar oynanmadı, yayıncılar para ödemedi. Kulüpler bir anda beklemedikleri zararlarla karşılaştı.  Tabi taraftarlar da... Sezon başında kombine kart alıyorsunuz, maçlar için peşin para ödüyorsunuz ama sezonun son 5-6 maçına gidemiyorsunuz. Futbol dünyasında kolay karşılanacak bir kayıp değil. Fakat Getafe, kombine sahibi taraftarlarının zararını karşılaşama yolunda adım attı. Bu sezon kombine kart satın almış 13.500 taraftar, önümüzdeki sezon da kombine kartlarını kullanmaya devam edecekler. Getafe gibi mütevazı bir takım için önemli bir hamle.

O günlerde oyuncu maaşları da gündeme geldi. Başta Barcelona olmak üzere birçok kulüp oyuncu maaşlarında indirime gitmeyi seçerken; hatta belki de kapalı kapılar ardında oyuncuları buna zorlarken Getafe, indirime ihtiyaçları olmadığını söyledi. Hatta Torres, indirime giden kulüpleri de eleştirdi. "Maaşlarda indirim yapan kulüpler, yazın yapacakları transferleri nasıl haklı çıkaracak?" diye sordu. Sorunun cevabı yoktu ama doğru soru sorulunca cevap beklemeye de gerek kalmaz.

Salgın devam ederken bu sefer yeni bir problem ortaya çıktı. Sezonlar ne olacaktı? La Liga araya girdiğinde Getafe, ikili averaj sayesinde Şampiyonlar Ligi potasındaydı. Yani lig oynanmasaydı, Madrid takımı tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi elemesine katılacaktı. Fakat Torres o günlerde de konuştu ve şartlar müsait olursa oynamaktan yana olacaklarını söyledi. Futbolu durduran kulüp, sahaya çıkmaktan yanaydı. Gerçi bu konuda Avrupa kulüpleri genel olarak Türkiye'dan daha farklı tavır aldı. O dönemin lideri Barcelona'nın oyuncuları bile oynamak istediklerini söylemişlerdi. Türkiye'de ise avantajlı konumda olanlar hemen bir tescil beklentisine girmişti. Sporun ruhuna yakışan tavır takınanlardan biri Getafe'ydi.

Peki sonra ne oldu? Sezonun yıldızı Getafe, yeniden başlayan sezonda (şimdilik) tepetaklak oldu. Yedi maçta sadece bir galibiyet. Şampiyonlar Ligi'ni bırakın, Avrupa Ligi bile tehlikede. Gerçi daha lig uzun. Üstelik Real Socidead'ı yenerek avantaj yakaladılar. Yine de bir kötü gidiş mevcut. İşte o dönemde Torres yine bir açıklama yaptı ve "Kabul edelim Şampiyonlar Ligi bizim için gerçekçi değildi. Avrupa Ligi'ne katılmak bile önemli bir başarı olur" dedi. Akdeniz'de alışık olmadığımız bir model...

Zaten Angel Torres de alışık olduğumuz bir kulüp başkanı değil. Çocukluğunda ve gençliğinde tamirhanelerde, fabrikalarda işçi olarak çalışmış. Hatta grevlere katılarak, sosyalist bir derneğe üye olduğu için işinden kovularak hayatı öğreniyor. 50'li yaşlarına gelen Torres hâlâ sosyalist değerlere saygılı mıdır bilgim yok. Artık inşaat sayesinde zengin olmuş biri. Sınıf değiştirmiş diyebiliriz. Fakat futbol kulübü yönetirken bazı değerlere saygılı olduğunu sezebiliyoruz.

Getafe hem takım olarak hem kulüp olarak; oyuna saygılı, rakibine saygılı, taraftarına saygılı, hocasına ve oyuncularına saygılı... Biraz 'sıkıcı' futbol oynuyorlar ama olsun. Yine de keyif veriyorlar. Saha içinde de saha dışında da...

Pazartesi, Temmuz 6

Inferno


Dan Brown'un hiçbir kitabını okumadım. Bazı kitapları sinemaya uyarlandı; onları da izlemedim. Ta ki Inferno'ya kadar.

Sanırım başlangıç için kötü bir tercihti. Gerçi Brown hayranı olanların yorumlarına bakınca, 'yeni başlayanlar' sınıfının dışında kalanlar için de pek iç açıcı değilmiş. Kıyaslama yapacak konumda değilim ama film izlemeye aşina olan herhangi biri için izlediğimizin yetersiz kalacağını düşünüyorum.

James Bond tarzı sorun çözen kahraman filmleri her zaman ilgi çeker. Olağanüstü güçleri olmayan bu 'süper' kahramanların filmin sonunda başarı kazanacağını ilk sahneden hissedersiniz. Fakat sizin için esas önemli olan o noktaya nasıl ulaşacağıdır. Karşısına çıkacağı belalardan nasıl kurtulacağı, aklını nerede kullanacağı gibi noktalar izleyicinin filmde kalmasını sağlar. James Bond filmleri bu işin atasıydı ve tam olarak böyleydi. Fakat Bond tarzı 'adamların' sinemada devrinin geçtiğini düşünüyorum. Yani artık kusursuzluk veya sorunların üstesinden rahatlıkla gelme karizması çok da kıymetli değil. Onlar yapıldı. Ve o dönem öyle kahramanları arıyordu. Şimdi yaralarını göstermekten çekinmeyen ve sinemada da öyle kahramanlar görmek isteyen insanların çağındayız. İzleyici biraz daha 'sorunlu' karakterler görmek istiyor. Günün sonunda yine kazansın ama egolarının esiri olsun, hırsının kurbanı olsun, bazen dayak yesin, bazen kazık yesin ama herkese cezasını versin. Biraz Tyler Durden, biraz Ezel Bayraktar...

Belki Dan Brown da yaşlı ve zaman zaman hafıza kaybı yaşayan Robert Langdon'ı böyle düşünerek yarattı. Fakat sinemaya uyarlandığında karşımıza her sorunun altından kalkan ama sadece kadınlardan 'kazık' yiyen bir karakter çıktı. Üstelik bu sefer yaşlı. Ve Bond kadar fit de sayılmaz! Yani en kötü kombin...

Tom Hanks'in neredeyse Forrest'tan daha fazla koşup atladığı filme dahil olmak çok zor oldu. İlk yarısı oldukça bıçak sırtında gitti. Her an filmden kopup telefona gelen mesajlara bakma isteği oluşabilirdi. Neyse ki ikinci yarıda film biraz daha toparladı. Yine de yetmedi. Aslında zengin bir edebiyat göndermesi ve altyapısı barındırmasına rağmen sıkıcı bir kovalamaca filmine dönüşmüş. Sıkıştıkları yerden efektlere bulanmış rüya sahneleriyle ilgi çekme çalışılmış ama o da bir fark yaratamamış.

Belki birkaç sanat eseri, görsel güzellik katan mekanlar ve şehirler. Biri de İstanbul. Fakat o da eksik ve yarım...

Genelde, bizim toplumun refleksinin aksine, İstanbul'da geçen filmlerle gurur duymam. Fakat bu sefer heyecanlandığımı kabul etmeliyim. Sonuçta İstanbul  filmde önemli bir sembol olarak kullanılmış. Dünyanın, tarihin ve insanlığın kilit noktası olarak sunulmuş. En azından filmde İstanbul'u görmek değil belki ama tarihi bir şehirde yaşadığımı tekrar hatırlamak bir keyif verdi. Fakat filmin İstanbul'u etkin kullandığını da söyleyemem. Daha çok Yerebatan Sarnıcı'nın içinde geçen sahneler vardı. Üstelik oradaki sahnelerde de kahramanlarımızın denize dalar gibi sulara dalması bizim gibi 'yerlileri' güldürdü. Dışarıdan İstanbul'u görmek ise pek mümkün olmadı. Zaten tüm İstanbul serüveni topu topu 15 dakika sürdü...

Böyle bütçelerin boşa gitmesi beni üzüyor. Üstelik bu film en ucuza (75 milyon dolar) çekilen Brown uyarlaması. Bu parayı Onur Ünlü'ye verseler Şubat'ı şahesere dönüştürürdü! İstanbul'sa İstanbul, sırsa sır, heyecansa heyecan, kavgaysa kavga, gizemse gizem...

Öte yandan filmin ana fikri ile ilgili de bir sorunum var. Kötü ve zengin adam Zobrist, aslında herkesin aklına yatacak düşünceler geliştiriyor. Fakat film onu terörize ederek bir kötü adam olarak sunuyor. Bir noktadan sonra kötü olarak gösterilen sadece o değil, fikirleri de oluyor. Bu arada kitapta böyle olmadığını öğrendim. Zobrist karakteri daha başka duygular uyandırıyormuş. Yine de ben filmi izlediğime göre onu değerlendirmek durumundayım.

