Perşembe, Aralık 22

Ziverbey Köşkü


 Ziverbey Köşkü, İlhan Selçuk'un bu kitabı ile meşhur oldu. Fakat yanlış köşk...

Aslında ufak bir yanılgı var. Kadıköy'de Ziverbey diye tabir edilen bölgede büyük bir köşk vardır. Şimdi orası site oldu. Çoğunluk o köşkü, kitapta bahsedilen köşk zanneder. Oysa orası Beyaz Köşk'tür.

Ziverbey Köşkü ise Erenköy tarafındadır. Daha doğrusu o taraftaydı. Artık yok. Tabi ki kentsel dönüşüme kurban gitti. İşin ilginç tarafı, Neuchatel Xamax maçında tribünde olduğunu iddia eden 20 milyon insan gibi yüzlerce insan da; bu kitap çıktıktan ve Selçuk anılarını anlattıktan sonra köşke dair hikayeler üretmişlerdir. Zamanında Ziverbey'deki köşkte acı acı bağrışlar duyduklarını söyleyen birçok insan vardır. Oysa kitapta bahsedilen yer orası değildir. Ne diyelim; belki de orası da bir işkence köşküydü.

Esas konumuza gelelim. 1970'lerde bir ay boyunca bu köşkte tutulan ve işkenceye maruz kalan isimlerden biri İlhan Selçuk'tur. Selçuk yıllar sonra bu kitabı yazar ve yayınlar. Açıkçası ben, işkencecilere duyulan öfke nedeniyle o bir ayın detaylarıyla anlatılacağı bir derleme bekliyordum.

Tabi ki anılar ve izlenimler mevcut. Oysa Selçuk, "Ben ne acılar gördüm" demiyor. Tam tersi büyük bir olgunlukla o bir ayı analiz ediyor. Esas olarak beni şaşırtan ve kitabın temelini oluşturan kısım ise Selçuk'un köşkte mahkemeye gönderilmeden önce tasarladığı müthiş plan.

Malum; işkenceye maruz alan insanlardan istenen ifadeler alınır ve işlem öyle tamamlanır. Yani ya o istenen cümleleri kullanacaksınızdır ya da işkence sürenizi uzatacaksınızdır.

Selçuk, ifadesini yazarken ve yazdırırken akrostiş sanatına başvuruyor ve işkence altında olduğunu hiçbir işkenceciye fark ettirmeden belgeliyor. Mahkemede de savunmasını buna göre yapıyor.

Kitabı yazma nedeni, ise yıllar sonra ortaya çıkıyor. Nazlı Ilıcak yönetimindeki Tercüman gazetesi, Selçuk'ın ifadesine ulaşıyor ve o ifadeyi 'itiraflar' adı altında yayınlıyor. Bunun üzerine Selçuk tüm olan biteni yazmaya karar veriyor. Belgelerle beraber...

Tabi ki işkenceye maruz kalmış birinin anılarını Hollywood gözüyle değerlendirmek ayıp kaçacaktır. Fakat bu yaratıcı fikrin verdiği ilhama şapka çıkarmak lazım. Gerçekten filmi çekilse heyecanla izlenecek bir öykü. Diğer bir açıdan romanı bile olabilirmiş. Bana ara ara Kelebek'i hatırlatmadı değil.

Kısacası, kolay okunan ama akılda detayları kalmayacak bir anı kitabı bekliyordum; daha fazlasını buldum...


Çarşamba, Aralık 21

Şampiyona Elenenler

Şampiyona elenmek turnuvaların teselli kaynağıdır. Tabi ki finalde yenilmekten bahsetmiyorum. Tamam, ikincilik de güzel bir duygudur, başarıdır ama sonuçta finali kaybetmenin yükü de ağırdır. Oraya kadar gelip, ufak farklar nedeniyle bir alt basamakta kalıyorsun. Orası acı verici...

Oysa ilk turda elendiğin bir takıma yenilince, sezon sonunda güzel bir teselli çıkıyor ortaya. "Oğlum bizim yenildiğimiz takım şampiyon oldu. Biz eleseydik biz şampiyon olurduk" diyenler her zaman vardı, daima olacak. Olmalı da... Bu işin tadıdır.

Öyleyse, tam da Türkiye Kupası'nın yeni sezonunun en alevli turunun başladığı şu günlerde kupa tarihine bir bakalım. Şampiyona elenen kaç takım var, en çok kim elenmiş gibi soruların cevaplarını arayalım.

Öncelikle, finalde yenilenleri bir kenara bırakalım. Finalden önce şampiyona elenmiş 83 farklı takım var. Aralarında bilinen takımlar var ama futbol tarihimizde çok iz bırakmamış ekipleri de görebiliyoruz.

Mesela Beşiktaş'ın amatör takımı... Bir dönem, Süper Lig takımlarının amatör takımları da vardı ve kupaya katılabiliyorlardı. 1988-89 sezonunda Beşiktaş'ın amatör takımı kupada yer aldı. Bayrampaşa ve Zeytinburnu'nu yenerek 3. tura çıktı. Ve burada kulübün ağabeyleri ile eşleştiler. Tabi ki kazanan A takımdı. O Beşiktaş da sezon sonunda Les Ferdinand'ın slalom yaptığı finalde Fenerbahçe'yi yenerek kupaya uzanacaktı.

Denizgücü, Muhafızgücü gibi ordu takımları, Ereğlispor, Balçova Yaşamspor, Kızılcabölükspor gibi ilçe takımları, Alibeyköyspor gibi semt takımları, Düzcespor, Bartınspor gibi futbol ortamında önümüze pek çıkmayan şehir takımları ve ne olduğunu unuttuğumuz Mobellaspor gibi ekipler; zamanında şampiyonlara elendiler. Tarihlerine bu gururla devam ediyorlar mıdır bilinmez...

En bahtsız takım ise Ankara'dan çıktı. Normalde, kupanın her sezonuna katılan ve doğal olarak çoğunda da elenen dört büyüklerin şampiyonlara sık sık takıldığını düşünebilirsiniz. Aslında haklısınız da... Beşiktaş 12, Fenerbahçe ve Trabzonspor 11 kere şampiyonlara elenmiş. Fakat onlarla aynı seviyede olan bir takım var.

Geçen sezon şampiyon olan Sivasspor'a da elenen Ankaragücü tam 12 kere şampiyonlara takılmış. Beşiktaş ile beraber en yüksek sayı.

Bu arada kupa beyi Galatasaray için bu rakam sadece 5! Karşıyaka ve Ankara Demirspor kadar... Zonguldakspor, Gaziantepspor, Eskişehirspor, Konyaspor gibi takımlar Galatasaray'dan daha çok yaşaış bu duyguyu.

Öte yandan 10 kez şampiyonlara elenen Bursaspor'u da atlamayalım... Öte yandan dokuz kez şampiyona elenen bir takımın olmaması da ilginç...

Peki finalistleri de dahil edince neler oluyor?

En çok final kaybeden Fenerbahçe (11), tam 22 kez şampiyonlara yenilmiş oluyor bu sayede. Beşiktaş 17, Trabzonspor 16'ya çıkıyor. Ankaragücü 15'te kalıyor, kardeş takımı Bursaspor da aynı rakamla yanına geliyor. Altay finaller dışında dört kez şampiyona elenirken, beş final kaybederek, yani daha çok sayıda finalde kaybederek, ilginç bir istatistiğe imza atıyor.

Yine de ben finalistleri bu listeye katma taraftarı değilim. Sebebini de yukarıda yazmıştım.

Yazıyı da toparlayalım. İşte şampiyonlara elenenler sıralı tam liste (umarım yanlış hesap yapmamışımdır):  

12 kez: Ankaragücü, Beşiktaş

11 kez: Fenerbahçe, Trabzonspor

10 kez: Bursaspor

8 kez: Konyaspor

7 kez: Eskişehirspor,

6 kez: Zonguldakspor, Gaziantepspor, Kocaelispor, Rizespor, Samsunspor

5 kez: Karşıyaka, Ankara Demirspor, Galatasaray, Kayserispor

4 kez: Altay, Adanaspor, Boluspor, Gaziantep FK, Gençlerbirliği, İstanbulspor, Orduspor

3 kez: Antalyaspor, Ankaraspor, Mersin İY, Diyarbakırspor, Denizlispor, Manisaspor, Sarıyer, Sivasspor

2 kez: PTT (Türk Telekom), Alanyaspor, Hacettepe, Bandırmaspor, Başakşehir, Erzurumspor, Dardanelspor, Karabükspor, Kasımpaşa, Malatyaspor, Hatayspor, Sakaryaspor

1 kez: Akhisarspor, Adana Demirspor, Beşiktaş Amatör, Bartınspor, Balıkesirspor, Bucaspor, Ereğlispor, Erzincanspor, Denizgücü, Denizli Belediyespor, Elazığspor, Göztepe, Karagümrük, Erciyesspor, Kastamonuspor, Konya Şekerspor, 1922 Konyaspor, Yeni Malatyaspor, Osmaniye Gençlik, Pendikspor, Şekerspor, Şanlıurfaspor, Tarsus İdman Yurdu, Trabzon 1461, Tokatspor, Ümraniyespor, Vefaspor, Vanspor, Alibeyköyspor, Lüleburgazspor, Düzcespor, Muhafızgücü, Mardinspor, Mobellaspor, İnegölspor, Balçovaspor, Diyarbakır BB Spor, Kızılcabölükspor, Keçiörengücü

Salı, Aralık 20

Kadının Adı Yok

Duygu Asena ve Kadının Adı Yok isimlerini 90'larda sıklıkla duyardım. En çok da Hıncal Uluç diline pelesenk etmişti. Üzerinden çok zaman geçti, konuşmaların ve tartışmaların odak noktasını pek hatırlamıyorum. Sanıyorum Uluç (Erkekçe'nin genel yayın yönetmeni), sıklıkla Asena ile (Kadınca'nın genel yayın yönetmeni) dalga geçiyordu. Belki de dostça atışmalar yapıyorlardı ama o zamanlar (ve sonrasında da) ekranlarda en çok görünen isim Uluç olduğu için, onun iğneli cümleleri daha çok yer ediyordu zihnimizde. Asena'nın verdiği cevapları ise duymuyorduk bile.

Bizler henüz ergenliğe bile girmemiş tıfıllardık. Fakat hem okumadığımız kitap hem de ekranlarda pek görmediğimiz yazar, o günlerde gözümüzde biraz itibarsızlaştırılmıştı. Neredeyse "Deli kadın" formuna sokulmuştu.

