Cuma, Nisan 5

Limanın Total Futbol İmtihanı




Brendan Rodgers'ın futbola dair belli fikirleri ve idealleri var. Bunlar işe yaramazsa kesinlikle alternatif bir strateji üretmiyor, bizden sadece o planı uygulamamızı istiyor. B ya da C planına başvurmadan ilk yöntemimizi gereçekleştirmemizi amaçlıyor.

Daha önce çalıştığımız bir çok teknik adam işler kötü gittiğinde uzun top oynamamızı söylerdi. Ama Brendan, ısrarla oyunu geriden kurup etkili paslar atabilmek için farklı açılar yakalamamızı ve A planına sadık kalmamızı istiyor.

-------

Yenildiğinizde, kupadan elendiğinizde ya da kötü bir oynadığınızda burada yetişmiş bir oyuncu olarak daha çok üzülüyorsunuz. Yani biz diğer oyunculara göre daha çok acı çekiyoruz. Maçlardan sonra da bu üzüntüyü yaşıyoruz. Yıllardır yabancı oyuncuların böyle bir şey yaşamadığını gözlemledim. Onlar da kazanmak istiyor ama kaybettiğimizde biz daha farklı şekilde etkileniyoruz.

Gerrard'ın açıklamaları çok tanıdık değil mi? İki farklı konuda, iki farklı açıklama. Tanıdık cümleler.

Çarşamba, Nisan 3

Ergin'den İlk Patlama



Ergin Keleş'i beğenirim. Kendini bir türlü kanıtlayamayan, hatta kanıtlamak için çaba sarf etmeyen, yeteneklerden biri. Yeteneğine rağmen oyun aklı konusunda sıkıntıları yüzünden ilerleme yapamayan bir futbolcu. Bu sene Göztepe'ye transfer oldu ve profesyonel kariyerindeki ilk hat-trick'i İzmir'de yaptı. Bakalım devamı gelecek mi?

Göztepe formasıyla hat-trick yapan son futbolcu kimdi diye TFF'ye girip bakayım dedim. Ama bir yerden sonra Aliağa ile Göztepe birbirine girdi. Karıştırdım. Bulamadım.

Salı, Nisan 2

Nefretin En Masum Hali



1993 yılında Manchester United'i elediğimiz akşam, maçtan hemen sonra, sahanın yıldızı olan Tugay, taraftarların omuzlarındayken mikrofonlara şöyle diyordu:

"Dün elenen Beşiktaş'ın hıncını aldık"

Beşiktaş bir gün önce bir başka dünya devi Ajax'a İnönü'de 4-0 yenilmişti. Tugay'ın bu lafını kimse yadırgamadı. Türk takımlarının Avrupa maçları, o yıllarda ülkedeki birlik ve beraberliği sağlayan faktörlerden biriydi. Senenin 1993 olmasının da önemli bir payı vardı tabi.

Tam olarak ipler nerede koptu bilmiyorum. Geldiğimiz nokta malum. Sahada kazanılan zaferlerin kulüp kasalarına maddi olarak yansıması da önemli etken olabilir, oluşan nefret ortamı da. Belki de ikisi. Avrupa'da kazanılan zaferle transfer edilen yabancı futbolcu derbide sana gol atacak ve mahalledeki Fenerli/Galatasaraylı pis pis sırıtıp "koyduk mu" çekecek. Kim ister bunu?

Şimdi bu konuya ara verelim. Bu cümle şurada bir dursun. "Son 20 yılda, Türk taraftarları Avrupa'da ezeli rakiplerinin yabancı rakiplerini tutuyor, destekliyor." 

Şimdi gelelim nefret ortamına. Bu da son 20 yılda değişen, daha doğrusu artan olgulardan biri. Eskiden de olaylar oluyormuş. 80'ler ve 90'ların başlarında neler yaşandığı, biraz da dillendirilerek ve abartılarak anlatıldı. bizlere. O zamanlarda olan şu; olaylar -ortak stadyum (İnönü) olmasının da etkisiyle- maç günleri yaşanırdı. Olaylara dahil olanlar da belli gruplardı. Yani kavga ortamına girenler kendi istekleriyle giriyor ve o grubun dışında kalanlara salça olmuyorlar. Bir çeşit Fight Club, ama bu da başka bir yazının konusu.

Günümüzde ise nefret daha sert ve daha geniş kapsamlı. Atkıyla sokakta gezen kıza tokat atmak da var, Store yakmak da... Sadece maç günleri değil, 7-24 bir yerlerde olay çıkma potansiyeli var. Ülkenin tamamı psikolojik buhrandayken, bu tip genişleme ve sertlik şaşırtıcı değil. Bu olayların çıkmasına vesile olanlar, insanları nefretle dolduran, kin tohumları ekenler, genelde televizyonda ve gazetelerde fikirlerini sunan insanlar. Gazeteciler veya kulüp başkanları veya ulemalar.... Onların gazıyla milyonlar etkileniyor. İnternet kültürüyle de hızlı bir linç ortamı doğuyor. Bunların hepsini biliyorsunuz zaten.

