Cuma, Nisan 23

Liza, a rókatündér



Çok kaliteli bir mizaha sahip olan; kahkahalar attırmayan ama insanın içini hoş eden çok başarılı bir Macar filmi. 

Filmde vasatın altında kalan herhangi bir unsur yok. Konu çok sıcak, renkler, çekimler çok iyi. Müzikler çok başarılı ki; konu, dil ve müzikler birleşince Aki Kaurismaki havası alıyoruz. Macarca ve Fince birbirine fonetik olarak çok benziyormuş, onu da hissetmiş olduk. Zaten hepsi Ural Altay dil kolundan geliyor.

Zaten filmdeki karakterlerimizin biri Fin müziği sevdiğini söylüyor. Bu da acaba bir mesaj ya da yönetmenler arasında bir gönderme miydi bilmiyorum. 

Oyuncularımız çok başarılı. Başroldeki karakter Liza'ya can veren Monika Balsai işin altından başarıyla kalkıyor. Fakat benim favorim son sahneye kadar repliği olmayan ve tamamen yüzüyle, mimikleriyle, danslarıyla karşımızda duran David Sakurai'ydi. Kendisi Kopenhag doğumluymuş, bu da ekstra bir bilgi.

Filmi Amelie'ye benzetenler olmuş. İlk başta benim aklıma gelmemişti ama bu benzetmeden sonra düşününce haklılık payı sezdim. Fakat yine de çok daha özgün bir iş olduğunu söylemem lazım. Üstelik Amelie'nin popülerliği ona biraz fazla beklenti ve değer yüklemişken, isimsiz bir Macar filmi olarak Liza, a rókatündér beklentilerimizin çok üzerine çıkıyor.  

Tam bir güneşli bir öğlen vaktinde izlenecek film...

Perşembe, Nisan 22

Brexit Ligi

Şampiyonlar Ligi 1992'de başladığında, AB en güçlü ve verimli dönemini yaşıyordu. Aslında o dönem de çok güçlü değildi ama yine de proje bir proje olmaktan çıkmış, artık bir ideal olarak zihinlere yerleşmişti. Doğu blokunun yıkılmasıyla Avrupa tek bir kıta olmaya, hatta tek bir ülkeye olmaya çok yakındı. En azından şartlar buna müsaitti. Fakat Alman, Fransız ve İngiliz ile Hırvat, Macar ve Yunan'ı aynı potada eritmek mümkün değildi. Ekonomiler farklı, hayat tarzları farklı, gündemler farklıydı. Buradan, Avrupa 'ekonomik' topuluğu yaratabilirdiniz belki ama Avrupa 'birliği' çok zor bir işti.

Şampiyonlar Ligi böyle bir dönemde ortaya çıktı. Tabi ki ondan önce bir Şampiyon Kulüpler Kupası vardı. Fakat o turnuva, saf bir futbol turnuvasıydı. Eleme usulu ile oynanan, bir ülkede akşam 21.00'de, bir ülkede öğlen 13.00'te oynanan maçlarla tamamlanan, bir tam sezona yayılsa da en baba takımın bile 4-5 ülkeye seyehatla kupayı kazandığı bir turnuvaydı.

Şampiyonlar Ligi ise bambaşka bir dünyaydı. İlerleyen zamanda statüsü değişecek ve artık şampiyonların ligi olmaktan sıyrılacaktı. Orası işin ticari boyutuydu. Fakat Şampiyonlar Ligi, AB ideasına hizmet eden, hatta onu güçlendiren en somut organizasyondu. AB'den bile daha inandırıcıydı.

Bir milli marşı vardı ve herkes seviyordu. Tüm maçlar aynı saatte başlıyordu. AB üyesi olması düşünülmeyen Rusya da bizimdi İrlanda da. Futbol ailesinden daha fazlası vardı. Her Çarşamba akşamı (sonra salılar da eklendi) aynı saatte tüm kıtanın insanları, güçlü yayıncılık ekolü ile (ki bunun temeli de Eurovision'dur) bir araya geliyordu. Şampiyonlar Ligi kıtanın tek bayrağı, futbol tek dini, oynanan maçlar tek diliydi. En azından haftada 2 gün iki saatliğine, kıta bir ulusa dönüşüyordu.

Üstelik gidilen deplasmanların kattığı zenginlik de işin diğer boyutuydu. Bir İngiliz Budapeşte'ye, bir Yunan Kopenhag'a gitmek için fırsat buluyordu. Eskiden de takımlar deplasmana gidiyor ve onları takip eden taraftarlar vardı ama bir sezonda bu ne kadar olabilirdi? 

Schengen, 1985'te imzalanmıştı ama sınırlar 1992'de açılmıştı.

Konuyla ilgili yazılmış çok iyi yazılardan birine pas atıp, süreci ilerletelim ve bugüne gelelim.

Şampiyonlar Ligi zamanla bir marka haline geldi, tüm Avrupa'yı kendine bağladı, Avrupa'yı bir araya getirdi. Fakat Avrupa Birliği bunu başaramadı. Birçok 'küçük' paydaşın birlikle ilgili sıkıntıları vardı ama onlar kollarını kaptırmıştı bir kere. Çıksan çıkamaz, kalsan kalamazsın durumu yaşanırken asıl bomba İngiltere'den geldi.

Brexit uzun süre ülke gündemini meşgul etti. "Çıkalım mı çıkmayalım mı" kavgası, çıkmak isteyenlerin galibiyetiyle sona erdi. Bu galibiyet, İngiltere'de hükümeti bile devirdi. Sonucun sonuçlarını görmek için halen zamana ihtiyacımız var. İngiltere için iyi mi oldu? Bilmiyoruz. Fakat en azından AB'nin karizmasının çizildiğini biliyoruz. Ayrılık, diğer ayrılmak isteyenlere de güç verdi. Geçen yaz yapılan bir ankette İtalyanların yarısının AB'den ayrılmak istediği ortaya çıktı. Hatta ülkede Italexit adında bir parti de kuruldu. Aynı anket Almanya'da da yapıldı ve Almanların yüzde 67'si, birliğe sadık olduklarını belirtti. 

