Pazartesi, Ekim 29
La passion de Jeanne d'Arc
Sessiz sinema devrine çok hakim değilim. Az sayıda film izledim. İzlediğim filmlerin büyük bir kısmı da Chaplin ve Butler'a ait. Yani replik olmayınca öne çıkan mimik ve figürlerle 21. yüzyıl seyircisini biraz olsun tutabilen komedi filmleri.
La Passion de Jeanne d'Arc bir komedi filmi olmadığı gibi, aynı zamanda izlemeyi zorlaştıran tüm noktaları da barındırıyor. Zaten sessiz film. Bunun yanında; durağan bir temposu var. Yakın çekimler çok fazla. Çok dar bir mekanda geçiyor. Fakat tüm bunlara rağmen (bunlar eksiklik değil) muhteşem bir film çıkıyor. Tüm bu özellikleri kullanarak muhteşem bir iş çıkarmak bir deha gerektiriyor. Danimarkalı yönetmen Carl Theodor Dreyer, 1928 yılında elindeki tüm kısıtlı imkanlarla 2000'lerde bile izlenebilecek bir film yaratıyor. Bütün o dev yapımların çok gişe yapan filmlerinden çok daha saf, çok daha vurucu. Bazı filmler öyküleriyle öne çıkar. Bazıları oyuncuların kattığı ruhla beğeni kazanır. Bu ise tam bir yönetmen filmi!
Tabi başroldeki Maria Falconetti'ye payını vermek lazım. İnanılmaz bir oyunculuk sergiliyor. Sinema tarihinin en iyisi olduğunu söyleyenler var. Kesinlikle karşı gelmem. Onun sayesinde sessiz film olduğunu anlamıyorsunuz. Tüp replikler makyaj kullanılmayan yüzünden dökülüyor. Tüm duyguları gözünden anlıyorsunuz. Sanki bir oyuncu değil, Jeanne d'Arc'ın ta kendisi!
Bu arada müzikler de çok etkileyici ve vurucu bir hava katıyor. Sessiz filmlerde kullanılan müzikler genelde birbirine benzer. Burada ise sahnelerle uyumları mükemmel. Zaten film önce tamamen sessiz çekiliyor, müzikler de sonradan, birkaç gösterimden sonra ekleniyor(muş). Yönetmen Dreyer de müzikli halini çok beğenmiş.
Sanırım ızlediğim en iyi filmlerden biri. Beklemiyordum böyle bir şeyle karşılaşacağımı. İyi ki denk gelmişim!
Çarşamba, Ekim 24
O Ses İtalya
Milan ile Inter'i kıyaslarsak her zaman Milan'ı seçerim. Juventus dışında bütün İtalyan takımlarına sempatim var ama iki üç takım seçmem gerekirse Milan, önde yazacağım takımlardan biri olur. Inter de Mourinho dönemi dışında hiç bir zaman çok fazla ilgi çekmedi.
Yine de bu gole ekran başında şahit olmak bile güzeldi. San Siro'da bir son dakika golü! Tribünden gelen ses muazzam.
Bir zamanlar Milano derbisinin olduğu gün programımı ona göre ayarlardım. Artık öyle değil. Hem ben eski heyecanımı kaybettim hem de Milano derbisi değerini... Geçen sezon ligin yayıncısı bile değişmişti. Neyse ki bu sene yeniden buluştuk. Maçın ilk yarısını izleyemedim, çünkü bisiklete biniyordum. 6-7 sene önce böyle bir cümle kuramazdım. Fakat ikinci yarıya da yetiştim.
Güzel maç oldu. En sonunda Inter kazandı, golü de 'kimsenin sevmediği adam' attı. En istemediğim senaryo gerçekleşti belki de ama o ses yok mu? İtalya hâlâ İtalya işte! Yıkılsa da mihrap yerinde. Tribünler eski günlerinden uzakta olsa da yine zaman zaman o enerjiyi veriyor. Bana göre dünyanın en güzel stadyumlarından biri olan San Siro'da bir derbi izlemek isterdim. Bir maçın atmosferini, daha da yukarıya çekebiliyor. Her mekana nasip olan bir özellik değil. Üstüne de böyle sesler çıkınca tadından yenmiyor.
Bu arada adamı sevmiyoruz ama Icardi'nin ceza sahası içindeki koşusu harika. Golde aslan payı Donnarumma'ya ait olsa da, gerçek bir santrfor var burada! Ve hâlâ 25 yaşında! Acaba hep burada mı kalacak?