Açıkçası Asena da zaman geçtikçe, bu tanıma uygun cümleler kurmaya başlayacaktı. Belki ana akımın üzerine gelmesi onda bir öfke yarattı. Belki de bu sivrilme hali hoşuna gitti ve daha da sivri olması gerektiğine inandı. Tıpkı Uluç'un her zaman yaptığı gibi. Fakat Uluç bir erkekti ve zaten futbol, konser, sinema, güzellik yarışmaları konuşan bir adamdı. Asena daha ciddi meselelere giren bir kadındı. Sivrilmesi hoş karşılanmazdı. Karşılanmadı da...

Öyle veya böyle; sonuç olarak 1980'lerde yazılan ve 1990'larda sıkça tartışılan Kadının Adı Yok romanını ancak 2020'lerde okuyabildim.

Bugünlerde 'feminizm' kavramı çok revaçta. İçerik olarak değil, tanım olarak değil ama en çok sıfat olarak kullanıyor. Birçok insan (bunun başını ünlüler ve sosyal medya fenomenleri çekiyor) kendilerine feminist sıfatını takıyorlar ve kavramın içini kendi istedikleri gibi dolduruyor. Kimin nasıl düşüneceğine ve ne şekilde yaşayacağına karışacak değiliz ama bu çok seslilik, halen hak ettiği gücü yakalayamamış bir hareketin karman çorman bir hale gelmesine neden oluyor. Kısacası, halen bu hareketin zayıflıkları ve kavramın ise (en azından Türkiye'de) boşlukları var.

Oysa, 1980'lerin sonunda bu kavram çok hızlı güçlenmeye başlamıştı. Darbenin sonrasıydı ve birçok politik düşünce eriyip giderken feminizm baş kaldırmaya çalışıyordu. O kitleselleşme Duygu Asena'nın hem gazetelerde ve dergilerde yazdığı yazılardan hem de Kadının Adı Yok'un (60'tan fazla baskı yapmış) yayılmasından geliyordu.

Kadının Adı Yok, tam da bu yüzden halen önemini koruyan ve her zaman koruyacak güçlü bir roman. Aslında Duygu Asena'nın yazarlığı eleştirilebilir. İyi bir romancı değil gibi. Gerçi bu romanı, onun ilk eseri. O açıdan düşününce eksiklerini görmezden gelmek mümkün olabilir. Fakat en azından edebiyat çevreleri o yıllarda sırtlarını çok çabuk dönmüşler. Bir hafta önceki postta ilk kez bir kitabını okuduğum Tomris Uyar bile, bir kadın olmasına rağmen dayanışmaya gitmemiş ve Asena'yı yerden yere vurmuş. Bana kalsa (kalmaz gerçi) Uyar'ın ve Asena'nın bir hafta arayla okuduğum iki kitabını tartsam; Asena'ya önceliği verirdim.

Oysa zaten kitabın önemi edebi dilinde ve gücünde yatmıyordu. Duyu Asena, bugün bile halen kafa karışıklığına sebep olan 'feminizm' hareketinin başucunu kitabını yazmış. Muhakkak tarihte hem yerli hem yabancı yazarlar ve akademisyenler konuyla ilgili çok daha detaylı ve kapsamlı eserler üretmiştir. Fakat esas önemli olan, hem her toplumun kendi özelliklerini vurgulayarak öznel bir ürün çıkarmak hem de bunu sade bir dille her kesime ifade edebilecek şekilde yazabilmekti.

Duygu Asena, yarı otobiyografik bir roman yazmış. Kitaptaki birçok olay onun hayatında yaşanmış. Romandaki muhafazakar babaya benzeyen kendi babası, kızlarına aynı tutuculukta davranmış. Tıpkı romandaki gibi, kızlarının üniversite okumasını istememiş, kazanamayacaklarını düşündüğü için sınava girmelerine izin vermiş ve sınavı kazandıkları için bu kararından pişman olmuş.

Asena tıpkı romandaki gibi, çalıştığı Hürriyet gazetesinde ayrımcılığa uğramış, bu esnada özel hayatı ile gündeme gelmiş, gazetede evli biri ile ilişki yaşayınca kovulmuş, oysa aşkın diğer tarafındaki adam (kim olduğunu bilmiyorum) işine devam etmiş. 

Biyografik bir roman gibi dursa da özellikle şehirli orta sınıf Türk kadının toplumda, ailede, iş hayatında, okulda, ilişkilerinde yaşadığı, yaşayacağı ve yaşayabileceği her sıkıntıyı örneklendirmiş. Romanın giriş ve gelişme bölümleri bu anlamda çok önemli. Türkiye'deki feminizm hareketinin kitlelere yayılması için halen kullanabilecek, değerini kaybetmemiş bir roman.

Fakat yine de son tahlilde ufak bir zaafı var. Asena'nın yarattığı kadın karakter, yine bir erkeğe ihtiyaç duyuyor. Buna ihtiyaç demek belki yanlış olur ama kitabın sonun yine 'onunla/onlarla' bitiyor.  Oysa roman boyunca, ayakları üzerinde duran, bunun için mücadele eden bir kadının tasvirini okumuştuk. Bunu da başarıyordu. Peki o zaman romanın sonundaki hüznümüz niye? Aşkı bulamayan kadına üzülecek miydik? Tabi ki başka romanlarda, benzer hikayelerde üzülürdük de sanki burada bu hüzün bize geçmemeliydi. Özgürlüğün bedeli yalnızlık olabilirdi ama bu bize kötü, acı hatta pişmanlık yaratan bir duygu vermemeliydi.

Kitabı okurken sıklıkla zihnimde film sahneleri canlandı. Hatta kendi kendime "Tam bir Müjde Ar- Atıf Yılmaz filmi çıkar bundan" dedim. Üstelik romandaki karakter (kadının adı yok) sarı saçlı bir kadın olarak tasvir edilmişti. Buna rağmen Müjde Ar imajından arınamıyor, Atıf Yılmaz'ın klasikleşmiş anlatım tarzından çıkamıyordum.

Sonradan öğrendim ki zaten bu roman filme çevrilmiş. Yönetmen koltuğunda tabi ki Atıf Yılmaz vardı. Fakat sene artık 1980'lerin sonu olduğu için Müjde Ar'ın yerini Hale Soygazi almış. Filmi izlemedim ama zaten kafamda çektim bile. Sanırım izlememe gerek kalmadı.

Filmi es geçelim şimdilik. Roman ise halen hak etmediği eleştirileri almaya devam ediyor. İnternet sitelerindeki yorumlara bakıyorum, yine bayağı bir bakış açısı ile eleştiriler mevcut. "Kadın madem feminist, neden diğer kadınlarla dayanışmıyor da bireysel takılıyor"; "Madem kadın babasının annesini aldatmasına kızıyor, neden evli adamlarla ilişki yaşıyor" gibi; aslında romanı ve karakteri değil, feminizm hareketini ve biraz sivrilen kadınları eleştiren, onları baskılamayı amaçlayan, baskılamayı da kendi menfaatleri için değil de ahlaki sınırlar çizerek meşrulaştırmaya uğraşan kitleler bunu yapıyor.

Oysa Asena'nın bu ilk romanı dışında yaptığı işlere bakarsak, kadın dayanışması için uğraştığını görüyoruz da. Özellikle Kadınca dergisi esnasında, üreten ve çalışan kadınları sıklıkla gündeme getirmiş, örnek rol modelli olarak sunmuş, kadını Cosmopolitan modeli olarak değil, toplumun asli unsuru olarak göstermeye çalışmış; bunu da en azından 1980 sonrası karanlık dönemde yapabilen ilk cesurlardan biri olmuş.

Sanırım Asena iyi bir dergici, gazeteciydi. Ve yazı dili de o alanlar için keskinleşmişti. Hatta bir dönem (Hürriyet'ten kovulduktan sonra) bir reklam ajansında metin yazarlığı da yapmış. Daha kısa ama vurucu cümleler üretmeye kodlanmış bir kalem. Belki de o yüzden Romanın Adı Yok, edebi açıdan güçlü değildi, zira onun alanı başkaydı. Fakat önemli olan edebiyat çevrelerini sarsmak değildi. Esas amacına da ulaşmıştı.

Açıkçası bunlara dair benim de çok bilgim yoktu. O nedenle 'sanırım' ve 'belki' kelimelerini, -miş'li geçmiş zamanları sıklıkla kullandım. Zaten buraya yazdığım birçok kitap ve film yazısında; kafamda kalanları hızlıca yazar, internetten da çok kısa bir araştırma yapardım. Fakat edebi olarak zayıf bulduğumu itiraf ettiğimi Kadının Adı Yok, beni birçok internet sitesini tıklamaya yönlendirdi. Merak ettim. Bu kitap nasıl yazıldı, nasıl yasaklandı, Duygu Asena kimdi, bu romanı nasıl üretti? Bu kadar çok meraklı soruyu sordurması başlı başına önemliydi.

Bütün bu soruların cevaplarına ve yukarıdaki bilgilere de (Asena'nın hayatı, Tomris Uyar eleştirisi, Kadınca dergisi vs) o sayede ulaştım. Yani ne roman sadece bir romandan ne de Duygu Asena sadece romandaki kadından ibaret...

Peki ben, internette rahatlıkla bulabileceğini bu bilgileri neden uzun uzun burada yazdım. İşte onun için ilk paragrafa dönmek gerekiyor. Sanrım, 90'larda bu kadına haksızlık edildiğini ve yaşım küçük olsa da o haksızlığın bir parçası olduğunu düşünüyorum. Belki de bir özür, belki de bir günah çıkarma...

Çoğu kitabı çok satanlara girmiş ve hayatını kaybetmiş bir yazar için önemli değil ama onun hakkında birkaç satırdan fazlasını yazmak, onu daha uzun anmak gibi bir borcum vardı galiba. Ödedim mi? Sanmıyorum. Ama başladım...

Pazartesi, Aralık 19

Hikayelerin Şampiyonluğu

Şampiyonluklara anlam katan biraz da yoldaki hikayelerdir. Buralara vurgu yapanlar romantizm ile suçlansa da olay biraz da budur.

Arjantin'in şampiyonluğunu bazı şampiyonluklardan ayıran ve onu bazı şampiyonluklarla aynı noktaya çıkaran hikayelerinin bolluğuydu. O yola anlam katan hikayeleri sıralayalım. Daha fazlası varsa da siz ekleyin...

