Salı, Ağustos 25

Fark


Karga niye sevilmez anlamam. Aslında ben de sevmem. Daha doğrusu baya korkarım. Zaten hayvanların çoğundan korkarım ama kargadan daha bir korkarım. Ama saygı duyarım kargaya. Akıllıdır. Keşke tüm düşmanlarım, tüm korkularım kargalar gibi olsa. Karganın (The Crow filminin bundaki payı yadsınamaz) daha farklı anlamlar taşıdığını düşünürüm zaman zaman.

Neyse efendim, sonuçta karga buralarda hakaret anlamında kullanır. Mustafa Hoca, kargalar derken tam olarak kimi kastetti bilmiyorum. Ama onlara iyi şeyler demek istemediği ortada. Yazının başlığı olan fark nerede peki?

Bu lafı Fatih Terim dese acaba ne olurdu? Ders almam ders veririm derken hocayı eleştirenler, kendilerine karga dendiğinde neden aynı tutumu sergilemez? Yoksa Mustafa Denizli'de bir şeytan tüyü mü var.

Bu fark herhalde bundan kaynaklanıyor. Adanalı Fatih Terim sert ve asabi görünümlü. Onun saldırganlığı çok bariz. O nedenle o saldırdığı anda anlıyorsunuz onun tutumunu. O nedenle siz de saldırıyorsunuz.

Ama Mustafa Denizli öyle değil. En sinirli anlarında, mesela takımları gol yediğinde, Terim kendini yerlere atarken, Denizli suyundan bir damla su içer ve gülümser. Böyle bir fark var.

Hal böyle olunca Denizli birine karga dediği zaman "ya hoca yine kinayeli konuşmuş, neyse Çeşme'de bir rakı balık yaprız karşılıklı o zaman konuşuruz" mu deniyor acaba?

Terim'den böyle bir laf gelse, "adam masaları yumrukladı, olmaz böyle birşey biz boş adam değiliz, Adana'ya benzemez burası biraz adab öğrensin" mealinde şeyler söyleniyor belki de. Ardından da olaylar gelişir.

Veya ben bunca satırı can sıkıntısında yazdım. Hiç böyle bir fark yok. Tek fark Fatih Terim'in 14 sene boyunca Galatasaray forması giyip takım kaptanlığı yapması ve sonra teknik adam olarak 1996-2000'i yaşatması. Mustafa Denizli ise her camiada çalışıp, hiç bir camiaya yakınlık duymaması nedeniyle herkese yakın durabilmiş. Belki de ikilye yaklaşım farkının kaynağı budur.

10'u Beklemeli


Galatasaray ilk hafta Karşıyaka'yı 4-1 yeniyor. İkinci hafta Sakarya deplasmanında 3-1 galip. Bir sonraki hafta Malatyaspor'a İstanbul'da 6 tane attı.

3.hafta sonunda 9 puanla lider. Fenerbahçe 7 puanla 3. Galatasaray'ın attığı gol sayısı 13. Gol rekoru mu kıracak yoksa? Şimdiki duruma ne kadar benziyor. Devam edelim.

4.hafta Galatasaray, Bolu deplasmanında, Fener içeride Samsun karşısında iki maç da 0-0 sona eriyor. Değişen bir şey yok.

5.hafta Galatasaray Adanaspor'u 7-3 yeniyor. 20 gol atıyor Galatasaray. Fenerbahçe ise 12.

Ve 6.hafta geliyor. Fenerbahçe, Galatasaray'ı konuk ediyor. Fenerbahçe 1-0 yeniyor.

Arkasından Galatasaray 3 maçta 2 mağlubiyet daha alıyor. Yarıştan kopuyor yavaş yavaş.

Bahsettiğimiz sezon 1988-89. Sezon sonu Fenerbahçe şampiyon oluyor, hem de gol rekoru kırarak. Galatasaray 3.oluyor. Yani, herşey için erken. Bu derenin altından çok sular akacak. Özellikle derbiler herşeye gebedir.

Not: Galatasaray o sezon Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı final oynuyor.