İşte Avrupa futbolunda son dört günde yaşananları bundan  ayrı görmek mümkün değil. Tabi ki futbol ekonomisi uzun zamandır bu tip projeleri gündeme getiriyordu. En az 20 yıldır; yani Ünal Aysal'dan da önce...

NBA'i, Formula 1'i, hatta kıta içindeki Euroleague'i gördükçe bu söylentiler giderek daha da güçlendi. Fakat bir darbe girişimi gibi işin resmiyete dökülmesi 2021'e denk geldi. 

Brexit'ten ve Italexit'ten sonra, pandeminin ortasında, tribünlerin ıssızlığında, İngilizlerin çoğunluğunda, bir İtalyan'ın liderliğinde ve Almanların yokluğunda...

İlk darbe girişimi şimdilik püskürtüldü gibi. Hem de çok kısa bir şekilde. Sadece 48 saat sürdü. Biz blogu açana kadar olay kapandı. Yine de temkinli olmakta fayda var. Bu defter kolay kapanmayacaktır. Belki 1-2 hafta sonra, belki de 10-20 sene sonra karşımıza yeniden çıkacak.

Şu an darbe bastırmanın mutluluğuyla futbol tüm paydaşları (12 tanesi hariç) birbirine sarılıyor. Özellikle İngiliz taraftarların güçlü duruşu önemliydi. Bu kimileri için romantik de bulundu. Hatta devrimci diyen de vardı. Oysa aslında tamamen muhafazakardı. Yaşadığı topluma dair sorumluluk hissedenlerin tavrıydı. Romantik değil, tamamen gerçekçiydi. Bir Liverpool taraftarının sokağa çıktığında göreceği Everton taraftarı karşısında hissedeceği utancın korkusuydu.

Fakat yine de eksikliği hissedilen, ya da varlığı pek hissedilmeyen, bir grup da vardı. Slavia Prag'lar, Panathinaikos'lar, Galatasaray'lar...

İngilizler, İtalyanlar ve diğer büyüklerin AB'den çıkma isteği hep ayı potada birleşiyor. Avrupa'nın geri kalanına bakmak istemiyorlar. Bu doğru bir fikir mi bilmiyorum. Verilere bakmak, iyice değerlendirmek lazım. Fakat söylem de bu, toplumdaki karşılığı da. Aynı zamanda futboldaki karşılığı da bu.

Süper Lig kurulursa yerel ligler ne olacaktı? Son dört günde en çok sorulan soru buydu. Cevabı da belliydi. Büyük zarar göreceklerdi. Kapalı bir ligin varlığı, yerel ligdeki rekabet duygusunu zedeleyecekti, zira kazanmak (ligi üst sırada bitirmek) bir işe yaramayacaktı.. Üstelik o lige katılanlar daha çok gelir elde edip yerel ligde haksız  bir rekabet oluşturacaktı.

Fakat kulüplerin de haklı oldukları bir nokta vardı. Gidip kendi aralarında maç yapmaları daha kârlı olacaktı. Bunu da herkes kabul ediyor. Peki rekabet duygusunu ve yerel ligleri koruyarak yeni bir ayrıcalıklı lig oluşturamazlar mı?

Sonuçta mesele yerel lig değildi. O 12 takım yerel liglerinden kaçmak da istemiyorlar. Fakat artık Prag deplasmanına çıkmak istemiyorlar. Astana ile zaman kaybetmek istemiyorlar. Başakşehir ile oynayıp bir de yenilerek elenmek istemiyorlar. Tıpkı AB'de olduğu gibi, kıtanın geri kalanına 'bakmak' istemiyorlar. Yoksa Manchester City'nin West Ham United ile Juvntus'un Verona ile bir derdi yok,

Öte yandan son bir haftada yaşadıklarımızın temelinde bu 12 kulübün UEFA'dan daha çok pay istemesi yatıyor. Belki de Süper Lig'e önümüzdeki yaz başlama konusunda çok ciddi değillerdi ve pazarlık masasına oturmak için ellerini güçlendirmek istediler. Gerçi son olanlardan sonra bence masadaki kozlarını kaybettiler ama olayı karşılıklı bir pazarlık haline getirmek hiç de zararlı bir adım olmayacaktı. Bu pazarlıkların uzun yıllar boyunca devam edeceğini ön görebiliriz.

Üstelik Şampiyonlar Ligi'ni 2000'den sonraki hali ve yeni statüsü gözümüzün önünde. Şampiyon olmayanların yer aldığı, şampiyon olanların kapıda kaldığı bir organizasyona çoktan dönüştü bile. O zaman bu Süper Lig projesi, yerel ligleri koruyarak ve kapalı bir organizasyon haline getirmeden nasıl düzenlenir?

İş çok basit bir yere gidiyor. İngilizlerin, Brexit'teki gibi Avrupa'nın geri kalanından ayrılma ama diğer büyüklerle dirsek temasında  olma sevdasının benzini burada da görebiliriz.

Mesela;

Şampiyonlar Ligi sadece beş büyük ligin takımlarından oluşabilir. Tıpkı şimdiki gibi; sıkı bir lig yarışında ilk dörde girenler kendini Şampiyonlar Ligi'ne atar. Zaten öyle oluyor da. Fakat bu sefer aralarına kimseyi almazlar. 

Şampiyonlar Ligi'nde veya Dünya Kupası'nda gördüğümüz, coğrafyayı genişletmek adına takım sayısını arttırmak yerine, daha az takımla (ama çok fazla maç sayısıyla) Süper Lig'in anlayışına benzer bir lig oluşturulabilir. 20 takımın yanına Avrupa'nın geri kalanın verilen havuçlarla 4-5-6 tane takım dahil edilir. Alın size Süper Lig... Böylece iki tane Barcelona - Ferencvaros maçı yerine iki tane Barcelona - Bayern Münih maçı izleriz.

Tabi bunlar düşünce, beyin fırtınası... Neler olacağını kestirmek pek kolay değil. En azından tam olarak neler olacağını... Fakat bugün muhafazakâr futbolseverler bir zafer kazanmış olsa da canavarımız yenilik ve devrim adı altında, başka bir şekle bürünerek içeriye girebilir.

Yne de neler olacağını kestirebilmek adına Avrupa siyasetine ve ekonomisine yakından bakmakta fayda olacak. Bize mesajları orası verecek gibi.