Etiketler:
ac milan,
avrupa futbolu,
ezeli rekabetler,
icardi,
inter milan,
italya
Salı, Ekim 23
Sage Femme
"Avrupa'yı niye seviyoruz?" sorusuna verilecek cevaplardan biri. Çok güzel, üst düzey bir film değil. Zaten öyle bir beklentiyle de gelmedi. Öyle sunulmadı da. 2017'de Fransa'dan çıktı, bazı festivallerde adını duyurdu. Haliyle böyle bir filmin iyi niyetle yapılmış zayıf bir eser olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat Avrupa'da buna izin yok! Eğer üretiyorsanız, bir şey anlatıyorsanız kendi içinde tutarlı ve onu izleyen seyirciye saygısı olmalı. Bu film de onlardan biri.
Zaten Catherine Deneuve gibi üst düzey bir oyuncuya sahip. Avrupa'nın efsane isimlerini böyle filmlerde görmek şaşırtıcı değil. Filmin gücünü de arttırıyor.
Film bize hayatları kesişen iki tane orta yaşlı kadını anlatıyor. Biri, diğerinin babasının metresi. Bu gerçeğe rağmen bu iki kadın çok sonra birbirini tanıyorlar. İkisin de kendine has hayatları var. Hayal kırıkları, sorumlulukları ve bir zamanı... Biz de onları izliyoruz. Gayet güzel. Temposu yerinde. Mizahı ayarında. Müzikler oldukça iyi kullanılıyor. Yani her şey yolunda...
İzlediğim için mutlu olduğum ama izlerken hüzünlendiğim filmlerden. Yönetmen koltuğu ve senaryo Martin Provost'a ait. Onun daha önce Seraphine adlı filmini izlemişti. O da bir kadın filmiydi ama hiç beğenememiştim. Oysa Seraphine genel olarak daha çok beğenilmişti. Benim favorim ise Sage Femme oldu. İlginç olan böyle kadın hikayelerini bir erkek senarist ve yönetmenden çıkması. Aca kadınlar tarafından bu filmler nasıl karşılanıyor? Ayrıca listede Violette gibi bir film daha var.
Pazartesi, Ekim 22
Pazar, Ekim 21
It Happened One Night
Romantik komedinin ilk örneklerinden biri. 1934 yılında çekildiğini düşünürsek oldukça iyi bir film. Neredeyse 100 yıla yaklaşacak. Ve halen birçok filmin buradan esinlendiğini, direkt esinlenme olmasa bile türe ışık tuttuğunu söyleyebiliriz. O nedenle 2018 yılında izleyince biraz 'klişe' bulunabilir. Yine de IMDB'nin en iyi 250 film listesinde olmasında şaşırtıcı. Tamam saygıyı hak ediyor ama o kadar da değil. Zaten dönemin Oscar'larını da toplamış. En önemli beş dalın heykelciğini kazanmışlar ki, bir daha o pestili çıkarmak için 1975 senesi beklenmiş.
Gerçi bu kısım gayet anlaşılabilir, o yılın en iyi filmi olabilir. Fakat dünya tarihinin en iyi 250 filminden biri değil.
Clark Gable'in filmi sürüklediğini söyleyebiliriz. Hatta onu meşhur eden bir filmdir. Claudette Colbert ise bence zayıf kalmış. Özellikle kaşlarıyla korkuttu. Yine de hikaye gayet eğlenceli. Özellikle sessiz sinemanın sona ermesinden sonra, ortaya komik ve zeki replikler çıkarması da önemli bir detay olabilir. Bir tarz belirleyen filmlerden. Sıkılmadan izleneceği kesin.
Cumartesi, Ekim 20
Pendikspor 4-3 Bandırmaspor
İsim olarak cazip durmayan bir maç. Çarşamba günü, kapalı bir hava. İnsanın stadyuma gitmesi için çok az neden var. Pendikspor zaten hiçbir zaman keyif veren bir futbolla anılmadı. Bu sezon daha başarılı bir sezon geçirecek gibi dursa da ligi ve oynadığı maçları domine edecek bir havası yok. Bandırmaspor ise bir dönem daha üst ligde oynamış olmasına rağmen bu sezonun en kötü takımlarından biri. Sağdan soldan alınarak oluşturulan toplama bir takım. İsim isim bakıldığında ligin iyi futbolcular. Fakat çoğu kafada futbolu bitirmiş, iş işten geçmiş oyuncular.
Sıkıcı bir maç bizi bekliyordu ama tahminlerde yanıldık. Tam yedi gol atıldı. Maçın ilk yarısında Pendikspor çok üstündü. Bir anda 2-0'ı yakaladılar. Bandırmaspor uzaktan bir şutla cevap verdi. Farkı bire indirmesi onlara moral gücü aşılamadı. Devre bitene kadar yine kayıplardaydılar. Maçı kazanabilmek adına bir ışık açmıyorlardı.
