Pazartesi, Haziran 7

Kamp Yeri


2010 Dünya Kupası'ndaki tuttuğum takım Avustralya. Sebebi malum. Lucas ve Harry abilerim önderliğindeki diğer kanguru abilerim burada kamp yapıyor. Muldershift buranın adı. İnsan ister istemez, "Semi-final is out there" diyerek kötü espiri yapıyor.

Che Maradona

Daha önce yazdık. Milli takım teknik direktörleri, özellikle Dünya Kupası zamanı ulusal lider haline gelirler. Arjantin için bu daha da anlamlı. Ernesto'yu yetiştiren, Diego ile Dünya Kupası kazanan bir milletin, böyle bir pankart hazırlaması şaşırtıcı olmazdı zaten.

Che'yi oynayan, Maradona'yı da oynaması gereken B.Del Toro, bu pankartı kendi kişisel sitesinde kullansın.

"Boca Juniors altyapısının idman sahasında "Maradona olabilirsin ama Che asla!" yazar" diyerek yorum bırakanların adını not ediyorum, fişliyorum..

Natural Born Winners

Henrik Larsson
Zinedine Zidane - Robbie Williams - Luis Figo

Alan Shearer


Woody Harrelson

Nadas

Rafael Nadal, geçen seneyi çok götü geçirdi. Olabilir. Henüz 23 yaşındaydı. Üst klasmanda yer alan bir tenisçi, bir sporcu bunu bütün kariyerini en üst seviyede sürdüremez. Arada inişler olacaktır. Önemli olan o bekleyişin, o sessizliğin kısa sürmesidir. Nadal, geçen sene kendini nadasa bıraktı ve yeniden kazanmaya başladı. Söderling beklenen zorlamayı yapamadı. Nadal çok iyidi, Nadal konsantrasyon pankartını zihninde açtığı zaman yenemeyeceği tenisçi yok.

Nadal'ı seviyorum, beğeniyorum. Kazandığı için mutlu oldum. Bir de şu Shakira kliplerinde falan oynamasa ne güzel olur.

Aşağıdaki fotoğraf da ne güzeldir. Dolu tribünler her branşa fazladan keyif katar.

Cumartesi, Haziran 5

Arjantin Niye Kazanır


Messi: Anlatmaya gerek var mı?

Maradona: Bu şahsiyeti de anlatmaya gerek yok ama biraz anlatalım. Çünkü ona duyulan güven çok az. Tabi ki Arjantin dışında böyle. Oysa Arjantin'de hala baştacı. Şöyle bir örnek vereyim. Geçtiğimiz aylarda biryerlerde Messi'nin annesiyle yapılmış bir röportaj gördüm. Burada ilk soru Messi'nin milli takımda bekleneni verememesi üzerineydi. Anne, sakin cevaplarla "ona zaman verilsin, daha genç, gerekeni yapacak" tadında cevaplar veriyordu. Diğer soru ise Maradona ile ilgiliydi. Anne burada daha sert konuşuyordu. Maradona herşeyin en iyisini bilir minvalinde yaklaşıyordu. Diego'ya Arjantin halkı böyle bir güven duyuyor. 100lerce futbolcu denemiş, gruptan zor çıkarmış bir teknik direktör olarak görülmüyor. O herkes için daha fazlası. Tabi ki kadrodaki futbolcular için de.

Kusursuz Hücum Hattı: Lisandro Lopez gibi sezona damga vuran forvetlerden birinin kadroya giremediğini hatırlatalım. Barcelona ile şampiyon olan Messi, A.Madrid ile Avrupa Kupası kazanan Agüero, Real ile puan rekoru kırmaya yeltenen Higuain, İnter ile 3 kupa kaldıran ve 3 kupayı da getiren golü atan Milito, City'i EPL'nin başaltına taşıyan Tevez. En silik adamın adı bile Martin Palermo. Bir halk kahramanı.