Çarşamba, Nisan 21

Cafe Society


Woody Allen filmlerine ısınamadığımı bu blogu yakından takip edenler iyi bilir. Buna rağmen izlemekten de geri kalmıyorum. Son dönem filmlerinden Cafe Society de listeye dahil oldu.

Yine çok farklı cümleler kullanmayacağım. Benim için alışılmış, sürprizsiz bir Allen filmi. Benim beğenmemem haber değeri bile taşımaz. Fakat internet mecralarında gördüğüm, sıkı Allen hayranlarının bile bu filmden hoşlanmadıkları yönündeydi. Açıkçası bu konuda da biraz haksızlık yapıldığını düşünebilirim.

Filmin baş rollerini paylaşan ikiliye; Jesse Eisenberg ve Kristen Stewart'ın sinemaseverler tarafından antipatik bulunduğunu gördüm. Bu da katılmadığım bir görüş. Stewart'ı belki anlayabiliyorum ama Eisenberg'e şaşırdım. Bu çocuğun boş filmi; veya güç katmadığı film yok. Yine kendisini görmekten keyif aldım. Yan rol olduğu için biraz süresi az olsa da Steve Carell da filme renk katmıştı. Bu ikili filmden az da olsa keyif almamı sağladı. Carell'ın yerine ilk düşünülen isim Bruce Willis olmuş ama  günün sonunda eğrisi doğrusuna denk gelmiş.

Zaten haksızlık etmeyeyim, Allen filmleri 'izlenmeyecek kadar kötü' sınıfında değil. Yani sadece oyuncu gücü ile ayakta kaldığını söyleyemem. Fakat diyaloglara ve mekanlara (hatta sadece New York'a) çok fazla yük bindiriyor. Hatta beni biraz yoruyor. Filmi izledikten sonra bir süre geçince,  aklımda izlediklerime dair pek bir şey kalmıyor. Bu da filmleri birbirinden ayırmamı engelliyor.

Bu sefer değişik bir iklim ve zaman dilimi ile beraber yeni bir şehir gördük. Hikayemiz ABD'nin batısında başladı ama sonra yine New York'a döndük. Fakat adamın hakkını verelim; şehri çok iyi kullanıyor. O konu olukça etkileyici. Ve konu ve işleyiş biraz daha farklı olduğundan içine girmem daha kolay oldu.

Diğer yandan burada diyaloglar, bir anlatıcı ile destekleniyor ki bu benim çoğu zaman soğuk baktığım bir durumdur. Allen da bir röportajında filmi bir roman gibi kurguladığını söylemiş. Zaten genel olarak filmleri 'okunabilir' yapıtlar oluyor. Bu filmde bunu zirveye çıkardığını hissetmiş herhalde ama aslında diğerlerinden çok da farklı durmuyordu.

Allen'ın son 15 senedeki filmleri arasında en çok sevdiğim Wonder Wheel olmuştu. Cafe Society ondan daha çok eleştirilmiş. Fakat IMDB puanı daha yüksek çıktı. Buna da şaşırdım biraz. Fakat yapacak bir şey yok. Sanırım artık Vicky, Cristina Barcelona'yı izlemenein vakti geldi.

Perşembe, Nisan 15

Golo #26

 


Portekiz'de sezonun en gollü haftası oynandı. 9 maçta toplam 30 gol atıldı. Keyifli maçlar, ilginç skorlar vardı. Fakat güzel gol bakımından çok verimli olduğunu iddia edemeyiz.

Haftanın ilk maçında güzel bir gol vardı. Portimonense'nin Guimaraes'i 3-0 yendiği maçta, Beto çok güzel bir gol attı. Aslında benim açımdan tüm şartları sağlıyordu. Golün sol ayakla atılması da önemli bir detaydı. Çalım var, şut var, topun doksana süzülüşü var. Ligin resmi kanalı da bu golü haftanın en iyisi olarak seçmiş.

Fakat benim favori golüm Braga - Belenenses maçında atıldı. Braga 1-0 önde olmasına rağmen savunmasında büyük açıklar verdi. Bunun sonucunda da golü yedi. Sezon başından beri onları ilk defa bu kadar dağınık gördüm. Bunun sonucunda da golü kalelerinde gördüler.

Kolombiyalı Mateo Casierra, Braga kalecisi Matheus Lima'yı topa dokunmadan öyle güzel çalımlıyor ki insanın golü tekrar tekrar izleyesi geliyor. Üstelik sadece onu da çalımlamıyor. Stoper Raul Silva da payına düşeni alıyor. Hatta Silva, golden beş dakika sonra oyundan çıkıyor. Yani Mateo Casierra, Raul Silva'yı gerçekten de bakkala gönderiyor! İki saniye içinde, topa bir kere dokunarak iki oyuncuyu çalımlayıp boş kaleyi karşında bulmak. Çok klas!

Gol güzeldi ama benim açımdan pek keyifli olmadı. Zira bu maçı Braga'nın kazanacağını düşünmüş ve kuponuma eklemiştim. Tek maçtan yatan kuponla serisine girebilecek bir kupondu ama golün güzelliği bu plandan vazgeçirdi ve kendisini burada buldu.

GOLO 24

GOLO 15

GOLO 13

GOLO 11

Çarşamba, Nisan 14

Senna


Senna, 2010'da vizyona girdiğinde çok beğenilmişti. Birçok festivalden de ödül aldı. Hatta yönetmen Asif Kapadia'nın şöhretini geliştirmesine çok yardımcı olmuştu.

Aradan geçen 10 senede halen aynı sevgiye ve ilgiye mahzar. Hatta birçok belgesel fikrine de ilham oldu. Bu sayede bir 'devrim' yarattığı bile söylenebilir. Bu öyle bir devrim ki, tartışmak ve karşı çıkmak pek mümkün değil. Zira çoğunluk tarafından büyük bir coşkuyla korunuyor.

Senna'nın hayatını anlatan belgeselin zayıf olma gibi  bir şansı yok zaten. Çok başarılı, popüler ve renkli bir karakterin erken sonlanan trajik hayatına bakıyoruz. Buradan boş bir iş çıkmaz. Ayrton Senna'nın kendisi belgeseli sırtlıyor.

