Cuma, Eylül 30

Tipik Bir Avrupa

Danimarka, Dünya Kupası formasını tanıttı ve dünyada fırtına kopardı. Uzun zamandır dillendirilen ve rahatsız olunan konuya parmak bastı. Bir öncü oldu. Ne de kolay oldu...

Katar'da insan hakları ihlalleri vardı ve bu turnuva protesto edilmeliydi. Gitmemek olmaz, görmemek olmaz, vazgeçmek olmazdı... O zaman sloganlarla, kelimelerle karşı durduğumuzu gösterelim. İyi bir strateji...

Başlıkta da belirttiğimiz gibi; tipik bir Avrupa...

Katar'daki insan hakları ihlallerini, stadyum yapımında yaşanan trajedileri, ölen işçileri, yok pahasına çalışan insanları, utanç kaynağı sahneleri ve bilgileri yok sayacak değiliz. Zaten hepsi gözümüzün önünde oldu. Fakat bir çizgi çekmenin tam sırası. Yoksa yine birileri bazı kavramları sahiplenerek, kendilerini öncü sayacak.

Katar ufak bir ülke. Zengin bir ülke ama sonuçta ufak bir ülke. Takdir edersiniz ki, bu küçük ülke tek başına bir inşaat hamlesinin altından kalkamazdı. Üstelik yeterli insan kaynağı da (mühendis, beyaz yakalı vs) mevcut değildi.

Kitabın ortasından konuşalım. İnsan hakları ihlalleri Katar'da gerçekleşti, devletin göz yumması sayesinde 'olağan bir durum' halini kazandı ama meşhur bir söylemi anarak vurgulayalım; "Ulan hepiniz oradaydınız be..."

Türkiye'den birçok şirketin Katar'a gitmesi gibi, Avrupa'dan da birçok şirket, Dünya Kupası hamlesi esnasında oradaydı. İtalyanlar, Fransızlar, tabi ki Danimarkalılar ve diğerleri... Danimarka Futbol Federasyonu veya formanın üreticisi firma kendi sokaklarında yer alan şirketleri protesto etti mi bilmiyoruz ama etseydi duyardık sanki...

Oysa Katar'ı protesto etmek çok daha kolay. Katar'dan zarar gelmez. Katar savaş çıkaramaz. Katar, Avrupa'ya muhtaç. Katar'ın planı kendini Avrupa'ya yakınlaştırmak, Katar Avrupa'dan vazgeçemez, Katar kendisine yönelik protestolara kızar ama bir yerden sonra sineye çeker. 

Üstelik zaten futbolseverler de pek memnun değil Katar'da (hem de kışın) bir Dünya Kupası düzenlenmesinden. Yani popüler bir desteği arkaya almak çok daha kolay. Acısız, sorunsuz, idealist gözükmeye yeterli... O yüzden Katar'a vurmak kolay.

Katar'ı savunmak için yazmıyoruz bunları. Asıl amacımız bir riyayı gözler önüne sermek. Peki nerede o riya? Sadece Avrupalı şirketlerin Katar'daki yerini yok saymakla mı sınırlı?

Diyelim ki; şirketler bir ticari kuruluş ve futbol federasyonları onlarla aynı düzlemde yer almadıkları için, onları eleştirmeleri doğru olmayabilirdi. Bizce değil ya; diyelim ki öyle varsayılsın. Herkes kendi alanından ilerlesin ve Danimarka'nın futbol kurumları da 2022 Katar'ı o düzlemde protesto etsin. 

Peki o zaman dört sene önce yaşanan sessizlik neydi? Bir önceki turnuva Rusya'da düzenlendi. Rusya'da insan hakları dikkate alınan bir kavram mıydı? Binlerce insan tutuklanırken, rejime ses çıkardığı için (şu an Avrupa'nın söylediği cümleleri söylediği için) bedel öderken insan hakları ihlalleri yok muydu? O ortamda bir bayram haftası gibi şölenlerle Dünya Kupası organize etmek iyi bir fikir miydi? O yıllarda bir formanız yok muydu?