Ne olduysa ikinci yarıda oldu. Pendikspor'un ikinci golünü Ozan Papaker sakatlanarak oyundan çıktı. Ozan henüz 22 yaşında ama bu ligin en iyi isimlerinden biri. Çok güçlü ve iyi bir bitirici. Attığı golde iki savunma oyuncusu da onu düşürmeye çalıştı. İstese düşerdi ve rakiplerine kart, takımına penaltı kazandırabilirdi. Fakat o devam etti ve en sonunda golünü attı. Örnek bir goldü. Ayrıca rakibin hücuma çıkmasını engelleyen bir ön oyuncusu. O sakatlanınca Bandırmaspor daha çok ileri çıkmaya başladı. Bu sayede iki gol bulup, bir anda öne geçtiler. Hiç beklenmeyen bir durumdu.
Gollerden sonra sinirler gerildi. Pendikspor oyun hakimiyetini kaybetti. Orta sahanın mücadeleci ve set ismi Fatih sarı kart da gördü. Ev sahibi ekip için işe yarayan bir olaydı. Zira Fatih oyundan alındı ve yerine Mehmet Alaeddinoğlu girdi. Mehmet orta sahayı çok iyi yönlendirdi. Bence maçın kader adamı oydu. Kaptan Ömer Can Sokullu'nun hırsı da takımı ileri taşıdı. Ozan'ın yerine oyuna giren Oktay Balcı'nın kötü oyunu ve kaçırdığı gollere rağmen Pendikspor iki öldürücü topla golü buldu. Bir tanesi duran toptu ve 1.75'lik Ömer Can kafayla topu ağlara yolladı. Diğerinde de savunmanın arkasına atılan bir topta tekniği ligin üzerinde olan Berkan, harika bir ilk dokunuşla kontrolünü yaptı, sonra da topu filelere yolladı.
Pendikspor, zorlanmaması gereken bir maçı zor kazandı. Bandırmaspor'un uyumsuz yapısı bile deplasmandan puan almasına yetiyordu. Hafta içi maçları bu ligde çok ilginç sonuçlara neden olabiliyor. Takımlar yoruluyor, basit hatalar çok fazla öne çıkıyor. Pendikspor bunun sıkıntısını yaşamış olabilir. Hafta sonunda da Şanlıurfaspor gibi zor bi deplasmana gidecekler. İlk beş yarışı için adı geçiyor ama işler zor. En azından sezon sonuna kadar bir heyecan yaşanacaktır.
Bandırmaspor için ise iyi şeyler söylemek mümkün değil. Alt taraftaki takımlar arasında en iyi kadro onlarda diyebiliriz. Fakat sahadaki oyun faciayla eş değer. Yine de 2-0'da bile pes etmemeleri önemliydi.
Hafta içi maçlarında genelde liseli çocuklar tribünde oluyor. Tabi abiler de var. Pendikspor maça "Şampiyon" tezahüratlarıyla başladı. Gollerden sonra coşku arttı. Skor 3-2 olunca "Sabrımız taşıyor adam gibi oynayın" dendi. Islıklamalar arttı. 90 dakika sonunda kazanan takımdı. Tribün takımı çağırdı, takım gitmedi! Olması gerektiği gibi...
İki takımın da yolu açık olsun. Bu sezon Pendik'e sık sık geliriz. Her geldiğimizde de böyle gollü maçlar izleyeceksek ne güzel! Pendikspor'un gençleri özellikle ilgi çekici. Ozan'ı zaten saymıyoruz. Ama sağ bek Mehmet Zahit Çınar, 18 yaşındaki Batuhan ve ilk defa bu sezon 2.Lig'de oynayan 23 yaşındaki Ahmet ilgi çekici topçular. Onları izlemek için bile maça gelinir.
Etiketler:
anadolu futbolu,
bandırmaspor,
pendikspor
Cuma, Ekim 19
Relatos Salvajes
Arjantin sineması yine şaşırtmadı. Filmi daha önce çok duymuştum. Arkadaş sohbetlerinde kendi aralarında bu filmden bahsedip gülen insanlar çok fazlaydı. Bu da beklentiyi yükseltmişti. Hal böyle olunca hayal kırıklığına uğramak çok olasıydı. Fakat olmadı. Beklediğim gibi bir film çıktı.