Filmi izlediğimde henüz Covid-19 salgını başlamamıştı. Aslında salgınla ortaya çıkan teoriler Zobrist ile uyuşuyor. O da dünya nüfusunun çok fazla arttığını düşünen ve o yüzden ölümcül bir virüs üreten bir bilim adamı. Sanırım birçok insan için gerçek hayattaki karşılığı Bill Gates! Dikkat çekici fikirler üreten Zobrist'i filmde seven bir kişi bile yok. Sadece onu taparcasına seven sevgilisi diğerlerinden ayrılıyor. Zaten kadının Zobrist ile aynı fikirde olması öyle bir anlatılmış ki "Kız  da çok sağlıklı değil canım" tepkisi kaçınılmaz kalmış. Yani belki de dünya için önemli ve dikkate alınması gereken fikirler ve veriler, filmde terörle bağdaşmış ve adeta halının altına süpürülmüş.

Filmin sonunu söylemek gibi olmasın ama Zobrist ideallerine ulaşamıyor. Çünkü Harvard Üniversitesi profesörü, Dünya Sağlık Örgütü'nun de yardımlarıyla (köstekleri de var tabi) onu engelliyor ve insanlığı kurtarıyor. Adeta aşıyı buluyor! Batı dünyası derin bir nefes alabilir. Virüs yine kontrol altına alındı. "Ama sakın fazla üremeyin. Sizi her zaman biz kurtaramayız!" 


Pazar, Temmuz 5

Bir Yaz Festivali


Ne planlarımız vardı...

Şampiyonlar Ligi İstanbul'da düzenlenecek (biz büyük ihtimalle evimizde izleyecektik), finalin ardından da EURO 2020 heyecanı başlayacaktı. Onu da evde televizyondan izleyecektik ama zaten bizim şehrimizde de olmayacaktı. Zevkli, heyecanlı ve bol aksiyonlu bir yazın hayalini kurarken, berbat bir ilkbaharla bugünlere şükreder olduk.

EURO 2020 iptal oldu ama Şampiyonlar Ligi devam ediyor. Kalan sağlar bizimdir. Bir futbolsever olarak şampiyonun belirlenecek olması beni mutlu ediyor. Gerçi büyük konuşmamak gerek, şu dönemde her an her şey olabilir. Fakat şimdilik planlar bu yönde...

Öte yandan finalin adresi değişti. İstanbul yerine Lizbon'da oynanacak. Genel anlamda "iyi oldu" diyebileceğimiz bir karar. Seyircisiz bir finale ev sahipliği yapmak istemezdik. Zaten bu tip organizasyonlar Türkiye'ye kırk yılda bir geliyor, bari onu da en iyi şekilde, tüm şartlar uygunken organize edelim.

Fakat Lizbon'a adeta piyangodan çıkan bu format da beni kıskandırmıyor değil. Daha önce hiç görmediğimiz bir Şampiyonlar Ligi heyecanı yaşanacak. Kıtanın en iyi sekiz takımı sırayla çarpışacak ve bir hafta içinde şampiyon belli olacak. Biz de sıcak yaz gecelerinde oturup arka arkaya bu maçları izleyeceğiz. 

Aslında insanları heyecanlandırmaya, ve dolayısıyla pazarlanmaya çok müsait bir format. Taraftarsızlığın zararını ve sönüklüğünü örtebilecek bir fırsat yakalandı. Fakat Avrupa spor endüstrisi bu işlerde biraz geride kalıyor. Önümüzde daha bir ay var. Muhakkak bir şeyler düşünmüşlerdir; derenin altından çok su akar. Ama sanki, "Abi güç bela oynatıyoruz şu maçları, bir an önce kazasız belasız halledelim de çıksın aradan" der gibi bir atmosfer hakim...

Oysa NBA öyle mi? İşte Kuzey Amerika spor endüstrisinin farkı burada ortaya çıkıyor. Şimdiden çalışmalara başladılar. NBA takımlarını tek bir yere toplayıp maç oynatma fikri, Şampiyonlar Ligi'nden farklı değil. Fakat maçları Disney World gibi ikonik, sembolik ve sempatik bir mekanda oynatmak? Sadece şu detay bile insanı ayrı bir heyecanlandırıyor. Muhammed Ali'nin Zaire dövüşleri gibi, uzun süre hafızalardan çıkmayacak bir şey olacak sanki...

Tabi basketbol ile futbolun bazı farkları mevcut. NBA'in tüm sezonunu tamamlamak için için tek bir basketbol salonu yetiyor. Hatta, saat bile önemli değil. Yaz sıcağı önemli bir sorun teşkil etmiyor. NBA bunun da avantajını kullanacak. Tabir-i caizse sabahtan akşama kadar maç oynanacak. Mini bir Dünya Kupası gibi... Üstelik basketboldaki Dünya Kupası'ndan bile daha çok ilgi çeken bir organizasyonla...

Aslında bu düşüncenin ana fikrini ulusal futbol liglerinde neden gerçekleştirmediklerini anlamadım. Yani saat olarak değil tabi ama gün olarak ligler daha yayılmacı bir şekilde organize edilebilirdi. Sonuçta maçların hafta sonu oynanmasının nedeni, hafta içi çalışan taraftarların maçlara rahat gelebilmesinden. Şimdi ise zaten taraftarlar gelemiyor. O zaman neden mesela bir haftalık maç programını yedi güne dağıtmayı denemediler?

Mesela Süper Lig'de Cumartesi ve Pazar günleri aynı saatte başlayan maçlar oluyor. Neden bir maçı salı gününe, çarşamba gününe koymadılar? Böylece seyirci olarak 'Hangi maçı izleyeceğiz' diye düşünmezdik ve her maçı izleme şansına sahip olurduk. Gerçi öyle bir senaryoda bütün kışı Sivasspor maçı izleyerek geçiren ve sonunda bir Mert Hakan Yandaş taraftarına dönüşen kız arkadaşım durumdan pek hoşlanmayabilirdi. Biz de bazı maçlardan feragat edebilirdik ama en azından o maçları biz seçerdik. Şimdi iki güzel maç aynı saate düşünce kafalar karışıyor. Gerçi genel olarak ben maçların aynı saatte başlamasından yanayım ama şu günlerde olağanüstü bir dönemden geçtiğimiz için ideallerde ve fikirlerde bazı değişiklikler olabilir.

Bu arada İspanya ve Portekiz buna benzer bir fikstür denedi. Özellikle İspanya'da bu konu kulüpler tarafından pek beğenilmedi. Bazı takımlar 72 saat geçmeden tekrar maça çıkmak zorunda kaldı. Bazılar ise rakiplerinden daha fazla süre dinlendi. Bu da bir Akdeniz ülkesinde tartışma yaratmak için yeterli bir veriydi.

Sonuç olarak Şampiyonlar Ligi'ne bağlarsak keyifli bir turnuva bizi bekliyor. Bu sayede Lizbon, uzun yıllar hatırlanacak bir organizasyona ev sahipliği yapma fırsatını yakaladı. Bunu nasıl değerlendireceklerini merak ediyorum. Gerçi son dönemde Lizbon'da artan vakalar, stadyuma yakın ilçelerde bazı mahallelerin karantinaya alındığı haberleri UEFA'yı yeni arayışlara itmiş. Belki Lizbon yerine bu fırsat Paris'in veya Madrid'in ayağına gelecek.

Bize fark etmez. Biz evdeyiz. Maç olsun da...



Cumartesi, Temmuz 4

You Will Meet a Tall Dark Stranger


Woody Allen'in 41. filmi.

Benim izlediklerimin sayısı çok az. Ama daha önce izlediğim Allan filmlerinde de yazdığım gibi; büyük ihtimalle 41'i de birbirine benziyor! Gerçi daha sonra filmlerin sayısı 50'ye yaklaştı. Büyük ihtimalle hepsi birbirine benziyor!

Hadi haksızlık etmeyelim. 2000 sonrasında biraz değişimler var. En azından Avrupa'ya açılıp, coğrafya değiştiriyor. Fakat hikayeler yine aynı ilerliyor. Gerçi 48. filmi Wonder Whell, çok iyi bir film olmasa da diğerlerinden daha farklı gözüktüğü için benim hoşuma gitmişti. Son 20 yılın en çok övülen Allen filmi Vicky Cristina Barcelona'yı da merak ediyorum ama korkumdan henüz izlemeye fırsat bulamadım!

Biz 2010 yapımı filmimize dönelim. Yine bir Allen filminde; çiftler birbirini aldatmaya çalışıyor. Yine karakterler entellektüel ve mutsuz. Yine çok fazla replik var; üstelik bu sefer komik de değiller. Yine filmin standartlara göre az bir süresi olsa da (90 dakika) yine bitişe doğru zorlanıyoruz.

Fakat bu sefer bir farkımız var. Film New York'ta geçmiyor. Hatta ABD'de de değiliz. Bu sefer Londra'ya uğruyoruz. Allen bir şehri mekan olarak kullanmayı iyi beceriyor. Üstelik farklı şehirleri aynı şekilde kullanmak önemli bir beceridir. New York, Allen'ın göz ağrısı. Her taşını biliyor. Orayı etkin kullanması şaşırtıcı değil ama Londra'dan da aynı verimi alması önemli. Gerçi o 41 filmden Londra'da çekilen dördüncüsüymüş. Kendisine o kadar da yabancı değilmiş ama olsun. En azından 85 yaşındaki bir şekilde övmek lazım. Bu noktadan takdir ediyoruz kendisini.