Şu an Avrupa'nın Rusya'nın bakışı farklı ama o zaman her şey gülük gülistanlıktı. Oysa Rusya'nın muhalifleri sesini çıkarmaya çalışıyordu. En azından Katar'dan daha fazla... Katar'da halkın sesinin çıkması çok zor ama biraz olsun kulak kabartan, Rusya'daki durumu anlayabilirdi. Hadi tüm bunları da pas geçelim; Rusya ve Ukrayna o zaman da bir savaş halindeydi.

UEFA'yı, FIFA'yı geçtik; peki federasyonların bu aylardaki cesareti o zaman neredeydi? Turnuvayı boykot etmelerini beklemezdik zaten ama neredeydi bu formalar o günlerde?

Yoktu! Zira Rusya'yı protesto etmek kolay değildi. Rusya'dan zarar gelebilirdi. Rusya savaş çıkartabilirdi (çıkarttı da), Rusya Avrupa'ya değil, Avrupa Rusya'ya muhtaçtı. Şimdi niye ortalık gerilsindi? Niye Putin'i kızdırsınlar, niye doğalgaza zam gelsin? 

Hem zaten Rusya ne olursa olsun, sarı saçlı mavi gözlü insanlardan oluşan bir "Batılı" ülke değil mi? Tamam kendisi Doğu'da ve politikaları "Batı" karşıtı ama halkı da o kadar Doğulu değil. Çölün ortasında yaşayan esmer Müslümanlardan kurulu Katar ile Rusya hiç bir olur muydu?

Olmazdı; olmadı da... Rusya'da Dünya Kupası yapıldı. Şu an tüm Avrupa, Rusya'yı aforoz etmek için uğraşırken, beş sene önce hep beraber poz veriyorlardı. Katar'a vurmak ise çok iyi bir PR getiriyor. Avrupa yine demokrasinin ve insan haklarının, kendi ürettiği kavramaların gücü için uğraş veriyor. Bu arada gidip oralarda iş yapıp para kazanmaya devam ediyor ama olsun.

Bu riyanın farkındayız. Dağa küsen tavşan gibi kalacağız ama olsun. Danimarka Futbol Federasyonu öncü olacak, saygın olacak, demokrat olacak ama olsun... "Neyse; en azından Katar'a karşı bir ses çıktı" diyerek bardağın dolu tarafına bakacağız.

Sonra da oturup Danimarka'nın Al Rayyan, Doha ve Al Wakrah'daki maçlarını televizyondan izleyeceğiz.

Biz de az riyakar değilmişiz...

Perşembe, Eylül 29

A Rainy Day In New York

Woody Allen'in tam da me too akımından dolayı hedef tahtasına konduğu dönemde vizyona giren, hatta bir sene de ertelenen filmi. O erteleme şu demekti; Woody Allen 1981'den sonra ilk defa bir seneyi vizyona film sokmadan geçirdi.

Hatta oyunculardan Rebecca Hall (çok kısa bir rolü vardı), filmde oynadığı için pişman olduğunu açıklamıştı. Timothee Chalamet, filmden kazandığı parayı bir hayır kurumuna bağışladı. Bazı oyuncular projede yer almalarından dolayı utandıkları için (öyle iddia edildi) sosyal medya hesaplarından filmin tanıtımını yapmamıştı,

Haliyle filmin batacağı düşünülüyordu. 25 milyon dolarlık proje battı mı batmadı emin değilim ama eğer başka bir zamana denk gelseydi Woody Allen'in kariyerinin iyi işlerinden biri olarak anlatılabilirdi. Şimdi ise kıyıda köşede kaldı...