Birbirinden bağımsız altı film, altı öykü yer alınca genel bir değerlendirme yapmak da zorlaşıyor. Ama ilk göze çarpan, dünyanın bir ucundaki Arjantin ile Türkiye'nin benzerlikleri. Zaten altı öykünün ana fikri, şiddet ve öfke içermesi. Tıpkı Türkiye gibi. Kendisini solladığı için ölümüne kavga eden adamlar burada da var. Veya çekici rezaleti gibi sorunların yarattığı bürokrasi çılgınlığı. Tüm sevmediği insanları bir uçakta toplayacak deha var mıdır emin değilim ama aynı öfkeyi içinde yaşatan milyonlar da burada. Kaza yapan oğlunu kurtarmak için gücünü kullanan adamları zaten tanıyoruz.
Bir Arjantin filmi ama bunlar biraz da bizim hikayelerimiz. Hele o düğün sahnesi yok mu? Hadi diyelim tüm öyküler evrensel bir analize bağlanabilir. Rüşvet, öfke, bürokrasi birçok toplumda var. Fakat o düğündeki yapaylık, sahtelik, kasıntılık. Bunu ancak burada görebiliriz.
Filmin en önemli farkı mizahı. Esprileri göze sokmadan yapıyor, abartmadan güldürüyor. Hem de çok güldürüyor. Bu çok ince bir iştir. Herkes yapamaz. Toplumdaki çürümeyi ve şiddet isteğini bu kadar rahat ve komik bir biçimde işlemek... Harika...
En sevdiğim hikaye hangisi emin olamıyorum. Ricardo Darin'in yer aldığı bölüm, Darin sayesinde gönüle kazındı. Uçak olayı da büyük bir sürpriz. Nasıl bir filmle karşılaşacağınızı bilmeden böyle bir kurgu bulunca merak kat sayısı artıyor.
Hepsi güzel ama işte o düğün atmosferi yok mu? Korku filmi gibi olması gereken ortamı, bu kadar iyi tasvir etmek çok büyük alkışı alıyor benden. Filmi ilk olarak 6-7 ay önce izledim ama şimdiden 3-4 defa tekrar bakmışlığım oldu. Bakalım daha ne kadar gidecek?
Çarşamba, Ekim 17
Fetih
Etiketler:
basın,
fatih terim,
futbol,
Galatasaray,
nostalji
Salı, Ekim 16
Into the Wild
Into the Wild vizyona girdiğinde, üniversitedeki son senemdi. Filme gitmeye çok niyetlenmiştim ama bir türlü fırsat olmamıştı. Konusunu üstün körü dinlemiştim insanlardan. İzleyenler de çok farklı bir film olduğunu söylüyordu. Herkes etkilenmişti. Elinde diplomasıyla ne yapacağını bilmeyen her genç gibi hayallerim vardı. Bir tarafta da gerçekler. Kafa çok karışıktı. Doğaya karışan bir serüvencinin öyküsü tam da o zamanlarda çok ilgi çekiciydi. İzlersem belki ilham verici bile olabilirdi.
Fakat gerçekçilik biraz daha ağır bastı ve bir koşuşturma içine girildi. O koşuşturma esnasında film izlenmedi. Ötelendi, ertelendi. Ara sıra Eddie Vedder'in müziklerini dinledik. Yaklaşık 10 sene sonra filme kavuştum. Ve ne yazık ki hayal kırıklığına uğradım.
Bu tamamen beklentilerle alakalı. Farklı ve mutlu bir hayatın var olabileceğini göstermesini bekliyordum. Bunun için yaşayan insanların olduğunu ve bu amaçlarında başarıya ulaşabildiklerini görmek istiyordum. Fakat kahramanımız Chris; maalesef aile içi sıkıntılarından dolayı yaşadığı bir isyanı bastırmaya hevesliymiş. Film bu açıdan ilerleyince, devamlı aile bireylerinin yaşadığı çatışmaları izleyince bir türlü doğanın içine karışamadık.
Neyse ki usta işi çekimler, muazzam bir görüntü yönetmenliği var. Hele o ilk 10 dakika neydi öyle? Belgesel mi izledik, direkt Kuzey Amerika coğrafyasına mı karıştık anlayamadım. İşin bu kısmı Sean Penn'e yazar herhalde. Emile Hirsch de tek başına harika bir iş çıkarmış. Cast Away'deki Tom Hanks gibiydi...
Fakat öykü bizi yakalayamadı işte. Zaten Chris de zaman içinde bir şeylerin ters gittiğini anlıyor. Medeniyetten kaçmak, topluma sırt dönmek çözüm olmayabiliyormuş. Fakat karakterin de çok basit hataları var, ki sonu da böyle geliyor. Gemileri yıkarak gitmesi, hafif ukalalığı, kimseyi yanında istememesi, fazla idealist davranıp parayı reddetmesi bir zincir oluşturuyor. Kendisini hareketsiz bırakan bir zincir...
