Perşembe, Mayıs 27

Bobby Robson: More Than a Manager


Bir İngiliz beyefendisi olan Bobby Robson bizim hayatımıza, güneyde dolaştığı yıllarda girdi.

Gözümüzü açıp, Avrupa futboluna bakındığımız dönemlerde o Portekiz'deydi. Sporting'de ve Porto'da çalışıyordu.

Portekiz Ligi'nde çalışan bir İngiliz teknik direktör! Herhalde çok iyi değildi. Böyle düşünüyorduk. Zira iyi olsaydı Premier Lig'de çalışırdı. Veya diğer büyük liglerde. Fakat o Portekiz gibi 'sıradan' bir ligde, zaten şampiyonluğa yakın duran takımla sırtını dayayarak kariyer inşa ediyordu.

10 yaşında böyle düşünmemiz normaldi. Anormal olan onun bir anda Barcelona'ya sıçramasıydı. Onun orada geçirdiği kısa süreyi Ronaldo ile hatırlıyoruz. Fakat bir yandan da Robson'ın bu tercihlerini hep merak ederdim.Sonradan öğrendik onun Ipswich Town'a Avrupa kupası kazandırdığını, İngiltere Milli Takımı'nı 1966'dan sonra Dünya Kupası'na en çok yaklaştıran adam olduğunu.. 

İlginç bir kariyeri vardı. Detayları anlamak için böyle bir belgesel çok iyi geldi. Bunu da Bir Sporting - Porto maçının oynandığı günde izlemem ayrı ve hoş tesadüftü. 90 dakika boyunca Portekiz'den Akdeniz sahillerine, oradan Ada'ya uzandık.

Son dönemin 'favori' belgesel anlayışının yanında biraz daha klasikçi kalmış. Bu da bizim hoşumuza gitti. "Oh be" dedik. Tabi ki arşiv, kayıtlar önemli ama duygusuz bu işler olmaz.

Belgesel, adından da anlaşabileceği gibi Bobby Robson'ın kariyerini anlatıyor. Robson vefat etse de, yine de onunla yapılmış röportajları görebiliyoruz. Jose Mourniho, Gary Lineker, Ronaldo, Pep Guardiola ve daha fazlası. Ama en çok da Paul Gascoigne...

Bu belgeseli Asif Kapadia çekseydi, bir deniz kıyısında hüngür hüngür ağlayan Gazza'yı göremeyecektik. Veya hiç ziyaret etmediğimiz Ipswich'in nasıl bir şehir olduğunu ve o başarının ne kadar önemli olduğunu hissedemeyecektik. Bunlar önemli detaylar. Bulursunuz 1980'lerden kayıtlar, koyarsınıı arka arkaya. Bu da çok önemli bir iştir, hatta çok daha büyük emek ister. Fakat aynı duygu geçer mi karşıya? Sanmam.

Robson'ın kariyerinin satır başlarına hakimdik. En azından başarıları ve başarısızlıkları net olarak ortada duruyordu. Fakat neler yaşadığını ve yakınındaki insanlara neler hissettirdiğini bu belgesel sayesinde gördük. Barcelona'da ve Newcastle United'dan nefret ettik. Jose Mourinho'nun karizmasının ve ukalalığının başlangıç noktalarına daldık. Barselona kentinin çekimlerine hayran kaldık ve Akdeniz özlemimiz arttı.

Futbola dair izlenebilecek belgesel sayısı çok azken, çöldeki vaha gibi önümüze çıktı.

Belgeselin adı başka belki ama manşeti Jose Mouriho verdi:

"Bir insan ancak onu seven son insan öldüğünde ölür."

Pazartesi, Mayıs 10

Her Şeyin Başladığı Gün


Sevilla'nın resmi Twitter hesabı, geçtiğimiz yıllarda bugünü "Hayatımızın değiştiği gün" diyerek andı.

Onlar adına kesinlikle doğru. Hatta belki de bizim için de öyle. Yani bir Sevilla taraftarı değiliz. Hayatımız da değişmedi belki ama Sevilla algımızın değişmesine neden olan gündü. Hatta o gün ve Sevilla sayesinde Avrupa Ligi'ne bakışımız bile değişmiş olabilir.

2006 yılında Eindhoven'da oynanan finalde Sevilla ile Middlesbrough karşılaşmıştı. Dört gün sonra Süper Lig'de şampiyon belli olacaktı. O Çarşamba günü Abbas Güçlü, Genç Bakış programınını da ligdeki şampiyonluk yarışına ayırmıştı. Maltepe Üniversitesi'nden yapılan canlı yayında ben de öğrencilerin arasındaydım. Rasim Ozan Kütahyalı gibi bir videomuz yok. Zaten programın konuklarının kim olduğunu da hiç hatırlamıyorum. Hatta atmosferdeki harala gürele beni rahatsız etmişti. Sıkılıp, okulda gezdiğimi hatırlıyorum. Bir devlet okulu öğrencisi olarak, özel okul yurtlarındaki yaşamı görünce de çok kıskanmıştım. En sonunda bir yerde televizyon bulup bu finali izlemiştim.

Bir Latin Avrupa futbolu sevdalısı olarak gönlüm Sevilla'dan yanaydı. Premier Lig tutkunları da vasat Middlesbrough'un peşinden gitmişti.

Aslında Middlesbrough'un iyi bir forvet hattı vardı. Mark Viduka, Jimmy Floyd Hasselbaink ve Massimo Maccarone... Fakat kadro biraz yaşlıydı. Sevilla ise fırlama gençlerden oluşan fırtına bir takımdı. Dani Alves, rahmetli Puerta, Adriano, Jesus Navas, Luis Fabiano, Kanoute...

O sezon grupta Beşiktaş'ı televizyon yayının olmadığı maçta 3-0 yenen Sevilla, finalde de Middlesbrough'yu 4-0 mağlup etti. Son 10 dakika inanılmazdı. Enzo Maresca, yanlış hatırlamıyorsam oyuna sonradan girip resital yapmıştı. Sevilla harika bir takımdı. Çok güzel oynamışlardır. Fakat kupayı daha önce kazanan başka harika takımlar vardı. Finallerde farklı skorları da çok görmüştük. Sevilla'nın olayı o final değildi, devamıydı.

Ertesi sene Glasgow'da İspanyol finali oynandı. Sevilla, penaltılarda Espanyol'u yendi.

Sonra bir ara. 2014'te Torino'da yine penaltılarla Benfica...

2015'te Varşova'da 3-2'lik skorla Dnipro...

2016'da Basel'de 3-1'lik skorla Liverpool...

2020'de Köln'de 3-2'lik skorla Inter...

Adamlar, Avrupa Ligi'nin fahri başkanı oldular. Tam da Avrupa Ligi'nin ülkemizde küçümsendiği bir dönemdi. Bir İspanyol takımı, yetenekli oyuncular transfer eden ve yetenekli oyuncular yetiştiren mütevazı bir İspanyol takımı, Avrupa Ligi'nde başarılı oluyor. Şampiyonlar Ligi'nde fazlasını yapamıyor ama gücünü doğru yere kanalize etmeyi başarıyor.