Sorun şu; bu kanaat önderi ve akil adam olarak görüşlerine başvurulan efendi giyimli adamlar, bir yandan ortalığa nefret tohumları saçmaya devam ederken bir yandan da olan bitene çok şaşırıyorlar. En çok şaşırdıkları ve en çok ayıpladıkları şey ise bir Fenerbahçeli'nin Real'i; bir Galatasaraylı'nın Lazio'yu tutması. Halkın gözünde akil adam olma özelliklerini korumak için; Real veya Lazio destekçisi Türkleri vatan haini olarak gösterebilirler. Ve hatta ondan sonra da hiç haberleri ve payları yokmuş gibi "Biz bu noktaya nasıl geldik, nasıl bu kadar nefret ediyoruz birbirimizden" tarzı dokunaklı cümleler kurabilirler.

Oysa bilmeliler ki; bu nefret ortamındaki rekabetin en eğlenceli, en komik ve rahatsız etmeyen tarafı burası. Fenerbahçeliler'in Real Madrid'e yaptıkları tezahürat bu yüzden rahatsız etmiyor. Evimdeki Lazio formasını giyerek sokağa çıkmak, Galatasaray atkısıyla sokağa çıkmaktan daha güvenli. Galatasaray atkısıyla 3 tane Fenerli önümü kesebilir, ama Lazio forması giyersem büyük ihtimalle birbirimize laf atıp gülüp geçeriz.

Çok uzattık yine. Aslında zaten bu kadar konuşmaya gerek bile yok. Sonuçta Fenerbahçelilerin Madrid'e desteği, veya bizim Lazio'ya sempatimizin maçın sonucuna en ufak etkisi bile olmayacak. Bunu vatan hainliği olarak değerlendirmek bile saçma zaten. Bırakın da rekabet üzerinden goygoy yapalım, keyfimizi bulalım. Kimsenin rahatsız olduğu yok, siz de gereksiz şovlar yapmayın.


Maradona by Kusturica


İki muhteşem şarkı, bir dahi yönetmen, bir de tanrı. Bunlardan oluşan bir filmin, belgeselin, hayat hikayesinin artık her neyse, kötü olma ihtimali yok sanırdım. Baya sıkıcı olmuş. Maradona hakkında yapılmış en başarısız çalışma olabilir..


Bu iki şarkıyı dinle, gerisini boş ver. Bir de belki beraber top oynadıkları sahne var. O kadar.


Pazartesi, Nisan 1

Olay Var!




"Mevzu yapmayan insanlar gelip konuşmasın" 

27 yaşındayım; artık olaylara karışmak için çok çok alkollü olmam lazım, düşünme foksiyonumu kaybetmem lazım. Umurumda olmaz, olay varsa kaçarım. Zaten salona da olaylardan sonra girdim. Ama yine de uzun uzun yazacağım. Sonuçta burası klavye ile yönetilen bir yer.

Nereden başlayacağımı hiçbilmiyorum. Herhalde en başından başlamak lazım. 112 gün önceden. Karşıyakalılar şafak sayar beklemiş ya, oradan biliyoruz.

112 gün önce yaşananları değerlendirdiğimizde İzmir tarafı net haklıydı. Pankart normaldi. Belki değildi ama tribün kültürü açısından hoş karşılanmamasını gerektirecek bir durumu yoktu. Eğer TV kanalıysanız yayın politikanıza göre göstermemek gibi bir durumunuz olabilir ve pankartı "çirkin" olarak nitelersiniz. Ama tribün kültüründe bu tarz pankartların yeri vardır. Neler neler yapıldı bugüne kadar.

İşin daha kötü olan tarafı, internet üzerinden koparılan yaygaraydı. Hesaplaşma, o maçtan sonraki ilk karşılaşmada yapılırdı. Ya pankartla, ya da daha sertsen daha sert şekilde. Rakibi basına ve polise hedef olarak göstermek şık bir davranış değildi. Haliyle Karşıyakalıların bu maça bilenmesini de anlıyorum. Keşke internet olmasaydı ve herkes bu giderlerini açık açık yapmasaydı, maçın tansiyonu fazladan artmasaydı. Bilenmesine gerek olmayanlar bile durduk yere gaza geldi. İnternet bu kadar yaygın olmasaydı, Galatasaraylı 7.000-8000 taraftar bu maça gelmezdi. Fakat insanlar bir namus davası yaşanıyorumuş gibi hissettikleri için salona geldi. İşin kötü olan tarafı Karşıyaka taraftarı 112 gündür beklediği maça gelmedi. İşin en kötü ve düşündürücü tarafı; her iki kesimin bilenerek beklediği maça polis hiç gelmedi.