O Gün Süperdik

Kadronun yarısını sevmiyorum ama olsun yine de teşekkürler...
25.08.2000 - 25.08.2009

Pazartesi, Ağustos 24

Başladı

Porto'nun Avrupa Futbolu'na kazandırdığı son isim. Eski River oyuncusu Kolombiyalı Radamel Falcao ikinci maçında ikinci golünü attı. Merakla izlemeye devam ediyoruz. Falcao'yu ve Porto'nun transfer hamlelerini.

İkilem


Allah başka keder vermesin. Keşke hayattaki bütün ikilemlerim böyle olsa (Fotoğraftaki gibi olmasa keşke). Bütün ikilemler pazartesi akşamının nasıl geçeciği gibi hafif konulara dair olsa.

Bu blogu artık herkes okuyor. Herkesden kasıt eskiden bizim arkadaşlarımız okumazdı şimdi onlar da okuyor. Haliyle bilinmemesi gerekenler bilinebilir diye tırsıyoruz. O yüzden özel şeyleri, doğaçlamaları yazarken çok dikkatli davranıyoruz. Gerçi bu sefer o kadar keskin bir konu yok ortada.

Olay şu; Peralta için Fenerbahçe'nin Diyarbakırspor maçı çok büyük önem arz ediyor. Ama yapması gereken başka sorumluluklar da var. Arada kalmış durumda. Tabi bana kalırsa ben de Fenerbahçe'yi, daha doğrusu tuttuğum takımı seçerdim. Ama benim de katılmak istediğim şeyler var. Haliyle Peralta'nın doğru kararı vermesi gerekiyor. Bu da Fenerbahçe maçı olmayabilir.

Denirse ki "ulan Peralta'nın kararından sana ne?" O zaman iş daha acınacak bir duruma geliyor. Peralta en azından tuttuğu takımın olduğu bir ikileme girerken benim ikilememin diğer tarafı Hacettepe-Çaykur Rizespor maçı. Neyse ki diğer taraflar bunu bilmiyor. Bütün suçu onların tabiriyle "salak Fener maçlarına" atıyorlar. Bırakalım böyle bilsiler. Salak Fener maçları işte, yaptı yine yapacağını. Hem ikilemin diğer tarafında Rijkaard yok, Hacettepe-Ç.Rizespor maçı Rijkaard'a daha yakın durumda. Hiçbir şey anlamadınız değil mi? Öyle olması gerekiyordu zaten.