Sevilla tüm bu seriyi oluştururken yolun ortasında Türkiye şampiyonuna da elendi. Şimdi bir Türkiye şampiyonunun Sevilla'yı yenmesi mantıklı durmuyor.

Yani aslında bundan 15 sene önce, bizim takımlarımızın yenebildiği bir takım; biz kendi ligimizdeki şampiyonluk yarışı için muhabbetler ederken Avrupa Ligi kazanmıştı. Ve orada kalmadı, devam etti, adını daha da büyüttü, müzesini daha da doldurdu.

Ve işte her şey, bir 10 Mayıs günü başladı...


Pazar, Mayıs 9

Dogs of Berlin


Bazen yerli dizilerimize çok fazla haksızlık ediyoruz.

Çeşit çeşit dizimiz olduğu için, yani ortada bir enflasyon olduğundan ortalamamız biraz düşük kalabilir. Fakat yerli dizilerin yersiz uzunluğunu bir kenara bırakırsak, ortalıkta çok kaliteli işlerin olduğunu ıskalamamak lazım.

Diğer yandan hayran kaldığımız Batı'da çok kötü işler olduğunu da görmezden geliyoruz. Batı kısmını biraz daraltalım. Zira ABD dizileri her zaman bir standartı yakalıyor. Konuyu sevmezsiniz, hikaye sarmaz ama işin profesyonelce yapıldığını izlediğiniz her dizide anlarsınız. Avrupa'da ise işler değişiyor.

İşin içine bir de Netflix girince kalite giderek düşüyor galiba. Çok fazla Netflix yapımı izlemedim ama denk gelenler üzdü. Oysa Netflix, çağımıza uygun platform. Birçok dizi, film, belgesel burada. Bu açıdan geniş bir havuz var. Fakat kendi yaptığı işlerde pek başarılı olduklarını düşünmüyorum.

Konuyu uzatmayalım. Netflix'in Dark'tan sonra çektiği ikinci Alman dizisi olan Dogs of Berlin, kağıt üzerinde yazan konusuyla çok şey vadediyordu. Ölü bulunan gurbetçi bir futbolcu (Mesut Özil benzerlikleri basında sıkça yer aldı), göçmen bir polis, onunla ortaklık yapmak zorunda kalan, pis işlere karışmış ve geçmişinde Nazi ocakları günleri olan bir başka polis, Arap klanı, Balkan mafyası....

Say say bitmez. Bunları ortaya atsan, senaryo yazmana gerek kalmadan insanları ekran başına oturtursun zaten. Sadece biraz özen gerekiyordu. Fakat o da ıskalanınca tatlar kaçtı.

Zaten hemen her zaman Netflix'ye yaşadığımız sıkıntılar burada da mevcut. Altyazılar, özensizliğin sembolü olarak gözümüzün önünde. Derdimiz yabancı dilden çeviride yaşanan sıkıntılar da değil üstelik. Bir kavramın veya kelimenin Türkçe'de nasıl kullandığını bilmeden yapılan çeviriler, izleyici ile alay etmekle eşdeğer. Üstelik insanın tüm hevesini kaçıracak cinsten.

Tabi bu, Türkiye masasının eksisi. Yapım ekibinin sıkıntıları daha da kötü. Nereden başlayacağımı da  bilemiyorum. 

Önce kötü futbol sahnelerine girelim. Tamam futbol maçı çekmek çok zor bir şeydir. Ve Zafere Kaçış dışında bunu başarabilen bir film de görmedik. Orada da sıkıntı yaşamamak için Pele'den Ardiles'e kadar kimi buldularsa oynattılar. Yani bu konuda her futbol filmini anlayabilirim, kolay kolay eleştirmem. Fakat bu kadar kötüsünü de görmemiştim. PES veya FIFA maçı koysaydınız daha iyiydi. En azından figüranlara falan para ödemezdiniz.

Benzer sıkıntı bir polisiye/gangster dizisinin kavga, dövüş, kovalamaca sahnelerinde de mevcut. Mesela Naziler ile Türkler arasındaki kavga... Bunu Türkiye'de çekseler alay konusu olurdu. Yani göçmen çetelerini ve faşist yapılanmayı konu alan bir dizi olarak burada da düzgün bir sahne çekmeyeceksiniz, ayağınıza sıkın veya harakiri yapın daha iyi.

Konu çok iyi, çok ilgi çekici ama sadece iki bölüm. Hadi üç olsun. Merak ettiren o konu, üçüncü bölümden sonra kendini unutturuyor. Ölü bulunan futbolcu veya mafyalar savaşından, kocasını aldatan kadını daha çok izlemeye başlıyoruz mesela. Karakterlerin hepsi de ayrı bir kökenden olduğu için her sahne bir politik mesaj veriyormuş gibi geliyor. Sanki senaryo ekibi toplantıda şöyle konuşmuş gibi:

- Biz dizide ne izlettirir?
+ Heyecan, macera...
- Tamam mafyaları koy.
+ Erkekler futbolu çok sever.
- Koy.
+ Seks de sattırır.
- Onu da koy.
+ Karakterler nasıl olsun?
- 72 milletten olsun işte.
+Nasıl harmanlayalım bunları?
- Harmana gerek yok, sırayla ver işte.

Ben de sağlıklı düşünen biri değilim. Takıntılarım var. Mesela bir diziye başladım mı, bitiririm. Hatta o yüzden çoğu zaman tüm sezonları tamamlanmış dizileri izlerim. Karakterler oturmuş, hikayede çok oynanmamış, övgüleri almış, 'bu olmuş' denilen güçlü yapımlara zaman harcamak için bu yolu seçerim.

Dogs of Berlin'in kağıt üzerinde yazan enfes konusu, bu kuralımı çiğnememe yol açtı. Hevesle izledim, hayal kırıklığına uğradım. Eğer sağlıklı biri olsaydım, üçüncü bölümde kapatırdım. Yine de sonuna kadar izledim. Hakkını vereyim, ilk iki bölümle beraber son iki bölüm de fena değildi ve en azından son virajda şarampole yuvarlanmakan kurtuldu. Fakat ne olursa olsun izlerken tek dileğim, ikinci sezonun gelmemesi yönündeydi. Zira gelse  mecburen onu da izleyecektim. Bundan sonra gelse de izlemem!

Hakkında birçok haber çıkmasına rağmen, "2020'de ikinci sezon gelecek" denmesine rağmen korktuğumuz olmadı. İkinci sezon gelmedi. Oysa beğeneni de çoktu. Lübnanlılar ile Türkleri ayıramayan, Lübnanlıları 6. bölüme kadar Türk sanan  çoğu arkadaşımız diziyi çok beğenmiş.

Fakat bu yapımcılar için yeterli olmamış herhalde. İkinci sezona onay çıkmamış. Bundan sonra da çıkmaz herhalde. Millet diziyi unuttu. Karakterler bile yaşlandı neredeyse.

