Cuma, Temmuz 22

Deuxième Vie

 


Bizim küçüklüğümüzde özellikle cumartesi sabahları karşımıza çıkan bir film türü vardı. Ya bir şekilde geçmişe veya geleceğe gidilir, ya da iki karakterin ruhları veya bedenleri değişirdi. Eğlenceli filmlerdi. Normalde karşımıza çıkmayacak bir "değişim"in ekranda bize anlatılması çok hoşumuza giderdi.

Fakat o zamanlar hem biz yaş olarak küçüktük hem de o filmleri tekrar tekrar izleyince akışa çok fazla hakim olmuştuk. Bir zamandan sonra sıkıcı gelmeye başlamıştı.

Yine de 2000 yapımı Deuxième Vie isimli filme şans verdim, zira içinde biraz futbol da barındırıyordu.

1982 yılında gençliklerinin sonuna gelip orta yaşa adım atmak üzere olan bir grup arkadaş, Fransa Milli Takımı'nın Dünya Kupası maçlarını televizyondan takip edecekleri bir yaz yaşarlar. Fakat tam o da o unutulmaz Almanya maçının sonrasında içlerinden biri bir trafik kazası geçirir. Kahramanımız Vincent gözlerini açtığında kendisini 12 Temmuz 1998'de bulur. Yani Fransa'nın Dünya Kupası kazandığı günde...

Tabi tek değişiklik bu değildir. Kendisi evli, iki çocuklu ve çok zengin bir adam olmuştur. Arkadaşları ise bambaşka hayatlara savrulmuştur. Buna rağmen yaşanmamış 16 yılı geri kazanmak ister ve 1982'ye dönmek ister. Bu da pek kolay olmayacaktır.

Yani kısacası; bildiğimiz bir film... Artık biz boş gelen ama bir yandan da hoş olmaya devam eden türden. Komedisi de yerinde.

Gerçekten; halen bir cumartesi sabahı izlenecek ideal bir aile filmi... Daha fazlası değil.

Perşembe, Temmuz 21

Van Kampı


Yeni sezon öncesi birçok takım kampa girdi. Çoğu takım Avrupa'da. Birkaç sene önce Bülent Uygun yönetimindeki Osmanlıspor, Avrupa’ya ders vermek için Avrupa’ya gitmemişti. Sonra bir de pandemi çıktı. O zaman da yurt dışı kampları sekteye uğramıştı. Şimdi maddi imkanı olan her takımın tercihi yeniden yurt dışı oluyor. Normal...

Oysa 1980’lerde durum böyle değildi. Ben o günleri yaşamadım ama bazı ilginç kamp tecrübeleri yaşamış takımlarımız. Ayrıntılarını en merak ettiğim ise Beşiktaş'ın 1985'te gerçekleştirdiği Van kampı…

Aslında bazı bilgilere sahibim Onları sıralayalım...

1982 yılında 15 sezonluk şampiyonluk hasretini sona erdiren Beşiktaş; ardından gelen üç sezonda istediğini elde edememişti. Önce beşincilik, ardından dördüncülük geldi. Ama en acısı 1984-85 sezonuydu; şampiyonluk Fenerbahçe’ye averajla kaybedilmişti.

Saha sonuçları istenildiği gibi değildi; aynı zamanda mali tablo da pek parlak gözükmüyordu. Genç oyunculardan kurulu kadronun başında Branko Stankovic vardı. Yeni sezonda yola onunla devam edilecekti. Fakat ezeli rakipler Fenerbahçe ve Galatasaray bomba transferlerle beraber Almanya’ya kampa giderken, Beşiktaş’ın rotası Doğu’ya dönmüş. Siyah-Beyazlılar, maddi yetersizliklerden dolayı sezon başı kampını Van’da yapmış.

Beşiktaş Temmuz ayının ortasında Ankara üzerinden Van’a hareket eder. Takımı İstanbul’dan başkan Süleyman Seba uğurlar. Yola çıkış sessizdir ama varış daha farklıdır. Daha Ankara’da, Van’ın belediye başkanı Mustafa Çohaz kafileyi karşılar ve ekibe Van’a kadar refakat eder. Tam Vizontele'lik bir sahne canlanıyor gözümün önünde...

Van halkı da kafileyi coşkuyla karşılar. Şehrin bütün sokakları pankartlarla süslenir. İlgiye en çok şaşıran ise teknik direktör Stankovic'tir. Tecrübeli teknik adam “Vanlıların gösterdiği ilgiyi hayatım boyunca unutmayacağım” derken, Van şehrini de Beşiktaş’ın kalesi olarak ilan eder.

Fakat her şey bu kadar hoş devam etmeyecekti. Sonuç olarak Beşiktaş Van’a tatile değil, yükleme yapmaya gitmişti. Stankovic’in zorlu idmanları Van’ın iklimi ile birleşince futbolcular oldukça zor anlar yaşar. 1700 metre yükseklikte olan Van, Boğaz kıyısından gelen genç sporcuları oldukça zorlamaya başlar. Hava sıcaklığı da 35 dereceye yaklaşınca; henüz ilk antrenmanda kaleci Zafer Öğer ve genç oyunculardan Tekin Aslıhan baygınlık geçirir. İlk günden yaşanan korkutucu durum, Stankovic’in planlarını da değiştirir. Sabah idmanları saat 07.00’ye alınırken, idman sayısı da ikiden üçe çıkartılır.

Sorunlar bununla da bitmez. Van’da saha bulunamaması teknik heyeti kızdırır ve Stankovic’in “Saha bulunmazsa geri dönerim” restini çekmesine neden olur. Başkan Seba da, İstanbul’dan teknik heyete destek verir. Bu ultimatomlar Van şehrini ikiye böler. Bir kesim Beşiktaş’ın tavrından rahatsız olurken, başkan Çohaz, Beşiktaş’ın taleplerine cevap vermek için uğraşır. Bu uğraşlar sorunların çözülmesini de sağlar ve kamp bir şekilde noktalanır.