Diyarbakır deplasmanları

Bir Fenerbahçeli için 2001-2002 sezonundan itibaren Diyarbakırspor maçları farklı bir anlam taşımaya başlamıştır. Kadıköy'dekiler değil belki ama Diyarbakır'da oynanan özellikle iki maçın çok can yaktığı hafızalardadır. Mustafa Denizli'nin ikinci yılında devre arasına doğru Fenerbahçe puan kaybetmeye başlamış, Şampiyonlar Ligi'ndeki kötü performansa sıf ligde iyi gittiği için sabır gösteren camianın da sabırları taşmıştır. Eleştiriler oyuncuların doğru düzgün çalışmadığı ve disiplinsiz olduğu ortak paydasında birleşiyordu. Söz konusu Diyarbakır maçından önce de Samandıra karlarla kaplı olduğu için takım pek idman yapamamış, haftayı genelde kartopu oynayarak geçirmişti. Diyarbakır deplasmanında Fenerbahçe 3-0'lık ağır bir mağlubiyet alınca Mustafa Denizli'nin de fişini çekti yönetim. Kıyat Paşa'nın basın toplantısında "dünya kulübü olmak istiyoruz, o yüzden Mustafa hoca ile yolları ayırdık" dediğini dün gibi hatırlıyorum ancak dünya kulübü olacağız diyenler gidip Lorant'ı teknik direktör yapmıştı, bunu da ekleyelim.
***
Ertesi yıl işler daha da kötü gitmiş, yine devre sonuna denk gelen Diyarbakır maçına Fenerbahçe oldukça problemli çıkmıştı. Kaldı ki bu sefer sadece Ariel Ortega bile problem olarak yeterdi. Alaattin Metin Fenerbahçe'deki çeteleri sıralarken Ogün ve Ceyhun'dan bahsediyor, Ortega'nın Ceyhun'un bindiği asansöre alınmadığını yazıyor, ve tek başına çete olduğunu de ekliyordu Arjantinli'nin. Kısacası işler çok kötü gidiyordu ve kariyerindeki tek başarısı Ortega gibi bir futbolcuyu yedek bırakmak olan Lorant yönetiminde Fenerbahçe adeta acı çekiyordu. Boru değil, Panathinaikos maçında Yusuf Şimşek'i sol bek oynatan bir zihniyet yönetiyordu takımı. Bu Diyarbakır maçından da yine 3 gollü ağır bir mağlubiyetle döndü takım ve Lorant'ın görevine son verildi. Üstelik saha içinde Fenerbahçeli oyuncuların tartışmaları da cabası oldu.
***
Ertesi sezon ise her Fenerbahçeli'nin kabul edeceği üzre kulüp tarihinde milat olan sezonlardan biridir. Geçen sene yaşanan sendelemeye kadar o yıl ki sağlam yapılanma 5 sene üstüste şampiyonluğu 34. haftaya kadar kovalayan ve 3'ünde ipi göğüsleyen bir takımın temelleri o sezon atılmıştı. Pierre Van Hooijdonk komutanlığında genç bir ekip vardı. İki senedir teknik direktör değiştirten Diyarbakır maçı ise bu kez devre sonunda değil, ligin 5. haftasına denk gelmişti. Şehirde hava olumluydu o dönem. Bu kez de hedefteki isim Daum'du ve alınacak flaş bir galibiyetle üstüste üçüncü teknik direktörünü göndermeyi düşlüyordu Dişyarbakırlılar Fenerbahçe'nin. Üstelik Lorant anlatmadı geyikleri de cabvasıydı. Maçı izleyememiştim. 1-1 devam eden karşılaşmada o gece bizi satıp başka yere giden Oğuz'un telefonuyla sarsıldı bünyemiz. "Van Hooijdonk frikikten çaktı olm, çat sesini bile duydum direkten gelen..." Dakikalar 76'ydı ve o golle de Fenerbahçe maçı kazandı.
***
Bu sene Diyarbakır iddialı. Deplasmanda Trabzonspor'u yenip geçen cumartesi Trabzon'da nişanlanan arkadaşımın nişanında bile tatları kaçırmayı başardı. Sağlam bir takım. Benimse hem böyle bir galibiyete hem de Pierre'i hatırlatacak, günün akşamına "seni andım bu gece, kulakların çınlasın" dedirtecek bir frikik golüne ihityacım var. Galibiyetin bile yetmediği bir dönemdeyim yani... İnşallah takım kazanır, bir de frikik golü atarız da, "çek bir Letonya", "çekti vallahi" ikilemesini yaşatırız blogda...

İlk Lig Maçında Gol Atma Geleneği


Bu güzel birşey. Lig taraftar için önemlidir, pazartesi okulda-işte-sokakta zor bir gündür. Pazartesileri güzel geçirmek için nedenlerden biridir yeni transferin ilk lig maçında gol atması. Rakip taraftara korku saldığını hissederseniz. Tabi golü atan futbolcu için de güzel bir olay. Krediniz bir anda yükselir tribünde.

Elano için yeni bir şey mi bilmiyorum ama Galatasaray taraftarı çok alıştı buna. Gelen yabancılar ilk lig maçında golle tanışır. Rakiplere korku salar ve rakipler ona göre alır gardını.

Herşey Hagi ile başladı. 1996 yılında Vanspor maçında attığı goller hala akıllarda. Üstelik bir hafta sonra Sami Yen'de Trabzonspor'u yıkan gol efsanenin başlangıcı diye adlandırılabilir. Usta'nın Monaco'ya, Bilbao'ya attığı goller kadar hafızadadır Trabzonspor maçındaki gol.

Adrian İlie ilk lig maçında Ankara deplasmanına çıktı. Gol atamadı ama bir hafta sona Sami Yen'e geldi. Rakip Bursaspor'du. Maçı 4-1 kazandık. İlie siftahı o maçta yaptı. Sami Yen'de ilk lig maçında attı golünü.