Olaylar çok normaldi. Aslında bugüne kadar hiç yaşanmamış bir şey yoktu. Mesela 10 sene öncesine dönersek; bu olaylar Abdi İpekçi tarzına çok uygundu.İstanbul takımları veya Karşıyaka gibi köklü Anadolu tribünleri İpekçi'de olduğu zaman illa olay olurdu. Salonda veya dışarıda. Surların dili olsa da anlatsa.

O günlerin ve istenmeyen olayların romantizmini yapmaya gerek yok aslında. Ama olan biten yine de normaldi. Türkiye'nin her yerinde, her maçında olan şeyler, ritüel halinde oldu. Deplasman tarafı salona girdi. Ev sahibi salondaki yerini almıştı ve daha kalablıktı. Sessizlikten faydalanan deplasman takımı tezahürat yaptı. Küfür etti, belki 3-5 şey attı. Ev sahibi takım tribünü, tepki gösterdi, onlar da ayağa kalktı, deplasman takımının olduğu tarafa yürüdü. Buraya kadar normaldi. Devamında şu olur genelde: Ev sahibi takım ya tel örgülere takılır ve daha fazla ilerleyemez, veya polis gerekli müdaheleyi yapar. Her iki durumda sıcak temas olmaz yani. Burada şaşırtıcı olan, ev sahibi ekip taraftarların, deplasman takımı taraftarlarıyla yüz yüze gelmesi. Herhalde buna iki tribün de tam da o anda şaşırmıştı. Ritüel böyle değildi.

Kafa karışıklığı yaşıyorum. Eskiden daha tribün kafasıyla hareket ederdim. Tribün, tribündeki güç gösterisi, her şeyden önce gelirdi. Artık düşünce yapım değişti, olgunlaştım herhalde. Eskiden olsa, yaşanan olayları güç gösterisi olarak değerlendirip Galatasaray tribünüyle gurur duyabilirdim. Hatta içten içe yine hoş gelişmeler olduğunu hissediyorum. Galatasaray tribünün birlik halinde hareket etmesini o kadar çok özlemişiz ki, son zamanlarda yaşananlara bir de bu eklenince içimiz kaynadı açıkçası. 

Tribün böyle bir yer. Kimse kimseyi kandırmasın. Biri atar yaparsa karşılık verirsin, vermen lazım. Hatta bu sadece tribünde değil, sokakta da böyle. Olması gereken demeyelim olacağı buydu. Bu sayede Galatasaray tribünü özgüven kazanmış bile olabilir. Karşıyaka cephesi ise çok büyük hayal kırıklığı. Sebebi orada bulunanlar değil. Orada bulunmayanlar. Aylardır, hatta senelerdir yangın yapan, biz Anadolu'yuz, kahpe Bizans vs diyenler, internetten İzmir'e gelemeyenlere biz gidiyoruz yazdı, yoktu. Sebep olarak Boluspor maçını göstermeleri daha büyük skandal. Boluspor maçının tarihi ve bu maçın tarihi 2 hafta öncesinden belliydi. "Yönetim otobüs kaldırmadı" deseler daha iyiydi. Hem zaten İstanbul'daki Karşıyakalı sayısı bile yeterliydi bu yangının içini doldurmak için.

Bir de "asıl tayfa dışardaydı, aslında 200 kişiydik" bahanesi var, bu doğru bile olsa daha kötü. Maçın başlamasına 20 dakika kalmış, deplasman tribünün dışarıda işi ne. 112 gündüz beklediğin maça, hava atışıyla mı gireceksin. Ki zaten dışarıda 200 Karşıyakalı varsa, olaylardan sonra içeri giren 2000 Galatasaraylı daha var. Çoğu kişi olayları göremedi bile. Ayrıca, bizim tribündekilerin dediğine göre olayların başlangıcı koridorda yaşanmış. Tribünde olmayan Karşıyakalılar aslında dışarıda değil, salonun içindeymiş. Öte yandan kaçı Gümrüklü onu da net bilmiyoruz.

Yıllarca İstanbul'u diline dolayanların bu hale düşmeleri, aylardır bekledikleri deplasmana 2 otobüsle gelmelerini kendileri sorgulamalı. 