1) Lionel Messi: Şampiyonluğun ve hatta turnuvanın tamamen Lionel Messi üzerinden okunmasına karşıyım ama yine de onun için sorulan soruların bu yolculuğa eşlik ettiğini inkar edemeyiz. 12 yıldır, Lionel Messi bu kupayı kazanacak mı, kazanamazsa en iyi olamayacak mı tarzı tartışmalarla iç içeyiz. Ben her ne kadar bu tartışmaları sevmesem de, sırf bu sorunun cevaplanması için Arjantin'in serüvenini ilgiyle izledik. Sorular cevaplandı. Peki şimdi ne olacak? Olan Dünya Kupası'na oldu, kendisine yeni bir soru ve yeni bir özne bulması lazım.

2) İlk maçta yenilgi: Dünya Kupası'nda ilk maçını kazanamadan finale yükselen ilk takım 1966'da İngiltere'ydi. Yenilerek başlayıp finale yükselen ilk takım 1982'deki Batı Almanya'ydı. Yenilerek başladıktan sonra kupayı alan tek bir takım vardı, o da 2010'da İspanya'ydı. Yani Lionel Messi'nin Barcelona'dan takım arkadaşları. 2022'de Arjantin bunu tekrarladı. Fakat bir fark var. İspanya o turnuvada İsviçre'ye 1-0 yenildiğinde hem sağlam bir Avrupa takımına boyun eğmişti hem de bir yol kazası olduğu aşikardı. Arjantin, Suudi Arabistan'a yenildiğinde aynı durum söz konusu değildi. Birçok insan Tangocuların gruptan çıkmayacağını düşünüyordu. Bir ay önce Arjantin'de bambaşka bir hava vardı. Siyahtan beyaza dönmenin tadı da bir başka olsa gerek.

3) İkinci yarılar: Suudi Arabistan maçından sonra gruptan oynanan iki karşılaşmanın da ilk yarısı 0-0 sona erdi. Mutlak kazanılması gereken maçlardı ve 45'er dakikalar çöpe atılmıştı. Hatta Polonya maçında Messi penaltı bile kaçırmıştı. Sonrasında maçlar kazanıldı. Tabi Arjantin gibi takımların zorlanması hoş karşılanmaz. Onların ilk yarıdan işi bitirmesi istenir. Fakat bu maçlarda sonucun geç gelmesi, stresin artması, gerginliğin yayılması, tırnakların yenmesi, totemlerin yapılması, duaların edilmesi ve sonrasında maçların kazanılması olayı daha anlamlı hale getiriyor. Sıradan maçlar değil, hepsi birer anı...

4) Martinez ve penaltılar: Üçüncü maddede olduğu gibi; maçların uzaması, kazananın son anda belli olması, gelgitlerin yaşanması her zaman değerlidir. Yolun bir noktasında, tam düşecekken, son anda tutunmak ve devam etmek güzel hikayedir. Arjantin, turnuvada bunu çok defa yaşadı. Üstelik çoğunda elleriyle uçurumun kenarına tutunan kaleci Emiliano Martinez'di. Avustralya maçının son dakikaları, Hollanda maçındaki penaltılar, Fransa maçının son saniyesi ve Fransa maçındaki penaltılar... Adamın Katar günlerine dair bir belgesel çekilse, Messi'den daha çok ilgimi çekebilir.

5) Taraftar akını: Bu maddeye çok girmeyeceği, zira detaylı olarak burada yazdık.

6) Hollanda maçındaki kavgalar: Birbirimizi kandırmayalım. Sık sık modern insanın kimliğine uygun davranarak "Futbolda kavga istemiyoruz" deriz ama her taraftar sahada rakibiyle didişen futbolcusunu sever. Bunu süreklilik hale getirmesin, tribüne oynamasın yeter. Arjantin - Hollanda maçı böyle bir karşılaşmaydı. Her zaman olmayan ama olunca da duyguları tavana yükselten 120 dakika. İki takım oyuncuları da sık sık birbiriyle didişti. Kariyeri boyunca  böyle anlarda sessiz sakin kaldığı için eleştirilen Messi bile, maç sonunda Weghorst'a laf yetiştirir oldu. Eminim ki o akşam takım bütünlüğü için önemli bir parçaydı.

7) Brezilya'nın elendiği gün: Ezeli rakibinizin olması güzeldir. Milli takımlarda ise bu duygu biraz eksiktir. Genelde komşular ve politik gerginlik içinde olunan ülkelerle bir rekabet ortamı oluşturulur. Fakat onların da sahadaki güç dengesi çoğu zaman birbirlerine yakın olmadığı için maçlardan ve derbilerden tat almak zorlaşır. Brezilya ve Arjantin ise öyle değil. Hem coğrafi olarak birbirlerine yakınlar hem de dünya futbolu konusunda başa güreşiyorlar. Yani yakınlık ilişki olmasa bile birbirlerine meydan okuyabilirlerdi. Sonuç olarak 9 Aralık günü Katar'da yaşananlar enteresandı. İki takım turnuvaya favori olarak geldi, Arjantin kötü başladı, Brezilya'ya kupayı verenler bile oldu, sonra aynı gün sahaya çıktılar. Arjantinliler tribünde kendi maçlarını beklerken, Brezilya penaltılarla elendi. Yani hem ezeli rakip eve döndü, hem de Arjantin'e daha kolay yol açıldı. Müthiş gaz unsuru...

8) Enzo ve Julian: Bence turnuvada Arjantin'i yukarıya çıkaran ikili buydu. Suudi maçında ilk 11'de yoklardı. Scaloni, o gün dedelerle oynadı. Sonra gençleri sahaya attı ve meyvelerini topladı. Bu yazının konusu taktiksel müdahaleler değil. Fakat müdahaleler ve sonrasında kazanılan başarı, ismini yeni yeni duyurmaya çalışan iki genç çocukla olunca anlamlı hale geliyor. Onların hikayesi de Arjantin'in hikayesine renk katıyor.

9) Finallerin golcüsü Di Maria: Angel Di Maria bence turnuvada iyi değildi. Zaten çok da oynamadı. Fakat hikayeye geçen seneden başlamak lazım. Senelerdir kupa kazanamayan Arjantin, Maracana'da Brezilya'yı yenerek hasretini dindirdi. Bu özgüvenin muhakkak Katar'a yansıması olmuştur. İşte o gün finalin golünü atan isim Di Maria'ydı. Döndük Katar'a... Finalde ilk 11'e girdi. Fransa maçında skoru 2-0'a getiren golü attı. İki sene, iki final, iki kupa, iki gol ve karşınızda Angel di Maria... Kötü oyun ama güzel hikaye...

10) Scaloni: Adamı iki maçlığına göreve getirdiler. İki kupa kazandı. Suudi Arabistan maçından sonra evine gönderiyorlardı, şimdi Buenos Aires'e kupayla inecek. 2006'da Messi'nin takım arkadaşıydı. Şimdi ona kupa kazandıran hoca oldu. Sahada oynarken birbirleriyle konuşurken bir fotoğrafları varsa caps hazırlardım:
"Leo, sana Dünya Kupası'nı kazandırayım mı"
"Hayır ben sana kazandırayım."

Pazar, Aralık 18

Huzursuzluk


Zülfü Livaneli'nin müzisyenliğine daha aşinayım. Edebiyat kısmı ise aynı derecede değil. 2008 yılında askerdeyken okuduğum Mutluluk'u çok sevmiştim mesela. Aslında o günden ve o referanstan sonra daha çok okumam gerekirdi ama orada kaldı birlikteliğimiz!

14 sene bekledim. Livaneli'nin 2017 yılında yazdığı ve o dönemin gündeminden beslendiği romanı Huzursuzluk'un hiç farkında değildim. Tamam; ben de kitap kurdu veya her yeni çıkan kitabı merak eden bir okuyucu değildim ama en azından bu tip popüler yazarların çıkan kitaplarından bir şekilde haberdar olurdum. Üstelik Huzursuzluk oldukça geniş kitlelere ulaşmış, çok satmış... Benim radarıma girmemesine şaşırdım.

Livaneli gibi 70'li yaşlarında birinin zamanını ruhunu yakalamaya devam etmesine şapka çıkarıyorum. Ne yaşadığı ülkeden, ne beraber yaşadığı insanlardan uzak değil. Fildişi kulelerde değil, toplumun içinde. Belki de gerçek aydınlardan biri.

Huzursuzluk da bu anlamda doyurucu bir kitap. Ortadoğu'da yaşanan ve Amerika'ya kadar uzanan bir dramı merkezine alıyor. Hikayeyi anlatırken hem karakterlere hem mekana hem kültürlere uzanıyor. Hiçbirine uzak değil. Bize çok sayıda bilgi veriyor ama bu esnada öyküden de uzaklaşmıyor. Yani bilgi yağmuruna uğramadan bilgileniyoruz. Üstelik aynı anda hem kadim kültürlerden hem popüler kültürden bahsediyor, bir Ezidi kızını anlatırken şehirlilerin yaşantısından da bahsediyor.

Aslında Mutluluk'ta da bu durum vardı ve çok daha güçlüydü.

Bu arada karakterlerin de genç olduğunu ekleyelim. Yani 70 yaşındaki Livaneli, 30'larındaki insanları tahlil ederken zorlanmıyor. Bu bile toplumun herhangi bir kesiminden uzak kalmadığının kanıtı gibi...

Fakat diğer yandan kitabın ebedi açıdan çok kuvvetli olmadığını üzülerek belirtmem gerek. Livaneli'nin ülke standartlarında (hem de 2017 standartlarında) iyi bir roman kaleme aldığını kabul edebiliriz ama sanki eser biraz çalakalem yazılmış gibi geldi.

Hızlı hızlı geçilmiş, kafadan geçenler hemen yazıya aktarılmış. Akla bir konu gelmiş. Bu konu karakterler üzerinden detaylandırılmış ama yazıya geçerken çok fazla üzerine düşünülmemiş gibi. Hatta belki de yazarın, belirli kesimler, gruplar, karakterler üzerinde bazı fikirleri vardı. Bunları ifade etmek istiyordu. Bunun için bir roman kurguladı ve satır aralarına bu fikirleri döşedi. Yalnız o cümleler de biraz slogan tarzında kalmış gibiydi.

Belki de biz yanılıyoruzdur. Üstelik bu önemli bir eksi(k) mi onu da bilemiyorum. Sonuçta kitapta anlatılan dram bir şekilde içimize işliyor, kafamıza giriyor ve bizi de bir şekilde huzursuz etmeyi başarıyor.

Belki biz de Livaneli ile benzer fikirlere, 2010'larda Ortadoğu'da yaşanan cehennemde hangi tarafların acı çekip hangi tarafların acımasız olduğu konusunda aynı düşüncelere sahip olduğumuzdan bir bağ kurduk. Konuya daha ortadan veya daha bilgisiz bakan birini çok fazla etkilemeyebilir. Oysa esas mesele, benzer fikirlere sahip olanların yüreğine girmek değil, diğerlerini etkilemek olmalıydı.