Kötü bir tecrübeydi, neyse ki kısa sürdü. Biz Son Yaz'dan, Sadakatsiz'den devam...


Cumartesi, Mayıs 8

Herkes Onun Gibi Olsaydı

"2003-2004 sezonunda, Fenerbahçe ile çıktığım ilk maçta aldığımız yenilgi sonrası ateş altındaydım. O günlerde ofisime Pierre van Hooijdonk geldi. 1.93'lük boyuyla karşıma oturdu ve monoloğa başladı. Her şeyi not ettim:

'Burada kendimi çocuk yuvasında gibi hissediyorum. Liderimiz yok. Bunları değiştirmenizi bekliyorum. Bazı oyuncuları gözden çıkarmalısınız. Buraya arkadaş bulmaya değil, başarılı olmaya geldim.' 

Nokta ve virgül koymadan konuşuyordu. 'Lütfen' de demiyordu; talep ediyordu. Yüzünde mimik yoktu. Sabırla onu dinledim ve anlayış gösterdim. Sakin kalmayı yeğledim. Ona takımın yeni kurulduğunu, zamana ihtiyacı olduğunu söyledim. Kuşkuyla baktı. Nasıl biri olduğunu anlamıştım. Daha ilk günden itibaren çok profesyoneldi ve herkesten aynı şeyi bekliyordu. 18 yaşında olandan da 30 yaşında olandan da... Herkes onun gibi davransaydı Şampiyonlar Ligi'ni kazanırdık. Ama işler böyle dönmüyor. Bir teknik direktör olarak herkesin aynı olmasını bekleyemezsiniz. Pierre de bunu anlamak istemiyordu."

Christoph Daum

Salı, Mayıs 4

Sükut Evi

Sükut Evi, aslında çok sık işlenen ama gişede ve popüler kültürde alıcısı pek olmasa da kendine has bir kitlesi olan bir konuya sahip. Daha doğrusu konu oldukça evrensel ve örnekleri ana akımda da var. Fakat tarz ve içerik biraz kıyıda kalmaya mahkum.

Kendine yabancılaşan bir karakterin tesadüfler silsilesi sonucu bir köyde 'mahsur' kaldığını, bu köyden çıkmak için çabaladığını, bunu başaramadıkça oldukça yavaş bir şekilde olsa da köye adapte olduğunu ve zamanla kendisini tanımaya başladığını görüyoruz.

Aslında bu açıdan bakınca hikayemiz güzel. Üstelik görsel bakımdan da oldukça başarılı bir iş kotarmış. Fakat ana fikri güzel olan hikaye, ilerleme aşamasında biraz eksik kalmış. Detaylara girilmemiş. Karakterler, özellikle de Mehmet Özgür'ün oynadığı Adem karakteri oldukça didaktik bir figür olarak kalmış. Hatta esas karakter dışındaki tüm karakterler biraz sönük kalmış, derine inememiş. Hepsinin bir şeyleri temsil ettikleri aşikar, hatta neyi temsil ettiklerini de anlıyoruz ama bir noktadan sonra o karakterler sadece temsil heyeti gibi filmde yer ediniyor. Bir karakter olarak varlıkları yok, sadece bir semboller. Fakat o sembollerin sembol olduğu sık sık vurgulansa da, sembollerin ne anlatmak istediği verilememiş. Oysa biz son ana kadar onun merakıyla filme tutunmuştuk.

Öykü akıyor. Akarken izleyiciyi de içine çekiyor. İsminden, manzarasına kadar bir 'sır', bir 'gizem', bir 'ulvilik', bir 'ruh' bizi besliyor ama bunu güçlendirecek ögelerden eksik kaldığını ancak filmin sonuna geldiğimizde anlıyoruz. Yani beklentilerimiz boşa gidiyor. O huzur veren güzel görüntüler bize artı olarak kalıyor.

Aslında ironik bir şekilde film, köye düşen yabancının düştüğü duruma düşüyor. Manayı ararken, daha doğrusu manayı anlatırken, tüm cümlelerini üstün körü ve yüzeysel bir şekilde kullanıyor. Bir nevi kendi kazdığı kuyuya kendi düşüyor. Yazık olmuş demekten kendimizi alamıyoruz.

Fakat üçüncü kez yazmaktan sıkılmadan; ciddi anlamda başarılı bir görsellik başarısı var. Dip not, film Aksaray'da çekilmiş.

Pazartesi, Mayıs 3

Orta Saha


 6'ya 8'e bakmadan emanet edilecek yerli orta saha...

Yabancı lazımsa arkadakini de önlerine koyarsın iş görür.

Pazar, Mayıs 2

El Pepe: A Supreme Life

Jose Mujica, yani Pepe, Uruguay siyaseti için çok önemli bir figür. Tabi bizden kilometrelerce uzak olan ve ilişkilerin pek de yoğun olmadığı Uruguay'ın tarihinde kilit bir isim olmak bizim merakımızı çalmak için yeterli olmazdı. Zaten uzun zamandır da birkaç siyaset meraklısı dışında da ülkemizde bilinen bir isim değildi Pepe.

Fakat son yıllarda işler değişti. Uruguay, Servet-i Fünun ekibinin Yeni Zelanda'sı gibi, muhaliflerin gözde ülkesi oldu. Pepe de özlenen ve aranan devlet başkanıydı. Zaten dünyanın en fakir başkanı olarak biliniyordu ve bu ona bir popülarite ve sempati getirdi. Ülkemize ziyarette de bulundu ve gazetelerin sayfalarında daha sık yer almaya başladı. Tüm bunların etkisiyle bir anda Putin, Merkel, Trump gibi isimlerden sonra ülkemizde en çok tanınan siyasetçilerden biri oldu. Fakat yine de Uruguay ve Pepe hakkında sınırlı bilgilerimiz olduğunu düşünüyorum. En azından benim için ve kendi çevremde öyle...

O yüzden hakkında bir belgesel izlemek faydalı bir girişim olacaktı. Emir Kusturica'nın Maradona belgeselini yıllar önce izlemiştim. Çok sevdiğim yönetmenin, çok sevdiğim futbolcuyla bir araya gelerek çektiği belgeselden çok fazla ümidim vardı. Fakat beklentilerimi karşılayamadığını çok net hatırlıyorum. Aradan yıllar geçip Pepe için ekran başıma oturduğumda bu sefer beklentilerim çok düşüktü. Bunun da sonucunu aldığımı düşünüyorum. Çok daha sağlam bir temele oturtulan, çok daha güçlü bir yapım olduğunu kabul ediyorum.