Oysa o para, sisteme dahil olma anlamına gelmeyebilirdi. "Paraya ihtiyacım yok, insanı ihtiyatlı olmaya zorluyor" diyen adamın bir süre sonra o para için çabalaması ve o paranın yanında olmaması için zorluğa düşmesi oldukça kötü. Zira filmin verdiği mesaj da bir anda 'para önemli dostlar'a dönüyor. Aslında doğru; para önemli. Bazen bir kürek de önemli. Bazen bir çakmak, bazen bir kazak önemli. Asıl olan elindeki parayı ne için kullandığın zaten. Lükse mi ihtiyaca mı? Kendini göstermeye mi kendini geliştirmeye mi? Güvenliğe mi deneyime mi? Bu farkı bile çözememiş Chris...
Bu gerçek hikayenin sonunu biz yönetmenin gözünden izliyoruz. Yani Sean Penn bize böyle anlatıyor ama Chris'in son günlerini sadece Chris bilebiliyor. Gerçekten benzer pişmanlıklar yaşadı mı? Yoksa o yaşadıkları, çaresizliğin getirdiği sığınma ihtiyacı mı sadece? Bunlar belirsiz kalacak. Fakat filmi incelediğimizde, karşımızdaki karakterin temelsiz olduğunu anlıyoruz. O dünyayı anlamak istemiyor, sadece ailesine karşı gelmenin peşinde. İyi bir okulda ve Amerika'nın orta sınıfında büyüdükten sonra mutluluğun paylaşılınca güzel olduğunu anlaması için Alaska'ya gitmesine gerek yoktu. Ben daha serüvenci, insanları ve doğayı anlamak isteyen, farklı bir hayatı yaşayabileceğini düşünen, bu uğurda hareket ederken zenginleşebilen bir bireyi görmek isterdim. O ise sadece Amerika'nın doğal güzelliklerini görünce büyüleniyordu.
Sonuçta cezbedici olan gitmektir, gidebilendir. Kalmak, bir yerden sonra insanı aynı noktada bırakır. O nedenle şehirde kalmak ile Alaska'da bir ormanda kalmak arasında temelde bir fark yok. Oysa mesela, Chris, yeni tanıştığı Tracy ile beraber yollara düşseydi içim çok daha kıpır kıpır ederdi. O yüzden On The Road'ı seviyoruz. Chris, bir yerleri görmeyi de, herhangi bir insandan bir şeyler kapmayı da düşünmüyor. Maceracı insanın algıları açıktı. Oysa Chris her şeye kapalı. Serüveni boyunca çevresine birçok sınıftan, birçok yaştan insan giriyor ama o sadece onlara 'cool' cevaplar verip farkını göstermeye çalışıyor. Bu da biraz ukalaca duruyor. Doğaya karışacak adamın biraz daha kucaklayıcı olması gerekmez mi? Sisteme karşı bir hayat kurmak isteyip, sistemin yan etkilerini (yüksek ego) sırt çantasına yüklemiş olması büyük bir tezat.
Sanırım film bize biraz yanlış anlatılmış. Ya da biz yanlış kurgulamışız kafamızda. Bu da bir hayal kırklığı yarattı. Ama şu bir gerçek ki; hiçbir bilgim olmadan bu filmi izlemiş olsaydım çok daha severdim.
Bu arada yan rollerde William Hurt, Vince Vaughn (en iyi karakter olabilir), henüz ergen bir kızolan Kristen Stewart, Zach Galifianakis gibi isimleri görmek güzeldi. Seviyorum böyle sürprizleri... Eddie Vedder'in ise yeri çok ayrı. Fazladan 1-2 puan katar.
Pazartesi, Ekim 15
Bir Zamanlar Bedelli
Pazar, Ekim 14
Call Me By Your Name
İnsanlar bazı olaylarda veya daha genel durumlarda bir tarafı seçiyorlar. Bundan yanlış bir şey yok. Peki ait olduğumuz tarafı nasıl seçeceğiz? Bize daha uygun insanların olduğu yerde mi olacağız, yoksa bizim düşüncelerimizi daha iyi destekleyen bir yerde olacağız? Kalabalığın, yanında olmak istediğimiz insanların peşinden mi gideceğiz, yoksa ideallerin mi?
