Çarşamba, Ocak 14

Hiç Sevmedim

Bir şarkıyı nasıl seversiniz?. Müzik mi sözler mi ses mi? Muhakkak hepsi önemli ama benim için çaldığı zaman ve yeri daha önemli. Her insan gibi ben de"film gibi hayatım var abi"lerdenim. Film izlemeyi seviyorum, hayatı da seviyorum İkisi birleşiyor. Böyle olunca bu filmde çalan şarkılar önemli oluyor. Zengin bir soundtrack olmalı.
Aşağıda sözlerini yazdığım şarkıyı Neslihan isimli bir bayan söylüyor. Bilen kesin biliyordur.Bundan bir sene evveline kadar ben tanımazdım. Askerde tanıdım kendisini ve bu şarkısını. Müzik konusunda manyak olan tertibim Volkan bunu Kültür Gazinosu'nda makinaya para atıp çaldırırırdı.Dinleye dinleye sevdik. Müzik acıklı , biz de melankolik olunca o günlerde dinliyorduk sürekli. Herhalde başka zaman dinleseydim sevmezdim. Belki de dinledim ve farketmedim.
Aradan aylar geçti askerlik geçti bitti. Ben güney sahillerimizde fink atarken, Serdar,Hadise, Demet üçlüsüyle gününü gün ederken bir anda sahilde köyün mısırcısı Ramazan'ın oğlu Özkan bunu çalmaya başladı. 1-2 hafta sürekli dinledik o zaman da. Uzun bir süredir dinlemiyordum. Volkan'dan msnden yolla dedim. Mal arkadaşım can dostum yanlış şarkı yollamış. Youtube'dan dinliyorum. Sevilecek bir şarkı değil. Kaliteli değil. O yüzden güzel. Kasıntı olup "illa güzel şarkı dinlemeliyim" demedik. Hayat böyle güzel.

hiç sevmedim kimseyi senin kadar
yüreğim yanmadı hiç bu kadarçok yalnızım
seninle bir yarım yoksöylemeden olmaz
ben sana aşığım, ben sana aşığım
eğer elindeyse ne olur çal kapımı
eğer yüreğindeysem ne olur sil gözyaşımı
sen bilmezsin alırım haberini
yollara küsmüşsün hissettin mi gittiğimi
buralar cehennem oldu inan bana
yanıp kavrulsamda seninle güzel ankara
güneşimiz bu aşk yakar yüreğimizi
perde olmuş gözlerimize göremeyiz hiçbir şeyi
benim kara haberim senindir
eğer leylan ölmüş derseler gelme sakın istanbul'a
bulamazsın ki beni buralarda
bir bulut ol git ankara'ya
yağ istediğin kadar toprağıma
ben bizim bahçede olacağım
tam siyah kordonlu saatin yanında
o zaman bensiz dünyaya istediğin kadar bağırabilirsin
sensiz bu dünyayı sevmiyorum, sevmiyorum, sevmiyorum diye
ama şimdi ne olursun gel
leylan hayatta ve istanbul'da
nefes almakta zor gelecek miydi bir gün bana
tek hayalim hissettiğim şu son nefeslerimi seninle alıp vermek...ben sana aşığım...

Galatasaray 94 - Khimik Yuzhny 51


Her gittiğim maçı buraya yazarak kayıtlara geçmesini planlamıştım ilk başta. O nedenle bu maçı da yazacağız seri bozulmasın diye. Fakat böyle bir maçın nesi yazılabilir ben de bilmiyorum.

Çok şükür ki skoru yüksek olan taraftanız. Maçtan keyif aldık, makaramızı yapabildik. Yazacak ufak notlar çıkarabiliriz. Ama böyle maçlarda kaybeden taraf olmak gerçekten istenilecek bir durum değil.

Geçen hafta aynı gün ve saatte Dexia maçı için Ayhan Şahenk'e gittik. Geçen haftadan daha kalabalık, ama yine de bir "tamam mı devam mı" maçı için az sayıda taraftar vardı. Doğruya doğru elimizde Fenerbahçe maçından kalan biletler olmasa belki biz de gitmezdik. Türk basketbolunun en temel sorunu ulaşım zaten. Ayhan Şahenk'e gitmek eziyet. Oraya aç karna gitmeniz tavsiye edilmez. Civarda 1-2 dürümcü dışında bakkal bile yok. Veya biz göremedik. Aynı sorunlar Abdi İpekçi Arena için de geçerli. Bu salonlarda saat 20.30da başlayan bir maçı oynatmak boş tribünlerin şaşılacak bir durum olmamasını sağlıyor. Saat 12de evdeydik. Ertesi gün okul ve iş bekliyor.Herkesten gelmesini beklemek olmaz Ahmet Cömert'in yeri nispeten daha müsaitti bu salonlara göre, ama o da çok orta bir yerde değildi.

Maç öncesi takımda moraller yüksekti. Basketbolcuların yüzlerinden belli oluyordu. İyi bir hava vardı, ama sonuçta böyle birşeyi kimse beklemiyordu. Maçın daha başında 20 fark oldu. Sonrası artık istatistik oldu. İstatistiklerin basketbolcuların CVleri için önemi büyük. O nedenle bu fırsatı iyi değerlendirmeleri gerekiyordu.