Filme övgü bulmamız çok zor. Çok sevdiğimiz iyi oyuncuları görmek güzeldi. Zengin bir kadro var yapımda. Her ne kadar bu isimler en iyi performanslarını göstermeseler de, filme artı kattıklarını eklemek gerek... Onun dışında da çok fazla bir şey söylemek zor...



Cuma, Temmuz 3

Teşekkürler Almanya


Bugün programa bakıyoruz. Sayısız maç var. Dün de öyleydi. Hafta sonu da aynı olacak. Aslında bu yaz daha başka planlarımız, başka maç programlarımız vardı ama iki ay öncesinden de bugünler hayal gibiydi.

Dünyanın nereye gideceğini kestiremediğimiz günlerden, nispeten normalleştiğimiz günlere geçiş çok hızlı oldu. Televizyona bakınca maç görüyoruz. Taraftarlar heyecanlanıyor, futbolcular oynuyor, bahisçiler kuponlarını dolduruyor. İşte bugünlerin gelmesini sağlayana hakkını vermek gerek.

Teşekkürler Almanya, teşekkürler Bundesliga!

Eğer Almanya bu konuda kararlı adım atmasaydı, diğer ülkelere örnek olabilir miydi? Diğer ülkeler, Almanya'nın ilerleyişini görmeseydi aynı kararlığı gösterebilirler miydi? Üstelik Bundesliga oldukça dikkatli ve titiz ilerlediği için sıkıntı yaşamadı. Bu da diğer ülkelerin cesaretini arttırdı.

Lafı çok fazla uzatmaya gerek yok. Yıllar sonra "Pandemi günlerinde spor" tarzı bir konu açıldığında bile hakkı teslim edilecek Bundesliga'nın.

Yukarıda zengin bir programdan bahsetmiştik. O programda Almanya yok (Gerçi Werder Bremen ile Heidenheim arasında play-out maçları başladı). Erken başlayan, erken biter. Artık Bundesliga izlemeyeceğiz. Gerçi bundan önce de çok ilgim yoktu Alman futboluna. Açıkçası yaptıkları bu kıyağa rağmen, ilerleyen yıllarda da bir Bundesliga sevdalısı olacağımı sanmıyorum. Fakat yine de; benim kalbimde ligi oynatmayan Fransa ve Hollanda'nın önünde olacaklar. Bayern 10 sene daha ligi domine edip, yarışın keyfini kaçırsa bile...

Perşembe, Temmuz 2

Fruitvalley Station


Tam da bu dönemde izlenebilecek başarılı filmlerden biri. Gerçi başarı kıstası kişiden kişiye değişebilir ama aralarında Sundance de dahil onlarca yerde ödül kazanması önemli bir gösterge olarak sunulabilir.

Filmimiz, şu zamanın ABD gündemiyle paralel bir konuyu işliyor. Eğer son dönemdeki tartışmaları yakından takip ettiyseniz, George Floyd ismi kadar Oscar Grant'i da duymuş olmalısınız. Grant, 2008'i 2009'a bağlayan gece bir yılbaşı partisinden dönerken bindiği metroda bir kavgaya karışır ve gecenin devamında olaya müdahale eden polisler tarafından öldürülür. Polislerin muamelesi ve Grant'in öldürülme anı, o sırada metroda bulunan bir yolcu tarafından videoya çekilince ve o video internet üzerinden yayılınca; Oscar Grant da ırkçılık karşıtı hareketlerin o dönemki simgesi oldu.

Hikayenin gerçek olması ve özünde buralara benzer bir konuya sahip olması bizi etkilemeye yetiyor. Olayın kendisi oldukça vurucu. Ama senaryoda yapılan bazı dokunuşlar o vurucu tarafı alıp götürüyor.

Öldürülen Oscar Grant'in geçmişinde bazı 'kötü' ve hatta illegal olaylar mevcut. Ailesiyle mesafeli, eşini aldatıyor, esrar satıyor, sabıkaları var vs. Bunlar bizim için sorun değil. Esas olayın kendisiyle de pek alakası yok. Karakteri tanımak için anlatılabilir tabi ama süresi çok uzayan filmin büyük bir kısmında Grant'in 'temizlenme' çabasını izliyoruz. En sonunda da acı olay yaşanınca, tam temiz bir hayata başlamaya karar vermişken öldürülünce, seyircinin hissedeceği öfke iki katına çıkıyor.

Tabi Grant'in hayatına hakim değiliz. Belki de anlatılanlar doğrudur. Ama Hollywood'un bize daha önce yaşattığı tecrübelere dayanarak, sanki bu betimleme, özel bir çabaymış gibi hissediyoruz. Gerek var mıydı? Tamamen 'anti' bir adam bile olsa, olayın saf kendisi bizi sinirlendirmeye, üzmeye, kızdırmaya yetmez miydi?

Bir yandan bakınca da, filmin esas konusu çok kısa süren bir olayı anlatıyor. Bir kavga, bir vurulma. Çok kısa sürede hayatı sona eren bir genç. Bunu anlatmak da zor. O noktaya kadar bir film inşa etmek zorundasınız. Üstelik filmin süresi de çok uzun değil. 75 dakika. Ama o ilk bir saati doldurmak için elinizde bir şey olmalı.

Yönetmen ve senarist Ryan Coogler bu yolu seçmiş. Adını daha sonra çok duyacağımız Coogler, o dönem (2013) 28 yaşında. Genç bir yönetmenin ilk filmi olarak gayet iyi bir iş çıkarıyor. Ama muhalif olmaktan kaçamıyoruz. Oscar Grant öyle bir yere konuluyor ki; sanki yanlış zamanda yanlış yerde olan bir talihsiz adama dönüşüyor. Muhakkak Grant yanlış zamanda yanlış yerde olan biri. Fakat biliyoruz ki Grant o gün doğru yerde olsaydı bile, başka bir azınlık başla bir yanlış yerde olacaktı. Yani bu kişisel bir hikaye değildi, filmin daha toplumsal bir bakış açısı olmalıydı.

"Allah bir yönetmene bir Fruitvalley Station daha çektirmesin" demek isterdik ama gündemden anladığımız kadarıyla, bu pek de gerçekçi bir dilek olmayacak gibi duruyor.

Öte yandan bu olayların ABD'de devamlı olduğunu hatırlamak şu açıdan önemli. İş sadece Trump veya Demokratlar-Cumhuriyetçiler ayrımında sınırlı değil. Grant öldürüldüğünde başkan yeni seçilen Obama'ydi. Grant'ı öldüren polis, uzun bir yargı sürecinin ardından güç bela 2 sene hapis cezası aldı, 11 ay yatıp çıktı. O yargı sürecinde de başkan Obama'ydi. Gerçi bir ülkede başkanın yargı sürecine katılmaması normal olandır. Fakat bu kötü gelenek sonrasında da devam ediyor. Film vizyona girdikten kısa bir sure sonra Ferguson olayları, daha uzun bir süre sonrasında Baltimore olayları yaşandı. Onlar da Obama dönemiydi.

Tabi ki Trump'ın ayrıştırıcı diliyle Obama'nın davranışlarını ve konuşmalarını kıyaslamak haksızlık olur. Ama geniş tabloya baktığımızda bu filmlerin devamlı çekilmesinin nedeni ortada durmaya devam ediyor. Kişilerden ve gündemden bağımsız...

Cumartesi, Haziran 27

Tek Maçtan Yatan Kuponlar #5


Futbol ligleri başladı, çok maçlı kuponlarımız da geri döndü. Tabi bu sayede dramatik kayıplar da yeniden kendini hatırlattı.

Cuma gününün programı, diğer günlere göre daha sıkışıktı. Artık her gün, hemen hemen her ligde maç var. Fakat Cuma günü biraz daha kısıtlı bir program ile karşılaştık. Yine de eski günleri hatırladıkça fena değildi. Ben de oradan güzel bir dörtlü seçtiğimi düşünmüştüm.

İlk sırada karantina döneminde bizi futbolsuz bırakmayan Beyaz Rusya Ligi vardı. Energetik Minsk, Slavia Mozyr ile karşılaştı. Ev sahibi ekip sezona iyi başlamıştı ama sonrasında biraz sıkıntı yaşadı. Yine de bu maçı zorlansa bile alacağını tahmin ettim. Zorlanmak ne kelime! Yaklaşık 1 saat boyunca 10 kişi oynadıkları maçı 5-0 kazandılar. İnsan böyle maçlarda "Keşke 2.5 gol üstünü de yanına ekleseydim" demeden duramıyor.

Günün ikinci maçına geçeceğiz. Fakat onu yazının sonuna bırakıyoruz. Birbirine yakın saatlerde başlayan iki maç var sırada. Beşiktaş - Konyaspor maçında, Siyah-Beyazlı takıma verilen oran beklediğimden yüksekti. Normalde bu tip maçlarda, İstanbul takımlarına 1.40'ı bulan bayram eder. Beşiktaş'a verilen oran 1.58'di. Hatta riske girip handikap denemeyi bile aklımdan geçirdim ama Konyaspor savunmasının buna o kadar kolay izin vermeyeceğine inanmıştım. Eğer maçın başında Konyaspor 10 kişi kalmasaydı bir kazaya dahi kurban gidebilirdik (sanki gitmemişiz gibi) ama bu maç bizi yanıltmadı ve Beşiktaş tahminimizden kolay bir şekilde maçı kazandı.