Tıpkı Jardel gibi. Süper Mario ilk lig maçına Denizli'de çıktı. Golünü atamadı. Fakat Sami Yen çimlerindeki ilk lig maçı sayesinde adını unutulmazlar arasına yazdırdı. Süper Mario 5 gol attı sarı-kırmızı tribünlerin önünde. (Ki ligi boşver ilk resmi maçında Süper Kupa'da Real'e 2 tane sallamak da herkese nasip olmaz zaten).

Yine bir Brezilyalı'dan devam. Felipe. Galatasaray taraftarının hakkında bir türlü karar veremediği bir isim. İyi miydi, kötü müydü? İyise niye gitti, kötüyse niye hala akıllarda. Bunun tek bir sebebi var. Çıktığı ilk lig maçında, Sami Yen'deki ilk lig maçında Samsunspor ağlarını sarsmış olması. Herşey çok güzel başlamıştı onun için.

Felipe devre arasında ülkesine dönünce yerine transfer edilen isim çok uzaklarda değildi. Suyun karşı yakasından geliyordu. 21.yüzyılın bana göre en çok konuşulan transferi buydu. Ezeli rakiplerin (GS-FB) bu dönemde birbirlerinden direkt aldığı futbolcular arasından en yeteneklisi Haim Revivo. Ve Galatasaray formasıyla müthiş bir başlangıç. Bursa'da Bursaspor karşısında 3 süper gol. Bir gün sonra (Peralta iyi hatırlar) okulu Haim Revivo diye inleten biz 6-0 mağdurları için bulunmaz bir fırsattı. Fakat devamı gelmedi.

2005-2006. Muhteşem bir sezon. Başlangıç Sami Yen'de Konyaspor'a karşı. 2-1 galip geliyor Rekem Aslanı Eric Gerets'in aslanları. Ve o aslanlardan biri iki gole imza atıyor. Yeni transfer Sasa İliç. "Kim bu adam" diye söylenen her cümle o maçtan sonra son buluyor. Sasa İliç, Galatasaray tribünleri tarafından en çok sevilen yabancı futbolculardan biriyse bu maçın payı yadsınamaz.

2007-2008 yine bir şampiyonluk sezonu. Ve bu sezon içinde 2 yabancı futbolcu ilk lig maçlarında golle buluşuyor. Yalnız işin sihiri bozan bir tarafı var. O da bu maçların boş tribünler önünde oynanması. Cassio Lincoln Galatasaray'ın, Ç.Rizespor'u 4-0 yenerek başlamıtı o sezona. Sezonun ilk golünü Brezilyalı futbolcu attı. Bir sonraki maçında Ankaragücü'nü de sarstı Lincoln. İnsan bazen "keşke bu kadar iyi başlamasaydı" diyor.

Shabani Nonda ise Nisan ayında attığı gol sayesinde kalplerde bambaşka bir yerde. Ama onun da siftahı çok iyidi ve sevilmesinde etkendi. Oyuna sonradan girdiği Manisa deplasmanını saymazsak, bir hafta sonra Konyaspor'a İstanbul'da 2 gol atarak başlıyordu Galatasaray serüvenine.

2008-09. Harry Kewell İstanbul'da. Bir aşkın başlangıç maçı. Denizlispor'a karşı oynanan ilk maç. Ve Kewell bu büyük aşka çok güzel başlıyor. Sezonun ilk golünü atan isim oluyor. Bir hafta önce Almanya'da Süper Kupa'da attığı golü de unutmuyoruz.

Ve işte son olarak Elano. Dün attı golünü.İlk lig maçında. Lig serüvenine golle başlayan kaçıncı isim Galatasaray'da acaba. Benim hatırladıklarım bunlar. Dahası varsa ekleme yapılsın.

Hemen yorumlara geçelim. Felipe ve İliç dışında yukarıda anlatılan hiçbir gol sevincine canlı tanıklık edemedim. Bu özel bir istatistik. İlk golün atıldığı bu maçlarda genelde Galatasaray 4 veya daha fazlası gol atmış. Yani yeni transfer gol atan bir takıma katkıda bulunmuş. Rakiplere korku salan bir takıma katılan son dişli olmuş. Ve o andan itibaren, yanı bu muhteşem başlangıştan sonra bu adamlar sırasıyla "yaşlı, torpilli, çok para kazanıyor, koşmuyor, futbolu düşünmüyor, çelimsiz, disiplinsiz, müzmin sakat, 90 dakikayı kaldıramıyor" olarak nitelendirilmiş başkaları tarafından. Haliyle bu isimlerden bazıları Galatasaray'a gerekli katkıyı verememiş, bazıları direnmiş ve uzun yıllar hizmet etmiş.