Milan Guroviç ise iyi bir CV sahibi olsa da geldiğinden beri bir türlü kendini gösterememişti. Üçlük yağdıracak diye düşünülürken son maçlarda toplam sayısı 3te kalıyordu hep. Dün Guroviç beklenen patlamayı gerçekleştirdi. Maçın yarısında oynamadı, 28 sayı attı. Biraz daha kredi kazandı.

Stadyumda Galatasaray maçı izleyenler Hakan Şükür- Cihan Haspolatlı benzerliğini bilirler. Birbirinden alakasız iki surat nedense statta çok karışırdı. Bunun salon benzerliği Milan Guroviç -Polat Kocaoğlu benzerliği herhalde. Dün oynadıkları oyun da birbirine benziyordu. İkisi attıkça attı. Polat 15 sayı 5 ribaund ile oynadı.

Amerikalılar da 11er sayı attılar. Birkaç maçtır üst düzey oynayan Hüseyin Beşok dün kendini dinlendirdi. Fazla kasmadı kendini. İyi yaptı. Tıpkı takımın kaptanı Cüneyt Erden gibi.

Dünün en güzel tarafı Cemal Nalga'nın verilen şansı oldukça iyi kullanması ve kendini her geçen gün geliştirdiğini göstermesi oldu. Keza Altay Özurgancı da oyuna girdi ve gençler forma gimiş oldu. Altay çok sıcak bir çocuk. Tribünden gözlemlediğim kadarıyla takımın maksotu gibi. Abileriyle arası iyi, sırasını bekliyor. Genelde ilk parmak kaldıran da o olunca baya sempatik gözüküyor tribün kovalayan insanlara. Ama şans bulduğu zamanı daha iyi değerlendirmesi lazım yoksa 2. İsmet Hacıoğlu olur.

Galatasaray bir üst tura yükseldi ve son 16ya yükseldi. Anonsçu abimize göre ilk 16ya yükseldi. Farketmez. Geçen sene Uleb Cup'ta yapılanı daha yükseğe taşımak hedef. Bundan sonraki rakipler Almanya'dan Oldenburg, İtalya'dan Virtus Bologna ve Ukrayna'dan BC Kiev. 27 Ocak'ta serüven başlayacak. Biz de orada olacağız inşallah.

Salı, Ocak 13

TBBL All-Star


Bayan basketbolun kalbi geçen haftasonu Samsun'da attı. Böyle organizasyonlara oldum olası sıcak bakmam. Gerek All Star maçları gerek dünya karması- avrupa karması tadındaki maçlar bana çok gereksiz gelir. Ama yapacak birşey yok, dünyayı değiştirecek değiliz o zaman tadını çıkaralım.

Ben de o maksatla gece geç bir saatte de olsa TRT'den organizasyonu izledim. Sonuçta Avrupa'nın Rusya'dan sonra en kaliteli ligde bizde diyorlar. Kendi ligimizi çok takip etmıyoruz, haliyle diğer liglerden uzak oluyoruz. O nedenle bu yoruma sahip çıkacağız.

Çok da yanlış bir değerlendirme olmadığı uluslararası turnuvalarda belli oluyor zaten. Son Kattie Smith transferi de ligin kalitesini arttırmıştır muhakkak.( Bu arada Kattie Smith, WNBA'den ülkemize gelen 22. basketbolcuymuş)

Sonuçta kaliteli bir ligin kaliteli bir ALL-STAR ı olur diye düşünüyoruz. Oyuncular, salon herşey harika ama organizasyon yine eksik kaldı. Ben televizyonu açtığımda halk oyunu oynayan tahminen lise veya ortaokul çağlarındaki genç kızlar vardı. Heyecanları yüzlerinden okunan gençler alınlarının akıyla gösteriyi tamamladılar. Halk oyunlarını sevmem, ilgilenmem. Ama Efes Pilsen Kızları gibi saçma bir oluşum yerine spor salonlarında böyle gençleri görmek her zaman daha mutlu eder beni. Ne yazık ki Efes Pilsen kızları burda da vardı. Kadını obje haline getiren, Amerikan spor kültürünün vazgeçilmesi ponpon kızların Türk versiyonu. Hiç yeri yok buralarda bence. Maksat tribünü coşturmak ise Türk tribünlerini coşturmak için bunlara gerek olmadığı ortada. Tribündeki kitlenin o kızları hangi gözle ve hangi muhabbetler eşliğinde izlediğini de bilmemek mümkün değil. İnşallah sadece Efes Pilsen kızları olarak kalır bu oluşum. Bir Galatasaray maçında bir molada tam "rerererarara" çekecekken sahaya 10 tane yarı çıplak kız atlarsa o bittiğimiz an olur.