Kapadia'nın yarattığı devrim anlatım tarzında. Klasik belgesellerde sık sık olayın tanıklarına gidilir ve onların röportajlarını izleriz. Başka başka insanların konuşmalarını dinler, suratlarına bakarız. Fakat Senna'da bu 'konuşan kafalar' yok. Onun yerine sadece arşiv taramasından elde edilen görüntüler var. Hummalı bir çalışma olduğu aşikar. Bazı görüntüleri ilk kez görüyoruz. Belgesel kelimesinin adı 'belge'den geliyorsa, Senna'nın hayatındaki tüm belgeleri izliyoruz.

Fakat öykü mü belgeleri çıkarmalıdır yoksa belgeler mi öyküyü şekillendirir?

Çok zor bir işe kalkılmış. Bunun hakkını vermeme rağmen bence yukarıdaki sorunun cevabını ikinci şık olarak seçmişler. Bu sayede Senna'nın hayatına çok fazla giremiyoruz. Elimizdeki belgeler ve görüntüler neyse onu öğreniyoruz.  Onlar bizi nereye götürürse oradayız. Eksik kaldıkları yerlerde de yokuz. Mesela Senna'nın çocukluk ve gençliğine çok fazla giremiyoruz. Hayatı adeta karting pistinden başlıyor. Zira elimizdeki en eski görüntü orası.

O nedenle böylesine önemli bir sporcunun, bir figürün yetiştiği şartları, gerçeklerini, kökenini çok fazla göremiyoruz.

Haliyle bu tarzı beğenmediğimi söylemem lazım. Senna'nın hayatına çok fazla hakim değilim ama yabancı da sayılmam. Formula 1'e ucundan temas etmiş bir sporsever olarak, bu belgeseli izlediğimde pek yeni bir şey öğrendiğimi de söyleyemem. Mesela bu açıdan bakınca Kapadia'nın Maradona belgeselini hiç merak etmiyorum. Ya da şöyle ifade edeyim; 'Acaba hangi görüntüler var?' sorusu içimi gıdıklıyor ama belgeselin bana bir şey katmayacağından emin gibiyim.

Önyargılı olmamak lazım. Maradona'yı da izleriz. Fakat beklentimiz düşük.

Bu arada Senna'nın zayıf noktalarından biri de izlediğimiz olayların detaylarından yoksun bırakılmamız. Tamam Formula'yı biliyoruz ama "hangi sezon kim kaç puandaydı" gibi detaylı soruların cevaplarından yoksunuz. Belgesel boyunca Senna yarışıyor, kazanıyor veya kaybediyor. Fakat 'hangi yarış öncesinde kaç puanı var', 'rakipleri kimler', 'ona kaçıncı olmak yetiyor' gibi sorular yanıtsız kalıyor. Elinizde telefonlar Wikipedia'ya bakarak belgeseli izlemeniz gerekiyor.

Belgeselin merkezinde Senna değil Senna-Prost rekabeti var gibi. Bunun nedeni sanırım, Senna Vakfı'nın belgesele büyük katkılar vermesi ve o vakfın en önemli üyelerinden birinin Prost olması. Gerçi Prost biraz olumsuz bir figür olarak gösterilmiş. Rekabetin bir diğer kutbu olduğu doğru. Birçok izleyen, belgeselin ardından Prost'tan nefret etmeye başlamış. Açıkçası ben o kadar da 'kötü' gösterildiğini düşünmüyorum. Fakat yine de Prost'un ortaya çıkan film için yorumunu merak ediyorum.

Ayrıca aradan 10 sene geçtikten sonra filmi Netflix'te izledik. Vizyonda 2.5 saat olan belgesel, burada 1.45 gibi bir süreye sahipti. Bunu da izledikten sonra öğrendik. Oysa IMDB'de de süre 1.45 gözüküyordu. Oraya bakıp kandık ama yine de Netflix gibi platformların bunu yapması çok üzücü. Belki de yukarıda yazan satırları taca çıkaracak bir eserdi. Bilemiyoruz. Fakat önümüze çıkan da yapımcıların onayı dahilinde. Yani onlar da buna izin vermiş, o zaman biz de izledikten sonra öyle değerlendiririz.

Öte yandan Netflix'te alt yazılar da rezaletti. Jordan için yarışan Rubens Barichello'nun takımını 'Ürdün' diye çevirmeleri bahis reklamlı film sitelerinde bile yaşanmayan bir rezalet.

Yine de Senna güçlü bir figür, güçlü bir hikaye. İzlerken sıkılmak gibi bir durum kesinlikle söz konusu olamaz. Hatta, o bilinen sonu izlerken yine üzülmek çok büyük ihtimal. Gözler nemleniyor ve belgesel öyle bitiyor.

Pazar, Mart 28

Seyircisiz de Güzel Sanki


Bundan seneler önce seyircisiz maça çok karşıydım. Zaten seyircisiz maç neden olurdu ki? Bir kulübe ve taraftar grubuna ceza verildiği için... Yani insanların maça girme hakları elinden alınıyordu. Bir hak ihlali olduğu için zaten en başından sempatik değildi. Onun dışında da alışık olmadığımızdan, devamlı seyircili maçları izleyip karşımıza bir anda boş tribünler gelince yadırgıyorduk.

Artık başka bir dünyayı yaşıyoruz. Seyircisiz maç normalimiz oldu. Hatta geçen sene bugünleri düşününce televizyonda maç izleyebildiğimiz için şükrediyoruz. Seyircili veya seyircisiz ne fark eder, maç olsun da...

Tabi yine de seyircili maçın yerin tutmuyor.. Hatta bazen eski maçların özetlerine, gollerine bakınca çok şaşırıyorum. Ne günlermiş öyle. Bir golde çıkan ses, bir çalımda duyulan uğultu, yapılan tezahüratlar... Çok eski zamanlara ait değil ama çok başka bir çağın olayıymış gibi.

Haliyle birçok insan halen seyircisiz maçlara alışamadı. 

Ben alıştım. Hatta hoşuma gittiğini bile söyleyebilirim. "Seyircili maç mı seyircisiz maç mı" sorusuna seyircisizden yana bir cevap verecek değilim ama seyircisiz maçın da ilginç noktaları var.