Olayı daha salim kafayla, dışarıdan gözle değerlendirince ise şu sonuç çıkıyor benim nazarımda. Bu olaya gerek yoktu. Hatta bu maça o kadar kişinin gelmesine de gerek yoktu. Galatasaraylı, Anadolu'da  bir basketbol maçında açılan bir pankartı ciddiye almamalıydı. Karşındaki Fenerbahçe değil,husumet yaratmaya gerek yoktu. 7-8 bin kişi vardı salonda, herhalde sezon başından beri Beşiktaş ve Kuban maçları dışında en dolu tribündü. Cumartesi saat 15.00'te, akşamında futbol maçının olduğu bir günde, normal sezonun Karşıyaka maçı için bu kadar adam gelmezdi. Bunun tek nedeni Karşıyaka tribününün İzmir'de yaptıklarını ciddiye almaktı. Gerek yoktu. Hele hele maça 200 tane Karşıyakalı geldikten sonra olayların çıkmasına hiç gerek yoktu. Bu açıdan bakınca, arkadan gelen Fenerbahçe maçının cezalı olma ihtimalini düşünmek kötü oluyor. Gereksiz oldu. Ama şunu da belirtmek lazım, yukarıda yazdığımız gibi bir kenetlenme olacaksa, isterse bir Fenerbahçe maçı seyircisiz oynansın. Futbolu, voleybolu, kadın basketbolu, Türkiye Kupası, ıvırı zıvırı ile senede 20 kez oynuyoruz Fenerbahçe ile. Çok da koymaz basketbolda bir normal sezon maçının seyircisiz olması. Tabi bu cezalar hep bize uygulanır, hep bizim salon boşaltılır geleneğinden hareket ederek maçın seyircisiz oynanacağını varsayıyorum.

Özetle; olaylar keşke olmasaydı, engellenebilirdi, olmasa daha iyi olurdu, belki olaylar daha kötü sonuçlar da doğruabilirdi. Ama oldu. Burada kendini sorgulaması gereken iki grup var; güvenlik ve Karşıyaka tribünü

Tribün çocukları kısmı böyle, gelelim kravatlılar boyutuna. Kravatlıların, tribüne yavşaması kadar tiksindiğim bir şey yok. O yüzden Karşıyaka Şube Sorumlusu'nu Allah'a havale ediyorum. Olayların nedeni olmasa da, saygı görmeyi hak etmeyecek bir adam olduğun ortaya çıktı.

Devamında polisin çok büyük ihmali olduğunu tekrar yazalım. Bu belki iki sene önceki Beşiktaş - Bursaspor maçı gibi bir komploydu. O maçta çıkan olaylardan sonra da 6222 hemen geçivermişti. Bugün pazartesi, 2-3 gün basında ve devlet erkanında olan biteni gözlemyelelim. Bakalım bu olayları onlar nasıl değerlendirecek ve arkadan ne gelecek?

Maçın seyircisiz oynanması, Karşıyaka'ya verilen taviz gibi duruyor. Neyse ne, ama bu tip olaylarda en çok üzüldüğüm şey; işini gücünü bırakıp, bu maça gelip, belki de cebindeki son parasını verip maça gelen suçsuz, olaylara karışmamış adamın salondan çıkarılması. Bunun önüne geçmek çok basit. Olaylara karışan adamı diğerlerinden ayıklamak. Olay çıkaran adamın ceza alma ihtimali olduğunu bilerek olay çıkardığını varsaydığım için, onun yaptıklarını da normal karşılıyorum. Adam, kafasında ölçüyor biçiyor (veya biçmiyor) ve bir eylem gerçekleştiriyor. Bunun sonuçlarına katlanmayı göze alıyordur. Fakat onun yaptıklarının karşılığının alakasız insanlara kesilmesi dandik bir basketbol maçında da olsa vicdanı sızlatıyor. 

Kravatlı olarak Ergin Ataman var bir de. Ayrı yazı yazmak isterdim ama yazının sonunda kalsın ki, hedef olmasın, sonuçta Galatasaray'ın antrenörüdür. Ben de ileride ne olur ne olmaz, bu fevri çıkışımla hesaplaşmak zorunda kalmayayım. 

Ergin Ataman şunu bilsin; Galatasaray tribünü tektir. Şunlar ve bunlar diye bir ayrımı yoktur. Sevabıyla, günahıyla, hatasıyla tek bir tribün vardır. Bunlar maça gelmesin dediğin adamlar, 300 kişinin geldiği Tofaş maçında da gelen adamlar. Kimse kimseyi kandırmasın, basketbol seyircisi diye bir kavram yok. Futbol seyircisi dediğiniz adamlar, basketbol maçlarına gelmese, basketbol maçlarında salon 50 kişiyi geçmez. Haliyle, ligin 2.maçında sana üçlü çektiren, 4.haftada "Şampiyon yap bizi" diyen, Beşiktaş maçında senin kafana çakmak atılırken içten içe Beşiktaş tribününe kesilen adamlara "O zaman gelmesinler" deme hakkın yok. Sen yokken de bu taraftar salondaydı, sen gidince de salonda olacak. Ataman "gelmesinler" dedikten sonra tavır koyup maça gitmeyecek adam değilim ama bir ufak düzletme dahi olmadıkça Ataman lehine tek kelime söylemem tribünde. Üstelik bu daha önce de oldu, Beşiktaş maçından önce boş salonu görüp "Taraftara kırgınım" diyip, maça doğru salon dolunca "MVP taraftarımız" demişliği de vardır. 