ALL-STAR organizasyonlarının alamet-i farikası yarışmalardır. Organizasyondaki aksaklıklar da burada çıktı. İlk önce 3 sayı yarışması yapıldı. İlk turun ilk sporcusu Mersin BB.'den Alex Quigley oldu. Gayet iyiydi, 18-19 puan toplamıştı. 18-19 diyorum çünkü son saniyede soktuğu top skorbord arızası nedeniyle sayılmadı. Hatta bütün puanları silindi ve tekrar etti. İkincinin getirdiği yorgunluk 10 puanda tuttu onu. Bu nedenle finale kalamadı. Finale kalan en düşük puanın 14 olduğu göz önünde bulundurulunca Quigley'e haksızlık edildiği ortaya çıkar.

Finale 3 kişi kaldı. Laurie Kohen 23 puanla,Dilek Ünüvar 15 puanla, Ceren Zeytingöz 14 puanla finalist oldular. Bu 3 kızın takımı da ilk 5te değil.

Finalde TED Kayseri'den Laurie Kohen bu sefer 26 puan aldı ve şov yaparak şampiyon oldu. İkincilik Burhaniye'den Ceren'in, üçüncülük Tarsus'dan Dilek'in oldu.

Bir diğer yarışma yetenek yarışmasıydı. Sporcuların bile anlamakta zorluk çektiği parkuru en kısa zamanda tamamlayan Çankaya Üniversitesi'nden Ashley Michelle Battle oldu. 30 saniye ona birinciliği getirdi. Botaş'tan Pelin Gülbağ 1 saniye farkla ikinci oldu. Eğer son anda turnike esansında topu elinden kaçırmasa birincilik onun olacaktı. Evsahibi Samsun Basket'in oyuncusu Hanife Çakır üçüncü oldu.

Sadece sporcular için değil seyirciler için de yarışmalar da düzenlendi. Güzel bir oyun vardı bunun için. Sandalyeli bir oyun. Küçükken dans edip müzik kapanınca sandalyeye oturanlar daha iyi anlar. O yarışmada müzik bitiyordu, burada yapılması gereken basket atmak sonra oturmak. Gayet güzeldi ama yarışmada üç kız üç erkek vardı. Erkeklerden biri uzun boylu atletik bir sporcuydu. Kızların en büyüğü 15 yaşında. Sona çocukla kızlardan biri kaldı. Organizasyon sunucusu seyircilerin ve kameraların önünde çocuğa "bırak kız kazansın" mealinde birşeyler dedi. Evet ben de ufak kızın kazanmasını istiyordum ama böyle değil. Eğer maksat bayanlar organizasyonunda bir kızı birinci yapmaksa orada 3 erkeğin işi ne. Çıkar 6 kızı yarıştır. Eğer organizasyonun amacı Türk Sporu'na katkıysa gençlere sporu böyle mi anlatacağız. Ondan sonra şikeyi, dopingi nasıl ayıplayacağız. TRT'nin en sevmediğim, en hayal dünyasında yaşayan spikeri Avni Küpeli kızın birinciliğini mest olarak anlatıyordu bu durumu. Zaten 200 kişilik basket maçlarında hakem yuhalanınca "salon karıştı, olaylar çıktı" çığlıklarını da atan oydu yıllar evvel.Sonuçta yine de o ufak kızın sevinci güzeldi. 3 aydır görmediğim kız kardeşimi düşününce baya bir kazanmasını istemiştim onun.

Sonra maç oynandı. Ben maçı izlemedim. Yabancılar kazanmış. Nevriye MVP olmuş. Ziyade olsun.İzleyenler zevk almıştır umarım.Bu esanada izleyeneler için birşeyler diyelim. Evsahibi Samsun olunca Samsun Basket'in oyuncuları büyük bir ilgi ve sevgi gördüler. Hakları. Ama son dönemde iyice su yüzüne çıkan Anadolu-İstanbul ayrılığı, salonda 3 Büyüklerde oynayan sporcuların ıslıklanmasına neden oldu. Bakalım bu ayrılık nereye gidecek. Ya ağır olaylar çıkacak, ya da Türk sporu zincirlerini kıracak.