Sonuç olarak; kötü bir roman değil. İyi de değil. Eminim ki Livaneli'nin daha iyi eserleri vardır. Bundan sonra arayı 14 sene uzatmamayı planlıyorum.


Cumartesi, Aralık 17

Kırıcı Bir İlan

Belçika Futbol Federasyonu'nun Roberto Martinez'in ayrılığı sonrası verdiği iş ilanını yadırgadım.

Oysa birçok kişi bunu hoş ve güzel olarak değerlendirdi. Bir farklılık olarak niteleyenler, "sosyal medya çağı için uygun bir hamle" diyenler oldu.

Tamam; iş ilanı vermekte sıkıntı yok. Dünyanın bir önceki bir numarası Belçika da olsanız, futbolu icat eden İngiltere de olsanız, Dünya Kupası'nı en çok kazanan Brezilya da olsanız böyle bir girişimde bulunmanız anlaşılabilir.

Beni rahatsız eden iş ilanının detaylarıydı. Verilen detaylar sanki, Roberto Martinez'i eleştirmek için kullanılmış.

"Taktik bilgisi ve iç görüleri güvenilir, doğru kişisel becerilere sahip, en iyi oyuncuları yönetebilme deneyimine ve kazanma alışkanlığına sahip, birbirine sıkı sıkıya bağlı bir grup oluşturmayı nasıl başaracağını bilen, oluşturduğu takıma genç oyuncuları entegre etmeyi başaran bir teknik direktör arıyoruz..."

Bu vasıflarda olmayan bir teknik direktörü kabul etmeyecek misiniz? Mesela ilk cümlelere tamamen uyan Jose Mourinho, son maddede zayıf kalır. Başvuru yapsa, sırf bu madde yüzünden elenecek mi? Hatta Mourinho veya onun ayarındaki bir teknik direktörün başvuru mu yapması gerekecek?

Tabi ki federasyon bu ilanlara yapılan başvurular üzerinden bir değerlendirme yapmayacaktır. Yapacak mı yoksa? Yani ne bileyim, teklif götürebileceği herhangi bir teknik direktöre gitmeyip sadece ilanlara bakacak değil ya...

Yani hoca arayışları zaten bildiğimiz yollardan devam edecektir. Bu esnada ilan da verilebilir. Bunu kurumsal iş hayatına paralel bir dille süsleyebilirsiniz. Gayet de komik olurdu. "Esnek çalışma saatlerine uyumlu", "Tercihen ofis ortamında çalışan ama dileyen için evden çalışma imkanı..." gibi cümleler kullanılabilirdi.

Fakat taktik bilgisi, genç oyuncuları entegre etme falan deyince sanki Martinez bunları yapmamış da, gelenin bunları yapması özellikle istenmiş gibi oluyor. Belki de öyledir. Gerçekten de senelerdir turnuvalarda beklenti vermeyen hocalarından memnun değildi Belçikalılar. Fakat bunu dile getirme yöntemi bu mudur? Hatta bunu artık bu saatten sonra dile getirmeye gerek var mıydı? Olan olmuş, ölen ölmüş...

Komşu Hollanda'dan gelen Dick Advocaat'ın bir senelik dönemini saymazsak, Martinez 55 sene sonra Belçika Milli Takımı'nı çalıştıran ilk yabancı teknik direktördü. Acaba yerli olsaydı, mesela ülkenin eski efsane futbolcularından biri olsaydı, bu ilan çıkar mıydı? Sadece soruyorum.

Merak ettiğim bir diğer husus; federasyonun şu anda  yerli veya yabancı konusuna bakışı nedir? Mesela yine yabancı teknik direktör istiyorsa ama ilana hiçbir yabancı teknik direktör başvurmazsa ne olacak?

Cevaplar belli zaten. Bunların hepsi formalite sorular. Olan Martinez'in itibarına oldu.

Bu ilan gerçek bir iş ilanı değildi belki ama gerçek ve negatif bir referans mektubu artık...

EDIT:

Yazıyı yazdıktan sonra dikkatli okuyucularımızdan mail ve mesaj yağmuruna tutulduk. (sadece 1 kişi).

Roberto Martinez göreve gelmeden önce de Belçika Futbol Federasyonu'nun benzer bir ilan verdiğini, bunun artık bir gelenek olduğunu belirtti.

Ben o dönemi ıskalamışım. Fakat görüşüm yine aynı hala. "Buna gerek var mı?" diye sormaya devam ediyorum.

Fakat bu sefer bazı sorular daha anlam kazandı. Yani Roberto Martinez, Everton'ı çalışmış bir Premier Lig hocası olarak federasyona CV'mi yollamış? Süreç öyle mi ilerlemiş.? Eğer öyle ilerlemediyse halen neden ilan veriliyor?

Martinez'in ilk görüşmeler esnasında powerpoint sunumu yaptığından bahsediliyor ki bu gayet olağan bir durum. Abdullah Avcı da Beşiktaş ve Trabzonspor ile görüşmelerinde sunumlar hazırlamıştı. Fakat kulüplere CV yolladığını sanmıyorum.

Bu düzletmeyi ve 2016'da yaşananları halkımıza aktaralım ama fikrimiz halen değişmedi...

Cuma, Aralık 16

Ödeşmeler ve Şahmeran


 

Barış Bıçakçı ile başlayan hevesim beni Sait Faik'e götürmüştü. Bir süre hikaye formunda kalmak istemiştim. Kendi hevesimi alevlendirmeliydim. Tomris Uyar'ı daha önce pek okumamıştım. Bir öykü kitabı ile başlamak iyi fikir olabilirdi. Hem kendisi ile tanışmış olurdum gem de serime devam ederdim.

Fakat nedense beklediğim hazzı alamadım. Uyar'ın şairlik yeteneği kitabın satırlarına sızmış. O konuda diyecek lafımız yok. Kelimelerle oynanmış. Bir edebiyatçı olduğunu hissettirmiş.

Oysa benim için konu önemliydi. Konulara girmekte çok zorlandım. Yazarın oldukça tepkili olduğunu hissettiğim ama neye tepkili olduğunu kavramakta sıkıntı yaşadığım öykülerdi. Hatta öykü de denemezdi. Daha çok bir iç döküş gibiydi belki de. Kurgusal karakterler yaratılsa da sanki Uyar kendinden bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş gibiydi. Biraz bunaldığımı itiraf etmeliyim.

Açıkçası öykülerin içine girmekte zorlandım. Aklımda kalan bir öykü var mı diyerek kendime sorsam, herhalde kitabın kapanışı olan Şahmeran dışında bir alternatif üretmem zor oldu. Şahmeran da zaten çok iyi değildi bence ama en azından akılda kalması için yeterli sayıda motif kullanmıştı. Kısacası; en iyisi bile beni çok etkilemedi.

Böylece kısa süren öykü kitabı silsilem sona erdi. Galiba arar vermem lazım. 2023'te yeniden oraya yönelmeyi planlıyorum ama önce biraz daha roman, anı ve diğerleri...

Perşembe, Aralık 15

Muchachos Kazansın

Dünya Kupası'nda tarafım devamlı değişiyor. Zaten takım sayısı azaldıkça, kalanlarla idare ediyoruz. Fakat esas sıkıntı benim kararsızlığım ve bir takımın arkasında olamam...

A Milli Takım bizi turnuvalardan o kadar yıl boyunca uzak tuttu ki, çevremdeki herkesin ikinci bir milli takımı var. 2002'den önce de böyleydi, sonrasında bizim kuşak da takımlarını seçti. Herkesin her turnuvada desteklediği bir başka takımı var. Ben her zaman İtalya ve İspanya'ya daha yakındım ama hiçbir zaman da (2006 hariç) çevremdeki çoğu 'sıkı' taraftar gibi olamadım.

Bu turnuvada zaten İtalya yoktu, İspanya da daha Katar'a gelmeden beni umutsuzluğa sürüklemişti bile. O nedenle turnuva boyunca sık sık başka başka takımların kazanmasını istedim. Sabit bir noktada kalamadım. Fakat turnuva havası başkadır ya; işte o hava beni her geçen gün Arjantin'e yakınlaştırdı ve emin olun bunun Lionel Messi ile hiç alakası yok.

Sanırım bizim yakaladığımız Dünya Kupası zamanının en renkli takımı Arjantin...

86 ve 90 Maradona ile finaller, 94 doping skandalı, 98 İngiltere ve Hollanda maçları, 2002'de favori gelip ölüm grubunda erken elenme, 2006 belki en renksizi, 2010'da zar zor geçilen elemelerin ardından kulübede Maradona sahada Messili maçlar, 2014 kaybedilen final...

Son 30 yılda bu kadar renk katan, turnuvaya her duyguyu veren, dibi de zirveyi gören de başka bir ülke olduğunu sanmıyorum.

2014'te durdum, zira orası önemli. O turnuvada Arjantin finale kadar giderken, bir aya damga vuran tezahürat vardı. Pele ile Maradona'yı kıyaslayan, 1990'daki maça atıfta bulunan harika bir tezahürat... Brezilya ile Maracana'da oynanacak bir finale ve kazanılacak kupaya kilometrelere uzaklarda olan beni bile inandırmışlardı. Christian Vieri bile bu tezahüraı söylüyordu.

Yani renklilik sadece sahadan ibaret değildi. Arjantin taraftarları da, tıpkı takımı ve figürleri gibi turnuvalara damga vuruyor. Hadi Brezilya komşu ülkeydi, aktılar oraya kolayca. Katar'da bile şu an Arjantin şovu izliyoruz. Başka hiçbir ülke taraftarı bu kadar yoğun ve coşkulu değil (Belki Fas'ı ayırabiliriz ama onlar da takımlarının peri masalı sayesinde güç alıyor). Her maçta tribünlerin dörtte üçü Arjantinlilerle dolu. Üstelik öyle kuru gürültüden, sıkışınca söylenen milli marşlardan ibaret değiller.

2014'teki tezahüratları kadar güzel olmasa da 2022'ye de damga vurdular. Muchachos her maçta dakikalarca söyleniyor. Oyuncular maç sonunda tribünlerle beraber söylüyor, sonra gidip soyunma odasında kendilerinden geçiyor.

Arjantin'i Lionel ve Diego'nun ülkesi olarak tanımlayan, Falkland Adaları'na gönderme yapan, kaybedilen finalleri unutmayan, geçen sene Maracana'da kazanılan Copa America'yı unutmayan muhteşem sözleri ve iyi bir melodisi olan tezahürat.