Aslında, tıpkı Maradona'da olduğu gibi burada da alışılmış bir belgesel kurgusu yok. Yani Maradona'nın veya Pepe'nin hayatına uzun uzun bakmıyoruz. Biyografik bilgilerin üzerinden tekrar geçmiyoruz. Oraları çok hızlıca hatırlıyoruz zaten. Devamında bir röportaj hali söz konusu. Fakat bu röportaj için de bir stüdyoya girmiyoruz. Maradona'da da aynısı vardı. Sokaklar geziyorduk ama burada çok daha belirgin ve somut bir şekilde bu tarz hissediliyor. Zira Pepe ile gezdiğimiz sokaklar, sıradan sokaklar değil. Onun siyaseti ve fikirleri sonucu ruh kazanan sokaklar. Biz o sokaklarda ve mekanlarda gezerken bir yandan da Pepe'nin çay içtiği, bahçe ile uğraştığı ve tango hakkında konuştuğu gündelik hayatına giriyoruz. Çok sevdiği eşi ile beraber yaşadığı (yaşamış olduğu değil, şu an yaşadığı) hayatı görüyoruz. İcraatları güçlü bir şekilde var olmaya devam eden bir siyasetçinin mütevazı hayatını aynı kareye sığdırıyor Kusturica. Maradona, kesinlikle Pepe'den daha renkli ve ilginç bir figürdü ama bu tarza Pepe çok daha uygundu.

Tabi bir siyasetçi ile futbolcu arasında da fark var. Pepe'nin yaptıkları veya mirası canlı kanlı Uruguay'da var olmaya devam ediyor. Bir yandan Pepe'nin hayatını, yaşadıkları ve hissettiklerini öğrenirken, dinlerken; bir yandan da onun Uruguay'da yaptıklarının etkilerini görüyoruz. Maradona'nın böyle bir şansı yok. Ne yapacak; gidip Napoli'de kazandığı şampiyonluğu tekrar gösteremez ya...

Doğru isimle doğru uyum yakalanıyor. Üstelik bu uyumun farkında olan yönetmen zamanı da sömürmeye kalkmıyor. 70 dakika civarına sığdırıyor her şeyi. Kısa ama gerçekten öz bir iş. Pepe'yi anlatmak için en uygun formül zaten.

Cumartesi, Mayıs 1

Golo #29

Portekiz'de 30. hafta erken başladı ama hemen hızlıca 29. haftanın raporunu, daha doğrusu golünü verelim.

Haftanın golü için zorlandığımı kabul etmeliyim. Çok şahane goller yoktu, hatta az sayıda gol atıldı ama güzel goller vardı ve bu güzel goller birbirine yakındı.

Bir adım önde olan iki gol vardı. İlki Belenenses - Guimaraes maçında Afonso Sousa'nın attığı goldü. Gol güzel ama rakip savunmaya çarpıp çarpmadığını anlamadım. Sanki çarpmış gibi. Çarptıysa golün güzelliği biraz zedelenir. Çarpmadıysa hakkını yemiş olacağım, zira bu ihtimal nedeniyle birinciliği vermedim. Oysa güzel gol için tüm şartlar müsait. Ceza sahası dışından gelişine düzgün bir vuruş. İp gibi gidiyor top. Fakat o ihtimal yok mu; kafamızı çeliyor...

O yüzden ödül Famalicao - Tondela maçında atılan dört golden birine gitti. 20 yaşındaki Ekvadolu oyuncu Leonardo Campana'nın golü; tam 'akıl dolu gol' tanımına uyan cinsten. Pozisyon gelişirken hiç böyle sonlanacağını, böyle bir gol göreceğinizi beklemiyorsunuz. Zaten her zaman göreceğiniz cinsten bir gol değil. Tamam; şahane , harika, muhteşem bir gol de değil ama izlemesi çok keyifli. Az daha güme de gidiyordu ama VAR'dan gelen onayla Campana ve arkadaşları iki kere sevinç yaşadı.Öyle bir gol!

Campana, çoğu Famalicao oyuncusu gibi menajer Jorge Mendes'in Wolverhampton'a götürüp, getirdiği isimlerden. Tabi orada pek kendini gösteremedi ama henüz 20 yaşında olduğunu atlamamak lazım. Bu sezon kendisini çok fazla izleyemedik. Az maç yaptı, çoğunda da kenardan geldi. Fakat son iki maçında gollerini atmaya başladı. Ayrıca 13 numaralı formayı giymesi de değerli. İleride ismini daha çok duyabiliriz.

GOLO 11  GOLO 13  GOLO 15  GOLO 24  GOLO 26

Cuma, Nisan 23

Liza, a rókatündér



Çok kaliteli bir mizaha sahip olan; kahkahalar attırmayan ama insanın içini hoş eden çok başarılı bir Macar filmi. 

Filmde vasatın altında kalan herhangi bir unsur yok. Konu çok sıcak, renkler, çekimler çok iyi. Müzikler çok başarılı ki; konu, dil ve müzikler birleşince Aki Kaurismaki havası alıyoruz. Macarca ve Fince birbirine fonetik olarak çok benziyormuş, onu da hissetmiş olduk. Zaten hepsi Ural Altay dil kolundan geliyor.

Zaten filmdeki karakterlerimizin biri Fin müziği sevdiğini söylüyor. Bu da acaba bir mesaj ya da yönetmenler arasında bir gönderme miydi bilmiyorum. 

Oyuncularımız çok başarılı. Başroldeki karakter Liza'ya can veren Monika Balsai işin altından başarıyla kalkıyor. Fakat benim favorim son sahneye kadar repliği olmayan ve tamamen yüzüyle, mimikleriyle, danslarıyla karşımızda duran David Sakurai'ydi. Kendisi Kopenhag doğumluymuş, bu da ekstra bir bilgi.

Filmi Amelie'ye benzetenler olmuş. İlk başta benim aklıma gelmemişti ama bu benzetmeden sonra düşününce haklılık payı sezdim. Fakat yine de çok daha özgün bir iş olduğunu söylemem lazım. Üstelik Amelie'nin popülerliği ona biraz fazla beklenti ve değer yüklemişken, isimsiz bir Macar filmi olarak Liza, a rókatündér beklentilerimizin çok üzerine çıkıyor.  

Tam bir güneşli bir öğlen vaktinde izlenecek film...

Perşembe, Nisan 22

Brexit Ligi

Şampiyonlar Ligi 1992'de başladığında, AB en güçlü ve verimli dönemini yaşıyordu. Aslında o dönem de çok güçlü değildi ama yine de proje bir proje olmaktan çıkmış, artık bir ideal olarak zihinlere yerleşmişti. Doğu blokunun yıkılmasıyla Avrupa tek bir kıta olmaya, hatta tek bir ülkeye olmaya çok yakındı. En azından şartlar buna müsaitti. Fakat Alman, Fransız ve İngiliz ile Hırvat, Macar ve Yunan'ı aynı potada eritmek mümkün değildi. Ekonomiler farklı, hayat tarzları farklı, gündemler farklıydı. Buradan, Avrupa 'ekonomik' topuluğu yaratabilirdiniz belki ama Avrupa 'birliği' çok zor bir işti.