Pazartesi, Ocak 12

Beşiktaş 87-73 Karşıyaka

Cumartesi etkinliğimiz yine bir basketbol maçı oldu. Yine Akatlar yoluna düştük.
Beşiktaş'ın 100.yıldan beri sıkı takipçisi olan Sertaç ile son 3 haftada ikinci defa aynı salona gittik. Futbolun ara verdiği dönemde basketbol ilaç gibi geliyor. Geçen hafta Ayhan Şahenk'te yaşadığımız sıkıntılar ise Akatlar'da hiç başımıza gelmiyor. Bu da aldığımız keyfi yükseltiyor. Tabi boş tribünleri izlemek de en az o kadar düşürüyor seyir zevkini.
Beşiktaş geçen hafta mağlup olmasına rağmen son haftalarda oldukça başarılı. Karşıyaka da İstanbul'a 3 maçlık bir seriyle gelmişti. Yavaş yavaş şekillenen ligde ilk 8 için oldukça önemli bir maçtı.
Maça iyi başlayan Karşıyaka oldu. Karşıyaka basketbol takımı denince aklımda canlanan takım yıllardır aynı. Gencecik basketçiler,kaliteli yabancılar ve dışarıdan isabetli şutlar. Karşıyaka yıllardır böyle oynuyor. Arda Vekiloğlu zamanından Mehmet Yağmurlu yıllara kadar aklımda hep öyle yer edindi. Ekol olmak böyle birşey. KSK bir basketbol ekolü demek kesinlikle yanlış olmaz. Bu maça da oldukça isabetli şutlarla başladılar zaten. İlk periyotu iki sayıyla önde kapadılar. Zaman zaman farkı açsalar da devre berabere sonuçlandı. Üstelik ribaundlarda oldukça başarılı olmalarına rağmen. Leon Williams 19 tane çekti mesela.
İki hafta önce Akatlar'da biz oynamıştık. Karşıyaka'dan daha iyi savunma yapmamıza rağmen hücum yetersiz kalınca eksik Beşiktaş'a mağlup olmuştuk. Karşıyaka ikinci yarı kötü savunmaya devam edip , şut yüzdesi Beşiktaş'a geçince ( hatta Baxter'a sadece) maç yavaş yavaş koptu.
Maçın en iyi adamı ve herhalde bu sezonun en istikrarlı Beşiktaşlısı Cevher Özer. 18 sayı 10 ribaund ile oynadı, ama istatistik herşey değil. İyi fiziğini faydalı şekilde kullanabilen yegane Türk baketbolcu, sahada olumlu işler yapıyor, milli takıma göz kırpıyor.
İki köklü takım karşılaşınca insanlar dolu tribün bekliyor. Üstelik deplasman yasağı olmayan bir maça hasretken. Sadece 50 civarındaki Karşıyakalı ve salonun yarısını anca doldurabilen Beşiktaşlı gelmişti. Cansız tribünler vardı. O deplasman yasağını ve tribünleri bitiren zihniyet ise önümüzde vücut bulmuştu. Yanlarında getirdikleri kızlara hava atmak için gereksiz yere Karşıyaka'ya, hakeme, Adem Ören'e küfreden 3-5 kişi. Beşiktaş kelimesinden çok Göztepe diye bağırdılar. Maksat rakip tribünü kızdırmak. Nasıl bir zihniyet anlamak mümkün değil.
Tribünlerdeki en renkli anlar "Deli Murat"ın merdivenlerdeki uçuşuydu. Onun dışında hiçbir numara yoktu. Belki play-offlarda belki gelecek sezon..
Not: Sertaç fotoları attığı zaman bir iki tane ekleme yapacağım buraya, şimdilik resimsiz.

Cuma, Ocak 9

Nalet Olsun İçindeki Servet Sevgisine


Aykut Erçetin ilginç bir kişilik. Zaten Galatasaray'ın yedek kalecileri çok garip olur her zaman. Nezihi Boloğlu kulübenin demirbaşıydı önünde Hayrettin Demirbaş varken. Yılları orada geçti. Mehmet Bölükbaşı gelir gelmez birinci kaleci oldu, takım şampiyon oldu, sonra yedeğe düştü her oynadığı maçta 5 yedi.

Kerem İnan, kendisinden çok şeyler beklenen bir kaleciydi. Ama kendisi o kadar beklemeyi kabul etmedi. Galatasaray'da yedek kalmam dedi henüz 20li yaşların başındayken, şimdi Anadolu turu yapıyor. Son olarak Karşıyaka'da. Tıpkı Fevzi Elmas gibi hikayesi.

Orkun Usak için birşey demeye gerek yok aslında. Has Galatasaraylı. Ama aynı zamanda kendisini Deli Orkun diye çağıran tribüne tavır koyacak kadar kendine has bir adam. İşin ilginci tribün bundan pişmanlık duyuyor onun gönlünü almaya çalışıyordu. Oysa kimler tavır koymayı denedi, başlarına neler geldi.

Aykut Erçetin ilk geldiği zaman uzun saçlarıyla muhafazakar futbolseverelerden hafif bir tepki aldı. Altyapısını Almanya'da aldığı için yabancı hayranı futbolseverler "kaliteli" onayını verdi. Candan Erçetin'in yeğeni olduğu dedikodusu çıkınca müziksever-futbolsever kitlenin gözünde yükselse de, alaylı-liseli kavgasına karışanlar haz etmemeye başladı.

Ben onun Galatasaray Dergisi'ne verdiği bir röportajı hatırlıyorum. Çok mantıklı, çok güzel konuşmuştu. Yaptığı işi bilen, seven biriydi. Ama nedense onu bir türlü sahaya yansıtamadı. Alex'ten Kadıköy'de yediği gol hem kendisi için, hem Gerets için, hem de camia için talihsizlikti.

Geçen sene Galatasaray çoğu maçına 11 Türk futbolcuyla çıktı. Bütün maçlarda kale Türklere emanetti. Şampiyonluğu onlar getirdi. Aykut son dönemde kaledeydi. Benim askerlik zamanlarımdı, çok alakadar değildim. O yüzden Aykut'tan geriye kalan Sivasspor maçında nerdeyse "bu sene şampiyon Anadolu'dan" dediği oyunu olmuştu. Bir de hangi maç olduğunu hatırlamadığım şu lafı:

Muhabir: Bugün az kalsın Servet kendi kalesine gol atıyordu ne diyeceksin?