Şimdi ilk golünü ilk maçında attı Elano. Haliyle ilk taşı da o yiyecek. Ve haliyle yıllardır girdiği sınava bir kez daha girecek Galatasaray. Gelene 4 gidene 5 atmak yeni bir şey değil bu camia için. Çok değil geçen senede yaşadık bunu. Geçen sene veremediğimiz sınavı bu sene vermeliyiz o zaman. Bunun için Galatasaray camiasının bir bütün olması, sabırlı olması, birbirini kollaması gerekmektedir. Bu güzel günler bitmesin.


Pazar, Ağustos 23

Sen de olmasan...

Öyle sıkıcı bir pazar, öyle kasvetli bir gün ki... Zor deplasmandan puanla dönmemize rağmen üstüste yaşanan kayıplar bizi güç durumlara düşürdü. Hoş böyle olabileceğini önceden tahmin etmiştik, lig uzun bir maratondu çünkü... Öte yandan iş bulma konusunda atılamayan somut adımlar da can sıkıcı... Ama o var işte, en zor durumlarda bile yazdıklarıyla söyledikleriyle yüzümüzü güldürüyor. Arda mı, Messi mi sorusunun "Ben bu tür mukayeselere karşıyım" cümlesiyle başladığını görünce zaten bir sevinç kapladı içimi, çünkü cevap devam ediyordu aşağıda... "İki sene sonra Messi hangi ülkede ise o ülke basını onu Arda ile mukayese eder. Arda hakikaten dünyanın en büyük adamlarından biri olacak..."

Cuma, Ağustos 21

İzlenecek Adam


Keita, Arda, Baros... Hepsi bir yana Kewell bir yana. Bütün Galatasaray sevgimi bir kenara bırakıp yazsam yine aynı şeyleri yazardım. Gidin izleyin bu adamı. Paranıza kıyın ve izleyin. Bir futbolcu nasıl olur görün.

Topa nasıl vurulur, kafaya nasıl çıkılır, nasıl çalım atılır, nasıl şut çekilir.. Kewell futbol öğretiyor. Sadece futbol mu? Değil tabi. Yedek kalıp oyuna girince ne yapılır, gol pasını veren arkadaşın nasıl onore edilir, taraftarla ilişki nasıl olur.

Bizden iki üst kuşak Prekazi'yi izledi stadyumlarda. Hagi'yi genelde televizyondan izledik, stadyumda çok göremedik, onun kaymağını bizden bir boy büyükler gördü. Bizim gençliğimiz Kewell'a teslim oldu. Galatasaray'a gelen solaklar iz bırakmaya devam ediyor.

Gidin izleyin dedim ama bu adamın her maç oynama garantisi yok. Bu da enteresan aslında. 1 haftada 2.defa Kewell'ı izledim. Ne güzel bir hafta.

Seven Nation Army

Bu senenin şarkısı budur. Bir de Abdulkader var. Bir de Daddy Cool var. Bu senenin şarkıcıları yukardakilerdir. Seven Nation Army daha bir yakışıyor ama. Feriştahı gelsin...

Galatasaray 5-0 L.Tallin


Ne yazsak ki? Neyin ahkamını kessek. Biri çıksa dese niye bu kadar keyiflisiniz, bizden biri çıkar der,"ulan 5 attık işte, niye keyiflenmeyelim." Adam dese bu sefer ulan rakip zayıf, atmazsan ayıp dese. Bu sefer akla Tromso, Bükreş,Helsingborg, L.Moskova maçları gelir.