Call me By Your Name, izlediğim en kötü filmlerden biriydi. Fakat daha kötüsü bu filmin Türkiye'de (ülkeyi boş ver yakın çevremde) çok sevilmesi ve sevilirken ütopik veya ideal bir dünyanın mihenk taşı olarak gösterilmesiydi. Filmin uyarlanmasına neden olan romanı okuyanlar bize daha farklı bilgiler verse de biz romanı okumamıştık. Gördüğümüz şey iki saatten biraz daha fazla süren bir filmden ibaret. Değerlendirmemiz ve bakışımız da bunu kapsar.
Cinsel tacizin, istismarın had safhada olduğu ve sık sık tartışıldığı bir ülkede güçlü durmaya çalışan bir grubun, sırf eşcinsel bir aşkı anlattığı için bazı şeyler hoş görmesi inanılır gibi değil. Esasında rahatsız edici nokta filmin cast seçiminde başlamış. Oliver karakterini canlandıran Armie Hammer 32 yaşında. Ve kesinlikle filmde daha büyük gösteriyor. Üstelik iki saat boyunca karakterin yaşını öğrenemiyoruz. Tamamen fiziksel özelliklerinden bir çıkarım yapmak zorundayız. 32 diyen muhakkak çıkar ama fazlasını söyleyene de kimse karşı çıkmaz. Elio karakterinin ise 17 yaşında olduğu defalarca vurgulanıyor. Yani biz iki saati 32 yaşındaki bir yetişkin ile 17 yaşındaki bir ergenin cinsel münasebetleri olarak izledik.
Olay İtalya'nın renkli güzel sokaklarında, sıcak bir yaz zamanında geçince izleyenler eridi gitti herhalde. Yoksa hikayeyi biraz değiştirsek yer yerinden oynardı. Mesela Elio'nun babası akademisyen değil de bir din adamı olsaydı ve yanına gelen de aynı 'sektör'den bir çaylak olsaydı neler hissedilirdi? Peki hikaye Anadolu'da geçseydi? Veya bir film değil de sadece bir haber olsaydı?
Söylediğimiz cümlelere, savunduğumuz fikirlere dikkat etmeliyiz. Yoksa başka zaman bizi arkamızdan vurabilir. Call me By Your Name'in sinema versiyonu tam olarak böyle. Dikkat edilmesi gerekiyor. Eşcinsel sevdalara karşı tutucu değilim ama bazı evrensel yasaların da arkasındayım. Sözgelimi 18 yaşın altındaki kişilerle cinsel ilişkiye girmenin bazı cezalarının olması gerektiğini düşünüyorum. Esasında yasakların da karşısındayım ama bazı insanların istismara yönelmesinin -şimdilik- böyle engelleneceğini düşünüyorum.
Elio, kendi cinselliğini keşfediyor olabilir. Aynı zamanda karşısındaki adama saf bir sevgi de duyuyor olabilir. Onu yargılamak yersiz ve haksızlık. Fakat bariz bir şekilde 30 yaşın üstünde gözüken bir adamın 17 yaşındaki biriyle -kız veya erkek- ilişkiye girmesi nasıl oluyor da kimseyi rahatsız etmiyor?
Aslında sinemada böyle hikayelere de yer var. Fakat anlatım tarzı önemli. İllegal bir durumun bu derece romantize edilmesi rahatsızlık verici. Demek ki bazı düşüncelerimiz tamamen kolpa! Sadece kendi istediğimiz gibi yaşamamız yetmiyor, herkesin de bizim değerlerimize göre yaşamasını istiyoruz. Tüm isyanımız da bundan, yoksa ideal, eşit yaşam kimsenin umurunda değil!
Film aslında çok kötü değil. Bazı iyi noktaları var. Renkler, mekanlar çok güzel. Soundtrack harika. Fakat bazen, hatta çoğu zaman, tarzdan ve şekilden daha önemli olan anlatılandır. O konuda da sınıfta kalınca, geriye bir şey kalmıyor.
Üstelik eşcinsel aşklar ve filmler biraz da toplumsaldır! Bu filmde ise iki kişi dışında kimseyi göremiyoruz. Yan karakterler sadece; yanlarındaki karakterler! İkilinin sokakta yürümeleri ve dans etmeleri bile neredeyse yalnız başlarına. Filme damga vuran baba bile, son sahneye kadar pek gözükmüyor. Bir anda çıkıp, ak sakallı dede gibi konuşup gidiyor. Kimse yok bir filmde. Hatta baş karakterler bile yok. Sadece tipler var. İki karakteri besleyen bir derinlikten bahsetmek mümkün değil ki, esasında LGBT filmlerinin en sağlam noktasıdır bu.