Belenenses - Sporting maçı için bilyoner.com'daki yazımda konuk takım galibiyetini önermiştim. Fakat kendim oynarken biraz daha risk almak istedim ve daha yüksek orandan 2.5 gol üstünü tercih ettim. 35 dakikada gerçekleşti.

Fakat kazanamadık! Zira en güvendiğimiz Altınordu - Keçiörengücü maçı bizi mahvetti. Hem de ne mahvetmek! Keçiörengücü maçlarının klasiğidir. İlk yarı 0-0 berabere biter, maç da 2.5 gol altına kilitlenir. Bu sezon oynadıkları 29 maçın 16'sında aynı senaryo gerçekleşmişti. Ben bir kez daha aynısının olacağını düşündüm. Altınordu da bu senaryoya uygun bir rakipti sonuçta. Hatta yine bilyoner.com'da bu maça 2.5 gol altı seçeneğini önerdim. Fakat kuponu yaptığım saatte 2.5 gol altının oranı 1.35'e kadar inmişti. Bu orana oynamaktansa, ilk yarı beraberliği almayı tercih ettim. Böylece sadece ilk yarıyı izleyerek, Beşiktaş - Konyaspor maçı başlayana kadar zamanı da geçirmiş olurdum.

45 dakika beklediğim gibi gerçekleşti. Altınordu biraz daha atak oynasa da maçta tehlikeli pozisyon yok gibiydi. Hakem maçın sonuna bir dakika ekleyince biraz işkillendim. Zira Altınordu son anlarda golü düşünmeye devam ediyordu ve Keçiörengücü de biraz konsantrasyon kaybı yaşamaya başlamış gibiydi. Neyse ki Altınordu o baskıdan sonuç çıkaramadı ve devre boyunca hücuma çıkmaya elverişli olmayan Keçiörengücü topu kaptı. Devamında da kendi yarı sahasında bir faul kazandı. Süre geçirmek için tüm şartlar müsaitti. Faul atışını kaleci Metin kullandı, şişirdiği topu hücum oyuncuları tekrar geriye oynadı. Artık bir dakika da bitmek üzereydi. Son kez topu sola attılar. Nedense Altınordu savunması o topa hareketlenmedi. Keçiörengücü son bir atağa kalktı. Soldan yapılan ortaya Cem Ekinci (kendisi geçen sezon Bodrumspor'daydı) kafayı vurdu ve gol! Santrası bile yapılmayan bir gol...

Çok temiz gelecek bir kupon bir anda çöpe gitti. Yine de beterin beteri vardır! İyi ki 2.5 gol altı oynamamışım. Zira maçın sonu daha dramatikti. 90. dakika sona erdiğinde skor 1-0'dı . 90+3'te Altınordu beraberliği yakaladı. Sonrasında Keçiörengücü bir gol daha atarak maçı kazandı. Normal sürede gol olmayan maç, 2.5 gol üstü bitti. Bizim ise ellerimiz boş kaldı.





Tek maçtan yatan kuponlar #4

Cuma, Haziran 26

"Fikrimin İnce Gülü"


Çok fazla kitap okumadım. Okumayı seviyorum ama özellikle edebiyat kısmına çok zaman ayıramadım. O nedenle okuduğum çoğu kitabı sevdim. İstisnalar var tabi. Ama az roman okuyunca iyisini seçme şansı artıyor. Sağlam referanslar, nokta atışlara denk getiriyor.

Fakat bu sefer hakikaten çok iyiye denk geldim. Diğer okuduklarımdan bile daha iyi. En iyilerden biri...

"Fikrimin İnce Gülü" bilinmeyen bir kitap değil. Hatta yayımlandıktan (1976) kısa bir sure sonra sinemaya (1992) da aktarıldı. Sarı Mercedes'i izlemeyen azdır. İzleyip de sevmeyen yoktur. Fakat "Fikrimin İnce Gülü" bambaşka bir roman. Hem diğer romanlardan hem de sinemadaki versiyonundan ayrı bir noktada...

Bugüne kadar sinemaya aktarılan romanların, beyaz perdede sönük kaldığı sıkça söylendi. Okuyucular, izlediklerinden memnun kalmadı. Benzer sıkıntılar muhakkak bu ikilide de yaşanmıştır. Önce kitabı okuyanlar, filmi beğenmemiş olabilir. Ben önce filmi izleyenlerdenim. Ama arada çok uzun yıllar var. Seneler önce, daha lisedeyken izlemiştim. Açıkçası bir kitap uyarlaması olduğunu da bilmiyordum. Hatta geçtiğimiz aylarda "Fikrimin İnce Gülü"nü okumaya başladığımda bile habersizdim. İlk sayfaları geçerken kendi kendime "Ne kadar da Sarı Mercedes'i andırıyor" dedikten sonra olayı anladım. 

Haliyle hem önce filmi izlediğim için hem de zaten film-kitap ilişkisini bilmediğimden bir beklenti oluşmadığı için bir hayal kırıklığı yaşamadım.

Tam tersi; kitabı çok sevdim ve filmi yeniden izleme isteğim de arttı. Hele Bayram'ı okurken zihinde beliren filmde gerçekten de İlyas Salman oynardı.

Fakat şu bir gerçek ki; filmle kitap çok farklı. En azından lise çağında filmi izleyen bir ergenle, 30larında kitabı okuyan biri açısından çok başka... Aslında film kitaba; daha doğrusu öyküye sadık kalmış diyebiliriz ama atmosfer, anlatım, üslup o kadar farklı ki, kitap ve film iki farklı duygu bırakıyor.

Filmi şimdilik boş verelim. Zira kitap; benim okuduğum en iyi yerli romanlardan biri. Belki de birincisi ama yeni okuduğum ve heyecanı üzerimde olduğu için belki biraz abartıyor olabilirim.

Yine de Adalet Ağaoğlu'na hayran kalmamak mümkün değil. Biraz ukalaca gözükebilir ama bence oldukça insani bir durumum var. Bazen okuduğum kitapları bitirince kendi kendime "Ulan aslında bunu ben de yazabilirmişim" derim. Çok yetenekli olduğuma inandığımdan değil, yazarların bu işi çok kolay göstermesinden. Mesela Fante kitaplarında bu çok sık başıma geldi. Fakat bu sefer aynı cümleleri kullanamam. Bu romanı kesinlikle ben yazamazdım. Üstelik Ağaoglu'nun yazma sürecini de deli gibi merak ediyorum.

Sadece Bayram'ın kafasından geçenler veya Bayram'ın birkaç saat süren yol boyunca uğradığı değişimi yavaş yavaş bize anlatması bile buyuk beceri. İnsanı bilmek, toplumu bilmek, zamanı bilmek gerektiriyor. Fakat diğer yandan Kapıkule'den Eskişehir'e uzanan o yolun her kilometresini ustalıkla tasvir etmesi bile detaylı bir çalışma gerektiriyor. Kim bilir kaç kere geçti o yoldan yazar? Neler düşündü her geçişinde, kendisini Bayram'i yaratmaya nasıl hazırladı? Büyük sabır, gözlem yeteneği, kelimelerle oynama becerisi... Hepsi mevcut...

Üstelik sadece Bayram değil ki.. Yan karakterler bile değil, 'figüranlar' dahi (lokantadaki garson, çevirme yapan polis ve diğerleri) çok ayrıntılı bir şekilde dahil oluyor konuya. Onların da kafalarının içine giriyoruz. Bir yandan Bayram'ın dünyasını merak ederken, diğer yandan onlar da kısa sürede başka dünyaları ve hayatları anlatıyor. Arabanın rengi bile herkes için başka. Bayram için bal kız olan Mercedes, bazısı için altın, başkası için bok renginde..

Tüm karakterler sayfaların gerisinde ve yolun ardında kalıyor ama Bayram hep bizle. Bütün kitap boyunca kendimizle bile kavga ediyoruz, "Bayram kurban mı yoksa kötü biri mi?" diye sormaktan kafamız allak bullak oluyor.

Arada geçmişe de dönüyoruz. O yol başka türlü çekilmez zaten. İyi ve kötü anılar girecek kafaya; mecbur. O anılara eşlik edecek bir türkü; Fikrimin İnce Gülü. Her hattına, her anına, her sayfasına muhteşem bir şekilde özenilmiş bir eser...

Ama yine de ufak bir eleştiri getirme hakkım olabilirse eğer, romanın adı kurgunun gücüne kıyasla biraz sönük kalmış. Ne de olsa bir türkünün adı. Her insana başka bir şey cağrıştırır ve her insana önce o türküyü hatırlatır. Bu anlamda filmin adı Sari Mercedes, bence çok iyi seçilmiş. Keşke kitabin da adı o olsaydı. 

Gerçi Ağaoğlu ile filmin yapımcıları arasında bazı sorunlar yaşanmış. Zaten o yüzden filmin adı farklı konmuş. O tip tartışmalarda konuya çok hakim olmasam bile genellikle yazardan yana taraf tutarım. Bu sefer de yazardan yanayım tabi. Fakat sadece 'yazar' olduğu için; çok iyi yazdığı için. O ne diyorsa haklıdır! Onun hikayesi, onun anlatımı, onun eseri. Eşsiz..