Benim kampla ilgili bilgilerim bu kadar. Keşke Milliyet Arşiv açık olsa da biraz daha araştırsaydım. Fakat esas olarak dönemin tanıklarından o günleri dinlemeyi çok  isterdim. Büyük bir takım, Doğu'da şampiyonluğa hazırlanıyor. Yeterince ilginç ve renkli değil mi?

Tabi bölgede henüz güvenlik sorunun olmadığı yıllar. Bizim gibi 90'ları yaşayanlar için imkansız gibi gözüken bir olay. Oysa yine Yılmaz Erdoğan filmlerinde gördüğümüz gibi, bir zamanlar Doğu ve Güneydoğu; aslında ülkenin diğerinden çok farklı olsa da, çok uzak olsa da gidip görülebilen bir yermiş. Şehre televizyon, solcu kütüphaneci, Ankara'dan yakışıklı bir şehirli genç veya bir futbol takımı gelebiliyor.

Kampın detaylarına hakim değiliz ama sonucunu biliyoruz. 1985 yazında Van'da kamp yapan Beşiktaş, sezonun ilk beş maçında gol yemiyor (üçü 0-0), Mart ayına kadar yenilmiyor ve Mayıs ayında namağlup Galatasaray'ın önünde averajla şampiyon oluyor.

Kısacası Van, Beşiktaş'a uğurlu gelmiş.

Öte yandan 1984 seçimlerinde Refah Partisi'nden seçilen başkan Çohaz, daha sonra ANAP'a geçer ama 1989 seçimlerini yine Refah Partisi adayı kazanır. Çohaz ve ANAP'a Beşiktaş pek yaramamış.

Çarşamba, Temmuz 20

Druk

 


Mads Mikelsen, Thomas Vinterberg ve Tobias Lindholm üçlüsünün bir araya geldiği Jagten, izlediğim en iyi filmlerden biriydi. Fakat 2014 senesinde Oscar adayı olduğunda, çok daha fazla sevdiğim bir filme kapışmak zorunda kalmış (La Grande Bellezza) ve kaybetmişti.

2020 yılında bu üçlü Druk isimli bir film vizyona sunduğunda ve devamında Oscar kazandığında çok heyecanlandım. Fakat sanırım bol bol övgü alan bu filmin kazanmasının esas nedeni, pandemi senesinin getirdiği kıtlıktı. Zira ben filme pek ısınamadım.

Aslında çok Danimarka filmiydi. Ekip; Danimarka'ya has bir sorunu (gençlerin alkol tüketimi Avrupa ortalamasının iki katı üzerinde), sık alkol tüketimini gözler önüne seriyordu. Bunun için de orta yaşa gelen, gençliklerindeki beklentilerinin uzağında kaldığını fark eden dört lise öğretmenine, en çok da Mikelsen'in muhteşem oyunculuğundan güç alarak Martin'e odaklanıyordu.

Bir orta yaş krizi anlatması beni yakalamaştı aslında. Henüz orta yaşa girdiğimi kabul etmesem de ve bir kriz yaşamadığımı iddia etsem de; hayatın herhangi bir virajında varoluşsal sıkıntılar yaşayan ve bundan çıkmaya çalışan (hatta çıkmamak için direnen) karakterlerin hikayesini kendime yakın bulurum. Zira hepimiz bu yoldan geçtik veya geçeceğiz.

Fakat Drunk, baş role orta yaşı değil alkolü alıyor. Bu dört öğretmen, kendi aralarında yaptığı bir konuşmadan sonra, gün içinde kanda belli miktarda alkol tutmanın faydalı olacağını iddia ediyorlar. Birbirlerine gaz veriyorlar. Sonrasında alkole düşüyorlar. Okula içki içilmiş şekilde gelerek başlayan günlerin ardından, sarhoş girilen dersler başlıyor. Olayın 'suyu' çıkıyor. İlk başta kendilerine müthiş bir özgüven ve üretkenlik veren deney, zamanla yeni sorunlar doğurmaya başlıyor.

İki kısım da beni tatmin etmedi. İlk kısımdaki alkole övgü, beni yakalamadı. "Alkol abi ya, içmeden duramam" diyen biri olmadığım için, bir çıkış yolunu buraya bağlamak; hatta bunu bir güzelleme boyutuna getirmek çok "ergence" kaldı. Tabi ki karakterlerimizin gençlik günlerine duydukları özlem, bunu doğal kılabilirdi. Fakat film sanki bu kısmın üzerinde çok fazla durdu.

Aslında rahatsız edici değildi ama kötü bir gençlik filminde sıkışmış gibi hissettim. Bu arada karakterlerimizin alkolün dibine düşmesine neden olan problemlerine (iş, özel hayat vs) saygım sonsuz olsa da tam bu esnada (Şubat 2022) biz pandemiden çıkamaya çalışan, ekonomik krizle sarsılan, devamlı dolar kuruna bakan, işsizliğin arttığı ve hemen kuzeyinde ve güneyinde iki savaşın arasında kalmış bir ülkede yaşıyorduk. Adamların sadece tükettikleri içkilerin fiyatlarını hesaplamaya başlasak kıskançlık geçirecekken, onların varoluşsal problemlerine eşlik etmekte çok zorlandık.

Daha sonrasında bu sefer yönetmen ve senaristimiz; alkolün fazla da kaçmaması gerektiğini ima eden bir finale soktu bizi. Ana fikirde bir sıkıntımız yok ama bu mesaj kaygısı da fazla yapay geldi.