80'lerin İtalya'sında laf bile yemeden aşklarını yaşayan iki eşcinsel! Şaşırtıcı ve biraz gerçeklik duygusunu yok ediyor. Film bir noktadan sonra klip tadına bürünüyor. Yani anlatılanlar dışında da çok eksik ve yetersiz noktaları var. Saf bir yaz aşkını anlatıyor gözüyle baksak çok sıkıcı, eşcinsel bir aşkı anlatıyorsa çok zayıf.
Elio bir kız olsaydı bu filmin IMDB notu 8'den 5'e inerdi. Üstelik Oliver için de zor, sancılı ve hukuki günler başlardı!
Cumartesi, Ekim 13
Örf ve Töre
Arda Turan'ın son olayı hakkında veya direkt Arda Turan hakkında herkes bir şeyler yazarken, biz o kısımları pas geçelim. Bu son olayın dışında kalan başka bir durum benim dikkatimi çekiyor. Sanırım Arda'nın en büyük sorunu da burada yatıyor.
Arda son yaptığı açıklamada, yani Instagram duyurusunda, eşinden özür dilerken onun 8.5 aylık hamile olduğunu ısrarla vurguladı. Allah analı babalı büyütsün. Demek ki minik Arda, dünyaya Kasım ayında gelecek. Basit bir hesapla yavrunun ana karnına düşmesi de Şubat ayında gerçekleşmiş oluyor.
Biliyorsunuz Arda - Aslıhan çifti 11 Mart günü evlendi. Buraya kadar sorun yok. Kimin ne zaman ne yaptığına karışacak değiliz. Fakat Arda karışıyordu.
Şubat ayında kendisine bu soruyu (Evlenme nedeni hamilelik mi?) soran gazetecilere yine bir Arda klasiği olarak sert çıkmış ve "Bizim örf ve adetlerimiz var. Ayıp etmesinler" demişti.
Yani Arda'ya ve Arda'nın töresine göre evlenmeden önce cinsel ilişkiye girmek ayıptı, tersti. Büyük ihtimalle töre erkekleri değil ama kadınları bağlıyordu. Töreye karşı gelinmezdi. Arda tabi o gün daha detaylı yorum yapmadı ama yapsaydı evlenmeden önce cinsel ilişkiye giren kadınların toplumdan dışlanmasına neden olacak cümleler de kullanabilirdi.
Kimsenin töresine karşı gelecek durumumuz da yok. Herkes kendi töresini, adetini, geleneğini yaşamalı. Fakat Arda, başkalarına racon kesip töre biçerken, kendisi kendi töresine uymamış.
Arda keşke herkese akıl verip, kendi kendine adamlık literatürü yaratmasaydı. Onun yerine özgürce yaşayıp, bir yandan da topunu oynasaydı. Belki yine çok eleştirilirdi ama toplumum tüm kesimleri tarafından antipatik bulunmazdı. Fakat o öyle yapmak yerine son iki senede devamlı bir toplum inşasına girdi. Örf ve adetlerden bahsetti, 'Nasıl adam olunur?' sorusu hakkında dersler verdi.
Zaten Arda'nın bütün meselesi de burada yatıyor. Yoksa insanlar kavga da eder, eşini de aldatır. Bunlar bireysel hatalardır veya zaaflardır ve insanın kendisini bağlar. Üstelik dünyada bu tip olaylarla gündeme gelen sayısız da futbolcu var. Ama hiçbiri bu olayları yaşarken yaşadığı toplumu yeniden inşa etmeye çalışmadı; tam tersine toplumdan af diledi. Arda ise herkesi karşısına aldı. Bu da onun geleneği haline geldi.
Zaten Arda'nın bütün meselesi de burada yatıyor. Yoksa insanlar kavga da eder, eşini de aldatır. Bunlar bireysel hatalardır veya zaaflardır ve insanın kendisini bağlar. Üstelik dünyada bu tip olaylarla gündeme gelen sayısız da futbolcu var. Ama hiçbiri bu olayları yaşarken yaşadığı toplumu yeniden inşa etmeye çalışmadı; tam tersine toplumdan af diledi. Arda ise herkesi karşısına aldı. Bu da onun geleneği haline geldi.
Hayır keşke en azından inşa etmeye çalıştığı duruma uygun yaşasaydı, o zaman ses de çıkaramazdık... O da olmamış. Her şey yarım kalmış. Tıpkı kariyeri gibi.