Zorluklarla Gelmek: 2006 şampiyonu İtalya, turnuva öncesi şike skandalıyla karışmıştı. 2002 şampiyonu Brezilya eleme grubundan zar-zor çıkmıştı. 1998 şampiyonu Fransa ev sahibiydi ama taraftarı etnik kökenlerin kalabalıklığından rahatsızlık duyuyordu. Her şampiyonun turnuva öncesi durumu sancılıydı. Şampiyonluk biraz da bunu gerektiriyor. Zor durumlara düşüp çıkabilen takımlar, turnuva zamanı ivmeyi yakalayorlar. Arjantin'in iyi bir başlangıcı, turnuvanın devamında bir şampiyonluk hikayesi yazılmasına neden olabilir.

Sakatlık Yok (Henüz): İngiltere'de Rio sakat. Almanya revire döndü. İtalya'da Rossı sıkıntı. Hollanda Robben'i kaybetti. Ama Arjantin hala Maradona'nın istediği kadroyla.

Müşteri Memnuniyetsizliği


Takımların sahibi taraftarlardı eskiden. Yani ben takım tutma ibadetimi tribüne doğru taşımaya başladığım yıllarda böyle söyleniyordu. Fakat o yıllar aynı zamanda bir geçiş dönemiydi. Özellikle İstanbul'da.

Fenerbahçeli'nin Dereağzı'nda idman izleyip "Efsane Maraton"a koşan kitlesi, yeni yapılan bir stadyuma şahit oluyordu. 14 seneyi büyüklerden dinleyip, "Galatasaray Ruhu" sözünü kafasına kazıyan bizler UEFA Kupası ile hayallere dalarken bu sefer "Galatasaray Markası" sözünü anlamaya çalışıyorduk.

Beşiktaş, hep diğerlerinden farklı bir büyüklüğü taşırken, artık diğerlerine benzeme çabasına giriyordu. İstanbul'un en güzel kaybeden takımıyken (bunu küçümsemek için söylemiyorum) hedefini diğerlerinin yanında olmak olarak belirliyordu.

Bunlar olabilirdi, ama bu yol seçilirken kimse de bize sormamıştı. Sordukları kişiler kongre üyeleriydi. Taraftarın söz hakkı yoktu. (Özellikle Galatasaray'da hiç yoktu).

Şimdi geldik 2010'a. Bize dünyanın en büyük takımı olmayı vaadeden zihniyet 3 büyük takımın da başında. Ve gördüğümüz Bursaspor'un şampiyonluğu. Başka bir takımın şampiyonluğu Türk futbolu için oldukça güzel. Romantik bir tarafının olması da ayrı bir hoşluk. Ama İstanbul'da iyi giden hiçbirşey yok. İleriye umutla bakan bir taraftar bulamıyoruz. Yani kulüp yöneticilerinin tabiriyle müşteriler memnuniyetsiz. Bu sadece saha içi bir durum değil. Takımla ilişki kurmak için gerekli olan o kahramanlara yer verilmiyor artık. Son örneğidir Mustafa Denizli olayı.

Bize bakıyorum. Kewell diyoruz, gidiyor. Gerets sevildi, İliç sevildi, Mondragon sevildi hepsi gitti.

Fenerbahçeliler (biri de bu blogdan Peralta) Zico'ya aşık oldu. Gönderilmesi uzun sürmedi. Tuncay takımdan koptu, Appiah gitti. Hepsi iyi futbolcudan öte, takımın ruhu olan isimlerdi.

Beşiktaş bu konuda en geniş listeye sahip ama işte en tazesi Mustafa Denizli. Belki hocayı sevmeyen, beğenmeyen çoktur ama benim çevremdeki Beşiktaşlılar'ın hepsi bıkmış bir durumda. Yıldırım Demirören'in icraatlarını herkes biliyor zaten.

Bu saydığımız isimler işlerini iyi yapan isimler olarak sevilmedi. Bir süper star değillerdi. Olsalar bile, taraftarla kurdukları ilişkide o özelliklerini kullanmadılar.