En önemlisi, belki de tek olumlu noktası futbolcuların ve saha kenarındaki kulübelerin konuşmalarının duyulması...

Bana çok ilgi çekici geliyor. Mesela atağa kalkan bir takımın oyuncularının o sırada konuşarak atağı yönlendirmesi ve vizim buna şahit olamamız heyecan verici geliyor. Ama asıl güzel olan savunmadakiler... "Bas", "çıkma", "bırak", "faul yok".... Organizasyonun her anına şahit oluyoruz. Planları duyuyoruz. Plana uymayanları da işaretliyoruz.

Arada kavgalar ve küfürler de duyuluyor. O da ayrı bir ruh katıyor.

En çok üzen ise yabancı maçlar. Dilini bilmediğimiz ülkelerdeki konuşmalar hiçbir anlam ifade etmediği için bir yerden sonra baş ağrısına neden olabiliyor. Fakat yine de maçın temposu ve önemine göre seslerin şiddeti de değişkenlik gösteriyor. Buradan da kendi payımıza bir şeyler çıkarabiliyoruz.

Futbol maçları uzun bir süredir bilgisayar oyununa dönmüştü. Veya gladyatör savaşları da çok sıkça kullanılan benzetmelerdendi. Sahadaki oyuncuların kusursuz olması ve tribünleri memnun etmesi istenirdi. Gerçi hâlâ öyle. Eskiden futbolcuların ne konuştuğu, ne dediği duyulmazdı, zaten önemsizdi de.

Son bir yılda yeni bir futbol maçı algısını deneyimliyoruz. Biraz daha insani bir oyun var sanki. Biz de 'yargılayıcı" değiliz, jüri gibi izlemiyoruz, biraz daha oyunun içindeyiz. Sahada olan biteni daha iyi anlamımıza yardımcı oluyor.

Bu blogda yıllar önce yazdığım yazıları düşününce, bu satırlar onlarla inanılmaz derecede çelişiyordur. Seyircisiz bir maçı seveceğimi ve öveceğimi düşünemezdim. Hatta onu daha insani bulmam mümkün değildi. İnsanlar olmadan nasıl 'insani' olacaktı ki?

Oluyor işte. Zaten seyircili veya seyircisiz televizyondan maç izlemek futbola dair en az sevdiğim şeydi. Son dönemde de çok az maça gittiğim için, yani çok fazla televizyondan maç izlediğim için bir değişikliğin olması da fena sayılmazdı. En azından bir yenilik geldi. Çok şahane bir durum değil ama zaten geçici. O zaman keyfini çıkarmak gerek. Ya da bir keyif unsuru yakalamak gerek..

Zaten insanların stadyumlara dönmesine karşı değilim tabi. Biz yine Passolig olmadığı için 2.Lig'de yer alırız ama giden de gitsin, mahrum kalmasın.

Cumartesi, Mart 27

Voir du pays


Konusu itibariyle çok beğendiğim, saygı duyduğum bir film.

Afganistan'da görev yapan Fransız askerler, uzun bir ayrılığın ardından ülkelerine dönerler. Fakat ülkeye dönmeden hemen önce hem bir ödül hem de rehabilitasyon maksatlı olarak Güney Kıbrıs'a inerler ve orada üç gün tatil yaparlar.

Öte yandan psikolojileri tatil için hazır değildir. Hatta sivil hayata bile uyum sağlamakta zorlanırlar. Bir yanda tatil yapan zengin siviller, diğer yandan para için hayatlarını bırakıp Afganistan'a giden ve oradan 'yıkık' bir şekilde dönen genç askerler...

Filmin iki esas karakteri, birlikteki kadın askerlerden Aurore ve Marine'dir. Bu iki asker, Afganstan'da yaşadıklarının da ardından antimilitarist duygulara sahip oldukları için artık bulundukları ortama ekstra bir yabancılık hissederler. Öte yandan kadın olmalarından dolayı yaşadıkları ayrımcılıklar da çok net önümüze serilir.

Her açıdan güçlü mesajları olan bir film. Fakat esas olarak hikayenin farklılığı benim hoşuma gitti. Askerlerin, bir tatil merkezinde sosyal hayata karışmasını ve yaşadıkları zorlukları görmek ilgi çekiciydi. Psikolojileri çalkantılı karakterlerin içine girmek için üç günlük tatilin seçilmesi ve tüm öykünün oraya sıkışması yetersiz gibi gözükse de benim gözümde çok hoşuma gitti. Belki de bir riske girilmiş ama çok iyi işlenmiş.

Filmin senaryosu Delphine Coulin'in kitabından uyarlanmış. İsim ilk anda bir şey ifade etmiyor ama yine güçlü bir Fransız filmi olan Samba'nın senaryosunda kalemi var. Şu an benim listemde ikide iki gidiyor! Zaten benden beğeni alması da pek bir şey ifade etmiyor, zira 2016'da bu film sayesinde Cannes'da ödül kazanmış. 

Bir yandan 'savaş filmi' diyebileceğimiz kadar çok asker görüyoruz ama ortada tek bir çatışma bile görmüyoruz. Zaten kategorisi için savaş filmi diyemeyiz. Ama çok 'askeri' bir film...

Oyuncularımız ise biraz zayıf. Aurore karakterine can veren Ariane Labed'nin oyunculuğu iyiydi. Fakat yanındaki Soko için benzer cümleler kullanmak zor. Kendisini müzisyenliğinden biliyoruz, şarkılarını seviyoruz ama bu filmde esas karakter için biraz zayıf kalmış.

Bir de filmde çok fazla karanlık sahne vardı. Evde otururken izlemek için sakıncalı bir film. Takibi zorlaşıyor. Tüm odayı karartmak gerekiyor. Aslında bir tatil atmosferi olduğu için tam gündüz izlenecek bir film ama güneşli havada parlama yapan bir ekrandan sahneleri takip etmek kolay olmadı.

IMDB puanı daha yüksek olabilirdi diyerek yazıyı noktalayalım...