Etiketler:
arda turan,
doğaçlamalar,
futbol,
magazin
Butch Cassidy and the Sundance Kid
Soygun ve Western filmlerini çok izledik, daha da izlemeye devam ediyoruz. Sinemanın vazgeçilmez türlerinden. Fakat en iyi örneklerinden biri de burada... Bunda dönem etkisinin payı büyük olsa gerek. 1969 yılı; özellikle ABD sinemasının en iyi zamanlarının son dönemi. Yani tam olarak zirve yıllarından bahsediyoruz. Yönetmen George Roy Hill, dönemin rekabetine ayak uydurmuş ve oldukça başarılı bir işe imza atmış. Sadece hikayeye ve oyunculara güvenmemiş, etkileyici kamera kullanımı sayesinde güçlü bir film ortaya çıkarmış. Aynı zamanda sinema tarihinin en iyi ve en yakışıklı oyuncularından ikisi bu filmde yer alıyor. Gerçi Robert Redford film çekildiğinde henüz rüştünü ispatlamadığı bir yaştadır ama bu film sayesinde de yürür gider.
Bu filmi diğerlerinden ayıran bazı özellikler var. Birincisi hikayenin zamanı. Western'ler daha çok Vahşi Batı'nın hakikaten vahşi olduğu yıllarda geçer. Yani 18-19. yüzyıl filmleridir. Bu film ise 1900'lerin başındadır. Halen at sırtında tren soyarak yaşayabileceklerini düşünen kahramanlarımız (!) modern çağın gerçekleri ile karşı karşıya kalır. Gerçi yavaş yavaş attan inerler ve bisiklete binerler ama bu değişim karşısında kararsız, çelişkili ve hatta güçsüz kalırlar. Hatta şimdilerde, modern çağın yıpratıcılığı altında ezilen insanların 'Güney'e gitme' sevdasına benzer bir şekilde Bolivya topraklarına da giderler ki genelde filmlerdeki kovboylar böyle kaçışlar için Meksika'yı tercih eder. Yani onlar daha uzağa yelken açar.
Zaten ikilinin çok büyük gayeleri yoktur. Güzel yerlerde yemek yemek ve güzel bir kadınla sevişmek onlara yeter. Filmin gösterime girdiği günler, 1968 kuşağının en hareketli zamanlarıdır. O kuşak da bir arayış ve hatta kaçış içindedir. O nedenle filmle özdeşleşen, filme ayrı bir ilgi duyanların çok olduğunu sanıyorum. Sundance Film Festivali'ne isim babalığı yapması da bundan olabilir. Bir neslin, birçok insanın ilham veren filmi. Gerçek bir hikayeden uyarlansa da ikilinin Bolivya'da ölmeleri de bir başka noktadır. Zira film vizyona girmeden iki sene önce aynı ülkede Che de ölmüştür.
Karakterler de biraz farklıdır. Batı'nın sert adamlarına benzemezler. Belki Sundance biraz daha onları andırır ama genel olarak ikisi de yumuşak yüzlü, komik, eğlenmeyi seven karakterlerdir. Bu açıdan Harley Davidson ve Marlboro Man'e benzetebiliriz. Tabi aralarında -film olarak- 22 sene var. Fakat komik eğlenceli Harley ve Marlboro ikilisi de gökdelenler ve otoyollar arasında kaybolur.
Bir başka ilginç ve tartışmalı nokta ise ikilinin özel yaşamlarıdır. Yakın dostlukları ve yanlarında sadece bir tek kadın karakterin olması, onları diğer sert ve eril kovboylardan ayırır.
Tüm bunlar ve daha fazlası filmi ayrı bir yere koyuyor. Bu nedenlerle olsa gerek Paul Newman "Biz olmasaydık ve yerimize başkaları oynasaydı film yine başarılı olurdu" demiş. Haklı olabilir ama onların da hakkını yedirmemek lazım. Bu arada Oscar'larda aynı sene Midnight Cowboy'a geçilmeleri de ilginç olmuş. Her şeye rağmen sadece Western'lerin değil sinema tarihinin en özel filmlerinden biri...
Çok yaşa Bandidos Yankees...
Cuma, Ekim 12
Yoğun Fikstür
"Eskiden televizyonda nadir futbol yayını olurdu. İçlerinden bir tanesine denk geldik mi havalara uçardık. İşin güzel yanı; hep birlikte izler, hep birlikte coşardık. Şimdiyse maçsız bir gün olsun, kendimizi hafiflemiş hissediyoruz....
Bazen eşime "Hadi yeter, bugün de Netflix'ten bir şey izleyelim" dediğim oluyor. Her şeyin gerçek anlamda üstümüze yağdığı şu çağda, ortaya çıkan ürünlerin kendine özgünlüğünü kaybetmemesi gerek."
Marco van Basten - Socrates Dergi
Etiketler:
avrupa futbolu,
hollanda,
van basten
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