Taraftar cemaatinin çoğu bizim gibi değil, kabul edelim. Onlar başarı ister. Ama ortada başarı da yok. Bunun yanında bir de takıma sahip çıkmak için ihtiyacımız olan o somut kahramanlar da yok ortada. Birini seviyoruz, ilişki kuruyoruz ve en yakın zamanda gittiğini görüyoruz. Onlar böyle olmasını istemiyor, bizler istemiyoruz ama nedense istemediğimiz oluyor.

Şimdi bu durumda aklıma tek bir soru katılıyor. Eskiden forma satın almak için hiçbir neden duymazdık. Şimdi forma satın almak, arkada yazan isimle anlamlaşıyor. Bunu sağlayan zihniyet kulüpleri yönetiyor. Peki o formaları hangi müşterilerine nasıl satacak? Arkasında Kewell yazmayan formayı, önünde Zico olmayan tişörtü kim alacak? Üstelik bu sene İstanbul'da iki kupa değil 1 kupa kazanan bile yokken..

Havalimanı


Gio Dos Santos kardeşim bundan 5 ay önce İstanbul'a ayak bastığında ben de oradaydım. Twitter'da diğer blogger arkadaşlarla çok muhabbetini yaptık. Gelişine karşıydım (öncelikli ihtiyacımız değildi) ama geldikten sonra çok sevdim. 5 ay içinde onun futbolundan etkilendim, zaten kötü futbolcu olmadığını biliyorduk fakat sevimli suratıyla, yaş olarak ufak olmasıyla bir kardeş gibi sevdik. O 5 ayı nasıl geçirdiğini, hakkında ne düşündüğümü blogdaki maç yazılarından bulabiliriz. Fazla ayrıntıya girmeyelim.

Şimdi ise nedenini bilmediğimiz bir şekilde takımda kalması için çaba sarfedilmediğini görüyoruz. Etkili olamadığını söyleyenler var. Türkiye'de onun kadar yetenekli çok çocuk var ama şans verilmiyor diyenler var.

Şimdi o yetenekli çocuklar yaz döneminde Pes 2010 atıyor evlerinde. Gio ise yine bir havalimanında. Bu sefer kalabalık yok. Kendisi Dünya Kupası'nda oynayacak. İyi oynar mı bilemem. Ama isteğim şudur: Gio kardeşimiz çok güzel top oynasın, gol atsın, goller attırsın, fiyatı tavan yapsın ve biz alamayalım. Kaçan fırsata biz şu an nasıl üzülüyorsak, bu fırsatı kaçırtanlar da üzülsün, kafalarını duvarlara vursun.

Go Gio Go!!!

Cuma, Haziran 4

Bataja


- İsmin nasıl okunuyor?

- İspanyolca bizim ülkemizde biraz daha farklı bir şiveyle konuşuluyor. İspanya'da benim ismimi Batalya diye seslendirirler, Peru'da Batalla, benim ülkemde ise Bataja olarak söylenir.

Şampiyon Bursaspor'un en önemli futbolcularından Batalla'nın adı konusunda tam bir karara varamamıştık. Tam Saha Dergisi'nin mayıs sayısında soruyu kendisi cevaplamış.

Keane - Vieria Nostaljisi



Biraz Dünya Kupası'nın dışına çıkalım. Tribün Dergi'de rastladım. Arsenal ve United'ın Premier League'de zirvede yalnız oldukları zamandan. Roy Keane ile Patrick Vieria kapışıyor. O günleri, o tartışmaları, o maçları hatırlıyorum. Ama o günlerde bir internet kullanıcısı olmadığım için bu görüntüleri ilk defa görüyorum.

Soyunma odasında daha maça çıkarken kapışıyorlar (Arda Turan-Baroni tarzıı). Roy Keane'i bilen biliyor. Irish Blood, English Heart kendisi. Çılgın bir abimizdir. Vieria da zamanında öyleydi. EPL'de bir dönem kırmızı kart rekorlarını kırıyordu. İşte bu ikili ve artı Gary Neville soyunma odası koridorlarında bir tartışmayla başlıyorlar maça. Keane abimizin hakemle konuşurken mimiklerine ayrıca dikkat.