Yani rakibin zayıflığı bir yere kadar. Artık 3.golden sonra insan onu düşünmüyor. Ya 90 dakika boyunca doldur boşalt oynadığımız Tromso maçları geliyor akla, ya 2-0'dan 3-2 verdiğimiz Hamburg maçları. Ondan sonra şevk artıyor işte. Geleceğe umutla bakıyorsun. Zaten bu anca Tallin'e, Netenya'ya fark attığında olur. Baba takımları yendiğinde umuttan öte sona yaklaşıldığı hissedilir. Onu da yaşadık, onu da biliyoruz.

Hele bir de geçen sezonun en güzel gecesinin en güzel tezahüratını, Taranto maçında söylenen "teker teker geçiyoruz turları"nı söylediğimiz vakitler aldığım haz.. 3 nokta sadece, tarifsiz.

Bu maçı uzun uzun yazmaya gerek yok. Tobol, serüvenin ilk rakibiydi, Nedenya umutların ilk yeşerdiği maçtı. Hepsi güzel maçlardı, anlamlı gecelerdi. Bu maçın öyle bir özelliği yok. Artık daha ileriyi düşünüyoruz. Formalite gecesi oldu, istatistikler değişti. Keita'nın gol sayısı arttı, serbest vuruştan bir gol daha attık, gittiğim 4 maçta 17 gol attık, 1 gol yedik. Bunlardır gecenin olayı. Başka bir numarası yok. Teker teker geçiyoruz turları işte, Estonya gezisinden sonra asıl macera başlıyor.

Tribün ve takım için şunları demek lazım. Netenya maçı en üst noktaydı, Denizlispor maçı ondan biraz kötüydü, dün en durgunuydu. Hem takım hem tribün. Evet dün en durgunuydu. 5-0 yendik ve durgunduk diyoruz. En kötü günümüz böyle olsun.

Sion falan

Yedek oyuncuya güvenmeyip yerine ilk 11'e takla attırmaya çalışan teknik direktörlerin başında gelir Daum. Kenarda Önder ve Bekir dururken, belki de en son kendi döneminde stoper oynamış olan Deniz'i stoperde oynatmak da ne demek? Normali Önder'in oynamasıydı, hadi Önder'i düşünmüyorsun, ya da Lugano'nun gelmesiyle Önder, Gökhan'ın alternatifi oldu diyelim sağ bek için, peki Bekir neden oynamaz ki... Eğer böyle durumlarda oynatılmayacaksa neden transfer edildi, paf takımdan da birini koyarsın kulübede oturur. Daum'un rotasyon sığlığını sezon boyunca göreceğiz diye düşünüyorum.
***
Emre ilk yarıları hep iyi oynuyor, ikinci yarılarda ise oyundan oldukça düşüyor. Aynı şey Andre Santos için de geçerli, ya da benim gözlemlediğim şimdilik bu şekilde. Ama hem iyi top yapması, hem top kapması ve enerjisiyle sağlam bir Emre'nin çok şey verdiği de bir gerçek. Bugün de iyiydi. Andre Santos ise eminim sezonu en az 10 golle kapatacaktır. Uğur çok düz kalıyor onun yanında. Gol vuruşları da harikulade. Bu arada ilk golde o asisti yapabilen Guiza, ikinci yarıda aşırtma hevesi yerine kaleciyi geçse golü atardı boş kaleye diyemiyorum, çünkü aynı top önüne sekti ve boş kaleye atamadı. Canı sağolsun ama yanlış imajı silmek lazım sanırım, geçen yıl yalnızları oynamadı bence Guiza... Bir araba gol kaçırdığı çok maç oldu, ayrıca geriden şişirilen uzun toplar bu adamın tarzı değil, ya eziyor ya kontrol edemiyor, bir şekilde kayboluyor. Yine de ondan beklentilerim oldukça yüksek...
***
Colin Kazım Richards'ta sezon başından beri gözlemlediğim fark şu ki, hem Zico hem de Aragones dönemine kıyasla kafası daha fazla sahada sanki. Daha istekli ve hırslı görüyorum, bu da ileri ki günler için ümit verici. Ama yine de bugün dökülmesine rağmen Deivid ve Mehmet Topuz'u geçmesi kolay değil. Fenerbahçe sezon başından beri Süper Kupa finali hariç ki o da Ağustos başındaydı, ciddi bir maç oynamadı desek yeridir. Sion'lular alınmasın ama Sion da Sion falan denecek bir takım. Pazartesi günü oynanacak Diyarbakır maçı daha zorlu geçecektir diye düşünüyorum... O maçtan önce üstüste iki yıl Fenerbahçe'ye teknik direktör değiştirten ama Pierre Van Hooijdonk'un füzesiyle yıkılan Diyarbakır kalesinden de bahsetmek gerekir...