Şampiyonlar Ligi böyle bir dönemde ortaya çıktı. Tabi ki ondan önce bir Şampiyon Kulüpler Kupası vardı. Fakat o turnuva, saf bir futbol turnuvasıydı. Eleme usulu ile oynanan, bir ülkede akşam 21.00'de, bir ülkede öğlen 13.00'te oynanan maçlarla tamamlanan, bir tam sezona yayılsa da en baba takımın bile 4-5 ülkeye seyehatla kupayı kazandığı bir turnuvaydı.

Şampiyonlar Ligi ise bambaşka bir dünyaydı. İlerleyen zamanda statüsü değişecek ve artık şampiyonların ligi olmaktan sıyrılacaktı. Orası işin ticari boyutuydu. Fakat Şampiyonlar Ligi, AB ideasına hizmet eden, hatta onu güçlendiren en somut organizasyondu. AB'den bile daha inandırıcıydı.

Bir milli marşı vardı ve herkes seviyordu. Tüm maçlar aynı saatte başlıyordu. AB üyesi olması düşünülmeyen Rusya da bizimdi İrlanda da. Futbol ailesinden daha fazlası vardı. Her Çarşamba akşamı (sonra salılar da eklendi) aynı saatte tüm kıtanın insanları, güçlü yayıncılık ekolü ile (ki bunun temeli de Eurovision'dur) bir araya geliyordu. Şampiyonlar Ligi kıtanın tek bayrağı, futbol tek dini, oynanan maçlar tek diliydi. En azından haftada 2 gün iki saatliğine, kıta bir ulusa dönüşüyordu.

Üstelik gidilen deplasmanların kattığı zenginlik de işin diğer boyutuydu. Bir İngiliz Budapeşte'ye, bir Yunan Kopenhag'a gitmek için fırsat buluyordu. Eskiden de takımlar deplasmana gidiyor ve onları takip eden taraftarlar vardı ama bir sezonda bu ne kadar olabilirdi? 

Schengen, 1985'te imzalanmıştı ama sınırlar 1992'de açılmıştı.

Konuyla ilgili yazılmış çok iyi yazılardan birine pas atıp, süreci ilerletelim ve bugüne gelelim.

Şampiyonlar Ligi zamanla bir marka haline geldi, tüm Avrupa'yı kendine bağladı, Avrupa'yı bir araya getirdi. Fakat Avrupa Birliği bunu başaramadı. Birçok 'küçük' paydaşın birlikle ilgili sıkıntıları vardı ama onlar kollarını kaptırmıştı bir kere. Çıksan çıkamaz, kalsan kalamazsın durumu yaşanırken asıl bomba İngiltere'den geldi.

Brexit uzun süre ülke gündemini meşgul etti. "Çıkalım mı çıkmayalım mı" kavgası, çıkmak isteyenlerin galibiyetiyle sona erdi. Bu galibiyet, İngiltere'de hükümeti bile devirdi. Sonucun sonuçlarını görmek için halen zamana ihtiyacımız var. İngiltere için iyi mi oldu? Bilmiyoruz. Fakat en azından AB'nin karizmasının çizildiğini biliyoruz. Ayrılık, diğer ayrılmak isteyenlere de güç verdi. Geçen yaz yapılan bir ankette İtalyanların yarısının AB'den ayrılmak istediği ortaya çıktı. Hatta ülkede Italexit adında bir parti de kuruldu. Aynı anket Almanya'da da yapıldı ve Almanların yüzde 67'si, birliğe sadık olduklarını belirtti. 

İşte Avrupa futbolunda son dört günde yaşananları bundan  ayrı görmek mümkün değil. Tabi ki futbol ekonomisi uzun zamandır bu tip projeleri gündeme getiriyordu. En az 20 yıldır; yani Ünal Aysal'dan da önce...

NBA'i, Formula 1'i, hatta kıta içindeki Euroleague'i gördükçe bu söylentiler giderek daha da güçlendi. Fakat bir darbe girişimi gibi işin resmiyete dökülmesi 2021'e denk geldi. 

Brexit'ten ve Italexit'ten sonra, pandeminin ortasında, tribünlerin ıssızlığında, İngilizlerin çoğunluğunda, bir İtalyan'ın liderliğinde ve Almanların yokluğunda...

İlk darbe girişimi şimdilik püskürtüldü gibi. Hem de çok kısa bir şekilde. Sadece 48 saat sürdü. Biz blogu açana kadar olay kapandı. Yine de temkinli olmakta fayda var. Bu defter kolay kapanmayacaktır. Belki 1-2 hafta sonra, belki de 10-20 sene sonra karşımıza yeniden çıkacak.

Şu an darbe bastırmanın mutluluğuyla futbol tüm paydaşları (12 tanesi hariç) birbirine sarılıyor. Özellikle İngiliz taraftarların güçlü duruşu önemliydi. Bu kimileri için romantik de bulundu. Hatta devrimci diyen de vardı. Oysa aslında tamamen muhafazakardı. Yaşadığı topluma dair sorumluluk hissedenlerin tavrıydı. Romantik değil, tamamen gerçekçiydi. Bir Liverpool taraftarının sokağa çıktığında göreceği Everton taraftarı karşısında hissedeceği utancın korkusuydu.

Fakat yine de eksikliği hissedilen, ya da varlığı pek hissedilmeyen, bir grup da vardı. Slavia Prag'lar, Panathinaikos'lar, Galatasaray'lar...

İngilizler, İtalyanlar ve diğer büyüklerin AB'den çıkma isteği hep ayı potada birleşiyor. Avrupa'nın geri kalanına bakmak istemiyorlar. Bu doğru bir fikir mi bilmiyorum. Verilere bakmak, iyice değerlendirmek lazım. Fakat söylem de bu, toplumdaki karşılığı da. Aynı zamanda futboldaki karşılığı da bu.

Süper Lig kurulursa yerel ligler ne olacaktı? Son dört günde en çok sorulan soru buydu. Cevabı da belliydi. Büyük zarar göreceklerdi. Kapalı bir ligin varlığı, yerel ligdeki rekabet duygusunu zedeleyecekti, zira kazanmak (ligi üst sırada bitirmek) bir işe yaramayacaktı.. Üstelik o lige katılanlar daha çok gelir elde edip yerel ligde haksız  bir rekabet oluşturacaktı.

Fakat kulüplerin de haklı oldukları bir nokta vardı. Gidip kendi aralarında maç yapmaları daha kârlı olacaktı. Bunu da herkes kabul ediyor. Peki rekabet duygusunu ve yerel ligleri koruyarak yeni bir ayrıcalıklı lig oluşturamazlar mı?