Salı, Haziran 9

Spiker Terörü


Bizim milli maçlar ve kulüplerimizin Avrupa maçları bir acayip anlatılır. Ben son 10 yılda yenildiğimiz ve hakemin hiç hata yapmadığı bir maç hatırlamıyorum. Buna Murat'ın (Murathanoğlu) anlattığı maçlar da dahil. Yani, bütün iddialı üst seviye maçlarda, biz ne zaman yenilirsek onda mutlaka hakem lobisinin parmağı var.! 

Real Madrid'deki Rudy Fernandez Türkiye'de oynasa başka anlatılır. "Yine aldı puanı Fernandez. Nasıl da rakibine teknik faul verdirtti" denir. Orada oynadığı zaman da...

Bizde maçlar hep böyle anlatılır. Bu da ülkenin genel havası. Anlatıma da yansıyor. Murat'ı tenzih ediyorum ama genelde gördüğün zaman, atılan basketten bile zevk alamıyorsun. Maç seyreden insanımızın en sevdiği an, takımdaki bir oyuncunun smaç bastığı andır. Orada da adam öyle bir anlatıyor ki "Hay atmasaydın şunu keşke de adam bunu o ses tonuyla anlatmasaydı" diyorsun. 

Bilgin Gökberk / Ribaund Dergisi - Şubat 2020

Belki bu konuya 12 senelik blog tarihinde biz de değinmişizdir. Hatırlamıyorum. Fakat Bilgin Gökberk kadar direkt bir anlatımla derdimizi açıklayamadığımıza eminiz. Gökberk bu açıklamaları, Ribaund Dergisi'ne verdiği söyleşide dile getirmiş. En önemli detay bu cümleleri kullanırken yanında Murat Murathanoğlu da var. Yani, 'Yanımda bir basketbol spikeri var. Onları öveyim" falan dememiş.

Murathanoğlu da zaten hakem şikayetinin veya yabancı oyuncu eleştirisini en fazla yapan spikerdir. Hatta yaşını düşününce o ekolün öncüsü diyebiliriz. Gerçi Murathanoğlu'nun diğer spikerlere göre tek sorunu bu. Yoksa maçın önüne geçmek için ekstra çaba sarf ettiğini söyleyemem. Bu diğer spikerlerin işi. Gerçekten Gökberk'in son paragrafta verdiği smaç örneğini defalarca hissettim. Maç içinde kendi maçını oynayan spikerler, gerçekten maç keyfini düşürmekle kalmıyor; pozitiften negatife geçiriyor. Üstelik bu basketbol spikerlerine gelenek haline gelmiş durumda. Milliyetçiliğin ve şovenizmin daha revaçta olduğu futbol medyasında bile spikerler işi bu noktaya taşımıyor.

Görselde 2012 yılındaki Galatasaray - CSKA Moskova maçının olmasının bir nedeni var. O maçı salonda izlemiştim. Basketbol anılarımda en güzel yerlerden birine sahiptir. İyi ki de o maçı salonda izlemişim. Zira eve dönüp maçın tekrarını izlediğimde sinirlenecek kıvama gelmem beş dakika sürmüştü Herhalde salona gitmeyip, canlı yayını takip etseydim kesinlikle "Hay atmasaydın şunu keşke de adam bunu o ses tonuyla anlatmasaydı" derdim ben de...

Bilgin Gökberk boş konuşmaz. Ama artık az konuşuyor, az yazıyor. Özellikle spordan çok uzaklaştı. Keşke daha çok karşımıza çıksa... Özellikle 2008-2012 arası ondan çok beslenmiştik; yine olsun yine dinleriz...

Pazartesi, Mayıs 18

Benim Sinemalarım


Belli çevreler tarafından çok beğenilen, övülen, belki popüler olmasa bile ayrı bir yere konulan bazı filmler vardır. Bu filmleri izlediğinizde bazen benzer duyguları hissedemezsiniz. Bu gayet doğaldır. Benim Sinemalarım da benim açımdan böyle bir film oldu. Fakat aradaki uçurum çok fazla olunca şaşırdım.

Benim Sinemalarım, Fürüzan'ın kaleminden beyaz perdeye aktarılan bir film. Belki de çok sevilen öykünün yazarı, filmin yapımına da büyük katkı verdiği için orijinal metine çok sadık kalınmış olabilir ve filme duyulan sevgi çok daha kolay şekillenmiş olabilir. Fakat öyküyü ğkumadan izleyen uluslararası eleştirmenler ve festivaller de filmi çok sevmişti.

Ben kitabı okumadığım için, sadece kamera açısından görebildiğim için sağlıklı değerlendirme yapamıyor olabilirim. Ama yine de yorucu bir film olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Tamam aradan 30 sene geçmiş, algılarımız çok değişmiş ama yine de 1990 yılında bu kadar zayıf bir teknikle film çekilmesi beni çok üzüyor. 1990 o kadar da emekleme çağı değil artık. Bütçeler düşük olabilir, filme kafa patlatanlar istedikleri kadar rahat alana sahip olmayabilir ama yine de biraz 'özensiz' hissi geçiyor seyirciye. Mesela dublaj işi tam bir facia. Seyircinin filmden kopması için yeterli... 

Bu arada filmin iki yönetmeni var. Biri Fürüzan, diğeri de Gülsün Karamustafa. İkisinin de kariyerlerinin tek yönetmenlik deneyimleri. Belki de kadınların ellerinden çıkan ve bir kadını anlatan bu filme pozitif ayrımcılık da yapılmış olabilir. Fakat diğer yandan çok saygıdeğer bir hikayenin anlatıldığını da görebiliyorum. Aile baskısıyla yetişen yoksul bir genç kızın, kendi hayatına yön verme çabasını anlatan öykü, birçok benzeri gibi ajitasyona kaçmıyor ve oldukça derine inebiliyor. Bunu, çok  eleştirdiğim filmde de görebiliyoruz. Öyküyü de merak edecek hale geliyorum.

Fakat yine de bu yazının konusu film ve film beni üzdü. Zaten yine bir kötü çocuk oyuncu ile karşılaşıyoruz. Türk sinemasının kanayan yarası. Alıştık artık. Neyse ki Yaman Okay var. Büyük katkısı var filme. Esas başrol ise Hülya Avşar. Avşar'ın o dönemdeki sinema kariyeri benim açımdan çok değerlidir. Kendisini çok başarılı bulurum. Hatta bu filmdeki performansıyla ödül de kazanmış ama bence kendi standartının atında kalmış. Yine de adeta sessiz film havasında geçen, repliksiz uzun sekanslarla dolu bir yapımda Avşar elinden geleni yapıyor.

Filmin en güzel kısmı ise müzikleri. O kısımda Selim Atakan'ın imzası var. Filmden bağımsız; aç aç dinle...

Pazar, Mayıs 17

Çöldeki Vaha


Bu futbolsuz günleri, ayları hiç yaşamamıştık. Böylesine bir kuraklığın içine hiç girmemiştik. Ne izlediğimiz var ne oynadığımız... Televizyonda veya internette, eski maçlara denk gelip yuvarlanan bir futbol topu görünce şaşırıyoruz. 

Neyse ki eski maçlar dışında, esas bir kurtarıcımız var. Belarus Ligi! Zaten eski maçları çok zorda kalmadıkça izlemiyorum ama Belarus Ligi bu dönemde adeta can suyu oldu.

Avrupa'da devam eden tek lig olan Belarus'ta 2020 sezonu tam da Covid-19 krizi Avrupa'da zirveye çıktığında başlamıştı. O dönemde her ülke karantina önlemleri alırken, virüsü yok sayan Lukashenko hükümeti, futbolun da devam etmesini istedi. Taraftarlar maça gitmek, futbolcular da oynamak istemese de sezon başladı. Bir yerden sonra pes ederler ve ertelerler diye düşünüyordum ama şimdiden 8 haftayı devirdiler, hatta 9'a girdiler. Üstelik sadece standart bir sezon geçirmiyorlar. Senelerdir kimsenin dikkatini çekmeyen lig, dünyanın düştüğü kuraklık sayesinde reklamını yapma fırsatını da buldu.

Avrupa'nın birçok ülkesi, Belarus liginin yayın haklarını satın aldı. Türkiye'de maçları canlı veren bir kanal tabi ki yok. Fakat bazı kanallarda özetlere denk geldim. Ben daha çok Youtube'dan izliyorum. Rusça olması sıkıntı. Sadece dinlediğimizi değil, video başlıklarındaki harfleri dahi anlamıyoruz. Ama olsun; futbolun dili tektir...

Türkiye'de de bahisçiler bu ligi yakından takip ediyor. Genel olarak 2.5 gol altı algısı var. Fakat tam olarak öyle değil. Geçen hafta oynanan 8 maçta 22 gol atıldı. Tamam bu çok golcü bir rakam değil ama kısır da denmez. Fakat asıl bir önceki hafta atılan 28 gol önemli bir veri.