İnternet olmasaydı ne olaylar bu boyuta gelirdi ne de seyirci boşaltılırdı. Bu da benim tezim. Cumartesi günüm 
olaylar yüzünden fena patladı. Tek üzüntüm budur.


Cumartesi, Mart 30

Gülenler



Fotoğrafta 3 çocuk var. Biri çok ciddi, iki tanesi her şeye rağmen gülüyor. Gülenlerin bir ortak özelliği de var. 

Şeytan Gibiler



Özellikle; 2.35'ten sonra başlayan 4.gole ve hemen ardından kaçan gole dikkat kesilin. Aslında bütün özeti izleyin. Nihat-Kovaçeviç'li Sociedad'dan sonra izlediğimiz en güzel Real Sociedad. 

Uzun uzun pozisyon analizi yapmayacağım ama izleyenlere büyük keyif verdiğini belirtmem lazım. Üstelik bunu sadece ligin orta sırasında yer alan Valladolid karşısında oynadıkları futbol nedeniyle söylemiyorum. Uzun süredir böyleler. Paslaşmalar müthiş. Hız, akıcılık, muazzam. Goller görsel açıdan zevk veriyor izleyenlere. Bu tip görüntüleri bir La Liga takımının yaratması çok da şaşılacak bir durum değil. Ama Real Socidead bunu uzun süredir yapıyor. Eski oyuncuları Tayfun Korkut'un dediği gibi;

"Çok uzun zamandır bu kadar iyi bir Real Sociedad görmedim. Genç bir takım ama ilerideki futbolcuları çok yetenekli. Basit, takım oyunu oynuyorlar ama hücumda şeytan gibiler"

En son yenildiklerinde aylardan ocaktı ve rakip Real Madrid'di. Kasım ayının başındaki Espanyol yenilgisinde sonra yaşadıkları tek yenilgi.. Aradaki süreçte lider Barcelona'yı bile yendiler. Oysa lige çok da iyi başlamamışlardı. Şimdi dördüncü sıradalar. Böyle bir takımı izlemek İspanyollar için çok ilginç olmasa da beni şahsen heyecanlandırıyor. Son 10 maça girerken daha dikkatli takip etmek gerek.


Milli Takımı Tutmamak




1996'da Bodrum'da çay bahçesinde kadın-yaşlı-çocuk dahil herkesin izlediği Türkiye - Hırvatistan maçını unutamam. Aynı hislerini benzerini yaşamak için 2002'yi beklemiştim. Ve bir daha da olmadı....

Olması şart değildi. Milliyetçi duygularla beslenmiş bir adam olmadığım için milli takıma aşırı anlamlar yüklemedim hiç bir zaman. Ama beraber hareket etme, ortak şeylere sevinme-üzülme gibi şeyleri çok seviyorum. Bütün ülke aynı şeyi yapınca mutlu oluyorum. Milli maçların, 1 dakika karanlık eyleminden farkı yoktu ve ikisi de çok eğlenceliydi.

Yaş büyüyünce, milli takım da sevilen bir şey olmaktan çıktı. Daha doğrusu hem yaş büyüdü hem de milletin sevgisi kayboldu.  Zaten milli takım çatısı altında sevilmeyen figürler vardı. Kavgalar, hasetlikler, eleştiriler, mesajar... Hakan Şükür, Haluk Ulusoy, Ersun Yanal, Emre Belözoğlu, jip krizi, prim sorunu, İlhan Mansız'ın Seul'de cuma'ya gelmemesi, İsviçre maçları ve daha neler neler... 


Milli takım halkın takımı olmaktan çıkmıştı. San Marino'yu zar zor yendiğimiz zamanlar çok daha güzeldi. Başarılar bize yaramamıştı. Aslında o günleri düşünüp "Niye böyle oldu" diyecek pozisyonda değilim. O zamanlar da ben de sevmiyordum. Kulüpçülük zirve yapmıştı. Fatih Terim'in milli takımı kazanınca Fenerbahçeli Uğur'u arayıp "koyduk mu lan" diye bağırıyordum telefonda. O da "inşallah Hırvatlar yener" diyordu. Biz gençtik, kanımız kaynıyordu, duygularımız tavan yapıyordu belki ama mantıklı düşününce bile takımın ve futbol ailesinin üyeleri de bizi buna itiyordu.


Bugün gelinen noktada değişen bir şey yok Kimse milli takımı sevmiyor. Ve bunu çok normalmiş gibi söylüyor. "Bu takım bizim, seveceksiniz" demiyorum ama "neden sevmiyorsun" sorusuna verilen cevaplar da beni tatmin etmiyor. 