Sonuçta mesele yerel lig değildi. O 12 takım yerel liglerinden kaçmak da istemiyorlar. Fakat artık Prag deplasmanına çıkmak istemiyorlar. Astana ile zaman kaybetmek istemiyorlar. Başakşehir ile oynayıp bir de yenilerek elenmek istemiyorlar. Tıpkı AB'de olduğu gibi, kıtanın geri kalanına 'bakmak' istemiyorlar. Yoksa Manchester City'nin West Ham United ile Juvntus'un Verona ile bir derdi yok,

Öte yandan son bir haftada yaşadıklarımızın temelinde bu 12 kulübün UEFA'dan daha çok pay istemesi yatıyor. Belki de Süper Lig'e önümüzdeki yaz başlama konusunda çok ciddi değillerdi ve pazarlık masasına oturmak için ellerini güçlendirmek istediler. Gerçi son olanlardan sonra bence masadaki kozlarını kaybettiler ama olayı karşılıklı bir pazarlık haline getirmek hiç de zararlı bir adım olmayacaktı. Bu pazarlıkların uzun yıllar boyunca devam edeceğini ön görebiliriz.

Üstelik Şampiyonlar Ligi'ni 2000'den sonraki hali ve yeni statüsü gözümüzün önünde. Şampiyon olmayanların yer aldığı, şampiyon olanların kapıda kaldığı bir organizasyona çoktan dönüştü bile. O zaman bu Süper Lig projesi, yerel ligleri koruyarak ve kapalı bir organizasyon haline getirmeden nasıl düzenlenir?

İş çok basit bir yere gidiyor. İngilizlerin, Brexit'teki gibi Avrupa'nın geri kalanından ayrılma ama diğer büyüklerle dirsek temasında  olma sevdasının benzini burada da görebiliriz.

Mesela;

Şampiyonlar Ligi sadece beş büyük ligin takımlarından oluşabilir. Tıpkı şimdiki gibi; sıkı bir lig yarışında ilk dörde girenler kendini Şampiyonlar Ligi'ne atar. Zaten öyle oluyor da. Fakat bu sefer aralarına kimseyi almazlar. 

Şampiyonlar Ligi'nde veya Dünya Kupası'nda gördüğümüz, coğrafyayı genişletmek adına takım sayısını arttırmak yerine, daha az takımla (ama çok fazla maç sayısıyla) Süper Lig'in anlayışına benzer bir lig oluşturulabilir. 20 takımın yanına Avrupa'nın geri kalanın verilen havuçlarla 4-5-6 tane takım dahil edilir. Alın size Süper Lig... Böylece iki tane Barcelona - Ferencvaros maçı yerine iki tane Barcelona - Bayern Münih maçı izleriz.

Tabi bunlar düşünce, beyin fırtınası... Neler olacağını kestirmek pek kolay değil. En azından tam olarak neler olacağını... Fakat bugün muhafazakâr futbolseverler bir zafer kazanmış olsa da canavarımız yenilik ve devrim adı altında, başka bir şekle bürünerek içeriye girebilir.

Yne de neler olacağını kestirebilmek adına Avrupa siyasetine ve ekonomisine yakından bakmakta fayda olacak. Bize mesajları orası verecek gibi.


Çarşamba, Nisan 21

Cafe Society


Woody Allen filmlerine ısınamadığımı bu blogu yakından takip edenler iyi bilir. Buna rağmen izlemekten de geri kalmıyorum. Son dönem filmlerinden Cafe Society de listeye dahil oldu.

Yine çok farklı cümleler kullanmayacağım. Benim için alışılmış, sürprizsiz bir Allen filmi. Benim beğenmemem haber değeri bile taşımaz. Fakat internet mecralarında gördüğüm, sıkı Allen hayranlarının bile bu filmden hoşlanmadıkları yönündeydi. Açıkçası bu konuda da biraz haksızlık yapıldığını düşünebilirim.

Filmin baş rollerini paylaşan ikiliye; Jesse Eisenberg ve Kristen Stewart'ın sinemaseverler tarafından antipatik bulunduğunu gördüm. Bu da katılmadığım bir görüş. Stewart'ı belki anlayabiliyorum ama Eisenberg'e şaşırdım. Bu çocuğun boş filmi; veya güç katmadığı film yok. Yine kendisini görmekten keyif aldım. Yan rol olduğu için biraz süresi az olsa da Steve Carell da filme renk katmıştı. Bu ikili filmden az da olsa keyif almamı sağladı. Carell'ın yerine ilk düşünülen isim Bruce Willis olmuş ama  günün sonunda eğrisi doğrusuna denk gelmiş.

Zaten haksızlık etmeyeyim, Allen filmleri 'izlenmeyecek kadar kötü' sınıfında değil. Yani sadece oyuncu gücü ile ayakta kaldığını söyleyemem. Fakat diyaloglara ve mekanlara (hatta sadece New York'a) çok fazla yük bindiriyor. Hatta beni biraz yoruyor. Filmi izledikten sonra bir süre geçince,  aklımda izlediklerime dair pek bir şey kalmıyor. Bu da filmleri birbirinden ayırmamı engelliyor.

Bu sefer değişik bir iklim ve zaman dilimi ile beraber yeni bir şehir gördük. Hikayemiz ABD'nin batısında başladı ama sonra yine New York'a döndük. Fakat adamın hakkını verelim; şehri çok iyi kullanıyor. O konu olukça etkileyici. Ve konu ve işleyiş biraz daha farklı olduğundan içine girmem daha kolay oldu.

Diğer yandan burada diyaloglar, bir anlatıcı ile destekleniyor ki bu benim çoğu zaman soğuk baktığım bir durumdur. Allen da bir röportajında filmi bir roman gibi kurguladığını söylemiş. Zaten genel olarak filmleri 'okunabilir' yapıtlar oluyor. Bu filmde bunu zirveye çıkardığını hissetmiş herhalde ama aslında diğerlerinden çok da farklı durmuyordu.

Allen'ın son 15 senedeki filmleri arasında en çok sevdiğim Wonder Wheel olmuştu. Cafe Society ondan daha çok eleştirilmiş. Fakat IMDB puanı daha yüksek çıktı. Buna da şaşırdım biraz. Fakat yapacak bir şey yok. Sanırım artık Vicky, Cristina Barcelona'yı izlemenein vakti geldi.

Perşembe, Nisan 15

Golo #26

 


Portekiz'de sezonun en gollü haftası oynandı. 9 maçta toplam 30 gol atıldı. Keyifli maçlar, ilginç skorlar vardı. Fakat güzel gol bakımından çok verimli olduğunu iddia edemeyiz.

Haftanın ilk maçında güzel bir gol vardı. Portimonense'nin Guimaraes'i 3-0 yendiği maçta, Beto çok güzel bir gol attı. Aslında benim açımdan tüm şartları sağlıyordu. Golün sol ayakla atılması da önemli bir detaydı. Çalım var, şut var, topun doksana süzülüşü var. Ligin resmi kanalı da bu golü haftanın en iyisi olarak seçmiş.

Fakat benim favori golüm Braga - Belenenses maçında atıldı. Braga 1-0 önde olmasına rağmen savunmasında büyük açıklar verdi. Bunun sonucunda da golü yedi. Sezon başından beri onları ilk defa bu kadar dağınık gördüm. Bunun sonucunda da golü kalelerinde gördüler.