Aslında bu rakamların sinyallerini daha önceki haftalarda vermişlerdi. Zira maçlar sıkıcı değil, bilakis fazla pozisyonlu geçiyor. Ya da biz futbola aç kaldığımız için öyle görüyoruz. Yine de yakından takip ettiğim bazı alt seviye liglerden daha kötü değil. Mesela Romanya Ligi gerçekten keyifsizdir. Belarus'ta, Romanya kadar yavan bir futbol oynanmıyor. Keza Çekya Ligi de doyurucu sayılmaz. Belarus orayla da kapışabilir. Tabi şunu atlamamak lazım. Çekya'daki oyuncuların kaliteleri çok belirgin. Belarus'ta böyle bir eksiklik olduğu çok aşikar. Bireysel yetenekler, takımların felsefeleri, hatta sahaların zeminleri ligin futbol kalitesini şekillendiriyor. Belarus'ta kaliteden bahsedemeyiz ama keyifli sayılabilir.

Bence bunun en önemli nedeni oyuncuların istekli yapıları. Şu an dünya üzerindeki tüm teknik direktörlerin, menajerlerin ve futbolseverlerin gözü bu ligde ve bu ligin oyuncularında. İspanya'da bile bazı maçlar canlı olarak veriliyor. Hal böyle olunca oyuncular da kendilerini göstermek adına çok hırslı ve mücadeleci bir futbol ortaya koymaya çalışıyor.

Puan durumu da keyifli ilerliyor. Bu haftanın başında beşinci ile lider arasında bir puan fark vardı. Lider, ligin en meşhur takımı BATE Borisov'du ama sezona çok kötü başlamışlardı ve ilk defa geçen hafta lider oldular. Son şampiyon Dinamo Brest de sezona tutuk başlayınca diğerlerine fırsat doğdu.

Açıkçası ben tatmin oldum. Tavsiye ederim. Önyargılara kapılmaya gerek yok. Belarus Ligi bir şansı hak ediyor. Gerçi bu hafta ligde 7 maç oynanacak. Zira FC Minsk - Neman maçı öncesinde ev sahibi ekipten bazı oyuncuların Covid-19 testi pozitif çıktı. Bu sezon ilk defa oluyor. Belki bundan sonra diğer takımlara da sıçrar ve lige ara verilebilir.

Tam da diğer Avrupa ligleri başlarken... Bu rakipsiz ve popüler günlerin bir bedeli olmalıydı. Yine de her şey için teşekkürler Belarus Ligi...

Cumartesi, Mayıs 16

L'effet Aquatique


Fransız ve İzlanda ortak yapımı bir film. Bu ortaklık filmin iki ayrı parçaya bölünmesine neden olmuş. Kamera arkasındaki iki yönetmenin biri Fransız Jean Luc Gagnet, diğeri ise İzlandalı Solveig Anspach, maalesef bu filmden kısa bir süre sonra vefat ediyor.  Filmi izledikten sonra edindiğim bu bilgi, beni çok üzdü.

Filmin bir yarısı Fransa'da, diğer yarısı İzlanda'da geçiyor. Fransa bölümleri daha çok kapalı mekanlarda (başta yüzme havuzu), İzlanda kısmı ise doğada ve açık havada geçiyor. Tek fark bu değil. Sanki iki ayrı film izliyoruz. Avrupa sinemasının dillerine aşina olanlar fark edecektir; ilk yarı tam bir Fransız filmi gibi giderken, ikinci bölümde Kuzey sinemasının tadını alıyoruz. Müzikler bile ona göre şekilleniyor adeta.

Gerçi bu farklılık iyi mi kötü mü emin olmak zor. Birbirinden uzak iki film izler gibi olmanın yarattığı kopukluk da denilebilir, kısa süreli bir filme (83 dakika) katılan zenginlik olarak da görülebilir. Arada kalmak çok daha olası. Zira bende öyle oldu. Fransa kısmındaki mizaha, İzlanda kısmındaki görüntülere artı puan verdim ama diğer yandan bütüne bakınca canımız sıkıldı.

Eğlenceli bir filme dönüşebilirdi ama mizahı çok kenarda kalınca elimizde sade bir romantik film kalıyor. Sarmıyor ama sıkmıyor da...

Cuma, Mayıs 8

Sahaya Çıkma Zamanı


Ligler başlayacak mı?

Bu ara ülkede en çok sorulan sorulardan biri bu. Tartışmanın soru halinde kalmasının ve özellikle bu soru şeklinde kalıplaşmasının iki önemli nedeni var. Birincisi herkesin bu soru hakkında bir cevabı var. Bu sayede adeta geniş çaplı bir  meclis görüşmesi yapılıyor. Herkes tahminini, isteğini ve komplo teorilerini masaya yatırıyor. İkinci neden ise sorunun cevabını verecek kurumun çok güçlü olmaması. Mesela ortada "AVM'ler açılacak mı" diye bir soru yok. Çünkü devlet baba cevabı verdi. Açılacak. "Açılmasın" veya "açılsın" diyenler olabilir ama bu durumu (açılacak olmasını) çok fazla değiştirmez. Ama ligler öyle mi? Nihat Özdemir bile emin değil. Ne diyor basın toplantısında; ''Şimdilik olma kaydıyla"...

Aslında o da haklı. Bu belirsizlik hali plan yapmayı oldukça zorlaştırıyor. Daha da kötüsü, alınacak her karar büyük bir sorumluluk. Eğer ligler oynanmazsa birçok insan işinden olacak. Hatta oynansa bile ortada büyük bir zarar mevcut. Daha da büyümemesi önemli bir kâr sayılır. Bazıları soruyor ya; "Canım alt tarafı futbol, insan hayatından değerli mi?" diye. Aslında bazı insanların hayatı tam olarak buna bağlı. Futbol topunun dönmesine. Futbol sadece bir spor olarak kalsaydı, belki o soru anlam kazanabilirdi ama profesyonel futbol uzun zamandır 'alt tarafı futbol' değil... 

Bugünlerde Avrupa'nın her noktasında ve Türkiye'de bütün fabrikalar açılıyor. Hatta bazıları kapanmamıştı bile. Fabrikada mavi yakalılar, ofiste beyaz yakalılar... Herkes mesaisinin başına geçiyor yavaş yavaş. Peki o zaman niye şunu sormuyoruz? Bir araba çok mu önemli insan hayatından? 6 ay dünyada kimse araba satın almasa (ve üretilmese) çok büyük ihtiyaç mı doğar? İnsanlar araba yokluğunda krize mi girer? Oysa otomotiv işçileri, bu salgın döneminde insanlara araba yetiştirmek için mesaisinde... Araba yerine başka bir materyal koyun. Bir kot pantalon, bir kazak, cep telefonu insan hayatından daha mı önemli? Peki futbolu ayıran ne? Stadyumların üzerinde baca tütmemesi mi? Eski Ali Sami Yen'de tüterdi gerçi ama konumuz o değil!

İşin ekonomik boyutu sahaya çıkmayı gerektiriyor. Bir de sağlık tarafı var tabi. Ligler oynanırsa ve o sırada insanlar (futbolcular, hocalar, çalışanlar ve hatta aileleri) virüs kaparsa bunun vebali de karar alıcılara yazılacak. ''Bizi bu salgın döneminde sahalara döktünüz" diyenlerin sesi çok daha güçlü çıkacak. Onlar da haklı. Aslında bizleri bu ikileme sokan UEFA. Sadece Türkiye'de değil, Avrupa'nın her yerinde aynı sorun var. Bütün federasyonlar, kulüpler, lig birlikleri sıkışmış durumda. Zira UEFA herkesten bir yanıt bekliyor.

Bundan iki ay önce, salgının başladığı ve futbolun durduğu günlerde bir yazı yazmıştık. O yazıda ana fikrimiz şuydu: Ne olursa olsun yerel ligler öncelik alınsın ve futbol oynanmaya başlandığı zaman ilk önce bu yarıda kalan sezonlar tamamlansın. Zira ekonomi ve sağlık dışında konunun bir de adalet kısmı var.

Biz hâlâ aynı yerdeyiz. Fakat aradan geçen günlerde UEFA bizi çok güzel oyaladı. Kandırıldık resmen. İnce ince işledi süreci. Önce kendi turnuvasını (Euro 2020) bir sene sonraya erteledi. Aslında bu en kolayıydı. Ne de olsa 2021 yazı boştu. Ardından federasyonlara, ligleri tamamlamaları yönünde tavsiye verdi. Bu sayede onların yerel liglere önem verdiğini sandık. Fakat 23 Nisan'da işler değişti. Önümüzdeki sezonun Avrupa turnuvaları için çalışmalar başlamıştı. Federasyonlardan Mayıs sonuna kadar bir yol haritası çizmeleri ve Ağustos ayına kadar da yeni sezonda UEFA turnuvalarına yollayacakları takımları belirlemeleri istendi. Yani; son iki ayda binlerce insanını kaybetmiş ülkelere ya hemen top oynamalarını ya da bir daha bu sezondan bahsetmemeleri gerektiği söylendi.