Film boyunca düştüğümüz konum, Martin'in eşinin "Bu ülkede zaten her şey içiyor" repliğiyle benzerdi. Zaten film de yukarıda bahsettiğimiz gibi, çok Danimarka işiydi. Biz biraz yabancı kaldık. Aslında Jagten ile Druk arasında bir ortak nokta yakalarsak; ikisi de toplumdaki bir problemi çok net bir şekilde anlatmış. Jagten bizim topluma çok uyan bir derdi önümüzde getirdiği için bizi yakaladı. Druk ise biraz geride kaldı. Ekibin kendi toplumuna bu kadar duyarlı olması da oldukça değerli tabi.

Zaten tam anlamıyla kötü bir filmden bahsedemeyiz. Oscar almış bir Avrupa filmine burun kıvırmak mümkün değil. Kıt bir senede karşımıza bir ürün çıkardıkları için teşekkür de ederiz. Üstelik çok iyi müzikler ve harika bir sonla duygularımızı kabartmayı ve olumsuz düşüncelerimizi köreltmeyi de başardılar. Fakat yine de izlerken beklentileri çok fazla yükseltmemek lazım.

Ayrıca atlamamamız gereken ve bizi iyi hissettiren detaylar mevcut. Öğretmenlerin, alkol aldıktan sonra öğrencileriyle kurduğu ilişkiler ve o ilişkileri anlattıkları sahneler güzeldi. Üç adaylı seçim metaforu veya futbol oynamaya çalışan gözlüklü çocuk gibi hikayeler filme anlam katan ve puan yükselten etkenlerdi.

Diğer yandan filmdeki en acı tarafı da en sonda öğrendik. Filmin çekimlerine başlamadan önce, yönetmenin kızı Ida'nın bir trafik kazansında öldüğünü ve filmin ona ithaf edildiğini öğrendik. Diyecek laf yok. Böyle bir acıdan sonra filmin çekimlerine başlanması, devam edilmesi ve ortaya böyle bir iş çıkarılması inanılmaz. Belki de bu sayede film sadece "alkol" anlatan bir öyküde kalmamış, "hayata dahil olma" kısmını da eklemiş olabilir.

Kaderin cilvesi; 2014'te (Jagten'den bir sene sonra) aynı ödülü (Yabancı dilde en iyi film) kazanan filmin adı da Ida'ydı.

Pazartesi, Temmuz 18

Hampstead

 


İngilizler de kentsel dönüşümden şikayetçiymiş. 

Londra'nın en pahalı ve lüks semtlerinden biri olan Hampstead'de çekilen ve semtten ismini alan filmimiz, bizim çok aşina olduğumuz bir hikayeyi aşk ve mahkeme sosuyla süslüyor.

Maalesef yaşlı aşıklar Emiliy ve huysuz Donald''ın kurları çok fazla yer kaplıyor. Bu da bizim canımızı sıkıyor. Aslında Diane Keaton ve Brendan Gleeson sevdiğim oyuncular; üstelik uyumlular da ama benim için fazla romantik kaldılar.

Keaton; filmin başında göründüğünde filmin de ABD ürünü olduğunu sanmıştım. "Bu mahalle, bu mimarı ABD'nin neresinde olabilir" diye düşünürken, olayın Londra'da geçtiğini anladım. Tam da o sırada Karl Marx'ın mezarına bir ziyaret yapıldı filmde. Yani Marx'ın mezarı da Hampstead'deymiş. Ayrıca biraz araştırma yaptım; zamanında Freud ve John Keats de burada yaşamış. Herhalde Engels de uğramıştır.

Bu bilgileri öğrenmek güzel oldu. Fakat filmin geri kalanı çok da sarmadı. Mahkeme kısmı fena değildi. Oralarda filme dönmeyi başardık. Fakat daha fazlası çıkmıyor. Keşke detaylı detaylı bir film yazısı çıkarabilseydim. Sevgilim bu tarz film yazılarımı hiç sevmiyor. Fakat gerçekten çok fazla söylenecek cümle yok. Benzerlerini sıkça izlediğimiz bir film için benzer cümleler kurmanın gereği yok...

Pazar, Temmuz 17

Kader


Tells me that today, you're on your way
And you'll be coming home, home to me

Cumartesi, Temmuz 16

Birkaç Kısa Film #2


Aslında birkaç demek haksızlık olur. Sadece iki filmden bahsedeceğiz.

Fakat daha önce benzer bir yazı yazmış ve başlığı böyle atmıştık. Bunu seriye bağlayalım öylese. Bu arada her iki yazıya da dahil olmadan kendine ait bir köşe kapan Je Pourrais Etre Votre Grand-mere'ye bir selam gönderelim.

Burada bahsedeceğimiz iki kısa film onun kadar güzel değil ama belki de serinin ilk bölümündekilerden daha ilgi çekici olabilirler.

Stamm ilginç bir konuya sahip. Birinci Dünya Savaşı esnasında bir Alman (kendisi Berk Hakman'a benzemektedir) ve bir ABD askeri bir ormanda karşı karşıya gelirler. Önce kavga ederler ve birbirlerini vurmak için üstünlük kurmaya çalışırlar. Fakat sonra her ikisi de karşısındakinin Yahudi olduğunu öğrenir. O nedenle birbirlerini vurmazlar. Hatta oturup su bile ikram ederler. Biri Almanca, diğeri İngilizce bilmemektedir. O yüzden biz onların konuşmalarını dinleyip karakterlere dair bilgiler edinirken, onlar birbirlerini hiç anlamazlar.

10 dakikalık filmin oyuncusu, yönetmeni ve senaristi; bazı Hollywood filmlerinde görebileceğimiz Jacob Grodnik. Bence çok iyi bir fikre sahip. Öykü de çok da heyecanlı ilerliyor. Fakat sonu biraz hayal kırıklığı yarattı. Yine de 10 dakika ayırmaya değer. Öte yandan Stamm; Almanca'da kabile demek.