"Bu takım benim milli takımım değil" diyor mesela. Senin milli takımın ne? 


"Başında cemaatçi hoca olmasın, bu hocanın nasıl getirildiğini biliyoruz" diyor.... 

Aslında içten içe hükümet düşmanlığını Abdullah Avcı üzerine yoğunlaştırıyor. Sanıyor ki Avcı, hükümetin millete verdiği bir mesaj. Bizden olan kazanır. En iyi noktalara bizden olanlar gelir. Ve sırf bu yüzden Abdullah Avcı'nın verdiği her karar tartışılıyor. Ama aynı adam kendi külübünde, yönetim kadrolarında veya idari pozisyonlarda hükümetin, veya başka bir gücün işaretiyle yaşanan değişimlere göz yumuyor, sorgulamıyor. Gücü sadece Avcı'ya yetiyor. Ki vcı ne kadar kötü bir teknik adam olsa da, milli takıma gelmeden önce, bir çok kişinin "Olabilir aslında" dediği, 2005'tek turnuvasında, henüz ilişki ağları çok sorgulanmazken çoğunluğun güzellemeler döşediği bir adamdı.  Maksat bağcıyı değil Avcı'yı dövmek. 


Esat Dergi, "Semih bu seviye için tecrübesiz" derken, basın toplantısında başka bir gazeteci Avcı'yı, Alper Potuk'u daha önce oynatmadığı için eleştiriyor, iğrenç bir dille. Üstelik Alper için "2 senedir üst düzey top oynuyor, niye oynatmadınız" diyor. Şampiyon takımın stoperi, CL oyuncusu Semih'i tüm yetersizliğine rağmen oynatan, diğer yandan Anadolu takımının oyuncusu Alper'i oynatmak için geç kalmış bir hoca Abdullah Avcı.

Dönelim mllli takım sevgisine. Takıma bakıyorum. İnanılmaz sempatik bir 11 var sahada. Belki de son 15 yılda olmadığı kadar. Benim milli takımım bu değil diyenler, bundan daha sempatik, daha çok sevilen oyunculardan bir 11 kuramaz. Tek tek sayalım; Onur, Gökhan, Semih, Bekir, Hasan Ali, Selçuk, Nuri, Alper, Arda, Umut, Burak... 

Belki birkaç huyundan dolayı Burak Yılmaz sevilmiyordur ama sevmeyenler bile onu kadroya yazarlar zaten. Onun dışında rakip tribünlerin antipatisini çekmiş bir tek topçu yok. Ufak tefek husumetler illa olmuştur ama hepsi sevilen futbolcular. O zaman neden sevmiyorsun bu takımı? Cevap yok.

Arada tatmin etmeyen cevaplar çıkıyor. Hepsi kulüpçülük kokuyor. Beşiktaşlı bizden oyuncu almadı diyerek sevmiyor, Fenerbahçeli bizden çok aldı diye sevmiyor, Galatasaraylı bizden aldığını oynatmıyor diye sevmiyor. Trabzonlu 3 Temmuz'dan sonra zaten hiç bir şeyi sevmedi. Kimse kendi kulüp takımına bu kadro tercihleri veya kötü futbol veya hoca tercihi nedeniyle bu kadar sırt dönmez. Hocasının kararları kendisini tatmin etmese de "ben artık tutmuyorum bizim takımı, inşallah yenilir" demezler, milli takım olunca derler. Neden?

Bu kadar giriş yeter, gözlemimi sunmanın vakti geldi. 

Özellikle bu milli takımı sevmediğini söyleyen insanların çoğu bana göre şov yapıyor. Kötü anlamda değil. Kelime anlamıyla şov-gösteriş. Hepsi milli takımı sevmeyerek, sevmediğini söyleyerek aslında kendi kulüp çıkarlarını koruduğunu düşünüyor, karşısındakine onu düşündürüyor. Kulüp takımlarını en çok onlar seviyor. Bunu göstermeleri lazım. Lig devam etse Nevizade'de fotoğraf çeker, gittiği deplasmanı tweet atar, borsadaki durumu bloguna yazar. En çok o düşünüyordur, en çok o seviyordur, bunu göstermesi gerekiyordur. Ne kadar çok severse, ne kadar çok sevdiği düşünülürse o kadar sosyalleşeceğine, o kadar saygı göreceğine inanıyor. 


Lig yoksa eğer, nöbet yine devam etmeli. Milli takım üzerinden gidiyorlar bu sefer. Kendi oyuncusuna tapınma, rakip oyuncuyu boklama, hoca tercihlerini sorgulama, aynı zamanda kendi oyuncusunun sakatlanmaması için dua etmek, Beşiktaşlıysa yenilgiden sonra "bizden oyuncu yoksa böyle olur" demek...