Cuma, Mart 26

Golo #24


 

Portekiz Ligi'ni bloga iki ay aradan sonra yeniden taşıyoruz. Çok uzun bir ara verdik. Daha da kötüsü döndüğümüz hafta bereketli değildi Aslında sayı olarak tatmin ediciydi. 9 maçta 18 gol atıldı. Maç başına iki gol, Portekiz için oldukça iyi bir rakam. Fakat bu 18 golden iyisini seçmek çok zordu. Bu arada 18 takımın yarısı bu hafta gol atamadı, 7 maç da KG Yok ile sonuçlandı.

Tüm maçları izlediğimde, tüm golleri ilk kez gördüğümde tercihimiz Portimonense - Porto maçında Sergio Oliveria'nın attığı serbest vuruş golüydü. Fakat dikkatli izleyince golün kaleci Samuel Portugal tarafından kendi kalesine atıldığını görüyoruz. Bu direkten dönen topların kalecilere çarpması büyük talihsizlik. Zaten gol olması can yakıyor, bir de gol onlara yazılıyor. Ben Oliveria direkt attı sandım ama tekrardan çok net gözüküyor. O yüzden buraya taşıyamıyoruz.

Ligin resmi yayıncısı ise haftanın golünü Maritimo - Famalicao maçından seçmiş. Ivo Rodrigues gerçekten güzel gol atıyor. Fakat burada da kaleci hatası var. Hatta Portimonense kalecisi talihsizlik yaşıyor. Fakat Maritimo'nun file bekçisi Amir Abedzadeh bu sezon gerçekten kötü, bu golde de kaleyi boş bırakıyor resmen. Oysa kendisi beğenirdim. Bu golde de biraz ikram söz konusu gibi.

Ayrıca resmi yayıncı ile aynı fikirde olmak istemedim. Genelde aynı golü seçiyoruz. Bu sefer farklılık olmasını istedim. O yüzden Paços de Ferreira'dan Helder Ferreira'yı seçtim. Golün hazırlanışı ve asist güzel. Vuruş çok şık değil ama olması gerektiği gibi. Kalecinin de yapacak bir şeyi kalmıyor.

Paços de Ferreira bu sezonun sürpriz takımı. Geçen sezon gol atamıyorlardı. Bu sezon rakipler atağa çıkarken gol atıyorlar! Bu da onlardan biri. Kontrayı çok iyi beceriyorlar. İzlemesi keyifli bir takım. Biraz torpil de yapmış olabilirim.

Fakat benim de elim kolum bağlıydı. Yine de ilerleyen haftalarda daha güzel goller koymayı diliyorum.

GOLO #15

GOLO #13

GOLO #11


Çarşamba, Mart 24

Veloce Come il Vento

Spor filmleri genelde sevilir. Çok kaliteli olmalarına gerek yoktur. Avantajları vardır. Mesela en baştan zaten o branşın meraklıları muhakkak filmi izleyecektir. İzleyince de, o izleyenlerin önemli kısmı yapım vasat bile olsa beğeniyor; zira bugüne kadar izledikleri organizasyonlardan ve karakterlerden ayrı bir hikayeye dahil oluyorlar. Yani spor filmlerinin kitlesine ulaşması, diğer filmlere göre çok daha kolay oluyor.

Sinema, bu işi en iyi boks ve motor sporlarında beceriyor. Şaşkınlığım da burada çıkıyor.
 
İtalyan yapımı Veloce Come il Vento internette çok fazla yorumu olmayan bir film. Üstelik Netflix gibi popüler bir platformda bile gösterilmiş. Ayrıca gerçek bir hikayeyi barındırıyor. Sıkıcı bir film de değil. Oyuncularımız da iyi. 

Hikaye biraz klişe ama spor filmlerinin özelliği de budur zaten. Benzer hikayeyi farklı çeşitlerde izleriz. Hatta bu nedenle belki de yan karakterlerin çok iyi işlenmesi gerekiyor olabilir. Zira ana karakterlere ve onların maceralarına gerçek sportif hikayelerden aşina olduğumuz için böyle filmleri yan unsurlar cazip kılar. Bu filmde belki de eksik kalan buydu. Abi-kardeş çok fazla öne çıkıyordu ve biz işin sonunu tahmin etmekte zorlanmadığımızdan heyecanımız da azalıyordu. Fakat sonunun şaşırttığını söylemek zorundayım. En azından 'mutlu son'la bitmiyor ama üzmüyor da...

Zaten bir İtalyan-Akdeniz filmi olmasından gerek; devamlı duygu değişimleri yaşıyoruz filmi izlerken. Bunlar çok hızlı yaşanıyor. Bir yandan da 'hız' filmi olmasından dolayı böyle bir oyuna girişilmiş olabilir diye düşündüm. Bu sayede heyecanı ayakta tutmaya çalışmışlar. İşe de yaradı. Sonuçta sonuna kadar izledik. 

Başrolde bir kızımız var. Adı Matilda de Angelis. Kendisi Aybüke Pusat'a benziyor ama kariyeri daha hızlı ilerliyor. Bu filmden sonra Nicole Kidman ile öpüştüğü ve curetkar sahnelerinin olduğu bir diziyle gündeme geldi. Ben diziyi izlemedim. Adını da hatırlamıyorum. Fakat bu haberler sayesinde Angelis'in şöhreti hızlandı. Bunların da konuyla alakası yok zaten.

Erkek oyuncumuz Stefano Accorsi hakkında çok bilgimiz yok. Onu da benzeteceksek Timuçin Esen çıkar belki ama zorlama olur. 

Zaten yazının bundan sonrasında ne söyleyeceksek zorlama olur. Fena film değil ama daha iyilerini görmüştük.

Salı, Mart 9

Son Maç


Pandemi başlayalı yaklaşık bir sene oldu. Hayatımız birçok alanda, hatta her alanda değişti.

Bu değişimlerden biri de tribünlerde oldu. Daha doğrusu artık tribün kalmadı! Maça gidemez olduk. Bir noktada duruma hayıflanıyoruz ama zaten maça da gitmeyi seven bir toplum da değildik. Zaten ben de Passolig uygulaması başladığından beri Süper Lig'e de uğramıyordum.

Yine de aradaki localı saçmalığı saymazsak, Süper Lig'de herkesin eşit bir şekilde stadyuma girebildiği son maç bundan bir sene önce oynandı.