İkinci film yine ABD'den. Bu sefer 26 dakika sürüyor. Stamm ile ortak özelliği; burada da iyi bir fikir biraz kurban edilmiş. Aslında uzun metrajlı çok sağlam film olabilirmiş. Hotel Bleu adlı filmimizde bir yaşlı ve işi geçmiş, eskisi kadar komik olamayan bir kadın komedyen, gösteri için geldiği otelde karizmatik ve genç bir müzisyenle tanışır. İkisi birbirleriyle diyalog kurar. Bu diyalogların sonunda kadın, kendine yeni bir yol açar.

İki film de çok başarılı olmanın kıyısından dönmüş. Fakat kötü değiller. İnternette bulmak zor gibi. Haklarında çok fazla bilgi de yok. Böyle kıyıda köşede kalan filmleri yakalamak güzel oluyor. 

Cuma, Temmuz 15

Ah Be Kraliçe

Kadın futbolu son dönemde çok fazla yıldız çıkardı. Marta, Ada Hegerberg, Alex Morgan, Megan Rapinoe, Vivianne Miedema...

Hepsi çok iyi oyuncular. Diğerleri de ellerinden, ayaklarından gelenleri yaptıkları için saygıyı hak ediyorlar. Fakat bu branşta hep bir eksik vardı. Bir sihir, bir büyü, bir olgunluk...

Bu saydığım isimleri dünyanın en iyi erkek futbolcuları ile eşleştirseydik en sonunda şunu derdik: "Messi eksik kaldı!"

Yukarıda saydığım isimlerin ABD'li olanları fazla mekanik geliyor bana. Miedema golcü, bitirici ama sınırı var. Hegerberg zaten bir var bir yok. Marta biraz daha süslü futbol oynamaya yatkındı ama onun da en iyi dönemleri kadın futbolunun emekleme dönemlerine denk geldi. Yani rakipleri çok zorlayıcı değildi.

Şu anda Avrupa futbolunun rekabet seviyesi yükselmişken, bu seviyeyi paramparça eden bir isim çıktı. Barcelona'dan yetişen Putellas, o eksiği, sihri, büyüyü tamamlayan isimdi. Tamam; o da sahadaki birçok oyuncudan daha farklı ve daha güçlü duruyor. O nedenle haksız rekabet hissi yaratıyor olabilir. Fakat onda daha fazlası da var. Sanırım Barcelona genlerinden geliyor. Daha önce hiçbir kadın futbolcu için kullanılmayan, kullanılsa da inandırıcı olmayan cümle ona gidebilir. Putellas erkeklerle oynayabilecek kalitede...

Bunu cinsiyetçi bir bakışla belirtmiyorum. Erkek futbolundaki seviye, yüzyılın getirdiği imkanlar nedeniyle arşa yükselmiş durumda. Oraya dahil olmak kolay değil. Fakat Putellas, onların arasına girebilecek seviyede gibi duruyor. 

Büyük bir Xavi Hernandez hayranı. Küçüklüğünde onunla fotoğraf çektirmiş. Xavi o fotoğrafı yıllar sonra, "Dünyanın en iyi futbolcusuyla beraberim" notuyla paylaştı. Kesinlikle abartı yok. Bir Barcelonalı kayırması da değil. Fakat Putellas'ı en iyi bir Barcelonalı anlardı zaten.

Fakat zaten tek anlayan onlar değildi. Bunu da son dönemde Putellas'ın kazandığı ödüllerle gördük. Tam da bunun üzerine Kadınlar Avrupa Şampiyonası'nda onun oynayacağı maçları merakla bekledim.

Aslında 2019 Dünya Kupası'nı da izlemiştim kendisini. Fakat o zamanlar çok fazla dikkatimi çekmemişti. O takımın yıldızı yine bir başka Barcelonalı; Jenifer Hermoso'ydu. Hermoso halen çok iyi ama bu yaz sahne tamamen Putellas'a kalacaktı.

Peki ne oldu? Nazar değdi! Turnuvanın başlamasına iki gün kalan Putellas idmanda sakatlandı. Önce turnuva kadrosundan çıkarıldı. Tamam; böyle bahtsızlıkla olabilirdi. Birçok futbolcunun, sporcunun başına geldi bu tip olaylar.

Fakat sonrasında iş giderek derinleşti. Yapılan kontroller sonucu sol diz ön çapraz bağlarının koptuğu açıklandı. Şu anda Putellas'ın bir sezon boyunca futbol oynamayacağı iddia ediliyor. Eğer öyleyse, bir sezon sonra nasıl döneceği de ayrı bir soru işareti olarak kalacak.

Kadın futboluna damga vurabilecek (aslında vurdu ama daha uzun soluklu bir damga), branşın çıtasını yukarıya taşıyabilecek, hepsinden önemlisi izleyenlere keyif verecek bir oyuncu sahnelere ara verecek. Bu yazın en kötü futbol gelişmesi gibi duruyor. 

Umarım, 2023 Dünya Kupası'nda (Avustralya ve Yeni Zelanda) bu yazın ve bu yazının acısını çıkarır. Zira bir kadın futbol maçı, dolayısıyla da Putellas'ı izlemek her zaman nasip olmuyor.

Sahada zaten çok karizmatik duruyordu; sakatlandıktan sonra kafasında şapkası, üzerinde takım arkadaşı Torrecilla'nın forması, elinde koltuk değnekleriyle tribüne gelip takım arkadaşlarını desteklediğinde yine çok karizmatikti.  Geri dönüşün işaretini veren bir mental güç...

Perşembe, Temmuz 14

Suburbicon

Suburbicon, sinemaya son yıllarda çok büyük katkılar vermiş ve birçok yerde ödüller kazanmış isimlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış. Buna rağmen benim böyle bir filmden hiç haberim yoktu. Gözden kaçmış. Hatta filmi denk gelerek izlemeye başladığımda yönetmen ve senaristlerden bile haberim yoktu. Başrollerdeki Matt Damon ve Julianne Moore, yeterli referansı sağlıyordu.