Aykut: Servet bu sezon istediğini yapabilir. Topu alsa isteyerek bizim kaleye atsa, kimse birşey diyemez. Öyle bir kredisi var.

Evet Servet altın sezonunu yaşadı geçen sene. Bu seneye o kadar iyi başlamadı. Ama Aykut hala Servet sevgisine sahip.İşte dünkü maçtan sonra Aykut'un demeci:

" Bugün üç puan aldık belki, ama üç puandan daha değerli olan Servet'i kaybettik"

Servet'in golüyle kazanılan maçlardan sonra "Servet Değerinde 3 Puan" başlıkları geldi aklıma.

Bugün öğrendik ki Servet'in durumu baya ciddiymiş. Demek ki Emreler oynayacak artık. Ama Aykut yine yedek. Servet'in kredisi onda yok. Her maç çok güzel goller yiyor. Maçtan sonra "talihsiz bir gol, güzel bir gol,bir daha böyle gol yemem, o da böyle gol atamaz" diyip konuyu Servet'e bağlıyor.
Bu da böyle bir yazı işte. Başka bir Aykut Erçetin demecine kadar şimdilik esen kalın.

Appiah Su Yolunda


Geçen sene Appiah'ın sözleşmesi feshedildi, sonra yenilenmedi bir takım olaylar oldu. Ben askerdeydim çok hakim değildim konuya. Hala da birşey anlamış değilim.

Ama şundan eminim ki, bu Appiah meselesinden karlı çıkan kurum Türk basını oldu. Yıllardır aynı futbolcuları 3 büyüklere getirip, "karısı istemedi" tarzı bahanelerle geri döndürenler artık sayfaları Appiah'ı gönedererk dolduruyorlar.

Hem bu sefer iş kesin doğru çıkacak. Çünkü Appiah illa bir takıma gidecek. En kötü Gana olacak gittiği yer. Durum böyleyken Appiah ile bir takım isminin aynı başlıkta olması şaşırtıcı değil.

Ama madem bu başlıklar atılacak, bari tarz aynı olmasın:

Appiah Portsmouth yolunda.

Appiah Milan yolunda.

Appiah Tottenham yolunda.

Appiah Schalke yolunda.

Appiah Galatasaray yolunda.

İnsanın bir yerden sonra "yolunu yordamını" diyesi geliyor.

Şimşek Gibi


Bir anda bomba gibi düştü haber. Yusuf'u TS bayrağını öperken görecekken, bır anda Beşiktaşlı oldu.Hayırlı uğurlu olsun.
Şimdi herkes bundan bahsediyor. Uzun uzun yazmaya gerek yok. Zaten diyecek birşey de yok. Kulüpler anlaşmış, bize laf düşmez.Zaten mesele burada kopuyor. Yusuf, transferi için "benim dışımda gelişen bir olay" dedi. Yusuf'a laf düşmezken bize nasıl düşsün.
Madem böyle bir durum var on gün önce Olay TV'de konuşan Bursaspor Başkanı İbrahim Yazıcı nasıl böyle döndü. "Yusuf'un gitmesini istemiyorum, onu Yunanistan'dan aldık getirdik,kaptanlık verdik, o 6 ayda gitmek istiyor."Tepkiliydi o günlerde inceden. Bu sözler onu haklı kılıyordu. Ama Yusuf benden bağımsız diyor. O zaman biri birilerini yiyor.
Ama şu var tabi ki, Aydın Karabulut gibi 20 yaşındaki bir futbolcuyu alıp 33 yaşındaki, gitmek isteyen Yusuf'u vermek çok akıllıca. Tersini yapmak ise aynı derecede bir basiretsizlik.
Sonuçta topa dokunuşu çok farklı olan Yusuf yeniden İstanbul'da. Yine Mustafa Denizli'nin kanatları altında. Akla direk 6 Mayıs 2001 geliyor. Umarım bu sefer 33. haftada kendi sahsında bize gol atmaz Yusuf.
Beşiktaş semtinin eski insanlarının yıllardır bize anlatmaya çalıştığı Yusuf Tunaoğlu benzeri bir topçuyu, başka bir Yusuf'u, Dolmabahçe'de izleme zevkine erişelim. Gerisi boş laf.

Perşembe, Ocak 8

Kattie Smith


Yaş :35

Pozisyon :Forvet

Boy :1.80

Takım :Detroit Shock

Kolej :Ohio State

İstatistikler: 320 maçta; 15.9 sayı,3.2 ribaund, 2.8 asist

Ayrıca 3 Olimpiyat şampiyonluğu.ABD milli takım kaptanı.

Geçen sezon WNBA Final serisinin MVPsi seçildi.


İstatistikler ve kariyer muhteşem. Dünya bayan basketbolunda ses getiren bir transfer. O artık Caferağa'da oynayacak.
Ama işi çok zor. Çünkü kıyaslanacağı basketbolcu Pondexter olacak. Cappie'nin sahip olduğu gönüllerdeki yere geçmesi çok zor şimdilik.

Selçuk Deme de...


Roberto Carlos İspanyol basınına konuşmuş. Demiş ki; " birlikte oyandığım en iyi futbolcu Zidane'dır."