Hiçbir ülke kolay kolay Şampiyonlar Ligi'nden vazgeçemez. Herkes giderken, siz 'gitmiyorum, ben Eylül'de kendi ligimi oynatacağım' diyemezsiniz. Keşke denilse. Hatta tüm federasyonlar diyebilse. Fakat sanırım bu çok ütopik bir düşünce. Gerçek dünyada ise ülkeler ve federasyonlar acil kararlar almak zorunda kaldı. Bazıları yerel liglerinden vazgeçti. Ne büyük bir keder! Ben bunu kabullenemiyorum. Hollanda'da, hele Fransa'da bir futbolsever olmak istemezdim. Hele Utrecht veya Amiens taraftarı olsam çok sinirlenirdim. Belki futbola küserdim; en azından o liglere olan inancımı kaybederdim. Bilemiyoruz ama bu kararın etkilerini ileride göreceğiz.

Fakat diğer yandan da kendi liglerini bitirmek isteyenler var. Türkiye de onlardan biri. Tabi ki bu sadece sportif değerlere duyulan bağlılıktan kaynaklanmıyor. Karar alıcılarda ekonomik kaygılar çok daha şiddetli. Fakat bunu dillendirmek de ayıp değil. Bu iş yıllar içinde böyle bir noktaya geldi. Yeni değil. Kulüplerin gelirleri ve giderleri var. Hem de çok büyük gelir ve giderleri. Kulüpleri yaşatmazsak insanların top oynamasını sağlayacak çatıları yok etmiş oluruz. Kulüpler olmazsa, 11 kişilik takımlar olmaz, takımlar olmazsa futbol olmaz. Futbol sayesinde hayatını sürdüren birçok insanı şimdilik es geçiyorum; 100 yılda büyüyen oyunun yaşayacağı sportif kriz ne kadar can sıkıcı olurdu... O nedenle her kapı yerel liglerin bitirilmesine çıkıyor.

Oysa UEFA federasyonları yalnız bıraktı, zor duruma soktu. Bilmiyorum; Avrupa kupaları bir sene oynanmasa olmaz mıydı? Veya bir seneliğine hızlandırılmış bir formata sokulsaydı. Mesela önümüzdeki sezon eleme sistemli turnuvalar yapılsaydı. Biraz daha geç başlayacak bir takvim hazırlansaydı mesela. Böylece federasyonlar, Avrupa'ya göndereceği takımları daha rahat ve adil şekilde seçerdi. Şu dönemde herkes kendi organizasyonunu kurtarmak için değişik senaryolar üretirken UEFA nasıl bu topa girmeden kendini çekip kurtardı hayret doğrusu. Alkışlıyoruz. Fakat iki sene sonra kafa kulüpler, kafa kafaya gelip kendi liglerini kurmak istediğinde, bu günleri çok ararlar. Bu da ayrı bir yazı konusu olsun.

Biz asıl konumuza dönelim. Federasyonlar bir karar almak istiyor. Yerel ligler tamamlanmalı, futbol devam etmeli diyen herkesin arkasındayız. Bunun acilen olmasını isteyen UEFA. Oklarımızı oraya yöneltebiliriz ama yerel federasyonlara değil. Peki bu ligler nasıl tamamlanacak?

Covid-19'u en şiddetli yaşayan Avrupa ülkeleri İtalya ve İspanya bile şu an bir uğraş içinde. Ben özellikle İtalya'dan ümitli değilim. Ama İspanya ve İngiltere dönebilir. Yine de herkesin bir planı ve karşısındaki muhalifi var. Türkiye'de de aynı durum söz konusu. Liglerin şu aşamada başlamasını istemeyen birçok kişi, "Haziran çok erken, Eylül'de oynayalım" diyor. Mesela Rıza Çalımbay bunu en sık dile getirenlerden biri. UEFA'nın kararını değiştireceğini var saysak bile; Eylül'de durumun daha iyi olacağının bir garantisi var mı? Birçok tıp uzmanı önümüzdeki sonbahara dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor. Belki Eylül ve Ekim, Haziran ve Temmuz'dan daha kötü şartlara sahip olacak. Bunu hiçbirimiz, doktorlar bile kestiremiyor. Tam bu yazıyı yazarken komik bir habere denk geldim mesela. Yine Hollanda'dan! Hollanda, aşı bulunana kadar tribünlere seyirci alınmayacağını açıklamış. İlk başta mantıklı duruyor. Fakat Covid-19'un abisi sayılan SARS'a yaklaşık 15 yıldır aşı bulunamadığını düşünürsek bu karar da fazla iddialı duruyor. Aşı 4 yıl sonra da gelebilir, hatta hiç gelmeyebilir de... O zaman ne olacak? Belki toplumsal bağışıklık kazanarak bu virüsle yaşamayı öğreneceğiz. Peki bu toplumsal bağışıklığı nasıl kazanacağız? Birilerinin testlerde pozitif çıkması gerekiyor. Mesela Fenerbahçe'nin TFF'ye sorduğu sorulardan (açıklama metnini kabul etmesem de soruların sorulması güzel) biriydi. Oyuncu pozitif çıkarsa ne olacak? Bütün takım karantinaya mı girecek? Bir fabrikada bir işçi pozitif çıkarsa fabrika kapanmadığına göre, virüsü taşıyan izole edilecek büyük ihtimalle. Ve bu sadece kalan iki hafta için değil; Eylül'den sonraki dönemde de geçerli olacak. Yani bugünün, sonbaharda başlayacak yeni sezondan çok farkı olmayabilir. Yeni düzende sakat oyuncular listesinde, pozitif görülen futbolcular da olacak. Kanıksayacağız durumu...

Yani Eylül ayının da bir garantisi yok. Bu hastalığın nereye gideceğini bilemiyoruz. Bu yağmur değil ki durmasını bekleyelim. O yüzden bir noktada radikal ve cesur kararlar almak gerekiyor. O kararın zamanını kestirmek kolay değil.

Böyle anlarda karar almak zorunda kalan insanlar çevresine bakar. Sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada fabrikaların, mağazaların, berberlerin, plazaların, AVM'lerin, restoranların, otellerin açıldığı bir dönemde liglerin başlamaması bana çok haklı bir gerekçe gelmiyor. Evet futbolcular da insan. Onların da sağlığı önemli. Fakat işçilerin, beyaz yakalıların, market çalışanlarının, tezgahtarların, bankacıların da sağlığı önemli. Hayatı yüzde yüz durduramıyorsak, profesyonel futbol da bir noktada oynanmalı. Hayatı yüzde 50 oranında durdurmamız gerekiyorsa (Mart ayında olduğu gibi) o zaman futboldan vazgeçebiliriz. Fakat her türlü ekonomik faaliyetin devam edeceği bir ortamda futbol da toplumsal hayattaki yerini almalı.

Son 1-1.5 aydır futbol dünyasında görev yapan birçok ismin bu konuda hevesli olmadığını görüyorum. Muhakkak sağlığından endişe eden vardır. Mesela İspanya'da Cadiz takımında forma giyen Fali, antrenmanlara başlayan takımına katılmayacağını ve bu süreçte maaşını da almayacağını açıkladı. Çok açık bir şekilde korktuğunu ve evden dışarı çıkmadığını söyledi. Bir nevi geçici süre futbolu bırakıyor. Bu tavra ve tercihe saygı duyuyorum. Bu kararı uygulama cesareti, hele sektörü değiştirmesi pek kolay olmayan bir futbolcu için oldukça zor. Ama bir tercih ve bir yoldur. İşe gitmeme, daha doğrusu işten ayrılma hakkına sahip olmalı herkes.

Fakat "Şimdi oynamayalım, Eylül'de oynayalım" kısmı bana çok inandırıcı gelmiyor. Fali gibi bir korkudan dolayı değil de, daha çok "İki tatili birleştirelim de keyfimize bakalım, sonra ofise geliriz" düşüncesi gibi duruyor. Bu kanıya varmamın nedenlerinden biri de oynamamak için sunulan gerekçelerden bir diğeri, yani fikstürün yaz aylarına gelmesi. 

O sıcakta futbol oynanmaması gerektiğini söyleyen futbolcular var. Evet ideal olanı o. Fakat 12 Haziran'dan Temmuz sonuna kadar devam edecek 8 maçlık bir fikstürü düşününce aklıma şu soru geliyor? Bunun Dünya Kupası'ndan farkı ne? Dünya Kupası'nda da final oynamak için 7 maç yapmanız gerekiyor. Yazın ortasında; hemen hemen bu tarihlerde..... Ne değişti şimdi? Kulüp takımı olunca hava daha mı sıcak oluyor? Futbolcular, yaz turnuvalarında oynamanın hayalini kurduklarını söylerken acaba bizi mi kandırıyorlar?

Veya her şeyin normal gittiğini farz edelim. Lig normal bir şekilde bitseydi, yeni sezon Ağustos ayında başlayacaktı. Ağustos ve Eylül'ün sıcakları, Haziran ve Temmuz'dan daha mı farklıydı?

Bir başka gerekçe daha; "bu oyuncular ne zaman tatil yapacak?" sorusu. Her şey yolunda giderse ve bu sezon tamamlanırsa, ardından da yeni sezon başlayacaksa futbolcular ne zaman tatil yapıp  dinlenecek? Sanırım son iki ayı bu klasmana sokabiliriz. Evet pek istenen bir tatil değildi. Deniz kenarında olamadılar, eve kapandılar, gergin bir bekleyiş içindeydiler. Tüm dünya nüfusunu yaşadığı gibi... Ama bedenen dinlendiler. Ve bu yıl olağanüstü bir yıl. Planlar sekteye uğradı, alışkanlıklar değişti, takvimler yerinden oynadı. Futbol fikstürü de bundan ayrı tutulamazdı. Hayatlarımızda biraz fedakarlık yapmak zorundayız. Üstelik oynanan maç sayısında bir artış da yok. Oynanması gereken maçlardan bahsediyoruz. Yani ekstra bir yük olarak görülmemesi lazım.