Aslında bir tezahürat değil. Ya da aslında bir tezahürat. Racing taraftarlarının aynı melodiden başka bir tezahüratları vardı. Sanırım Racing taraftarı olan La Mosca grubu, turnuvadan önce bu melodinin üzerine milli takım için sözler yazıp bir şarkı yayınlanıyor. Bu şarkı da ülkede bir fenomene dönüşüyor. Sosyal medyada kendi cover'larını yayınlayanlar, televizyon programlarında söyleyenler ve daha fazlası...

Konuyu bölmeyeyim ama Racing tezahüratının buraya kadar gelmesi de bizim için şaşırtıcı. Yani Boca-River değil, Racing... Biz de Eskişehirspor tribünlerinin bir tezahüratının milli takıma seçilmesi gibi. Zaten büyüklerin (kitlesi yoğun olanların) tezahüratları bile milli takıma adapte olamıyor... Arjantin futbol kültüründe her şey mümkün demek ki...

Bu tezahüratı bana ilk olarak turnuvanın ilk günlerinde İspanya'daki dostumuz Ata Atay göndermişti. Dinlediğimde güzel bulmuştum ama 2014 etkisi de alamamıştım. Fakat turnuva ilerledikçe tezahüratın kendisine değil, yarattığı coşkuya hayran kaldım.

Bu coşkuya, bu inanmışlığa, bu adanmışlığa kayıtsız kalamam. Biz duyguların esiriyiz. Tutkuları olan insanlarla ortak noktamız var. 2014'te de böyle hissetmiştim ama o zaman finalde rakip Brezilya olmayınca hava kaybolmuştu.

Şimdi ise durum öyle değil. Arjantin sadece Brezilya'ya nanik yapmak için değil, artık zamanı geldiği için bu kupayı istiyor. Her unsuruyla istiyor ve bu da beni çok etkiliyor.

Tribünde taraftarlar, protokolde eski futbolcular, sahada şu andaki futbolcular... 

Hollanda maçında soyunma odası koridorları karışıyor, bir bakıyorsunuz Agüero orada... Ne alaka diyorsunuz, bu sefer tribünde Crespo'yu, Sorin'i, Kempes'i görüyorsunuz. Kulübeye bakıyorsun, yenilince ve yenince ağlayan bir Aimar... İnsan ister istemez Dünya Kupası maçlarına kafası güzel gelen coşkulu Diego Maradona'yı da arıyor ama kimse onun yokluğunu  hissettirmiyor. Hollanda maçı öncesinde Brezilya'nın elendiği haberi geliyor, tribün coşuyor.

Sadece Katar değil; normal olarak Buenos Aires'te de meydanlar kalabalık. Tüm halk hep beraber maçları izliyor. Bir sosyal etkinlik olarak değil ama; orada olmak için değil. Herkes kupayı istiyor. Çok istiyor.

Duyguları olanları severiz. Haliyle biz de bir ay içinde, zamanla artarak, kartopu çığa dönüşerek Arjantin'e gönül vermeye başladık. Şimdi artık Fransa ile oynanacak finalde Muchachos kazansın diyorum. Fransa'ya Mbappe'den dolayı sempatim vardı ama bu oyun sadece futbolcularla sınırlı değil ki. Tribünden geldik biz, özümüzü unutmayalım.

Hem zaten Fransa geçen turnuvayı kazandı. İki turnuva üst üste kazanmak da Pele'ye yakışıyor. Orada kalsın. Arjantin'in vakti geldi artık...

Son dönemde hep şuna benzer cümleler kullanılmıştı: Messi'nin Dünya Kupası'nı kazanmaya ihtiyacı yok. Dünya Kupası'nın, Messi'nin kazanmasına ihtiyacı var...

Messi falan hikaye... Yani gerçekten işin hikaye kısmı. Belki şampiyonluk gelince detaylandırırız orayı. 

Fakat esas olarak; Dünya Kupası'nın bu taraftarlığa bir kupa borcu var...

Çarşamba, Aralık 14

Alemdağ'da Var Bir Yılan

Sinek IsırıklarınınMüellifi’ni okuduktan sonra, (sanırım eli kalem tutan her fanide olduğu gibi) gaza geldim. Belki ben de öyküler yazabilirdim. Bir roman yazamayacağımın farkındayım. O kadar geniş bir olay örgüsünü kurgulayamam ve çok sayıda karakter yaratamam. Fakat öykü neden olmasın? Ne de olsa Barış Bıçakçı bunu kolay göstermişti. Fakat bu işler 'ha' deyince olmazdı, yazmadan önce okumaya devam etmek gerekirdi. O nedenle de Türkiye’de öykücülüğün bir numaralı yazarına döndüm.

Yıllar önce birçok hikayesini okuduğum ve çok sevdiğim Sait Faik Abasıyanık’ın okumadığım bir kitabına rastladım. Alemdağ’da Var Bir Yılan…

Oldukça şaşırdım, zira bu öyküler bildiğim ve alıştığım Abasıyanık öyküleri gibi değildi. Özellikle de kitabın başındakiler… Genelde basit insanların, sıradan hikayelerini anlatan Abasıyanık, gerçekçilikten uzaklaşmış ve sürreal tonda öyküler yazmıştı.

İlk başta yadırgadım. Okumak istediğim böylesi değildi. Hele Sinek Isırıklarının Müellifi’ni okuduktan sonra ve "Yazmak bir bakıma anlatılmaya değmez olanı anlatmaktır. Böylelikle anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir.” cümlesine de denk geldikten sonra aradığım hiç bu değildi.

Tabi ki yine usta bir yazarlık, güçlü bir edebiyat vardı. Abasıyanık’ın kalemi gerçekten etkileyici. Dili sade. Fakat ben biraz daha öykü kurgulamanın basitliğini çözebilmek istemiştim. Gündelik yaşamdaki basit bir anı, yazıya nasıl aktardığını, nasıl basitleştirdiğini ve oradan okunaklı bir iş çıkardığını belki bir şekilde anlarım diye düşünmüştüm.

O kısım olmadı. Okuduğum kitap tam anlamıyla bir usta işiydi.

Fakat en azından ilginç bir deneyimle karşılaştık. Sürrealist hikayelerin de nasıl çıktığı benim için ayrı bir merak konusudur zaten. Yönetmen Luis Bunuel’in rüyalarından bir harman yaptığını okumuştum mesela. Ne kadar doğrudur bilemem. Adalı Abasıyanık’ın ise sanırım biraz daha keyif verici maddeler ile bu ilhama kavuştuğunu düşünüyorum. Zira artık ömrünün son dönemleriydi ve kendisini iyice rakıya verdiği zamanlardı. Belki de yanılıyorumdur. Belki de sürreal hikayeler için gerçeklikten kopmak gerekmiyordur ve bu yaratıcının içinde var olan bir yetenektir.

Öte yandan kitaptaki hikayelerin özelliğini tamamen sürreal olarak tanımlamak eksik kalır. Başka özellikleri de var onların. Toplum ve ahlak anlayışı eleştirisi çok güçlü mesela. Belki de o eleştirilerini ve iç döküşünü o yıllarda iyi anlatabilmenin tek yolu sürrealizme sığınmaktı. Veya ölümünden önce yazdığı son kitap olduğu için, belki de ölümle ve yaşamla son bir hesaplaşma içindeydi.

Ayrıca Abasıyanık’ın 1940 ve 50’leri anlattığı öykülerinde, sanki bir eski zaman insanı gibi değil de bu zamanın insanıymış gibi bir dil kullanması beni çok etkiliyor. Çağının ilerisinde mi, yoksa biz o çağı çok mu başka biliyoruz? O dönemde de insanlar yaşadılar (üstelik bizden çok uzak yıllar değil) ve bizimle benzer sorunları vardı. Hem hayat gailesi hem de varoluş problemlerine sahip oldular. Biz ise onları “babalık” olarak gördük. O yüzden ne zaman bir Abasıyanık öyküsü okusam, bizden eskilere haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Tabi bu düşüncem yaş aldıkça Abasıyanık kitaplarından bağımsız bir şekilde güçleniyor ama en azından ergenlikten çıktığımız yıllarda farkındalık yaratan, o yıllarda yazılmış öykülerdi.

Sonuç olarak tam anlamıyla aradığımı bulamasam da, bir şekilde yine çok fazla katkı veren bir kitap ve çok sayıda öykü okuduk. Eline ve kalemine sağlık Abasıyanık…

Salı, Aralık 13

Şampiyonlar Ligi'nin Başladığı Gün


Dünya Kupası heyecanı devam ederken bir yandan da Şampiyonlar Ligi'ni unutmayalım.

Gerçi şimdi güncel Şampiyonlar Ligi sezonundan bahsetmek de biraz yersiz olur. O zaman tam da bugün oynanan bir maçtan bahsedelim. 13 Aralık 1954'te oynanan bir karşılaşmadan...

1954 yılı, kafanızı karıştırabilir. Zira o yıllarda değil Şampiyonlar Ligi, Şampiyon Kulüpler Kupası bile yoktu. Fakat işte o gün oynanan bir maç; Avrupa futbolunun zire organizasyonun doğmasına neden oldu.

Maçın tarafları İngiltere'den Wolverhampton ve Macaristan'dan Honved'di. 

Bugünlerde bir Portekiz takımına dönüşen ve Portekiz takımı olmadan önceleri alt liglerde gezinen Wolves, aslında 1950'lerin iyi takımıydı. 1953-54 sezonunda İngiltere Ligi'nde şampiyon olmuştu. 1954 yılının Aralık ayına gelindiğinde de ligde liderdi. Diğer tarafta ise Honved kendi ligini uzun yıllardır domine ediyordu. Yani iki şampiyon karşı karşıyaydı.

Bir İngiliz ve bir Macar takımının karşı karşıya gelmesi, İngilizlerin rövanş isteğini daha da körükledi. Zira bir sene önce karizmayı fena çizdirmişlerdi. Avrupa'ya ve dünyaya futbolu öğreten İngilizler'in milli takımı, 1953 yılında Wembley'de Macaristan Milli Takımı'na 6-3 yenilmiş, rövanşı almak için gittiği Macaristan'da ise 7-1 mağlup olmuştu.

Haliyle Macarları yenmeleri gerekiyordu. Milli takımla bunu başaramayacaklarını anlayınca (veya bir totem denemek isteyince) bu sefer kulüp takımlarını çarpıştırmayı düşündüler.