Bir de maç başlangıcı var. Bu sene Terry-Bridge olayı ile gündeme gelen el sıkma muhhabeti burada da karşımıza çıkıyor. Keana, Vieria'nın elini sıkmıyor, önündeki çocukla tokalaşıyor. Neville ile Vieria arasındaki gerginlik ise en dikkat çekici saniyeler sanki.

Bu arada Keane'in Vieria için "Eğer sen adam olsaydın, ülkenin sömürgecisi Fransa değil, kendi ülken olan Senegal milli takımında oynardın." dediği söyleniyor. Ben burada duyamadım.

Ulusun Liderleri


Bu haziran ayı önemli bir ay aslında. Sadece burada değil bütün dünyada beklenen bir ay; haziran. Dünya Kupası, toplumların gelecek 4 yılını tayin edecek bir hava yaratabilir. Hatta belki daha fazlası.

2002 ve 1996 mesela. O kadar futbolla içiçe oldum. Takım tuttum, tribüne gittim. Deplasmana gittim. Arkadaşlarımla beraber oldum, eğlendim, üzüldüm, sevindim. Ama 1996'nın Hırvatistan maçı (Avrupa Şampiyonası da olsa) veya 2002'nin Senegal maçındaki hisleri hiç yaşamadım. Üstelik milli duyguları damarlarına kadar yayan biri de değilim. Milli takımı tuttuğum takım kadar sevmiyorum hatta. Ama işte o dönemde birşeyler oluyor. Anlatılamaz.

Brezilya'nın bir filmi vardır. Ano Em Que Meus Pais Sariam de Ferias, O. İzleyin. 1970 Dünya Kupası'nda Brezilya'da geçen günleri anlatır. İlginçtir. Mesela 2002'de Hasan Şaş'ın attığı golde sokakta duyulan gürültüyü hala unutamıyorum. Çok güçlü bir ses değildi. Çok farklı bir ses de değildi. Ama tek bir sesti. Herkesin aynı anda tepki verebilmesi anca 4 senede bir haziran aylarında olabiliyor.

Almanlar için 1954 Dünya Kupası önemlidir. Savaştan çıkan millet, Bern Mucizesi ile kendini toparlamış, kendine güvenmiştir. Macarlar'ı 2-0 geriden gelip 3-2 yenmek topluma çok büyük umut aşılamış.

Veya 1990 Dünya Kupası da önemli onlar için. Berlin Duvarı yıkılıyor, iki devlet tekrar bir araya geliyor. Kaynaşmak lazım. Haziran ayında finale uzanan yolda kaynaşıyorlar. Mesela bunun için Goodbye Lenin adlı filme de bakılabilir.

İşte o sebeple milli takım hocalığı haziran ayında daha bir önemli. Artık ülkenin liderisiniz. Haziran ayında saha içinde alınacak sonuçlar, bütün ülkeyi, siyaseti, ekonomiyi etkileyecek. Fotoğrafa bağlayalım.

Bu nedenle Löw nereye bakıyorsa arkasındakiler de oraya bakıyor biraz da. Şu anda bütün Almanya Löw'ün arkasında, Brezilya Dunga'yı takip ediyor, İtalya Lippi'yi reis bellemiş. Onların yapacakları, bütün ülkeyi üzecek veya sevindiricek.

Dünya Kupası yıllarının haziran aylarında dünyadaki intihar oranları gözle görülür bir şekilde düşüyormuş. İnsanlar bu 1 aya kilitleniyorlar. Kimisi, ölmeyi erteliyor kimisi de liderlerin peşinden gidiyorlar, hayatını şekillendiriyor.

Taktik


"Geldikleri otobüsü görmüştüm, fakat kale önüne parkedeceklerini tahmin etmemiştim"

Günlerden bir gün bir Mourinho lafı...