9 Mart 2020 günü Ankara'nın Eryaman Stadı'nda oynanan Gençlerbirliği - Antalyaspor maçı, Süper Lig'deki son seyircili maçtı.

Fotoğrafın arkasında, tarihi güne tanıklık ettiğini bilmeden stadyuma gelen az sayıdaki insan göze çarpıyor.

Maç ise 1-1 sona erdi. Golden sonra tribüne koşma imkanı yakalayan son oyuncular Giovanni Sio ve Lukas Podolski'ydi. Bu fırsatı değerlendirdiler mi hatırlamıyorum bile...

Pazartesi, Mart 8

Olegs Krig


Filmimizin orijinal adı Olegs Krig. Sanırım Rusça'da 'Oleg'in savaşı' demek. Fakat İngilizcesi ve birçok yerde bilinen adı The Distand Barking of Dogs. Yani Uzakta Havlayan Köpekler. İki isim de filme çok uyuyor ama en orijinal halinin filme daha uygun olduğunu düşünüyorum.

Ukrayna'da son dönemde yaşanan savaşa dikkat çeken nadir yapımlardan biri. Oleg de bu savaşın yanı başında bir köyde, hatta neredeyse terk edilmiş bir köyde, anneannesi ve tek tük arkadaşlarıyla yaşayan 10 yaşında bir çocuktur. Bir yandan savaş devam ederken, onlar da hayatına devam ediyor. Hem kendi hayat savaşları var hem de dünyanın gündem maddesi olan savaş aslında direkt onların hayatının bir parçası oluyor. Karşı oldukları veya destekledikleri bir taraf var mı yok mu bilmiyoruz bile. Fakat o taraf olmadıkları savaşa göre hayatlarını yaşamak zorundalar. Bir yerden sonra artık savaş onlara da ait bir parçaya dönüşüyor. 

Belgesel ve kurgunun bir araya geldiği filmlerden. Böyle bir köy ve Oleg gerçekten var. Danimarkalı yönetmen Simon Lereng Wilmont, köylülerin ve Oleg'in gündelik yaşamına çok fazla müdahil olmadan kamerasını oraya koymuş. 

Uzaktan Havlayan Köpekler, ismine uygun olarak devamlı uzaklardan havlama sesleri duyuyoruz. Bir de düşen bombaların sesleri köyde yankılanıyor. Bunlar filme ruh katan malzemelere dönüşüyor.

Yapım, birçok festivalden ödülle dönmüş. Benim hoşuma giden kısmı savaş gibi ciddi bir konuyu işlerken subjektif kalabilmesiydi. Daha doğrusu, politik bir mesaj gütmeden veya ajitasyona girmeden savaş esnasında sivillerin hayatına girebilmesi ve bunu tamamen doğal bir şekilde anlatabilmesi  güzeldi. "Zaten belgeselcilik bu" diyebiliriz ama  hembelgesel hem de kurgusal filmlerde aksini çok gördük. Diğer yandan 'savaşlarda en çok masum çocuklar zarar görüyor' klişesine de çok fazla uğramadan baş role bir çocuk koymak, cesaret gerektiren zor bir işti. Bunun da altından kalkılmış.

Ben beğendim. En azından sıkılmadan izledim.

Salı, Mart 2

Sıkıcı Röportajlar


"Teknik direktörlere 'Futbol hakkında hep olumlu konuş, kulüp hakkında olumlu konuş, sponsorlar hakkında olumlu konuş" diyorlar. Bir şablon veriyorlar, herkes de aynı şeyi söylüyor. Ne provoke eden  var ne meydan okuyan... Ama bunda medyanın payı da yüksek.

Biri çıkıp, 'Ben şampiyon olmak istiyorum' dediğinde bir hedef koyuyor. Güzel. Ama sonra şampiyon olamadığında 'Çok büyük konuştu, bak şampiyon olamadı' diye eleştiriyorlar. O adam ne yapıyor sonra? Hedefini 'Üst sıralar için oynayacağız' diye yumuşatıyor. Gazeteciler sıkıcı röportajlardan şikayetçi ama bu durumu da aslında kendileri yarattı."

Christoph Daum / Socrates Ocak 2021

Pazartesi, Mart 1

Mid 90's

Her dönem, bir süre sonra kendini anlatmaya başlar. Daha doğrusu onu anlatacak olanlar, yani o dönemi yaşayanlar, bir süre sonra ortaya çıkar ve işe koyulur. Bu anlatı anılardan ve hafızada kalanlardan beslenir. Ne kadar doğru olduğu tartışılır. Objektif olması mümkün değildir. Fakat 'doğru' olmaması gerçek olmadığı anlamına gelmez. Çünkü herkes kendi gerçeğini yaşamıştır ve onu anlatıyordur.

Ben çocukken 70'ler anlatısı çok popülerdı. Sonra bir anda 80'ler ortaya çıktı. O kısmı daha net hatırlıyorum. 80'ler gecesi etkinlikleri, 80'ler modası, 80'lerin hatıraları... Şimdi sıra bize geçti. Biz artık 90'ları anlatıyoruz. Ya da onu anlatanları dinliyoruz. Çünkü sinemada, televizyonda, popüler kültürün yaygınlaşmasına olanak sağlayan her alanda artık o dönemin çocukları var. Onlar üretiyor, onlar hatırlatıyor, onlar anlatıyor.

Birçok komedi filminde gördüğümüz ve beğendiğimiz Jonah Hill de 1983 doğumlu. 2018 yapımı filminin adı da Mid 90's. Aslında film adı bence yanlış seçilmiş. Zira biz bile yazıya başlarken dönem vurgusunu kullandık. Filmden beklentimiz bu yönde ilerliyor. İsmin getirdiği vaat ortada, fragman da ondan geri kalmıyor.

Fakat filmi 90'larla sınırlandırmak haksızlık olur. Bu bir belgesel değil. O nedenle beklediğimiz film çıkmıyor. Esasında bu açıdan sevindirici. Ucuz bir 90'lar anlatısına daha maruz kalmak istemezdim. Öte yandan beklentimizin dışında olan bir başka sevindirici özellik de var. 