Aslında baktığımız zaman Honved, Macaristan Milli Takımı'nın iskeletini oluşturduğu için daha kuvvetli bir takım gibi duruyordu. Fakat Wolverhampton da boş bir takım olmadığını son dönemle kanıtlamıştı. Yabancı takımlarla oynadıkları hazırlık maçlarını kazanmışlardı. Celtic'ten Spartak Moskova'ya; birçok takımı yenmişlerdi. Bu da İngilizleri galibiyet için iştahlandıran bir nedendi. İntikamı bir kulüp takımı ile, özellikle de Wolverhampton ile alabilirlerdi.

Tam da düşündükleri gibi oldu. Hatta daha da şiirseli. 15 dakikada 2-0 öne geçen Honved, ikinci yarıda yediği gollerle (iki tanesi son 15 dakikada) 3-2 mağlup oldu. Hemen hemen altı ay önceki Dünya Kupası finali gibiydi. Tek fark yazın Almanlara yenişmişlerdi, şimdi de İngilizlere...

Almanlar o galibiyeti, savaştan çıkan ulusun inşası için kullanırken, İngilizlerin amacı daha farklıydı. Gazeteler Wolverhampton'un muhteşemliğinden bahsederken, duayen gazeteciler de 'kurtların', Avrupa'nın en iyisi olduğunu iddia etmeye başlamıştı. 

Teknik direktör Stan Cullis de kendilerinin dünya şampiyonu olduğunu söyledi. Tabi bunu test edecek bir organizasyon ortada yoktu. Sadece Honved'i yenmişler, öncesinde de birkaç maç kazanmışlardı. NBA'i veya MLB'i kazanan dünya şampiyonu olduğunu söylemesi gibi değildi ama sonuçta ortaya bir iddia konmuştu.

Ballon d'Or, Fransa Bisiklet Turu, Dünya Kupası, olimpiyatlar gibi organizasyonların fikir babası olan Fransızlar bu tartışmaya kayıtsız kalmadı. Jacques de Ryswick, Avrupa'nın en iyi takımını belirleyecek bir turnuva önerisinden bahsetti. Gabriel Hanot, Wolverhampton'ın bir unvan elde etmek için Budapeşte deplasmanına gitmesi veya Milan ve Real Madrid ile karşılaşması gerektiğini savundu.

Fransızların daha önce tutan fikirleri, yeni yeni emekleme döneminden çıkan UEFA'yı heyecanlandırdı. Hemen ertesi sezon bir turnuva düzenlendi. 16 takım yer aldı. Real Madrid, Milan, PSV, Anderlecht, Partizan, Rapid Wien, Sporting gibi takımlar tarihi organizasyonun ilk parçası oldular. İşin ilginç yanı bir İngiliz takımı yoktu. Daha doğrusu önce vardı. İngiltere'nin şampiyonu Chelsea, turnuvaya ilk turdan katılmış ama sonrasında devam eden lige konsantre olamayacağını düşünerek katılmaktan vazgeçmişti.

Tam bir İngiliz futbolu örneği...

Ve işte Avrupa'nın kulüpler düzeyindeki futbol şampiyonası da böyle doğdu. Orta Avrupalıların oyun gücü, İngilizlerin gazı ve Fransızların fikirleri sayesinde... Kazanan ise Real Madrid ve İspanyollar'dı...

Pazartesi, Aralık 12

El Caso Figo

El Caso Figo, bu senenin Ağustos ayında Neftlix'e geldi. Birkaç gün sonrasında Terim belgeseli de 'vizyon'daydı. O zamanlar nişanlım, şu anda eşim olan canım sevgilim ikisinden birini izleyebileceğimizi söyledi. Karar bendeydi. Onunla beraber izleyebilmek adına ve onun da çok sıkılmamasını düşünerek tek bölümlük El Caso Figo'yu tercih ettim.

Faka bu tercihte başka etkenler de mevcuttu. Terim içeriğine gelen bazı eleştirileri duymuştum. Sadece Fatih Terim'in başarıları odaklanan, bizim bilmediğimiz bir şey söylemeyen, birçok merak edilen soruyu sormayan, detaya girmeyen bir işti.

Figo hakkında çok fazla yorum okumamıştım ama tahmin edebiliyorum. Zaten isimler de farkı belli ediyordu. Biri sadece Terim'di, diğeri Figo olayıydı... O nedenle istikamet Adana değil, İberya oldu! 

Terim belgeseline gelen eleştirilere hakimim ama yapımı henüz izlemedim. İzlersem kendi yorumlarımı yazarım. Fakat eleştiriler hakkında birkaç cümlem olabilir. O eleştirilerin, aslında Türkiye'deki spor içeriklerinin büyük bir kısmının hak ettiğini belirtmem lazım. En basit röportajdan, en detaylı prodüksiyona kadar...

Karşımızdaki spor figürlerini konuşturmak için çok fazla taviz veriyoruz. Onları kırmak istemiyoruz. Onları üzmek istemiyoruz. Onları övmeye çalışıyoruz. Onların istedikleri havuzlarda yüzüyoruz. Onlara kendilerini anlatmaları için alan veriyoruz ama o alanda herhangi bir baskı kurmuyoruz. Baskı kurma işini, proje sonra erdikten sonra karşı karşıya olmadığımız zamanlarda yapıyoruz. Sonra da ortaya gudik işler ve düşünceler çıkıyor.

Bu paragrafı fazla uzatmayalım ama El Caso Figo'da en sevdiğim ve özendiğim durum buydu. Yoksa zaten hikayenin ana planına hakimdim. Ezeli takıma belenmedik bir şekilde transfer olan yıldız futbolcu. Defalarca benzerlerini yaşadığımız gibi, Luis Figo'nun Barcelona'dan Real Madrid'e geçişini de o yaz gün gün yaşamıştık.

Fakat belgesel, olayın tüm bilinirliğine, popülerliğine ve işlenmişliğine rağmen bize daha fazlasını veriyor. Luis Figo, konuşturulan isimler arasında. Ben hem belgeselin ismini, hem fragmanını hem de belgeselin ilk sahnesini (Figo, 'olanları bir de benden dinleyin' minvalinde bir cümle kuruyor) izleyince Portekizli oyuncunun günah çıkartma seansı olduğunu düşünmüştüm. Oysa yanılmışım.

Belgesel boyunca çok az kişi konuşuyor. Bu bir anlamda iyi bir anlamda eksik... Fakat yine de ana karakterler orada. Luis Figo, menajeri, transferde etkin rolü olan eski futbolcu Paulo Futre (ne kadar değişmiş yaşlanınca), Real Madrid'in o dönem için başkan adayı Florentino Perez, Figo'nun o dönem yakın arkadaşı olan Pep Guardiola, Barcelona'nın o dönemdeki başkanı Joan Gaspart... Yani o yaz günlerinin tüm aktörleri karşıızda.

Belgselin (buna belgesel demek ne kadar doğru bilmiyorum, 20 yıl sonra çıkan yeni haber/haberler de diyebiliriz) en güzel kısmı herkes kendi hikayesini, kendi bakış açısıyla anlatıyor. Herkesi kendisin haklı olduğunu iddia ediyor ama izleyiciye göre kimse ak değil. Yaklaşık iki saat sona erdikten sonra, birbirinize şu soruyu soruyorsunuz: Sence hangisi yalan söylüyor?

Bu sorunun cevabını vermek zor. Luis Figo'nun bu belgeseli tercih etmesi ilginç olmuş. Zira Barcelonalılar için nefret unsuruyken dünyanın geri kalanı için "Bize ne canım, adam gitmek istedi gitti" denilecek noktaydı. Belgeselden sonra, Barcelona'yı daha yüksek maaş için tehdit ettiğini düşüneneler artmış olabilir. Tabi ona olan sempati de azalmıştır. Florentino Perez oldukça karizmatik bir şekilde iş bitiren başkan rolünde. Kulübünün haklarını savunan ve bir oyuncuya iltimas geçmeyen Gaspart'a yazık olmuş gibi duruyor. Futre'nin bu olayda yer alması can sıkıcı. Ve tabi ki yine bir Portekizli menajer oyunları başrolde...

Öte yandan kel teknik direktörler çarpışmasında iyi bir Zidane'cı olan ve Pep Guardiola'ya ilgisiz kalan eşim; bu belgeselden sonra sıkı bir Pep sempatizanı oldu. Haksız da değil. Konuyu bir transfer çalımı ve hikayesi olarak değil de insanı bakış açılarıyla ele alan, koltukta oturanların en duygusalı kendisiydi.

Konuyu biliyorduk ama detayları öğrenmek istiyorduk. Belgeselde bunu bulacağımızı tahmin ettik. Fakat kafamız daha çok karışarak ekran başından ayrıldık. Normalde bunun bizi rahatsız etmesi gerekirdi. Oysa tatmin ediciydi. Çünkü tüm o karakterler, 22 yıl öncesini kendi gözlerinden anlattılar. Bir anlamda başrol karakteri bol bir gençlik dizisi kadar entrikalı ve bir soygun filmi kadar heyecanlıydı ama tamamen gerçekti.

Projenin başındaki yönetmenler David Tryhorn ve Ben Nicholas, daha önce Pele'yi de çekmişler. Duyduğum ama izlemediğim bir yapımdı. Bu sayede Pele hakkındaki hevesim de tavana çıktı. Bu ikilden Tryhorn, "Biyografilerden veya sportif başarılardan ibaret olmayan, yeni bir şeyler söyleyen spor belgesellerine rastlamak giderek zorlaşıyor. El Caso Figo'nun bu açıdan farklı olduğuna inanıyoruz." diyor. 

Kesinlikle haklı. Yine de son dönemde bu tarz işlerin arttığını kabul etmek ve haklarını vermek gerek. Öte yandan bir kahramanın renkli hayatını veya başarıya giden yolda yaşadığı zorlukların destanlaştırıldığı hikayeler biraz sıkmaya başladı. Onlar da lazım ama sporcuları konuşturmak için sadece bunlara ihtiyaç kalmamalı. 

Güzel bir gazetecilik işi de diyebiliriz El Caso Figo'ya. Fakat diğer yandan İspanyol gazetecilerin o dönem yaptıkları işleri unutmamak lazım. Radyoda erkenden haberi patlatan ve ufak bir yalanla ortalığı karıştıran Jose Ramon de la Morena, Figo'nun kaldığı otele denizden girip fotoğraflarını çeken Jose Felix Diaz benim tüm iştahımı uyandırdı. 

Belgeselden aklımda kalan çok fazla şey var. Fakat en can acıtıcı kısmı, Real Madrid ile sözleşme imzaladığı günü Akdeniz sahillerinde gemileri batmış gibi duran Luis Figo'ydu. O görüntüleri defalarca izlemiş ama hiç böyle hissetmemiştik. El Caso Figo'yu izleyince ve sıra o anlara gelince, Figo'nun aslında Madrid'e gitmek istemediğine ikna oluyoruz.