O da Bizi Görecek Mi?


Skowronska Fenerbahçe'ye geldi. Yıllardır izlediğimiz, ve tabi ki doğal olarak volyebolculuğundan öte güzelliğine hayran olduğumuz sporcu artık ezeli rakibimizde.

Zor bir durum. Tam da geçen sene bugünlerde Naz Aydemir de Fenerbahçe'ye imzalamıştı. Bu transfer ilk başta canımı sıktı. Sonda düşününce, Skowronska'nın İstanbul sokaklarında gezeceğini, bu şehirde yaşayacağını düşündüm. Böyle güzel biriyle aynı şehirde yaşamak bile yeter. Belki denk geliriz bir cafede, belki komşu oluruz aynı sokakta. Belki kırmızı ışıkta beraber bekleriz. Yavaş yavaş bu transferin iyi tarafına bakmaya başlıyorum.

Çarşamba, Haziran 2

Brezilya Niye Kazanır


5 Yıldız: Yıldızlar topluluğu Brezilya'nın en korkutucu yıldızları formasında bulunuyor. Her kazanılan Dünya Kupası için konulmuş yıldızlar. Tam 5 adet. Ve bu 5 yıldızın 2 tanesini , hayatında 4 dünya kupası izlemiş ben bile canlı canlı gördüm. Yani her dönemde "kazanan" olmayı becerebilmiş bir takım var karşımızda. 1950lerde kupa kazanmış, 1960larda kupa kazanmış, 1970lerde kupa kazanmış, 1980de kazanamamış ama gönülleri fethetmiş, 90larda yine kazanmış... Bu takımın geleneklerinde kazanmak var, dünyanın zirvesınde olmak var. Bir Türk özdeyişiyle dersek: "Brezilya Brezilya gibi oynarsa...."

Dunga: Dunga'nın nasıl bir hoca olduğu önemli değil. Önemli olan Dunga'nın Dünya Kupası'nın nasıl kazanıldığını biliyor olması. İyi futbolcular iyi teknik direktör olacak diye birşey yok. Ama Dünya Kupası'nda ne yapılması gerektiğini de her teknik direktör bilemez, o biliyor.

Sağlam Kale: Brezilya'nın gelmiş geçmiş en iyi kalecisi için Tafferel diyorlar. Taffarel'i severdik ama itiraf etmek lazım çok üst düzey bir kaleci değildi. Marcos, Cafu gibi isimleri gördükten sonra Taffarel tabi ki baştacı edilir. Fakat Cesar, Taffarel'i unutturdu. Brezilya ilk defa maç kazandıran kaleciye sahip.

Sorunsuz Yıldızlar: Alkolik Adriano, göbekli Ronaldo, alemci Ronaldinho kadroda yok. Dani Alves'den Luis Fabiano'ya, Elano'dan Kaka'ya, bütün futbolcuların bir özelliği var (Belki Robinho hariç). Hepsi disiplinli futbolcular. Sorun çıkartmazlar, futbola konsantre olabilecek tipteler. Ve kazanmaya da açlar.

En İyi Bekler: Dünyanın en iyi iki beki bu takımda. Dani Alves ve Maicon kendi takımlarında sağ bek oynuyorlar. Burada Dunga'nın tercihi önemli. Dani'yi Barcelana'da oynadığı gibi önde oynatıp arkasına Maicon'u mu koyacak, yoksa Maicon'u sola mı çekecek. Hayatımda gördüğüm en acayip futbolcu Maicon'un solda da başarıyla oynayacağına inanıyorum. Ben olsam ikisini oynatırdım. Bakalım Dunga ne yapacak? Umarım Maicon'u kesmez. Roberto Carlos-Cafu ikilisi 2010'da isim değiştirmiş şekilde yer alsın.

2006 Başarısızlığı: 1994-1998-2002. 3 turnuvada üst üste final oynayan takımın 2006'da çeyrek finalde elenmesi kabul edilemez. 1 turnuvalık ara yeter.