Bugün düştü haber gündeme, en azından ben bugün gördüm. Alex'in Maldonado'yu öven cümleleri hala aklımdayken üstüne Selçuk'un bu sezonki kimliği birleşince, aynı Selçuk bir de dün gol atınca, eyvah dedim. Herhalde Carlos, Selçuk diyerek bitirecek cümleyi.

Neyse ki Zidane demiş, rahatladım. Hiç konuşmasa da olurmuş, zaten bilinen birşey bu. O bunları söyleyince Zidane ile Selçuk aynı yazıda kullanılmış oldu.

Vizontele'de Fikri'nin hamamda dediği tarzda. Futbol.

Yemin Töreni


Yarın Peralta için önemli bir gün. Telefonlardan sıkıntılı geçtiğini öğrendiğimiz acemilik dönemi yarın son buluyor. İnşallah usta birliğinde hakkettiği huzuru bulur.

Bir sene evvel aynı sözleri ben tekrarladım. Yarın sıra onda. Herkes günler öncesinden hayatınızın en gurur verici anı olacak demişti. Oysa gayet üzüntülü bir gündü. 30 günde kardeş gibi olduğumuz arkadaşlarla yolumuz ayrılmıştı.

Ama bir ay içinde bahsedilen gururu yaşamıştım. Çavuşluk geldiği zaman bölük komutanımız bizi bölüğün önünde onore etmişti. Komutandan komutana fark var. Bazıları protokole rezil olmamak için askeri hiçe sayarken, bazısı da herkese eşit davranmanın mücadelesini verir. Neyse, en azından şu sözleri yüksek sözle söylemek tüyleri diken diken ediyor:

"Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada, her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve amirlere itaat edeceğime ve askerliğin namusunu, Türk sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife ugrunda seve seve hayatımı feda edecegime namusum üzerine and içerim."

Çarşamba, Ocak 7

Galatasaray 80 - Dexia Mons 68


Cumartesi günü Ayhan Şahenk'in önünde, İstanbul'un göbeğinde yaşanan rezillik nedeniyle bir derbi maçını çok uğraşmamıza rağmen izleyemedik. Büyük bir kızgınlık içindeyken Galatasaray yönetimi aldığı kararla, bileti elinde kalan taraftalara iki Avrupa maçını ücretsiz izleme jestini sundu. İlk maç bugünkü Dexia Mons maçıydı. Daha önce Belçika'da oynanan maçta 26 sayı fark yenilen grup lideri takım yani.

Biz de bu vesileyle bugün aynı yolu bir daha teptik. Bir insan aynı hatayı sık sık tekrarlıyorsa ona ne denir acaba? Bu sefer kapıda kalmadık, çok rahat girdik içeri. Maçın başlamasına 45 dakika kala salondaydık. Kantinde televizyonu olan ender salonlardan biri Ayhan Şahenk. Bugün ekranda olaylı Türk Telekom maçı vardı. Daha doğrusu maç öncesi. Biraz ona göz attıktan sonra salondaki yerimizi aldık. Galatasaray maçı da "kahrolsun İsrail, Filistin'e özgürlük" tezahüratıyla başladı.

Herhalde hayatımda izlediğim en kötü basketbol maçıydı. İki takım da çok kötü savunma yapıyordu. Buna karşın sayı bulmakta da zorlandılar. Bunun nedeni beceriksizlik ve Şahenk'in sert potalarıydı. Belçika ekibi dışardan bulduğu sayılar (13 basketi dışardan attılar, toplam 39 sayı) ve hücum-savunma ribauntlarıyla oyunda üstünlük kurmasına rağmen nedense skora yansımadı bu.

İkinci yarı Murat Kaya'nın oyuna girmesiyle ateşlenen Galatasaray, son dakikalarda maçı kopardı ve 12 sayıyla maçı kazandı. Yeni hocayla 2 önemli maçta alınan 2 galibiyet oldukça önemli. Oynanan oyun tat vermese de oyuncuların kendini hırpalar vaziyetlere girmesi taraftara yetti. Maçın sonunda karşılıklı yapılan tezahüratlar, 23 sayı 13 ribaundla oynayan Hüseyin'in çektirdiği üçlü ve havaya kalkan parmaklar güzeldi. Taraftarın gözünde sevilen bir takım Galatasaray, artık bunu başarıya dönüştürmesi gerek. Sevgi yetseydi bugün Murat Özyer sahada olurdu. Bakalım yeni dönem nasıl sonlanacak?