Yani aslında somut bir neden yok. Kavga yok. Çekişme yok. Futbolcuların prim pazarlığı veya tribün gruplarının çekişmesi gibi bir durum yok. Suni, sanal bir sevmeme var. Sadece şov-gösteriş çabası var. Bir şeyi ne kadar çok sevdiğini göstermek için, baka bir şeyi nefret unsuru olarak öne koymak var.


Kolay işler değil bunlar. Kafası karışmış bir zihin gerekiyor, o da yılların birikimiyle oluşuyor. Uzun zaman sonra ilk defa sempatiyle milli takımı izledim. Yenildikleri için üzüldüm. Kendimi, Onur, Burak, Semih, Bekir, Arda, Umut'un yerine koydum. Az çok aynı yaştayız, kendimi onların arkadaşıymış gibi düşündüm. Zaten arkadaş olmak isteyeceğim adamlar, temiz çocuklar. O çocuklar için üzüldüm. 2014'te olmak isterlerdi. 2018'de kariyerlerinin sonlarında olacaklar. Belki de çocukluktan beri kurdukları hayallerdi bu, gerçek olamayacak. Onu ıskalayacaklar. 2002'de Arda 15 yaşındayken, İlhan Mansız'ın Senegal'e attığı golü izlerken bu günü bekledi belki. Kaçırdı. Kaçırmasaydı keşke. Onlar hep birlikte oraya gitseydi, biz de hep birlikte çay bahçesinde 3-4 akşam maç izleseydik... Gerisi çok yoruyor adamı.

Cuma, Mart 29

Geleceğin Yıldızları Ege'de




Çok sevdiğim ve kendisinden çok şeyler öğrendiğim bir ağabeyim kısa bir süre önce Altınordu Kulübü'nde çalışmaya başladı. Onların ön ayak olduğu keyifli bir turnuva. 12 yaşındaki çocukların futbol maçı olarak bakmamak lazım, ilgi çekici ve eğlenceli bir çok organizasyonu da barındıracak içinde. Anladığım kadarıyla futbol turnuvasından öte bir bahara merhaba festivali tarzında olacak.

12 yaşındaki çocukların hem sporcu olgunluğuyla hem de henüz oyundan keyif alıyor yaşta olmaları da ilgi çekici... İzmir'de, hatta Ege'de olanlar varsa gitsinler. İyi bir aktivite olacak. 


Ayrıntılar


Perşembe, Mart 28

İtalya Derbisi


Geçmişten Juventus - Inter maçı., tribünler ağzına kadar dolu.

Bu hafta cumartesi....

Kara Dağ, Beyaz Duman


Karadağ, İngiltere'ye yine yenilmedi. 

Biz 1923'ten beri İngilizlere gol atamadık ama Karadağ, neredeyse 3-5 gün önce kurulmasına rağman, İngilzilere karşı oynadığı 3 maçta da yenilmedi. Balkanlar'ın entresan bir havası var. O havaya karışan meşale dumanı fotoğrafta. Sarı-Kırmızı formalı Karadağ, Brezilya'ya çok yakın. Gruplarında namağlup, yolları açık olsun, sempatik bir takımlar. 

Bir aksilik olmazsa, Hırvatistan ve Bosna Hersek de peşlerinden gelecek. 

Çarşamba, Mart 27

2 Kere




Soldaki kızın şirinliğine bayıldım. Allah nazardan saklasın.

Samsunspor, her hafta şehirdeki bir okulu ziyaret ediyor. Ortadaki, Mamadou Kere. Başlık o yüzden bu kadar kötü... 

Güzel proje, çocuklar için güzel anı. Arkadaki velet de ayrı komedi.

Beşiktaş 72 -76 Galatasaray




Abdi İpekçi'ye deplasman takımı olarak gelmek garip. Aslında bundan birkaç sene öncesi için garip değildi. Her maç burada oynanırdı. Bir hafta deplasman olan salon, ertesi hafta bizim olurdu. Sonra ilk önce Beşiktaş kendi salonuna gitti. Akatlar zor deplasmandı, sert salondu. Ama oradan ayrılmayı uygun gördüler. Kendi tercihleri. Her ne kadar bizim takımın Akatlar karnesi oldukça iyi olsa da, ağzına kadar dolu olduğunda İpekçi'den daha ürktücü bir ortam oluşuyordu. Beşiktaş'ı Akatlar'dan çıkarıp, İpekçi olmasa da, binlerce taraftara açan hoca Ergin Ataman, zor maçlarından birine çıktı.

Hocam iyi ki Akatlar'dan uzaklaştırmış takımı, bu sayede o atmosferden çok kolay çıktık. Aslında son dakikalar biraz stresli geçti ama rakip hiç öne geçemedi.