Dunga Stili: Brezilya milli takımı, bize çocukken büyük bir futbol efsanesi olarak anlatıldı. Sonra büyüdük ve karşımızda 1994 yılının sıkıcı takımını bulduk. Sırf bu nedenle Brezilya'ya sempatim azdır. "Bu mu bize anlatılan takım" diyerek kendimi kandırılmış hissetmiştim. 1994'ü izlerken. Sonradan Zico'yu, Pele'yi, eski maçları izledik de büyüklere biraz hak vermeye başladık. Fakat burası da enteresan. 1982 Brezilya takımı çok güzel, çok romantik ama gerçek futbolda yeri yoktu. Brezilyalı futbolcuların "teknik ama koşmuyor" yapısı beni yine rahatsız etmişti (Birşeyi de beğen lan). Ama bu takım hem teknik hem koşuyor. Tıpkı 1994'ta kaptan olan Dunga gibi. Basit oynuyor, sert oynuyor. Kaka bile çatır çatır defanslara gelip top çıkartıyor (bknz. elemelerdeki Arjantin maçı). Her Türk'ün kendi takımında görmek isteyeceği tabirle; Avrupalı Brezilyalı."

Luis Fabiano: Dünyanın en iyi forveti değil. Torres değil, Villa değil, Rooney değil, Drogba değil, Zlatan değil. Ama şu var, adam atıyor. Ona gelen iki toptan biri gol oluyor. Arkasında Kaka, Elano ve Robinho olacaksa da illa o top gelecek. Gol kralı bile olabilir.

Savaşı Niye Kaybettik


Bir hikaye vardır ya; komutana sorarlar "savaşı niye kaybettik", komutan cevaplar, "ilk olarak; yeterli silahımız yoktu". Soruyu soran atılır, "tamam gerisini anlatma."

Şimdi bu hikayeye benzeyen bir olay. UA, Kapalı'ya dönüyor. Bence de olumlu bir karar. Ama bunu duyururken bir bildiri yayınlanıyor ve bildiri şöyle başlıyor;

"Öncelikle ultrAslan’ı benimseyen bütün Galatasaray’lılara saygılarımızı sunarız."

Ben de diyorum ki; "tamam gerisini anlatma."

6 ay daha Sami Yen'deyiz. Ben büyük ihtimal, 3.defa çıkartılan Sami Yen'e Veda Kombinesi'nden almayacağım. Bunun için özel nedenlerim var. Alanlara, maçlara gideceklere güzel dakikalar diliyorum. Ama şunu eklemem lazım, tribünde ayrım olduğu vakit geriye kalan bir çok şeyin pek önemi kalmıyor. Ne kazanılan maçın, ne atılan golün.

Salı, Haziran 1

Yeni Bir Galatasaray Geleneği


Ne baştan ne sondan başlayalım. Ortadan başlayalım. 2 Ocak 2010. Doğumgünüm. Galatasaray erkek basketbol takımı, tarihinin en zorlu sezonunu geçiriyor. Küme düşme tehlikesi had safhada. 2 ay önce ortaya çıkan skandal, büyüdükçe büyümüş ve takımı olumsuz etkilemiş.

Takım daha önce de küme düşme tehlikesi yaşamıştı ama bu sefer küme düşmeden daha fazlası vardı. Bir camianın onurunu kurtarmak gerekiyordu ve bunu yapmak için o takımı, şubeyi ayağa kaldırmak gerekiyordu.

2 Ocak 2010. Caddebostan'da rüzgarlı bir havada bir cafenin camından bakarak maçı izliyorum. İçeriye girip izlemiyorum, çünkü tavşan dağa küsmüş. Yaşananlar nedeniyle ben de sıkılmıştım ve takımı salonlarda izlememe kararı almıştım kendi çapımda. Daha dirayetli olabileseydim televizyondan bile izlemeyecektim maçları. Ama Galatasaraylılık o kadarına izin vermedi. Hem kendimi kandırıyorum hem de rüzgar yiye yiye maç izliyorum. Doğum günümde.