Türkiye içine dönersek; oynamak istemeyen futbolcuları çok fazla da eleştirmek istemiyorum. Ne de olsa onlar da çok para kazansalar da aslında, sistemin işçileri. O bilinçte olmasalar da... Sektör onların sahaya çıkmalarıyla üretilen değer sayesinde dönüyor. Ve en çok da onlar sömürülüyor. Çoğu zaman paralarını alamıyorlar. Veya böyle kriz ortamlarında hemen ücretleri düşürülüyor. Haliyle kendilerini riske atmamak için her türlü fırsatı değerlendirmek isteyebilirler. Fakat şu anda olağanüstü bir dönemdeyiz. Son dönemde içi boşaltılan ve sevmediğim bir laf ama cidden bu sefer hepimiz aynı gemideyiz. Ve bu geminin hareket etmesi için onlara ihtiyaç var. Bu tip konularda daha önce hiç birlik olamadılar, ses çıkaramadılar. Belki çıkarmış olsalardı, şu an daha sağlıklı bir ortamda futbol oynamaları sağlanabilirdi. Oysa onlar bir çok konuda propaganda yapmayı tercih ettiler. "Devletimiz, ülkemiz dünyaya örnek oldu" cümlesini "Biz hakkımızı korumak zorundayız" cümlesinden daha çok kullandılar. Belki bu günler onlara da bir ders olur.

Yani şimdi eylem zamanı. Sahaya çıkılmalı ve top oynanmalı. Zamanını bilmiyorum. Benim için önemli değil. Fakat bu yarıda kalmış sezon tamamlanmalı. Adaletli bir şekilde kazananlar sahada belirlenmedi. Daha önce oynanmış 26 hafta, emek, alın teri, harcanan saatler, ödenen paralar çöpe atılmamalı. Aynı zamanda insanların işlerine devam etmesi sağlanmalı. Sportif açıdan da ekonomik aşıdan da futbol topu dönmeli. 

Zamanı erken olabilir. Bu konuda uzman değilim. Fakat UEFA'nın sıkıştırması da ortada. Erken olduğunu düşünen de liglerin tamamlanması hakkında yaratıcı ve gerçekçi bir fikir sunsun. Sorumuz şu; bu sezon ne zaman ve nasıl bitecek? Hep birlikte bunu cevaplayalım. Yan yollara kaçmayalım.

"Bitmesin" cevabını, bir futbolsever olarak kabul etmiyorum. Çünkü bu sezon bitmediği takdirde, önümüzdeki sezonlarda maç izlemenin ve lig takip etmenin beyhude bir uğraş olduğunu düşünecekmişim gibi hissediyorum. Seneye yayıncıdan maç satın alır mıyım mesela? Hiç sanmıyorum. Hadi Hollandalılar gibi davranayım ben de o zaman! Aşı bulunana kadar maç satın almıyorum! Nasıl dönecek bu işler o zaman? Futbolcuların ve futboldan para kazanan insanların maaşlarını kim ödeyecek?

Madem bu oyun artık bir sektör ve ben de bir müşteriyim, o zaman müşteriyi kaybetmeden bir çözüm bulmalıyız. Küme düşme hattındaki takımların isteklerini önemserseniz, bir süre sonra ayakta kalmış kulüp bulamazsınız. Şampiyonluk yarışındaki taraftarın isteklerini önemserseniz, daha sonra cebindeki parayı vermeye hevesli futbolseverleri tribünlerde ve ekran başında bulamazsınız.

Karar zor, sorumluluk büyük... Adeta bir kırılma anını canlı canlı yaşıyoruz. Yazılacak çok şey var ama her yeni gün yeni bir sayfa açacağından şimdilik bu kadarla keselim.  Zaten son bir haftada İstanbul sokaklarının kalabalıklığını düşününce, sanki yazı da evde geçirecekmişiz gibi hissediyorum. Belki de bu 25 paragraflık yazı, 10 gün sonra tamamen taca çıkacaktır.


Perşembe, Mayıs 7

The Fighter


The Fighter proje aşamasındayken çok fazla aksilikle karşılaşmış. Mesela yönetmen koltuğunda oturması planlanan Darren Aronofsky (yine de yapımcılardan biri) çekimlere kısa bir süre kala vazgeçmek zorunda kalmış. Başrol için bir çok isme teklif gitmiş ama çoğu kabul etmemiş. Brad Pitt ve Matt Damon bu isimlerden bazıları. Hatta Eminem'e bile teklif gitmiş. Fakat sonrasında tercih edilen isim Christian Bale olmuş. İyi ki de olmuş. Zira oluşturulan kadroya rağmen ortaya pek de iyi bir film çıkmamış. Fakat oyunculuk performansları ve müzikler filmi izlenir hale getirmiş.

Filmin hem yapımcısı hem de başrolü Mark Wahlberg, projenin gerçekleşmesi için çok uğraşmış. Micky Vard ve Dicky Eklund adlı iki boksör kardeşin gerçek hikayesini anlatan 2010 yapımı film sadece 33 günde çekilmiş. Gerçi ondan önce çok uzun bir hazırlık süreci var. Aksaklıklar, ertelemeler derken ortaya bir film çıkarmışlar ama çok da hoşnut kaldığımızı söyleyemeyiz.

Oyuncu kadrosuna saygımız sonsuz. Bale son 10 yılda kalitesini çok daha fazla kanıtladı ama bu filmde en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü kazanarak 2010'lara giriş yapması önemliydi. Onun adına bir kilometre taşı diyebiliriz. O yıllar tam da Bale'in kilo alıp vermelerinin zirve yatığı dönemlerdi. Bu film için de kilolarını bırakmıştı. Bir uyuşturucu bağımlısını canlandırdığı için 30 kilo verdi. Sonrası ise resital...

Bale'e eşlik eden oyuncuların da hakkını verelim. Tek Oscar Bale'e ait değil. Yardımcı kadın oyuncu ödülü de bu filme; Melissa Leo'ya gidiyor. Leo filmde annelerini canlandırdığı Bale'den 11, Wahlberg'den 14 yaş büyük olsa da bu farkı hissettirmiyor.

Mark Wahlberg'in daha iyi performansları olsa da, durgun ve soğuk  yapısıyla, hayatı boyunca ipleri eline alamayan ve birey olamayan Micky karakterine uygun kaçıyor. Amy Adams da yeteneğini ortaya koyanlardan. Fakat onun doğru bir tercih olmadığını düşünüyorum. Adams güzel bir kadın. Ama çok güzel değil. Sevimli, şirin, hoş bir kadın. Bu roldeki karakter ise ona uygun değil gibi. Biraz agresif, biraz pis konuşan, belki daha seksi bir 'alt mahalle' figürüne Adams çok temiz kaçmış gibi. Gerçi canlandırdığı gerçek Charlene, onun kısa şortlu ve dekolteli giyim tarzını pek beğenmemiş. Gerçekte öyle giyinmiyormuş. Fakat Adams'ın bize gösterdiği karakter öyle birisiydi ve aslında Adams da öyle bir imaja sahip değildi. Yine de filme katkısı inkar edilemez.

Tüm bu iyi oyunculara ve performanslara rağmen film çok etkili izler bırakmıyor. Bir boksörün ve onun abisi olan eski boksörün öyküsünü anlatan filmde çok fazla boks sahnesi bekliyorduk. Oysa boks ve ringler işin arka planı olarak kalmış. Filmin adının The Fighter olması bu konuda bizi daha çok heveslendirmişti ama hevesimiz kursaklarda kaldı. Yine de film isminin doğru tercih olduğunu kabul ediyorum. Çünkü film boyunca bir kavga izliyoruz. Hayat kavgası...

Bu 'hayat kavgası' zaten boks filmlerinin klişesidir. Diğer boks filmleriyle çok fazla ortak noktası var. Yine yırtmaya çalışan bir karakter, boksla kendi yolunu çizmeye çalışıyor. Biraz Rocky gibi başlıyor yani. Fakat bu sefer kahramanımıza en büyük engelleri ailesi çıkarıyor, ona en sert yumrukları yolluyor. Bu açıdan baktığımız zaman, bir sene sonra vizyona giren ve nedense daha çok beğenilen Warrior'dan çok daha iyi olduğunu söylemek lazım. Fakat popüler film listelerinde onun gölgesinde kalıyor. Bunun en büyük nedeni büyük ihtimalle ringe çok fazla inilmemesi. Üstelik inildiğinde de oyuncularımız bu konuda bekleneni veremiyor. Warrior ise basit hikayesini, bolca yumruklu sahnelerle süslemişti.

The Fighter başka bir yola giriyor. Açıkçası güzel bir yoldan gidiyor ama türevlerinin sıkça kullandığı o yolda tökezlemesi ve yeni bir şey söylememesi eksiği oluyor.