Bu 'bilgisizlikle' oturduğum koltukta filmi izlerken "Ne kadar Coen tarzı bir film" dedim kendi kendime. Sonradan öğrendim ki senaryo ekibinde onlar varmış zaten. Fakat tek başlarına değiller. Yönetmen George Clooney de kağıda birkaç satır yazıyor. Ayrıca Grant Heslov da var.

Belki de tüm bu isimlerin bir araya gelmesi beklentiyi yükseltmiş olabilir. Zira birçok sinema sitesinde verilen düşük puanlar beni bir hayli şaşırttı. Bu bilgilere vakıf olmadan izlediğim için ise ben büyük bir tatminsizlik yaşamadık. Hatta filmi beğendiğimi de söyleyebilirim. 

Tabi ki eksikler var. Ve bence bunun nedeni kadronun çok geniş olması. Ekşi Sözlük'te film hakkında girilmiş (ya da şu an bulunan) en eski post 2006 yılına ait. Bir komedi filmi olarak hazırlıklara başlandığı yazıyor orada. 2017 yılında ise bambaşka bir film önümüze gelmiş. Yani bu kadar kişinin dahil olduğu, değiştirdiği, üzerinde oynadığı bir projede bazı tutarsızlıkların, kopuklukların ve dağınıklıkların olması kaçınılmazdı. Hatta film çekildikten sonra bile, Josh Brolin'ın canlandırdığı bir karakterin sahneleri fazla komik olduğu için kurguda çıkarılmış. Böyle enteresan bir proje işte...

2006 yılında kağıda düşen ama 2017'de hayata geçirilen filme eklenen esas parça ise 'beyaz' mahalleye taşınan ve istenmeyen afro-amerikalı ailenin hikayesi olmuş (gerçek bir olaydan alınmış). Bu da 2017 ABD'sinin politik durumuyla ilintili olsa gerek. Bu anlatıya, o zamanlar (Trump'ın seçilme dönemi) hemen herkesin yaptığı gibi başvuran ekip aslında ister istemez kendisinin tökezlemesine neden olmuş. Hangi hikayeyi merkeze aldığımızı şaşırdığımız bir ilk yarıdan sonra ancak toparlıyoruz. Fakat sonunda da iki ayrı hikayenin klas bir şekilde bağlandığını düşünüyorum.

Bazı yorumlar, bu bağlantının 'yapay' olduğundan yakınmış. Benim ise hoşuma gitti. "Siz mahallenize zarar vereceğinizi düşünen azınlıklar için yaygara koparırken, hemen yan blokta türlü suç dosyalarına rahmet okutacak bir hikaye yazılıyor" denmiş adeta. Aslında bu açıdan Tarantino'nun Once Upon a Time in Hollywood filmini de andırdığını söyleyebilirim. Zaten filmdeki şiddet unsuru da Tarantino'yu aratmıyordu. 

Bütüne baktığımızda karşımızda kötü bir film yok. Oyuncular zaten çok iyi iş çıkarmış. Matt Damon, donuk bir adama çok iyi can vermiş. Julianne Moore, farklı karakterdeki ikiz kardeşleri o kadar iyi oynamış ki ben birinin başka bir oyuncu olduğunu düşünmeye başlamıştım. Öte yandan filmde çok kısa gözüken Oscar Isaac, kendisine verilen şansı çok iyi kullanmış. Bir yandan da George Clooney'i andırıyordu.

Tüm  bu isimlerin geçmişleri; bu filmde onlara yük olarak geri dönmüş. Beklentilerden uzak kalınca dikkat çekecek bir filmdi oysa. Bir Fargo, bir Barton Fink veya diğerleri gibi değil. Fakat zaten olmasına da gerek yok. Bazen, bazı isimlerin daha düşük kalitede işler çıkarmasına izin vermeliyiz. Eleştirirken de realist olmak gerek. 

Ben insanların büyük bir kısmının çok fazla 'kötü' film izlemediğini düşünüyorum. Haklılar da. Zaman değerli ve izlenecek filme karar verme anı tek atımlık kurşun gibi.  O nedenle referansları en güçlü, ekibi ışıltılı, yorumları olumlu filmlere akıyorlar. Aksi olduğunda da çok eleştiriyorlar. Fakat piyasada o kadar çok kötü film var ki... 

Keşke izlediğim filmlerin en azından yüzden 80'i Suburbicon kalitesine yakın olsaydı.

Çarşamba, Temmuz 13

Yeni Sergen Yeni Alman

Geçen sezonun özellikle ikinci yarısında Süper Lig'e iyice adım atan ve tüm ülkeye heyecan katan iki futbolcu var. Biri Fenerbahçe'den Arda Güler, diğeri Beşiktaş'tan Emirhan İlkhan... İkisi de yetenekli, genç ve yaşlarına göre çok olgun futbol oynuyorlar. İnsanlar onları sevdi. En basit futbol izleyicisi bile onlardaki yeteneği görebilir zaten. Fakat yeteneklerini tam olarak analiz edebilmek ve biraz da geçmişi hatırlamak herkese nasip olmaz.

Mütevazı olmayacağız; bu noktada sazı elimize alabiliriz...

Ezber yorumlar ülkemizin geleneğidir. Bir oyuncu Galatasaray formasıyla çıkarsa "yeni Hagi", Fenerbahçe formasıyla çıkarsa "yeni Alex", Beşiktaş formasıyla çıkarsa "yeni Sergen" olarak gösterilir. Eğer hücuma yönelik bir oyuncuysa, ne oynadığı önemli değildir artık. Onlar; budur! 

Oysa adı geçen üç efsane de birbirinden farklı oyunculardı. Daha da önemlisi çıkan oyuncular da yetenekli olmalarına rağmen onlardan farklı olabilir; ki öyle de oluyor zaten...