Perşembe, Ağustos 20

1.Lig Diğer Takımlar


Diğer takımlardan kasıt, daha önce tanıtmadığım Boluspor, K.Karabükspor, Hacettepe, K.Erciyesspor, Gaziantep BB ve Konyaspor.

Kısa geçiyorum. Bu kadar değişken takımları yazmak çok can sıkıyor bazen. K.Erciyesspor ve Hacettepe öyle mesela. Kadrolar tamamen değişti. K.Erciyesspor en iyi oyuncularını yolladı nerdeyse. Bir Bikoko kaldı geçen seneden adam akıllı. Kayserispor'un kullanmadığı ne kadar futbolcu varsa buraya geldi. Hacettepe de aynı olayı Gençlerbirliği ile yaşadı.

2-3 sene evvel A.Madrid ile oynayan takım seneye TFF 2.Lig'de olabilir. Hacettepe ise herşeye rağmen Süper Lig'e çıkabilir. 2 sene evvel çıkarken yaşattıkları süpriz hala akıllarda. Taş gibi bir takım, yıldız topçusu olmasa bile bu ligde iş yapabilir. Yeter ki çatır çatır top oynasın.

Bunun en iyi örneği Gaziantep BB. Yıllardır bu ligdeler. Uzamaları mümkün değil ama kısalmıyorlar da. İsmine aşina olduğunuz topçular olmuyor. Geçen sene Galatasaray altyapısı sayesinde bizim Canlar (Cafer, Cihan, Efe Mülayim, Uğur) ordaydı. En azından onları biliyorduk. Şimdi o bile yok. Ama küme düşer mi diye sorulursa kolay kolay düşmezler derim. Belediye takımları için iyi bir örnek Gaziantep. Daha doğrusu şehir kulüpleri için. Aşağıdan çıkarılan gençlerle halı saha gibi bir yerde maç yaparak Türkiye'nin en üst 2.liginde mücadele ediyorlar. Sakaryaspor, Göztepe ve hatta bu ligdeki diğer takımlar örnek almalı.

Süper Lig'den düşen Konyaspor mesela. Her sene kadro yenile, 3 büyüklerin kaşarlarını al. Ne oldu? 6 sene boyunca sıktı bizi ve küme düştü. Uzamadı ama kısaldı işte. Şimdi kurtlar sofrasından bir daha ne zaman çıkar belli olmaz. Kadro güçlü bu lig için. Ama herşey kadro değil. Heyecansız bir takım Konyaspor. İşi zor.

Heyecanlı takımlardan ikisi Boluspor ve K.Karabükspor. Hele kendi aralarındaki maçlardaki heyecan ve gerilim izlenmeli. Kadroları çok sağlam, tribünleri çok sağlam, heyecanları en üst noktada. Çıkarlar mı? Belli olmaz. Ama çıkarlarsa da süpriz olmaz. Zaten Boluspor iki senedir Play-Off oynamış olmanın getirdiği bir hırsa sahip. Psikolojik olarak 1-0 önde. Nedense herkes Boluspor çıkar diyor.

Tribün Dergi'de yapılan ankette çıkma yolunda Karşıyaka ile beraber favori görülüyor Yarenler. Forum ahalisinin yüzde 14'ü KSK, yüzde 12'si Boluspor diyor. Tabi taraftar sayısı da etkili bu ankette. Ama misal Adanaspor, Orduspor, Giresunspor takımlara o kadar şans verilmemiş. Yani çok da sübjektif değil.

Neyse olay budur. Fazla futbolcu adı vermeden yazdık bu yazıyı. Bu sefer böyle oldu. Hafta sonu lig başlıyor. Mayıs ayında neler olacak hep beraber göreceğiz.