Fakat sonuç olarak gitmişti. Açıkçası Fenerbahçe ile sözleşme imzalayan Tanju Çolak gibiydi. Ve Tanju Çolak'ın da o gün üzgün olması, affedilmesine yetmemişti.

Pazar, Aralık 11

Brezilya'ya Üzülmek

Futbolla ilgilenmeye başladığım küçük yaşlarda yerelde olan biteni ıskalamıyordum. Haliyle burası ile çok fazla fikrim, düşüncem vardı. Sevdiklerimi ve sevmediklerimi şekillendirmek için çok fazla veri vardı önümde.

Fakat o yıllarda uluslararası futbola dair bir şeyler öğrenmek kolay değildi. Internet yok, televizyonda maç yayını yaygın değil, gazete haberleri kısıtlıydı. Haliyle ben de büyüklerimin laflarıyla anlamaya çalışıyordum dışarıyı.

Mesela o dönem yaşı 30'dan büyük olan herkes Brezilya'dan bahsediyordu. "Dünyanın en iyi futbol ülkesi", "Herkes futbol oynar ama onlar başka bir şey icra eder", "Sanat gibi, dans gibi, samba gibi..." 

Brezilya denilince artık aklıma, topu yere değdirmeden gol atan bir takım geliyordu. Popüler kültür de buna yardım ediyordu. Zafere Kaçış'taki Pele'yi görüp Brezilya futbolundan etkilenmemek mümkün değildi.

Bunların hepsi 90'ların ilk yılları için geçerliydi. Ardından 1994 Dünya Kupası geldi. Ve tarihin en sıkıcı Brezilya Milli Takımı şampiyon oldu. Tabi ben tarihin en sıkıcı Brezilya'sı olduğunu bilmiyordum. Daha önce bana denildiği gibi yine şampiyon olmuşlardı. Yine en iyilerdi. Fakat herkesten farklı futbol oynuyor dedikleri ülke bu muydu? Daha önce de böyle mi kazanmışlardı? Yoksa herkesin iyi ve farklı dediği oyun bundan mı ibaretti... Normali bu muydu?

O yüzden bende hayal kırıklığı yaratan, dört sene boyunca hevesle beklediğim Brezilya Milli, Takımı'nı bir daha hiç sevemedim. Hiçbir turnuvada desteklemedim. Üstüne bir de 1998 Dünya Kupası grup aşaması geldi. Son maçta Norveç'e yenilerek Fas'ın elenmesine neden oldular ki, o Fas, bu sene çeyrek final oynayan Fas'tan çok daha heyecan vericiydi.

Tarihin garip bir cilvesi. Renkli futbol oynamıyorlar diye sevmediğim Brezilya Milli Takımı'na en çok yaklaştığım turnuva 2010 Dünya Kupası'ydı. 1994'ün kaptanı Dunga, bu sefer teknik direktördü ve takımını 1994'teki kadar pragmatik ve Avrupa futbolu kadar sert oynatmaya çalışıyordu. Ben artık 20'lerimin ortasındaydım, futbola bakışım değişmişti ve Brezilya'nın bu değişimine de saygı duymuştum. Hatta o dönem yaygın görüş Brezilya'nın kimliğinden sapması nedeniyle eleştiri yüklüydü ama benim için ideal bir dönüşümdü. Fakat Hollanda maçındaki Felipe Melo damgası, o 'Avrupalı' takımın ilerlemesini engelledi.

Bu sene başında da Brezilya'ya özel bir sempatim yoktu. Herhangi bir şeye, ya da en azından birçok şeye, antipati duyacak kadar da genç ve enerjik değilim. O nedenle Brezilya ile mesafemi yakınlaştırdım, orta seviyede tuttum. Şampiyon olurlarsa sevinmezdim ama "haklarını verelim, yürür bu takım" diyebiliyordum.

Grupta iyi takımlara karşı daha iyilerdi. Güney Kore gibi vasat bir takımı da rahat yendiler. Yol açık gibi duruyordu. Hırvatistan iyi takımdı ama çeyrek finalde karşılaşmak için en uygun rakiplerden biriydi. Brezilya'yı öne yazmaya devam ediyordum.

Artık tahminim tutmamasından ötürü bir bilinçaltı üzüntüsü mü bilmiyorum ama Hırvatistan'ın Brezilya'yı elemesi, daha doğrusu Brezilya'nın elenmesi beni üzdü.

Zaten Hırvatistan ile bir derdim yok. Hatta bir Avrupa takımının, üstelik de bir Balkan takımının böyle bir işe imza atması güzel gelir bana. Fakat sanki hikaye böyle olmamalıydı.

Maçı izlemedim. Oyunun nerede ve nasıl Hırvatistan'a döndüğünü de bilmiyorum. Fakat senaryo gerçekten acıtıcı değil mi? Yani normal bir 90 dakika sonunda Hırvatistan kazansa, Brezilya için bu kadar derin hisler beslemezdim.

Bir tarafta 21 şut çeken bir takım, karşıda 9 şut çeken ve  tek isabet bulabilen bir rakip. 120 dakikalık maç 1-1 sona eriyor. Penaltılar artık işin kaderi.

Şampiyon adayı olarak turnuvaya geliyorsunuz. Bunun altını dolduran sonuçlar alıyorsunuz. Son 1.5 senede sadece, yedek oyuncularla çıktığınız grubun formalite maçında Kamerun'a son dakika golüyle yeniliyorsunuz. Son üç senede sadece iki maç kaybetmişsiniz. Ve tüm hayaller seri penaltı atışlarının ardından sona eriyor.

Tabi ki futbolda böyle anlar mevcut. Hem de çok sayıda. Fakat tüm hikayenin hiç beklenmedik bir anda, olmayacak bir yerde, ansızın sona ermesi ve son noktayı koyması da ayrı bir his; bunu paylaşabiliyorum.

Ne yalan söyleyeyim, hayatımda ilk defa Brezilya'ya üzüldüm. Belki maçı izlesem böyle olmazdı. Duygular değil mantık öne çıkabilir ve kazanana "devam aslanlarım" derdim. Fakat maçı izlemeyince ve sadece geniş zamandan gelen olay örgüsüne bakınca, ortaya dramatik bir film senaryosu çıktı.

Diğer yandan ezeli rakip Arjantin'in aynı gün penaltılarla tur atlaması var. Orada başka bir hikaye yazılıyor. Eğer oranın sonu farklı biterse, bu sefer Brezilya'nın elenmesi diğer hikayeye ayrı bir sos katacak. Belki o zaman Brezilya'nın elenmesine sevinmeye başlarım. En azından artık bir anlam kazanır bende. Onu da bir hafta içinde göreceğiz.

Fakat şunu eklemek ve hakkını vermek gerekir. 21.yüzyılın en olaylı, en fazla hikayeli, en maceralı Dünya Kupası oluyor. Keşke şu maçlar bir yaz gününe denk gelseydi...

Cumartesi, Aralık 10

Sinek Isırıklarının Müellifi

 


Yıllar önceydi ve çok da güzeldi..

Barış Bıçakçı'nın 2004 yılında çıkan ve yıllar geçtikçe meşhur olan, sevilen Bizim Büyük Çaresizliğimiz kitabını okumuştum ve hayran kalmıştım. O kadar hayran kalmıştım ki; filmi de sırf bu yüzden izlemişti ve o da bizim büyük hayal kırıklığımız olmuştu. Zira kitap şahaneydi. Film ise biraz eksikti.

O kısa romanı, kendi yaşam hikayemi baz alınca tam vaktinde (2013) okumuştum. Orta yaşa yaklaşıyordum, yaklaşık 20 yıllık arkadaşımla beraber yaşıyordum, iyi kötü bir işim vardı, halı saha maçları yapıyordum her şey akıp rutinde ilerliyordu ama hayatımın geri kalanına dair herhangi bir öngörüm, tahminim ve beklentim yoktu.

Tam olması gerektiği zamanda gelen olması gereken bir kitaptı. Bunu yazan yazara daha fazla ilgigi duymam lazımdı. Fakat nedense 2013 yılından bu yana bir daha bir Bıçakçı kitabı okumadım. Denk gelmedi. Oysa o günlerde bloga, Bizim Büyük Çaresizliğimiz için şu satırları yazmıştım: "Bir daha okumaktan sıkıntı duymayacağım kitabı, yine böyle özel bir zamanda okumak isterim ki; bu da belki 10 senede bir defa denk gelir."

Aradan on değil dokuz sene geçti, Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i tekrar okumadım ama yine bir Barış Bıçakçı kitabı vardı elime.

O kitap Sinek Isırıklarının Müellifi'ydi. Aldım elime ve hızlıca okudum. Ve sanırım bu da tam vaktinde çıktı karşıma.

Yazar olmaya çalışan, para kazanamayan, istese başka bir sektörde iyi para kazanabilecekken bunu hayalleri için geri tepen, eşi yoğun bir şekilde, stresli bir işte çalışırken kendisi evde oturan ve hayallerinin gerçekleşmesini bekleyen melankolik bir adam...

"Siz de bilirsiniz, anlatmaya değer şeyleriniz olduğunu, bir gün bunları anlatacağınızı, yazacağınızı düşünmek ne güzeldir ve bu düşünce bir kez yer etti mi nasıl da perişan eder insanı!"

Cemil'den bahsediyorum tabi. Cemil, yaşamayı seven ama bir yandan da yaşamın anlamsızlığını kabullenen biri...

"Her şey çok anlamsız! Hayat, kendi kendilerini kopyalayan dev moleküllerden başka bir şey değil. Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol iki elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın?"

Kitap böyle böyle ilerliyor. Evrenin sırlarını düşünürken bir anda üst katın tuvaletinden sızan su damlaları ile uğraşıyoruz. Cemil'den Cemil'i dinliyoruz sık sık. Fakat araya sevgili eşi Nazlı veya yakın arkadaşı İlhan da giriyor. Bize onlardan da bahsediyor. Daha fazlasından da... Evde pişirdiği nohuttan, yaptığı reçellerden, bindiği otobüsten, üst kat komşusundan, okuduğu bir haberden.. En çok da onlardan, asıl olarak onlardan.

Etkileyici olan kısım da burası zaten. 

Bir insan neden yazar? Neden yazmak ister? Herkesin bir hikayesi var. Onu anlatmak güzel olabilir. Fakat insan şu sorudan kolay kolay ayıklayamaz kendini, "İnsanlar benim hikayemi neden merak etsin?".