Hill'in oyunculuğunu düşününce aklımıza gelen film de değil bu! Bu ne bir övgü ne bir yergi. Zira Hill'in komedi filmleri fena değildir. Fakat 21 Jump veya The Watch'ta gördüğümüz adamın filminin bu kadar sakin ilerlemesi, mizahını derine saklaması ve biraz da melankoli barındırması çok ilginç ve sevindirici. Hatta takdir edilesi. Bir ilk film için oldukça başarılı. Üstelik hemen hemen tüm oyuncuların amatör olduğunu düşününce çıkan iş muazzam. Hadi bir övgü daha; film 85 dakika. Süre ne alaka? Demek ki derdini anlatmak için 135 dakikalara gerek yokmuş. Senaryoyu kendin yazıyorsun, filmi kendi çekiyorsun, genç oyuncularla çalışıyorsun ve 85 dakikada işini hallediyorsun. Harika.. 

Sanırım ki Hill kendi hikayesini istediği gibi anlatabilmiş. Bu filmi çekmek istemiş ve tam olarak bunu hazırlamış. Onun hoşuna gitmiş. Bir röportajında This is England'dan esinlendiğini söylüyor ki, bizi şaşırtmıyor. Bekar annenin 'abilerle' takılan çocuğu Stevie biraz daha saf, biraz daha uysal. Fakat yine de başını dertlere sokmakta Shaun'dan geri kalmıyor. Zaten aslında bu bir 90'lar belgeseli değil, ergenlik arifesindeki bir çocuğun hayatı keşfetme hikayesi.

Shaun'un İngiltere'si ne kadar politikse, Stevie'nin Claifornia'sı bir o kadar apolitik. Bu bizim için bir sorun değil. Zaten 90'lar biraz da böyle. O yüzden öykü, zaman ve mekanla bir bağlantı içine girebiliyor. Üstelik slogan sözler ve sınıflar arası çatışmalar belirgin olmasa da politik bir alt metin de mevcut. Yakalamak zor değil. 

Bol bol kaykay görüyoruz (ana caddenin ortasından yokuş aşağı indikleri sahne çok huzur vericiydi), küfürlü konuşma duyuyoruz, hatta esrar kokusunu bile hissediyoruz. Grubun has adamı Ray bizim de has adamımız oluyor. Stevie ile ilişkisi bizi duygulandırıyor. Böyle 'kabadayı' çocukların altından yufka yürek çıkınca çok mutlu oluyorum.

İzleyici olarak biz memnun kalıyoruz. Kötü bir film yok karşımızda. Eksikler tabi ki var. Daha doğrusu alıştığımız tarzın dışında olması biraz zorlayabilir. Mesela bir olay yok! Film sadece anlatıyor. Bir gelişmeyi, bir olayı anlatmıyor. Sanki bir mahalleye kamera koymuş gibi. Kaykay yapanlar, kavga edenler, içenler, takılanlar... Bu kadar..

Çok iyi bir araya gelmiş karakterler var. Çok iyi bir görsellik var. Güneşli California günleri sağolsun. Açılarımız çok iyi. Müziklerimiz zaten şahane. Kendini daha fragmandan belli ediyor. Bu arada Scorpions'un çok sevdiğim White Dove şarkısının aslında Macarca olduğunu bu film sayesinde öğrendim, şaşırdım ve sevindim. Tıpkı beklediğimin dışında bir film bulmam gidi.

Şaşırdım ve sevindim. Özeti bu...

Yahu zaten benim sevmediğim gençlik filmi yok ki...

Çarşamba, Şubat 24

Profesör

 


Alain Prost bugün 66 yaşında...

Senna belgeseli hakkında yorumlar da kısa bir süre sonra bu blogda...

Pazartesi, Şubat 22

Sado


Güney Kore bir kez daha bizi şaşırtmadı.

Konusu itibariyle biraz Çin ve Japonya işlerini andırsa da (geleneksel eski zaman saray entrikaları), anlatım tarzı ve heyecanıyla Güney Kore olduğunu belli ediyor.

Etkileyici bir konumuz var. Kral baba ile prens oğul arasında yaşanan kuşak çatışması sarayda ve ailede krizlere neden oluyor. Bir imparatorluğun sarayında geçmesine rağmen hem modern zamana hem de her sınıftan aileye uyarlanabilecek bir öykü.

Kral Yeongjo güçlü ve kudretli bir adamdır. Artık yaşlanmıştır ve yerini oğlu Sado'ya bırakacaktır. Fakat Sado kendisi gibi değildir. Babaya göre oğul, kendisi kadar güçlü olmadığı için güvensizdir. Oğul ise kendi tarzıyla yaşamak ve yönetmek istemektedir. Çatışma başlar ve film devam eder.

İşin ilginç kısmı yaşanmış bir hikaye olması. Fakat internetteki kısa araştırmamda ne olayın kendisi ne de film hakkında çok fazla bilgi bulamadığım için öğrendiklerim biraz sınırlı kaldı. Bu arada film 2015 yılında Güney Kore'nin Oscar adayıydı ama kısa listeye kalamadı. Yine de o senenin en iyi Kore filmi olmasıyla sebebiyle daha popüler olmasını beklerdim.

Oğul Sado'ya can veren Yoo Ah-In'in bir-iki sahnesi hem gerçek hikayeye hem de filme çok büyük ilgi katıyor. Bunlardan biri kafasını üst üste yere vurduğu sahneydi. Bu sayede filmin hemen başında 'isyankâr' bir şey izleyeceğinizi anlıyorsunuz. Daha sonra okuduklarıma göre oyuncu bu sahnede dublör veya bilgisayar kullanmamış. Kafasını geçekten yere vurmuş. Etkileyici..

Müzikler çok gaz verici. Sık sık mantra dinliyoruz. Konuya, filme, atmosfere, gerilime ekstra bir güç katmış. Mesela bu benim için çok akılda kalıcıydı.

Çoğu tarihi Asya filminde olduğu gibi yine mutlu bir son olmuyor. Üzülüyoruz, duygulanıyoruz ama kaliteli bir film izlediğimiz için memnunuz. Puan kırabileceğimiz ya da 'üst düzey' klasmana girmesini engelleyen (belki de Oscar adayı olmasını da engellemiştir) sonunun çok uzaması ve artık bir yerden sonra izleyicinin sıkılmaya başlaması olabilir. Yine de iyi film.