Akatlar'daki maçı kazandık. Önde götürdüğümüz maçı 3.periyotta verir gibi olduk ama toparlandık ve aldık. Galatasaray daha önce de Akatlar'da maç kazandı, geriye düşerek de maç kazandı. Ama uzun süredir ilk defa böyle bir takım izlemiştim. O takım beni çok mutlu etmişti. O takımla çok gurur duymuştum.

10 senedir Galatasaray basketbol takımını takip ediyorum. Takip ediyorum derken, baya iyi takip ediyorum. Basketbol bilen, seven biri ile aşık atamam ama Galatasaray'ı biliyorum. Ve ilk defa bu kadar sistemli oynayan, sert savunma yapan, topu hücumda dolaştıran, savaşan, bir kişinin eline bakmayan bir takım izliyorduk.

Bu sene gerçekleşti bu. İyi basketbol nasıl oynanır diye sorulsa, ona verilecek cevaplardı bunlar ve tam hakkıyla olmasa bile ufak ufak uygulayan bir takım olmuştuk. Son yıllarda böyle bir basket takımımız hiç olmamıştı.

Hem de nasıl bir takım? 2 ay önce ortada olmayan bir takım, ligden düşen bir takım, yalnız bırakılan bir takım (ben dahil). Bu takıma destek olan çok oldu. Sezon sonunda herkes övgü dolu cümleler kullandı. En ufak blog yazarından, en büyük gazetelerin basketbol yazarlarına kadar. Şampiyon olmasa bile, gurur duyacağımız bir takım vardı. Bu takımın mimarıdır Cem Akdağ.

Ve şimdi biraz daha geriye gidelim. Geçen sene, yani 2008-2009 sezonunda en çok gurur duyduğumuz takım, bu sefer kız basket takımımızdı. Avrupa'dan kupa almıştı. Ve o takımın mimarı da Cem Akdağ'dır. Kupayı kaldırırken takımın başında yoktu, çünkü büyük hoca(!) Zafer Kalycıoğlu getirmek için türlü planlar yapıldığından takımda kalamamıştı.

Çok haklı bir tepkiyle takımdan ayrıldı. Sonra, takımın başına geçilecek hoca bulamayınca yine göreve getirilen isim oldu. Bu sefer erkek takımına.

Cem Akdağ şanssız bir adamdır. Galatasaray'da uzun yıllar basketbol oynar. Çok da başarılı olur. Ama şampiyonluklara ambargo konulan 1980'lerin son yıllarında kadroda yoktur. Nereden mi biliyorum? Galatasaray resmi dergisi 2-3 aydır o yıllar anlatan müthiş bir yazı dizisi hazırlamış. Hatıralarına en çok başvurulan isim Cem Akdağ.

Bugün Cem Akdağ'ın görevine son verildi. Yerine Oktay Mahmudi getirildi. Phil Jackson bile gelse boşuna. Bu takım, bu kulüp eskiden böyle değildi. Başarılı olana saygı duyulurdu. Başarılı olan, kupalarla değerlendirilmezdi. Başarılı olan, daha sükseli isimlerin altında kalmazdı. İçime sinmiyor.

Oktay Mahmudi kaç para alıyor acaba? Cem Akdağ'dan ne kadar fazla? Mesele para değil, para sıkıntısı nedeniyle mesela Evren Büker'i elinde tutamamak.

Olmuyor. Ya ben artık çok fazla tepki gösteriyorum, abartıyorum ve soğumaya başlıyorum, ya da gerçekten bunlar yanlış hareketler. İşin acı tarafı, bu yazı 2-3 gün sonra nasıl blogda arka sayfalara düşecekse, bu hamle de unutulacak. Müşteriler her zaman hoşlarına gidecek yeni şeyler bulabilir. Öfkeli kalabalık dağılsın. 21.yüzyıl taraftarlığı ve kulüpleri böyle şeyleri unutmakta zorlanmaz.