Salı, Ocak 6

En Azından Bu Var

Fortis Türkiye Kupası iğrenç formatıyla yine karşımızda. Bu ay sonunda grup maçları sona erecek. Uzun bir aradan sonra bugün ilk maç oynandı.
Malatyaspor, Adana'da oyanan maçta Kayserispor'a 3-1 yenildi. Bu maçın, kupanın bu turunun hiç önemi yok. Bu maç sezon bitmeden unutulacak. Üstelik Kayserispor yine şampiyon olsa bile, takımın oraya nasıl geldiği üzerine oluşturulan haberlerde sadece bir satır olarak kalacak.
Biz yine de bu maçtan Türk futboluna bir fayda çıkaralım. Malatyaspor'un tek golünü 80. dakikada oyuna giren 1990 doğumlu Mert Güneş attı.10 gün önce A takıma çıkmış 19 yaşındaki genç bir futbolcu için önemli bir olay. Üstelik kendisi 5 Ocak doğumlu. Doğum gününden bir gün sonra golünü atıyor kupada. Maçın oynandığı stadyumun adı da Adana 5 Ocak Stadı.
Böyle tesadüfler ve benim manyaklığım olmasa bu kupanın yüzüne bakılmaz ya neyse.Bu arada Mert'in değil google'da federasyonun resmi sitesinde bile resmi olmadığı için bu yazının üstüne fotoğraf koymuyorum.

Pazartesi, Ocak 5

Nazar veya Musibet


Emre Belözoğlu'nun ilk ortaya çıktığı zamanlara dair anlatılan şehir efsaneleri oldukça fazladır. Fatih Terim, Emre'nin kolunda Rolex marka saat görünce onu haşlayıp "sen önce annene-babana ev al, sonra kendine saat alırsın." demesi en bilinenidir.

Emre'den sonra Türk futboluna aynı heyecanı yaşatan isim Arda Turan oldu. Ama nedense Arda, Emre kadar sevilmedi. Emre biraz ailenin çocuğuydu, sonradan antipatik olmaya başladı. Arda ise önce antipatik gösterildi, yeni yeni kendini sevdirmeye başladı. Bunda Euro 2008'in etkisi çok büyük tabi ki.

Arda'nın formasının şortunun içinde olmamasından, kızlarla gezmesıne kadar herşeyi eleştirildi, ön plana çıkarıldı. En son olarak kendisinin çok para kazandığı ima edildi ve şu soru ona soruldu:

"Genç yaşta bu kadar para kazanıyorsun, peki bunları nereye harcıyorsun."

Arda'nın kazandığı parayı bilmiyorum ama kazanıyorsa reklam filmlerinden ve sponsorlardan kazanıyordur. Galatasaray'da aldığı para çok düşük. Arda'nın savunucusu değilim, konuyu bağlayalım. Arda'nın cevabı şu oldu:

"Bir tek arabam var, geri kalan herşeyi aileme veriyorum."

Bu haber gazetelerde Arda'nın arabasıyla verdiği pozla yer aldı. Arda bu demeçten sonra, bu yazının ilk öznesi Emre'nin düğününden dönerken trafik kazası geçirdi. Kendisi ölümden dönmüş, araba hurdaya dönmüş.

Arda şanssız bir sezon geçirmeye devam ediyor, ikinci defa ciddi şekilde geçmiş olsun demek zorunda kalıyoruz. Bu hikayeden bir ders çıkarmamız da gerekiyor ama ben bir türlü ne çıkaracağımızı bulamadım.

Perşembe, Ocak 1

Mustafa Necati Bey

Mustafa Necati Bey resimdeki şahıs. Bazı kaynaklarda soyadı Uğural olarak geçer, ama soyadı kanunu çıkmadan vefat etmiştir. Tam 80 sene evvel bugün. Bazı kaynaklar TBMM kürsüsünde konuşma yaparken vurularak öldürüldüğünü, bazıları apandist rahatsızlığı nedeniyle öldüğünü yazar.
Atatürk'ün yakın mesai arkadaşlarındandır.İzmir'in köklü ailelerinden birine mensuptur. 1892 İzmir doğumludur. Milli mücadele yıllarında, gazeteler çıkararak veya bizzat cepheye katılarak yaralılıklar göstermiştir. Cumhuriyet döneminde milletvekilliği ve Milli Eğitim Bakanlığı yapmıştır.
İstiklal Savaşı'nda ve Cumhuriyet'in kurulmasında emeği geçen herkesi buraya yazmayı ister gönül, ama buna hem bilgim hem vaktim yetmez. Mustafa Necati Bey'i diğerlerinden ayıran, burada yazmamıza bahane olan özelliği onun yine Milli Mücadele yıllarında ve çok partili sisteme geçişte katkıları olan Altay kulübünün kurucularından biri olmasıdır. Ölüm yıldönümü sebebiyle onu bugün bir kez daha saygıyla anıyoruz.