Bu soru rahatsız edici bir yere varınca kişi kendi hikayesinden vazgeçer ve bir şeyler kurgulamaya çalışır. Bu da herkesin harcı değildir. Biraz kendinden, biraz gördüklerinden, biraz duyduklarından, biraz da hayal gücünden...

Eğer heyecanlı ve vurucu bir dille yazıyorsanız, insanların ilgisini çekiyorsanız hikaye okutur kendini.

Peki ya sonra... Ne kalır geriye? Tabi ki hiç bir şey! Yazan insan bunu bilir. "Çok satan" olmak dışında bir misyonu olduğunu düşünürse, o zaman yazma çabasına girmesinin geniş bir amacının olması gerektiğini kabullenir. O amacı arar. Kendini rahatlatmak mı, dünyayı kurtarmak mı, insanlara mesaj vermek mi?

Belki hiçbiri belki hepsi. Ben mesela, yıllarca bunu düşündüm. Zaten bir yazar da olmadım. Ve sonra Sinek Isırıklarının Müellifi'ndeki bir cümleyle bazı şeyler canlandı.

"Yazmak bir bakıma anlatılmaya değmez olanı anlatmaktır. Böylelikle anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir.”

Ciddi meseleler, tartışılan konular gündeme giren dertler, ekonomi, siyaset, felsefe, kadın-erkek ilişkileri, nasıl zengin oluruz soruları, en iyi meslek grupları listeleri... Bunların hepsi yazılıyor ve okunuyor. Sonra kimin ne dediğini unutarak, karıştırarak bir kaosun içine giriyoruz. Fakat pişen nohutu anlatan, tuvaletteki sızıntıdan bahseden Cemil bize daha çok işliyor, bize daha çok şey katıyor.

Sinek Isırıklarının Müellifi tam benim ihtiyacım olan zamanda karşıma çıkan, ihtiyacım olan bir romandı. Bunun faydasını görür müyüm bilmiyorum. Fakat içimi harekete geçirdi. Sanatın da bir diğer amacı bu karşılıklı etkileşim değil mi?

Yine de ufak bir eleştiri. Sinek Isırıklarının Müellifi, az sayfasındaki yüksek doyuruculuğa rağmen yine de kısa cümlelerle ve aforizmalarla ilerliyor. İşte bu yazıda bile çokça alıntısını kullandım. Alıntılar yaratıyor, özlü kısa cümleler kuruyor. Bir yandan yetenekli bir yazarın elinden çıktığını kanıtlıyor ama bir yandan da dönüşen toplumun ihtiyaçlarına cevap veriyor gibi duruyor.

Oysa kitapta bundan şikayet etmiyor muydu?

"Günümüzde pek çok yazarın kitabı aforizmalar toplamından başka bir şey değil. artık romanın, öykünün kendine özgü dünyasını bulamıyoruz. Edebiyat ne yazık ki kolayca dolaşıma girecek cümlelere dönüşüyor. İnsanlar birbirlerine yazacakları, söyleyecekleri ifadeler peşindeler. has okuyucuyu da aşındıran bir şey bu."

Yine de Sinek Isırıklarının Müellifi, has okuyucunun seveceği has bir hikaye....

Cuma, Aralık 9

Son Bir Tango




Arjantin - Hollanda, dünya futbolunun ve Dünya Kupası'nın en büyük rekabetlerinden biri değil. Buna rağmen ara sıra unutulmaz eşleşmelere ve maçlara imza attılar.

1974'te Hollanda'nın Arjantin'i 4-0 yendiği maç belki de dünyanın geniş kesimlerinin total futbol ile tanışması anlamına geliyordu. Dört sene sonra finalde karşılaştılar ve kazanan Arjantin olunca bu sefer de tüm dünya, "Acaba total futbol acaba bir kaybeden mı?" sorusunu sordu.

1998'de 2-1 biten maç Dünya Kupası tarihinin en güzel gollerinde birini doğurdu.

Fakat iki takımın turnuvadaki son iki karşılaşmasından gol sesi çıkmadı. 2006'da grupta karşılaştılar, 2014'te de çeyrek finalde. Her iki maç da 0-0 sona erdi. Hücum futboluyla ve hücum oyuncularıyla tarihe damga vuran iki takımın mücadelelerinin golsüz bitmesi şaşırtıcıydı.

Fakat 2014 için benim bir parantezim var. O maç, '0-0 biten ama kaliteli ve heyecanlı olan karşılaşmalar' dosyasına kendini atabilir. Ben izlerken çok keyif almıştım. Zaten 0-0 biten maçlar, her zaman sıkıcı ve temposuz değildir. Bazen maçların 0-0 bitmesinin nedeni iki tarafın da hata yapmamasıdır. Hatasız iki takım sahadaysa ve ikisi de kazanmak istiyorsa, ortaya çok güzel bir 90 dakika ve hatta 120 çıkabilir.

Biliyorum, büyük ihtimalle çoğunluk aynı fikirde değildir. Javier Mascherano'nın yıldızlaştığı bir maç çok ilgi çekici durmayabilir. Fakat şunu da eklemek gerek. Biz de dünya tarihinin en iyi defansif orta sahalarından birini her zaman bölgesinde izleyemedik. Barcelona'da stopere geçen oyuncuyu milli takımda orta sahada görünce ve o akşam canavar gibi oynayınca çok keyiflenmiştik.

Peki şimdi bu maç nereden aklımıza geldi? Gelmemesi için bir neden yok. İki takım Dünya Kupası'nda bir kez daha karşılaşacak. Yine çeyrek final.

Üstelik iki takım da turnuvada pek iyi futbol oynamadı. Aslında ikisinden birinin yarı finali hak ettiğini de düşünmüyorum. Fakat sonunda biri çıkacak.

Az gollü, pozisyonu kıt bir maç olabilir. Varsın olsun. Öyle maçları da severiz. İşte tam da bu yüzden sekiz sene önceki maçı hatırladık. Madem 0-0 bitmeye veya az gollü geçmeye aday bir maç var önümüzde, o zaman bıraktıkları yerden devam etsinler.

0-0'ları da severiz. Hakkını verin yeter...

Perşembe, Aralık 8

Kırmızı Pazartesi

Kırmızı Pazartesi, Türkiye'de bilinen romanlardan biri. Bilenler, romanın muhabbeti geçtiğinde hemen benzer cümleleri kullanıyor. "Daha ilk cümleden kimin öldürüleceğini söylüyor".

El yükseltelim. Kitabın orijinal adı bile zaten bize bir işaret veriyor. Cronica de una muerte anunciada; yani Türkçesi ile "işleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü..."

Bize Kırmızı Pazartesi olarak çevrilmesi çok ilginç. Fakat sanırım bunun sebebi toplumumuzun spoiler'a dair en ufak veriye karşı uzak durma ezberi olabilir. Mesela bu kitabın Türkçe ismi orijinali ile bağlantılı olsa bu kadar okunur muydu?

Cevabı bilmiyorum ama yine de okunmalıydı (Zaten görseldeki baskıda olduğu gibi, o isim artık yeni basımlarda yer alıyor).

O meşhur ilk cümle ise şuydu: Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, psikoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 05.30’da kalkmıştı”

Nasar'ın öldürüleceğini bilmek, bizi hikayeden uzaklaştırır mı? İnsanlar neden bundan çekinir, neden romanların ve öykülerinin sonuçlarını hazır oldukları anda artık sona yaklaşırken duymak ister?

Oysa biz Kanıt dizisinin, Müge Anlı'nın izleyicileriyiz. Biz ölenleri biliriz. Öldürenleri de biliriz hatta. Ve merak ederiz, bu iş buraya nasıl geldi diye de sorarız.

O nedenle ben Marquez'in farklı veya riskli bir şey yaptığını düşünmüyorum. En azından olay örgüsü kısmında... Romanlar sadece sonlarında olan bitenle heyecan yaratmaz ya... Gabriel Marquez, uzun cümlelerini bu sefer bir dedektif veya gazeteci edasıyla kuruyor. Olayın peşinden gidiyor.

Romanın asıl önemli ve fark yaratan kısmı, alışılmışın dışında bir yere yönelmesinde... Yani olay örgüsünde değil, ana fikrinde... Anlatıcı tüm bu cinayet sürecini anlatırken ve olayın asli nedenlerini öğrenmeye çalışırken, Marquez de olayı özneler arasından (ölen ve öldürülen) arasından çıkarıp topluma mal ediyor. Önemli olan da buydu.

Roman, Marquez'in çocukluğunun geçtiği kasabada yaşanmış gerçek bir hikayeden esinleniyor. Ve bu hikaye bizim ülkemize çok da uyuyor.

Santiago Nasar niye öldürüldü? Kim öldürdü? Halk, onu korumak için neden bir şey yapmadı? Soruların cevapları, en azından önemli bir kısmı, hızlıca çıkıyor karşımıza. Hiç kimsenin masum olmadığı bir kasaba görüyoruz. Hatta belki de Nasar'ın ölmesini istemeyen ya da cinayetin engellenmesini isteyen sadece iki kişi vardı ve onlar da katillerdi. Onlar katil olmamak için bir işaret beklediler kasabalılardan ama ahali hiçbir şekilde olaya karışmadı. Olaya karışmamak da aslında Nasar'ın ölümüne davetiye çıkarmak değil midir? O nedenle Bir cinayeti değil, daha çok toplumsal duyarsızlığı izliyoruz.

Kitap yaklaşık 110 sayfa... Oldukça kısa. Marquez cümleleri uzun kuruyor gerçi, o nedenle emek ve zaman harcamak gerekir. O 110 sayfaya da yaklaşık 40 karakter sığıyor. Hepsinin psikoposun geldiği güne dair bir hikayesi var. Ve o gün; 'psikoposun geldiği gün' olarak anılmaktan çıkıyor ve 'Nasar'ın öldürüldüğü gün'e dönüşüyor.

Kitap öyle bir şekilde bitiyor ki... İlk cümlesinde her şeyi öğreniyoruz derken, son sayfalarda merak içinde kalıyoruz ve en önemliyi sorunun cevabını öğrenemiyoruz.

Öyle bir kapanış var ki; gözlerimizin önünde beliren görüntü bir filmin son sekansı gibi..

O kalabalık karakter topluluğu çekilir, evlerine döner, kuru bir çöl veya ıssız bir kuytu kalır. Üzerinde de boş yere can vermiş bir azınlığın cesedi durur. Kamera yavaş yavaş geriye gider, açı genişler ve yazılar çıkar...

Belki de son yazı şu olur; Nasar'ı en birliğiyle öldürdüler. Ve durduk yere gitti günahsız Nasar...