Arda'dan başlayalım. Arda, Fenerbahçe'den yetiştiği için taraftarlar ona hemen "yeni Alex" dedi. Onların, çıkan her oyuncudan bir Alex coşkusu beklemesi gayet normal. Alex'in yaşattıklarını yaşatması için, bire bir ona benzemesine gerek yok zaten. Taraftar için bakış açısı romantizm sosludur. Onu kaybederse, tutkunun anlamı kaybolur. Fakat bu romantizme basın da çok rahat eşlik etti. Belki kolayına gelmiştir. Fakat Arda gerçekten Alex mi?

Bence değil. Her ne kadar Alex'in futbola adım attığı yılları bilmesek de izlediğimiz dönemden kafamızda bir model oluşmuş durumda. Alex, klasik 10 numaradan daha çok ceza sahasına giren, daha çok gol atan, neredeyse ikinci forvete dönüşebilen (hatta gol kralı olan), çok hareketli olmayan ama aslında çok hızlı hareket eden ve çok hızlı düşünen bir oyuncuydu. Bir de Brezilyalı olmasının etkisiyle çok çok yetenekliydi. Saf yeteneği üst düzeydeydi.

Arda ileride böyle bir oyuncuya dönüşebilir mi? Hiç belli olmaz. Önü açık, yolu uzun. Savunmanın önündeki bir oyun kurucu orta sahaya da dönüşebilir; Alex gibi gol kralı da olabilir, iki bölgenin arasında hükümdarlık da kurabilir. Kimse bilemez geleceği. Fakat karşımıza çıkan hali Alex'ten çok Sergen Yalçın'ın ilk çıkışına benziyor.

Sergen Yalçın'ın en iyi dönemleri olarak bazı yıllar gösterilir. Bayern Münih'in onu istediği meşhur seneler veya Mircea Lucescu sonrasında yeniden doğuşu. Oysa Sergen Yalçın'ın efsanevi bir 1992-1996 arası dönemi vardır. Altyapından yeni çıktığı, en fit, en dinamik ve en müthiş olduğu yıllar... Televizyonda maç yayınlarının biraz daha az olduğu, yavaş yavaş şifreye geçildiği günlerdi. O nedenle çoğu insan o zamanın maçlarına pek hakim değil. İnternette de kolay kolay bulunmuyor. İşte o günlerdeki Sergen Yalçın, muhteşem bir oyuncuydu. Üstelik 20 yaşındaydı.

Toptan kaçmayan, sorumluluk alan, öz güvenli, ceza sahasına fazla girmeden orta saha ile yay arasındaki yeri domine eden, topu ayağından ne zaman çıkaracağını çok iyi bilen, müthiş yeteneğine rağmen çok fazla çalıma girmeyen, çalıma girdiğinde de varyeteyi fazla denemeden rakipten sıyrılmayı düşünen, yeri geldiğinde de rakiplerin belini kıran bir oyuncuydu. Ceza sahasına pek uğramaz, gollerini de zaten alıştığımız gibi ceza sahası dışından atardı.

İşte Arda Güler de şu an böyle bir oyuncu. En son oynadığı Hull City maçı neydi öyle? Alex'ten daha çok Sergen Yalçın gibiydi işte. Zaten sezon içindeki günleri de Sergen'in ilk günlerine çok benzeyen ayak izlerine sahipti.

Fakat Türkiye "yeni Sergen" sıfatını, Beşiktaşlı olması sebebiyle Emirhan'a verdi. Oysa Emirhan da hiç Sergen gibi değil. Ceza sahasından daha uzak, hatta kendi savunmasına kadar gelen, top ayağındayken çok iyi dripling yapan, henüz "ufak" olmasına rağmen sahada güçlü durabilen, çok iyi şut çeken bir oyuncu.

Kendi ifadesi zaten şu şekilde: "Aslında futbola forvet olarak başladım ben. Her mevkide oynayabileceğimi düşünüyorum. Ama aslen kendimi 8 numarada, arkamda bir 6 numara önümde de bir ofansif orta saha varken rahat hissediyorum."

Böyle bir Sergen olabilir mi? Aslında bu tanım fena halde 90'ların Alman orta sahalarına benziyor. Andreas Möller, Thomas Haessler, yaşlanmaya başlayan ama henüz liberoya geçmeyen Lothar Matthaus gibi... Emirhan da tıpkı Arda'ya dediğimiz gibi, "böyle" kalmayacaktır. En basitinden fiziği gelişebilir. Pozisyonu da değişebilir. O zaman da ilginç bir şekilde yine bir Alman'ı, Michael Ballack'ı andırabilir.

Bunların hepsi farazi cümleler. Zaten oyuncuları başkalarıyla kıyaslamak da doğru değil. Fakat bunu yapmadan duramayız. Bu da bizim keyfimiz. Fakat daha büyük bir keyif varsa, o da bu iki oyuncuyu sahada izlemektir. Kime benzedikleri ve benzeyecekleri ikinci planda. Yine de tarihe not düşüp, 10 sene sonra geriye dönüp bu yazıya bakmakta fayda var.

Aslında sezon başlasa da bu tip yazılar yazmak yerine, çocukların gelişimlerini görsek...


Salı, Temmuz 12

Eagle Eye

 


İzlerken çok sıkıldığım, sık sık "Yok artık" dediğim, inandırıcılıktan uzak bir film. Oysa Shia LaBeouf beğendiğim, daha da ötesinde proje tercihine güvendiğim bir oyuncuydu. Yanında bir de Billy Bob Thornton vardı.

Fakat daha filmin henüz başında; bir telefonla iki kişiyi birden kontrol eden bir dış gücü, trenlerin raydan çıktığını, trafik ışıkların yeşile çevrildiğini ve daha birçok şeyi görünce bir aksiyon filmi izlemediğimi anladım. Bu bir bilimkurgu filmiydi ve ben bilimkurguları hiç sevmem.