Maçın önüne geçen olaylardan başlayalım. Taraftar tepkisini anlamayacak değilim. Bunlar beklenen şeylerdi. Para sallama olayını beklemiyordum gerçi. Ama çakmak atmak, kalem fırlatmak normaldi. Anormal olan hakemlerin bunlara hiç tepki vermemesiydi. Beşiktaşlı arkadaşlara kalsa, dünyanın en çok ezilen, en çok haksızlığa uğrayan tribün grubu olduklarını iddia edecektir, ama salonda olanlar bir Galatasaray - Fenerbahçe maçında olsaydı, hakemlerin de spor büronun da tepkisi daha farklı olurdu.

Bu atmosferden etkilenmeyen oyunculara tebrikler. Bu senenin en takım gibi takımını izledim. Saha içinde birbiriyle bu kadar konuştuklarını görmemiştim. Herkes birbirini uyarıyor, birşeyler anlatıyor. Bu tarz takımları seviyorum. Konsantrasyonu en üst seviyede tutmak için çok faydalı. Aynı zamanda takım ruhu, beraber hareket etme gibi hissiyatları da barındırıyor. Acaba bunun nedeni neydi? Hoca için anlamlı bir maçın oynanıyor olması mı, Hawkins'in gidişinden sonra eşit sorumluluk alma isteği mi, derbi mi, Avrupa'dan elenip sadece lige yoğunlaşmak mı, yoksa sadece bana mı öyle geldi? Bunun cevabını Karşıyaka maçını gözlemeleyerek alabiliriz.

Bu arada ilk önce cumartesi saat 17.00 olarak açıklanan Karşıyaka maçı, futbol nedeniyle 15.00'e alınmış. Büyük ihtimalle gidemeyeceğim ama daha çok taraftarın gidebilmesi adına iyi olmuş. Şu galibiyetin üzerine alınacak bir Karşıyaka galibiyeti ve öncesinde oynanacak Banvit-Karşıyaka, Banvit - Fenerbahçe  maçları çok işimize yarayabilir.

Maça dönersek. Tabi ki maçın kader adamı Arroyo. Bu günler, bu dakikalar için aldık. İnanılmaz işler yaptı. Sanırım ilk defa takımın en özel oyuncusu olduğunu hissettirdi. Arroyo'dan aslında ilk istenen (en azından benim istediğim) o kritik anlardaki sayıları değil. Maçın geri kalan süresinde takımda ve tribünde oluşacak "Sakin olun Arroyo burada, o bir şey yapacaktır" rahatlığını ve güvenini yayabilmesi. Böyle adamlara Galatasaray takımı olarak çok alışık değiliz. Ne El Amin, ne Mrsiç, ne Solomon gördük daha önce. Arroyo bu açığı kapatacaktır. Ve bunun için belki de geldinden beri en önemli adımı attı.

Cenk'i de beğendim. Sorumluluk almaya çabalaması alışık olmadığımız bir durumdu.

Maçın sonunun o raddeye nasıl geldiğini hala çözemedim. Tutku'nun inanılmaz bir çabası vardı, bizim takım da rehavete girdi herhalde. Oysa iyi bir 3.periyot oynayınca rahatlamıştım. Geçtiğimiz yıllardan kalan alışkanlık işte. Bir daha böyle olmasın. Hunharca yenmek güzel oluyordu.

Beşiktaş taraftarının o kadar umutlanıp maç sonunda kendi arasında bile kavga edecek duruma gelişini saha içinden izlemek güzel oldu. Basketbol maçına bile getirdikleri Real Madrid bayrağı da galibiyeti daha keyifli hale getirdi.

Pazar, Mart 24

Ten



Bu fotoğrafta gördüğünüz 10 numaralı ağabeyin adı Mookie Blaylock'muş. NBA'a dilenmediğimiz için fazla bilmiyordum, hatta hiç bilmiyordum.

Meğer bu ağabey Pearl Jam grubunun eski adıymış. Evet adamın adı, grubun ilk adıymış. İlk demo kayıtlarının CD kapağına bu adamın oyun kartı sıkışmış. İsmi de öyle belirlemişler. O zamanlar New Jersey Nets'de oynuyormuş. Fakat sonra bakmışlar ki bu isimle yürümek imkansız, Space Jam filminden esinlenip Pearl Jam adını almışlar.

Son cümlenin yarısı hayal ürünü. Bakmışlar ki bu isimle yürümek imkansız, Pearl Jam adını almışlar. Ama ustaya(!) saygıyı da ihmal etmemişler, ilk albümlerine Ten (10) adını vermeleri de bu yüzdenmiş. İlginç bir hikaye. Bilmiyorduk, öğrendik.

Tesadüfen ismi seçilen o albüm de herhalde, gelmiş geçmiş en iyi ilk albümler arasında ilk 10'a rahat girer.