Otur Dinlen Başucuma


Var böyle şeyler. Tuttuğun takımın sembol oyuncusu hayatını kazanmak için yurtdışına gider. Bu hikayede dünyanın en üst düzey kulübüne gider. Sonra bir gün stada geri döner. Sadece bir maçlığına.

Hayat futbola benziyorsa şöyle diyelim. Bir kızı sevdin. Berabersin. Herşey güzel. Ama kız başka yere gidiyor. Sonra bir gün geri geliyor yanına. Sadece bir gün. Çok klas arkadaşlarıyla. Sana bakıyor. Ne konuşacaksın ki? Oturup bakışırsın sadece.

Bu takım tutmayı karşı cins ilişkilerine benzetenler için. Ben aile ile bağdaştırırım genelde. O zaman bir de şu var.

Bir kardeşin, kuzenin, canın ciğerin.. Beraber büyüyorsun, oynuyorsun, okuyorsun. Sonra o yurt dışına gidiyor. Oxford'a, Sorbonne'a falan okumaya. Sonra geri geliyor. Sadece kısa bir süreliğine. Yanında Oxford'un çıtır kızları, klas abileri(varsa tabi, İstanbul'da Oxford yoktu tabi ki bilmiyorum). Ne konuşacaksın. Oturur bakışırsın. Bir iki kahkaha atarsınız, sonra geri gider.

Zor ve dramatik anlardır. Ama güzeldir. Birşey katar adama. Şöyle bir düşündüm, bizim böyle bir anımız olmuş mu? Bir eski topçumuz gelip Kapalı'nın önüne oturmuş mu? Oturmasa bile buna benzer bir duygu yoğunluğu? Yok. 2000'den beri maça gidiyorum düzenli olarak. Aklıma gelmiyor. Gidenleri düşünüyorum, Emreler, Okanlar, Krallar, Fatihler.. Hepsi gittikten sonra çıktı Sami Yen'e. Nasıl oldukları ortada. Bir de İliçler, Mondiler var, onlar daha geri gelmedi mesela. Zor gelirler zaten. Bize nasip olmayacak böyle şeyler herhalde.

Onlarca kez bizi çıldırtan, defalarca ağzımıdan küfürlerin kaçtığı Cihan Haspolatlı mı yapar yoksa bunu bu sezon. Anca öyle olur zaten.

Bak hatırladım şimdi 100.yıl rüya maçına gelen Prekazi vardı. Ama benim için daha çok, sadece fotoğraflardan tanıdığım amca olur. Bir gün eve döner ve öyle tanışırız. Neyse, bize de nasip olur bir Metzelder herhalde, bekliyoruz.

Bulgar Gecesi

Bulgar gecesi dediğime bakmayın, Bulgaristan için çok iyi bir gece değildi. Benim gördüğüm, Ali Sami Yen'e gelmiş (FB-BJK dışında) en iyi deplasman tribününe sahip olan Levski Sofya dün sevenlerine büyük bir şok yarattı. Kendi evinde Macaristan'ın Debrecen takımına 2-1 yenildi. Şampiyonlar Ligi için çekilebilecek en iyi kura gibi gözüküyordu oysa. Arsenal ile Celtic, Fiorentina ile Lizbon, veya Atletico ile Pana birbirlerini yerken Sofialılar karşılarında Macarlar'ı bulmuşlardı. İlk maç beklendiği gibi olmadı. Deplasmanda 1-0 kazansalar bile elenilyorlar.
***
Bulgar futbolu teselliyi Nou Camp'ta oynanan hazırlık maçında buldu. Petrov kardeşlerin Martin olanı, City formasıyla Barcelona'yı yıktı. Hazırlık maçı bile olsa sonuçta Barcelona yenildi. City ise ne kadar güçlü olsa da, Barcelona'yı yenince "vay be" diyorum, şaşırıyorum. Yok abi olmuyor yani, korkutmuyorlar beni.
Birşeyler eksik sanki ama ne, ruh olabilir mi?
***
Bulgar, Nou Camp ve ruh dediğimiz vakit akla bir kişi geliyor. Hristo Stoichkov. Dün gece onu andık. Başka bir işe de yaramadı Debrecen ve City'nin galibiyetleri. Hatta bazılarına para bile kaybettirdi.