Eğer aksiyonsa zaten yine büyük sıkıntılar var. Ben çok kötü aksiyon filmleri izledim. Fakat hiçbirinde bu kadar esnediğimi hatırlamıyorum. Fazlaca klişelere başvurulmuş, devrimci bir yapay zeka çıkartarak muhalif gönüllere bal çalınmış, ABD işgallerindeki yanlış bombalamalar için günah çıkarılmış, sonrasında karman çorman bir son yaratarak işin içinden çıkılmış. Hatta tüm bunları toplayınca, hem cumhuriyetçileri hem demokratları bir potada tutup "hepimiz aynı gemideyiz" diyebilecek güce kavuşmuş.

Belki de bu sayede yoğun bir ilgi görmüş. ABD'liler bu filmi sevmiş. Tamam; bayılmamışlar belki ama sevmiş. İzlemiş, şans vermiş, değer vermiş. E Gişede iyi bir hasılat elde etmiş. Eğer bu filmi ciddiye alacak kadar izledilerse, demek ki 11 Eylül sonrası sağlam derecede paranoyak olmuşlar demektir.

Pazartesi, Temmuz 11

İyi Bir Oyuncu Ama...

Sergio Oliveira'nın adı transfer sayfalarına girdiğinde taraftarlardan çok zıt iki tepki geldi. Bir kısmı onun ne kadar iyi bir oyuncu olduğundan bahsederken, diğer kesimse oyuncunun adını hiç duymadığını iddia ediyordu.

Oysa duymuşlardı. Sergio Oliveira, daha önce Türk takımlarına rakip olmuştu. Üst üste iki sene İstanbul'da oynadı. 2017'de Beşiktaş'a, 2018'de Galatasaray'a karşı forma giydi. Beşiktaşlılar'ın hatırlamaması normal; zira o maçta çok etkili değildi. Fakat diğer maç gollü, heyecanlı geçmişti. Porto'nun 3-2  kazandığı maçta Sergio bir de gol kaydetmişti.

Zaten o yıllar, Porto'da bir türlü ilk 11'in has oyuncusu olmayı başaramayan oyuncunun artık kendini hissettirdiği dönemlerdi. Zaman zaman kaptanlık bandını da takıyordu. 2017'den 2021'e kadar Porto'nun en önemli oyuncularından birine dönüştü. O, Jesus Corona, Telles, Pepe, Marega... İskelet belliydi. Aslında Sergio'nun önünü açan biraz da sistem değişikliği oldu. Üçlü orta sahada yetersiz kalıyordu. Porto, dörtlü orta sahaya döndüğünde merkezdeki ikiliden biri o oldu. O da o yıllarda takımın liderlerinden biri haline geldi. 

En iyi sezonunu belki de 2020-21'de geçirdi. Kulübünde yılın futbolcusu seçildi. Goller attı, asistlet yaptı. Bunun üzerinden sadece bir sezon geçti. O bir sezonda ise Roma'da oynadı. Yani düşüşte olan bir oyuncu değil.

Böyle bir oyuncunun bilinmemesine şaşırıyorum. Beğenmeyenler olabilir, yetersiz gelebilir ama Porto'da iyi köüt oynamış bir oyuncu da bize çok yabancı olmamalı. Burun kıvırmak da anlamsız. Sakatlık geçmişi yüksek olsa bir korku olur ama o da pek yok.

Aslında bizim blog'u yakından takip edenler de ismine sıkça aşina oldu. Zaman zaman haftanın gollerini attı, zaman zaman haftanın golünü kıl payı kaçırdı. Adını sıkça cümle içinde kullandık.

Hem Porto'nun maddi sorunlardan dolayı UEFA radarında olması, hem de Sergio'nun artık Porto için yaşlı sınıfına gelmesi (30+) onu elden çıkarmayı zorunlu kıldı. Mavi-beyazlılar, oyuncusunu geçen sezon Roma'ya kiraladı. "Kiralık" ibaresi kenarda durunca sanki oyuncu kimse tarafından istenmemiş gibi duruyor. Fakat yeni futbol dünyasında kiralık sıfatı, esasında bir yan yolu anlatıyor. Gittiği takım Roma, altında çalıştığı hoca Jose Mourinho, cebinde de kazandığı da bir Avrupa Kupası... Kiralık olmaktan daha güçlü bir öz geçmiş ...

Sergio'nun iyi özellikleri var. Yetenekli diyebileceğimiz bir isim. En azından Süper Lig için yeterli düzeyde. Uzaktan şutları çok iyi. İki ayağı da var. İş ahlakı yüksek. Fiziksel olarak yetersiz gibi dursa da çok sakatlık problemi yaşamadı. Sakatlandığında da geri dönüşlerde hiç sallanmadı. Öte yandan çok güçlü değil, savunmaya yardımı mesafeli ve biraz yavaş.

Ben çok büyük hayranı değildim ama beğenirdim. Ve bu yaşta buralara düşeceğini tahmin etmezdim. Transferin de gerçekleşeceğini sanmıyordum. Yine de adı anılan birçok isimden daha olasıydı. Şartları sağlayınca karşı tarafı ikna etmek kolaylaşırdı, herhalde öyle de oldu...

Porto elindeki oyuncuyu satmadan duramaz zaten. Maddi sıkıntıyı bir kenara bırakalım. Son yıllarda Vitinha, Diaz, Telles'i satmışken, 30 yaşındaki Sergio'yu da elden çıkarma fırsatını kaçıramazdı. Büyük ihtimalle kulübü hayali, altyapısından yetiştirdiği, 17 yaşında forma verdiği oyuncuyu 25'te beş büyük lige yollamaktı. O plan yıllar önce şaştı. 30 yaşında bonservis bedeli alarak elden çıkarmak da hiç fena değil.