Kolombiyalı Mateo Casierra, Braga kalecisi Matheus Lima'yı topa dokunmadan öyle güzel çalımlıyor ki insanın golü tekrar tekrar izleyesi geliyor. Üstelik sadece onu da çalımlamıyor. Stoper Raul Silva da payına düşeni alıyor. Hatta Silva, golden beş dakika sonra oyundan çıkıyor. Yani Mateo Casierra, Raul Silva'yı gerçekten de bakkala gönderiyor! İki saniye içinde, topa bir kere dokunarak iki oyuncuyu çalımlayıp boş kaleyi karşında bulmak. Çok klas!

Gol güzeldi ama benim açımdan pek keyifli olmadı. Zira bu maçı Braga'nın kazanacağını düşünmüş ve kuponuma eklemiştim. Tek maçtan yatan kuponla serisine girebilecek bir kupondu ama golün güzelliği bu plandan vazgeçirdi ve kendisini burada buldu.

GOLO 24

GOLO 15

GOLO 13

GOLO 11

Çarşamba, Nisan 14

Senna


Senna, 2010'da vizyona girdiğinde çok beğenilmişti. Birçok festivalden de ödül aldı. Hatta yönetmen Asif Kapadia'nın şöhretini geliştirmesine çok yardımcı olmuştu.

Aradan geçen 10 senede halen aynı sevgiye ve ilgiye mahzar. Hatta birçok belgesel fikrine de ilham oldu. Bu sayede bir 'devrim' yarattığı bile söylenebilir. Bu öyle bir devrim ki, tartışmak ve karşı çıkmak pek mümkün değil. Zira çoğunluk tarafından büyük bir coşkuyla korunuyor.

Senna'nın hayatını anlatan belgeselin zayıf olma gibi  bir şansı yok zaten. Çok başarılı, popüler ve renkli bir karakterin erken sonlanan trajik hayatına bakıyoruz. Buradan boş bir iş çıkmaz. Ayrton Senna'nın kendisi belgeseli sırtlıyor.

Kapadia'nın yarattığı devrim anlatım tarzında. Klasik belgesellerde sık sık olayın tanıklarına gidilir ve onların röportajlarını izleriz. Başka başka insanların konuşmalarını dinler, suratlarına bakarız. Fakat Senna'da bu 'konuşan kafalar' yok. Onun yerine sadece arşiv taramasından elde edilen görüntüler var. Hummalı bir çalışma olduğu aşikar. Bazı görüntüleri ilk kez görüyoruz. Belgesel kelimesinin adı 'belge'den geliyorsa, Senna'nın hayatındaki tüm belgeleri izliyoruz.

Fakat öykü mü belgeleri çıkarmalıdır yoksa belgeler mi öyküyü şekillendirir?

Çok zor bir işe kalkılmış. Bunun hakkını vermeme rağmen bence yukarıdaki sorunun cevabını ikinci şık olarak seçmişler. Bu sayede Senna'nın hayatına çok fazla giremiyoruz. Elimizdeki belgeler ve görüntüler neyse onu öğreniyoruz.  Onlar bizi nereye götürürse oradayız. Eksik kaldıkları yerlerde de yokuz. Mesela Senna'nın çocukluk ve gençliğine çok fazla giremiyoruz. Hayatı adeta karting pistinden başlıyor. Zira elimizdeki en eski görüntü orası.

O nedenle böylesine önemli bir sporcunun, bir figürün yetiştiği şartları, gerçeklerini, kökenini çok fazla göremiyoruz.

Haliyle bu tarzı beğenmediğimi söylemem lazım. Senna'nın hayatına çok fazla hakim değilim ama yabancı da sayılmam. Formula 1'e ucundan temas etmiş bir sporsever olarak, bu belgeseli izlediğimde pek yeni bir şey öğrendiğimi de söyleyemem. Mesela bu açıdan bakınca Kapadia'nın Maradona belgeselini hiç merak etmiyorum. Ya da şöyle ifade edeyim; 'Acaba hangi görüntüler var?' sorusu içimi gıdıklıyor ama belgeselin bana bir şey katmayacağından emin gibiyim.

Önyargılı olmamak lazım. Maradona'yı da izleriz. Fakat beklentimiz düşük.

Bu arada Senna'nın zayıf noktalarından biri de izlediğimiz olayların detaylarından yoksun bırakılmamız. Tamam Formula'yı biliyoruz ama "hangi sezon kim kaç puandaydı" gibi detaylı soruların cevaplarından yoksunuz. Belgesel boyunca Senna yarışıyor, kazanıyor veya kaybediyor. Fakat 'hangi yarış öncesinde kaç puanı var', 'rakipleri kimler', 'ona kaçıncı olmak yetiyor' gibi sorular yanıtsız kalıyor. Elinizde telefonlar Wikipedia'ya bakarak belgeseli izlemeniz gerekiyor.

Belgeselin merkezinde Senna değil Senna-Prost rekabeti var gibi. Bunun nedeni sanırım, Senna Vakfı'nın belgesele büyük katkılar vermesi ve o vakfın en önemli üyelerinden birinin Prost olması. Gerçi Prost biraz olumsuz bir figür olarak gösterilmiş. Rekabetin bir diğer kutbu olduğu doğru. Birçok izleyen, belgeselin ardından Prost'tan nefret etmeye başlamış. Açıkçası ben o kadar da 'kötü' gösterildiğini düşünmüyorum. Fakat yine de Prost'un ortaya çıkan film için yorumunu merak ediyorum.

Ayrıca aradan 10 sene geçtikten sonra filmi Netflix'te izledik. Vizyonda 2.5 saat olan belgesel, burada 1.45 gibi bir süreye sahipti. Bunu da izledikten sonra öğrendik. Oysa IMDB'de de süre 1.45 gözüküyordu. Oraya bakıp kandık ama yine de Netflix gibi platformların bunu yapması çok üzücü. Belki de yukarıda yazan satırları taca çıkaracak bir eserdi. Bilemiyoruz. Fakat önümüze çıkan da yapımcıların onayı dahilinde. Yani onlar da buna izin vermiş, o zaman biz de izledikten sonra öyle değerlendiririz.

Öte yandan Netflix'te alt yazılar da rezaletti. Jordan için yarışan Rubens Barichello'nun takımını 'Ürdün' diye çevirmeleri bahis reklamlı film sitelerinde bile yaşanmayan bir rezalet.

Yine de Senna güçlü bir figür, güçlü bir hikaye. İzlerken sıkılmak gibi bir durum kesinlikle söz konusu olamaz. Hatta, o bilinen sonu izlerken yine üzülmek çok büyük ihtimal. Gözler nemleniyor ve belgesel öyle bitiyor.

Pazar, Mart 28

Seyircisiz de Güzel Sanki


Bundan seneler önce seyircisiz maça çok karşıydım. Zaten seyircisiz maç neden olurdu ki? Bir kulübe ve taraftar grubuna ceza verildiği için... Yani insanların maça girme hakları elinden alınıyordu. Bir hak ihlali olduğu için zaten en başından sempatik değildi. Onun dışında da alışık olmadığımızdan, devamlı seyircili maçları izleyip karşımıza bir anda boş tribünler gelince yadırgıyorduk.