Fenerbahçe-Galatasaray Erkek Basketbol Maçı

Buraya sık sık girenler o maçı defalarca hatırlattığımı bilirler. 4 sene önce oynanan basketbol maçı. Bu haftasonu yine bir derbi var, öncesinde o maçı anmakta yarar var diye düşünüyorum.
Aslında herşey bir hafta önce başladı. Bir önceki haftasonu Abdi İpekçi'de Ülkerspor, Fenerbahçe ile oynamakta. Yıllardır ÜL-EF ligi haline gelen basketbolumuz için gayet sıradan bir maç gibi gözüküyordu. Ben de evden çıkmak üzereydim ve sadece ilk çeyreğe bakmaya niyetliydim. Amerikan filmlerindeki başroldeki adam, evden tam çıkarken televizyonda olağanüstü bir şey olur ve evden çıkmayı erteler ya benimki de öyle oldu.
Euroleague maçları dışında kalkmayan, salon kalabalık gözüksün diye konulan perde sürekli geriye atılıyordu. Salon maçın başlamasıyla beraber doluyordu. Fenerbahçe seyircisi inanılmaz bir ilgi göstermişti. O maç olaylı bir şekilde sona erdi. Fenerbahçe farklı götürdüğü maçı 2 sayıyla kaybetmişti. Ama önemli değildi, çünkü akıllar bir hafta sonra oynanacak maçtaydı.
Yıllardır alışık olduğumuz gibi bir pota arkası Fenerbahçe diğeri Galatasaray'a ayrılmış şekilde 400-500 seyirciye oynanmayacaktı. 2 Ocak günü Abdi İpekçi Arena tarihi günlerinden birini yaşamıştı.
O gün benim doğumgünümdü. Doğum günümde maç olma ihtimali çok düşüktür. Malum futbol sezonu devre arasında. Ama o güne bu sefer bir FB-GS maçı denk gelmişti. Yüzde kaçlık bir ihtimal acaba?
Yeni yılın ilk pazarında üç arkadaş, Bağdat Caddesi'nden Kazlıçeşme'ye atkıları saklamış vaziyette ulaştık. Abdi İpekçi'yi en son Efes Pilsen'in Koraç Kupası yıllarında böyle görmüştüm. Bize anlatılan, resimlerde siyah-beyaz videolarda gördüğümüz Spor Sergi günlerinden biri gibiydi sanki.
Ev sahibi olması nedeniyle salonun dörtte üçü Fenerbahçe'ye, geri kalanı bize ayrılmıştı. Salonun tamamı dolu olduğu kesindi, tartışılan soru ne kadar fazlası olduğuydu. Şu anda sık söylenen tezahürat gibi iki kulübün yönetim-futbolcu-taraftarı, herkes ordaydı. Hatta bir ara İbrahim Kutluay bile gelmişti galiba. Ya da bir sene sonraki maçtı o, Peralta daha iyi hatırlar.
Derbilerin üçlük kralı Damir Mrsiç, Galatasaray taraftarının gözbebeği(!) Erdal Bibo, savunma bakanı Ömer Onan, zor maçların adamı Marc Salyers, haftalar sonra sakatlanarak nazar değecek olan Chris Booker beşiyle favori olarak başladı Fenerbahçe. Galatasaray'da ise, Fenerbahçeli tartaftarların gözbebeği(!) kaptan Burak Sezgin, hiçbir zaman bekleneni veremeyen Karşıyaka genci Arda Vekiloğlu, gönderilmesine o zaman anlam veremediğim Brian Boddicker, kimsenin hatırlamak istemediği yabancılar Jackobson ve Johnson beşi sahada yer aldı.
İlk periyot tribünlerdeki gibi başa baş geçti. Halil Üner'e rağmen kazanabiliriz inancı yerşleşti,iknci periyot 18-18 eşitlikle açıldı,ama Mrsiç yavaştan oyuna girmeye başlayınca devre 42-35 sona erdi.
İkinci yarı Salyers faul sorunu nedeniyle kenarda oturunca fark açılmadı, bir ara 3e kadar indi. Maçın yıldızı Ömer Onan ve Rasim Başak son periyotta öne çıktılar, maç 80-69 Fenerbahçe'nin galibiyetiyle son buldu.
Maç sona erince Fenerbahçe galibiyeti kutlamaya başladı. Galatasaraylı taraftarlar maç öncesi yaptıklarına devam niteliğinde 3 hafta öncesinin yıldızı Necati Ateş'i ve 3 hafta öncesinin olayı "merdivenler"i sık sık hatırlattılar. Belki de ilk defa Galatasaray taraftarı bir Fenerbahçe yenilgisine pek fazla tepki göstermemişti. Çünkü gayet güzel bir gündü. Seyirci muhteşemdi, maç pek iyi olmasa da sonuçta bir derbiydi. Boddicker'ın devre arasında Fenerbahçe formalı bir çocukla oynaması da hoş bir andı. Maçtan sonra FBTV'nin hazırladığı klip bile güzeldi.
Maçtan sonra öğrendik ki 2001 Avrupa Şampiyonası sonrasındaki en kalabalık seyirci olmuş İpekçi'de. Bu rakamsal olarak önemli olabilir ama asıl önemli olan 2001den sonra beklenen basketbol atılımı o gün yapıldı. Bir gün sonra bazı gazetelerin spor sayfalarında ilk haber bu maçtı.Bugün 5-6 takım şampiyonluğa oynuyorsa, o maçın bundaki payı ihmal edilemez. Avrupa'nın en kaliteli 3 liginden biri olarak geçiyorsa TBL, bunda o günkü 10000 kişinin payı da vardır.O günden bu güne kadar boş derbi oynanmadı, hatta bayan maçları bile dolmaya başladı. Ama hiçbir zaman aynı tat olmadı. Nedeni çok net bir şekilde ortada. Rakip seyirci yok. Bütün pota arkaları aynı renk olunca bu sporun tadı çıkmıyor. Umarım bu son sezon olur, seneye yine eskisi gibi atkıları saklayarak da olsa maça gidebiliriz.