Zaten başlıktaki "ama" da tam buraya düşüyor. Sergio Oliveira transferi için harcanan bedelin kasadan çıkmasına gerek var mıydı?

Geçen sezonun orta sahasına bakınca "var" diyenler artabilir. Fakat paranın gittiği diğer kasaya bakınca; orada oluk oluk futbolcu yetiştiğini görünce "çok da harcanmasaydı" demenin yanlışı olmaz. Fakat yine de bu tip soruların cevabı aslında, sezon sonlarında belli oluyor. Normalde ilkesel olarak bu tip transferlere karşı çıkarım. Çıktım da; mesela Falcao. Fakat Sergio hakkında biraz mesafeliyim. Öyle hemen karşı çıkmak mümkün değil.

Riskli ama riske girene "Neden bu riske girdin" demek biraz haksızlık olur...

Pazar, Temmuz 10

Tuvalu

En sondan başlayalım. Tavsiye edeceğim bir film değil. Oldukça zorlayıcı.

Ufak tefek ünlemler dışında tamamen repliksiz bir film. Görüntüler de hafif soluk, biraz puslu, siyah-beyaz... Üstelik 100 dakikaya yakın bir süresi var. İzleyici için kolay bir film değil. Fakat değişik bir iş olduğunu inkar etmek mümkün değil.

Alman yönetmen Veit Helmer kameranın arkasındaki ilk uzun metrajlı denemesinde (1999) böylesine riskli bir projeyi deniyor, ayrıca senaryo ekibinin arasında da bulunuyor. Filmin başrollerinde ise Goodbye Lenin'den bildiğimiz Chulpan Khamatova ve kendine has simasıyla her zaman fark yaratan Denis Lavant var.

Yıkık dökük bir yüzme havuzu işleten kör babasının yanında çalışan Anton'un, hayatındaki tek isteği okyanusta yer alan Tuvalu'ya gitmektir. Babasından korkar ama bir yandan da onun geleneğine sahip çıkar. Havuzu satın alıp modern bir tesis haline getirmek isteyenlere karşı babasının yanında savaşır. Bu arada gördüğü ve tanıştığı güzel Eva'ya karşı derin hisler besler.

Kesinlikle çok fazla metaforun olduğu bir film. Fakat yönetmenin ne demek istediğini anlamak mümkün olmadı. Biz anlamadık ama film birçok festivalden ödülle dönmüş. Büyük ihtimalle tekniği eleştirmenleri mest etmiştir. Ne de olsa son 30 yılda farklı bir şey izlemek kolay olmadı.

Yine de her iki oyuncudan (ve diğerlerinden) çok büyük katkı alıyor film. Ayrıca Chaplin ve Keaton gibi ustalara da "Merak etmeyin, ben buradayım" selamını gönderiyor. Belki de bu noktada, filmin kör babası onlar; Anton ise Helmer mi acaba? 

Son sahne ise oldukça güzel. Anton amacı için yola çıkıyor. O sırada bir şarkı duyarız. Ben şarkıyı duyup sahneyi izlerken "Ne kadar Kusturica tarzı bir bitiriş" diye düşündüm. Sonra baktım ki şarkı zaten Goran Bregovic'ten çıkmış. Çok güzel şarkı... Film ise bana en az Tuvalu kadar uzak. Yine de izlediğim için pişman değilim. Tuvalu'ya gitsem de pişman olmazdım zaten.


Cumartesi, Temmuz 9

Başlangıç Günü

 


9 Temmuz 2009

Genç yaşında Real Madrid'e transfer olmuş, verdiği pozdan öz güven akıyor. Biraz sinir bozucu. Gelenekçilerin "bundan bir numara olmaz" diyeceği bir giriş.

Aradan geçen 13 sene. Yaşanan skandallar, iddialar, çapkınlıklar, yedeklikler... Verdiği poza uygun bir hikaye. Sürecin sonunda dönüştüğü şey ise artık o imajın tam tersi; bir bayrak adamlık...

Hayat... O ilk günlere dair bir yazı için TIKS

Pazartesi, Temmuz 4

Le crocodile du Botswanga

Komik bir futbol filmi sanmıştım. Öyle değilmiş. Oysa konusu oraya işaret ediyordu.

Fransa'nın yetenekli göçmen çocuğu, Botswanga asıllı Leslie Konda milli takıma seçilmek üzeredir. Yani kupalara ambargo koyan Fransa Milli Takımı'na... O kadar yeteneklidir. Fakat tam o sırada Botswanga'nın diktatör başkanı Yüzbaşı Bobo devreye girer. Oyuncuyu köklerine çağırır. Bu ziyaret esnasında da Konda'nın menajerini kandırır. Daha doğrusu ondan oyuncuyu kandırmasını ve sefiller sefili Botswanga Milli Takımı'nda oynamaya ikna etmesini ister. Tabi belli bir ücret karşılığında...

Bu girişten sonra futbolla bağımız pek kalmıyor. Hikaye de Konda'dan çıkıp, Yüzbaşı Bobo'ya kayıyor. Bobo'nun diktatörlüğü komik bir şekilde anlatılmaya çalışılıyor.

Bobo'nun özelliklerinden biraz bahsedelim. "Almanya'da eğitim aldım" demesine rağmen Almanca konuşamıyor. Benzin istasyonunda pompacılık yapan kayınbiraderini bakan .yapıyor. Kafasına göre bakanlık açıp, bakanlık lağvediyor. Ülkede ekonomik kriz yaşandığının farkında olmayan bir eşi var. 5 yaşındaki çocuğu ileride başkan olmak istediğini söyleyince, çocuğunun kendisine darbe planladığını düşünüyor.

Yani bir Afrika filmi... Futbol da az... Yine de güzel bir boş günde, öğlen saatlerinde izlenir. 

Başkan Bobo'yu oynayan Thomas Ngijol, filmin yıldızı...