Artık başka bir dünyayı yaşıyoruz. Seyircisiz maç normalimiz oldu. Hatta geçen sene bugünleri düşününce televizyonda maç izleyebildiğimiz için şükrediyoruz. Seyircili veya seyircisiz ne fark eder, maç olsun da...

Tabi yine de seyircili maçın yerin tutmuyor.. Hatta bazen eski maçların özetlerine, gollerine bakınca çok şaşırıyorum. Ne günlermiş öyle. Bir golde çıkan ses, bir çalımda duyulan uğultu, yapılan tezahüratlar... Çok eski zamanlara ait değil ama çok başka bir çağın olayıymış gibi.

Haliyle birçok insan halen seyircisiz maçlara alışamadı. 

Ben alıştım. Hatta hoşuma gittiğini bile söyleyebilirim. "Seyircili maç mı seyircisiz maç mı" sorusuna seyircisizden yana bir cevap verecek değilim ama seyircisiz maçın da ilginç noktaları var.

En önemlisi, belki de tek olumlu noktası futbolcuların ve saha kenarındaki kulübelerin konuşmalarının duyulması...

Bana çok ilgi çekici geliyor. Mesela atağa kalkan bir takımın oyuncularının o sırada konuşarak atağı yönlendirmesi ve vizim buna şahit olamamız heyecan verici geliyor. Ama asıl güzel olan savunmadakiler... "Bas", "çıkma", "bırak", "faul yok".... Organizasyonun her anına şahit oluyoruz. Planları duyuyoruz. Plana uymayanları da işaretliyoruz.

Arada kavgalar ve küfürler de duyuluyor. O da ayrı bir ruh katıyor.

En çok üzen ise yabancı maçlar. Dilini bilmediğimiz ülkelerdeki konuşmalar hiçbir anlam ifade etmediği için bir yerden sonra baş ağrısına neden olabiliyor. Fakat yine de maçın temposu ve önemine göre seslerin şiddeti de değişkenlik gösteriyor. Buradan da kendi payımıza bir şeyler çıkarabiliyoruz.

Futbol maçları uzun bir süredir bilgisayar oyununa dönmüştü. Veya gladyatör savaşları da çok sıkça kullanılan benzetmelerdendi. Sahadaki oyuncuların kusursuz olması ve tribünleri memnun etmesi istenirdi. Gerçi hâlâ öyle. Eskiden futbolcuların ne konuştuğu, ne dediği duyulmazdı, zaten önemsizdi de.

Son bir yılda yeni bir futbol maçı algısını deneyimliyoruz. Biraz daha insani bir oyun var sanki. Biz de 'yargılayıcı" değiliz, jüri gibi izlemiyoruz, biraz daha oyunun içindeyiz. Sahada olan biteni daha iyi anlamımıza yardımcı oluyor.

Bu blogda yıllar önce yazdığım yazıları düşününce, bu satırlar onlarla inanılmaz derecede çelişiyordur. Seyircisiz bir maçı seveceğimi ve öveceğimi düşünemezdim. Hatta onu daha insani bulmam mümkün değildi. İnsanlar olmadan nasıl 'insani' olacaktı ki?

Oluyor işte. Zaten seyircili veya seyircisiz televizyondan maç izlemek futbola dair en az sevdiğim şeydi. Son dönemde de çok az maça gittiğim için, yani çok fazla televizyondan maç izlediğim için bir değişikliğin olması da fena sayılmazdı. En azından bir yenilik geldi. Çok şahane bir durum değil ama zaten geçici. O zaman keyfini çıkarmak gerek. Ya da bir keyif unsuru yakalamak gerek..

Zaten insanların stadyumlara dönmesine karşı değilim tabi. Biz yine Passolig olmadığı için 2.Lig'de yer alırız ama giden de gitsin, mahrum kalmasın.

Cumartesi, Mart 27

Voir du pays


Konusu itibariyle çok beğendiğim, saygı duyduğum bir film.

Afganistan'da görev yapan Fransız askerler, uzun bir ayrılığın ardından ülkelerine dönerler. Fakat ülkeye dönmeden hemen önce hem bir ödül hem de rehabilitasyon maksatlı olarak Güney Kıbrıs'a inerler ve orada üç gün tatil yaparlar.

Öte yandan psikolojileri tatil için hazır değildir. Hatta sivil hayata bile uyum sağlamakta zorlanırlar. Bir yanda tatil yapan zengin siviller, diğer yandan para için hayatlarını bırakıp Afganistan'a giden ve oradan 'yıkık' bir şekilde dönen genç askerler...

Filmin iki esas karakteri, birlikteki kadın askerlerden Aurore ve Marine'dir. Bu iki asker, Afganstan'da yaşadıklarının da ardından antimilitarist duygulara sahip oldukları için artık bulundukları ortama ekstra bir yabancılık hissederler. Öte yandan kadın olmalarından dolayı yaşadıkları ayrımcılıklar da çok net önümüze serilir.

Her açıdan güçlü mesajları olan bir film. Fakat esas olarak hikayenin farklılığı benim hoşuma gitti. Askerlerin, bir tatil merkezinde sosyal hayata karışmasını ve yaşadıkları zorlukları görmek ilgi çekiciydi. Psikolojileri çalkantılı karakterlerin içine girmek için üç günlük tatilin seçilmesi ve tüm öykünün oraya sıkışması yetersiz gibi gözükse de benim gözümde çok hoşuma gitti. Belki de bir riske girilmiş ama çok iyi işlenmiş.

Filmin senaryosu Delphine Coulin'in kitabından uyarlanmış. İsim ilk anda bir şey ifade etmiyor ama yine güçlü bir Fransız filmi olan Samba'nın senaryosunda kalemi var. Şu an benim listemde ikide iki gidiyor! Zaten benden beğeni alması da pek bir şey ifade etmiyor, zira 2016'da bu film sayesinde Cannes'da ödül kazanmış. 

Bir yandan 'savaş filmi' diyebileceğimiz kadar çok asker görüyoruz ama ortada tek bir çatışma bile görmüyoruz. Zaten kategorisi için savaş filmi diyemeyiz. Ama çok 'askeri' bir film...

Oyuncularımız ise biraz zayıf. Aurore karakterine can veren Ariane Labed'nin oyunculuğu iyiydi. Fakat yanındaki Soko için benzer cümleler kullanmak zor. Kendisini müzisyenliğinden biliyoruz, şarkılarını seviyoruz ama bu filmde esas karakter için biraz zayıf kalmış.

Bir de filmde çok fazla karanlık sahne vardı. Evde otururken izlemek için sakıncalı bir film. Takibi zorlaşıyor. Tüm odayı karartmak gerekiyor. Aslında bir tatil atmosferi olduğu için tam gündüz izlenecek bir film ama güneşli havada parlama yapan bir ekrandan sahneleri takip etmek kolay olmadı.

IMDB puanı daha yüksek olabilirdi diyerek yazıyı noktalayalım...