Normalde pek sevmediğim bir tarzı olan Allen bu sefer bana göre iyi iş çıkarmış. New York'u kullanmaktan tabi ki vazgeçmemiş. Fakat şehri bir başrol oyuncusu olarak kullanmaktansa, akıcı bir hikayenin dekoru, mekanı gibi işlemiş. Zira bir romantik komedi için çok güzel ve heyecanlı bir öykü var. Diğer Allen filmleri gibi, diyaloglar üzerinden ilerlemiyor.

İki üniversiteli sevgili Gatsby (kendisi okulunu, Kürtçe çalışmaları programının varlığı için seçtiğini söyler) ve Ashleigh, okul gazetesi için ünlü bir yönetmenle röportaj yapacaklardır. İstikamet New York'tur. Gatsby zaten New Yorkludur ve sevgilisine doğduğu büyüdüğü şehri gezdirmek için çok heveslenir. Fakat güneşli bir günde geldikleri şehirde işler bekledikleri gibi gitmez. Önce yağmur yağar, sonra olaylar gelişir.

Tek gün içinde geçen filmleri zaten seviyorum. Eğer seyirciyi sıkmıyorsa, çok iyi bir konu yakalanmış demektir. Bu filmin sıkmadığını söyleyebiliriz. Özellikle ilk yarısı çok başarılıydı. Mizahın dozu yerindeydi. İzlerken, filmin sonunu beklemek için bir merak duygumuz doğdu.

Oyuncular çok iyi iş çıkarıyor. Gençler fena değil. Tam bu noktada Selena Gomez'e ayrı bir paragraf açmak lazım. Tabi ki filmin en iyisi değil ama onca usta ismin arasında hiç sırıtmamış. Bu da büyük bir başarı. Aynı zamanda yönetmen başarısı... Tabi onu gömenler de var ama sanırım bu ön yargıdan dolayı...

Filmin en iyi oyuncusu olarak Liev Schreiber gösterilebilir. Döktürmüş. Jude Law ve Diego Luna da çok keyifliydi.

Elle Fanning beni etkileyemedi ama bunun esas nedeninin salak karakterin salak olmasının çok göze sokulması olduğunu düşünüyorum. Timothee Chalamet de benim için abartılan isim olma yolunda ilerliyor. Bu filmde, 70'lerin Woody Allen filmlerinde Allen'in oynadığı karakterlerden birini canlandırıyor. Aynı eziklik, aynı panik haller... Büyük ihtimalle Allen; karakteri ve filmi, "Ben bu çağda 20 yaşında olsaydım New York'ta nasıl yaşardım" diye düşünerek oluşturmuş. Tabi soslar arasında biraz da Holden Caulfield var...

Zaten Allen sevenler bu filme pek geçer not vermemiş. Daha önce Özcan Deniz filmleri için bahsettiğimiz "Öncekilerin aynısı" eleştirisine benzer yorumlar gördüm. Haklılık payları vardır. Fakat akıcı konu ve düşük beklenti; filmden aldığım haz konusunda beni etkiledi.

İlginçtir 2019 yapımı bu film ve bundan bir önceki Wonder Wheel benden geçen not alan nadir Allen filmlerdendi. Usta tam yaşlanırken bana yakınlaştı diyorduk. Fakat bu sefer da taciz skandalı patladı. A Rainy Day in New York, gişede battı mı batmadı bilmiyorum ama bir sonraki Rifkin's Festival adlı filmini (50. filmi) hiçbir yerde doğru düzgün duyamadık bile. Herhalde ihale ona kaldı.

A Rainy Day In New York'u  bu kadar övdük ama beklenti de yükselmesin. Bir başyapıt değil. Sonuçta bir Allen filmi ve bir romantik komedi. Çıtırlık diyebileceğimiz türden. Beğendiğimiz senaryonun bazı kısımları da Yeşilçam'ı aratmayacak kıvamda. Fakat yine de gözleri ayırmadan izlenebiliyor. Çoğu Allen filminde sıkılıp telefona bakmışlığım vardır. Akıp gideni bulmuşken, ok saplamak olmazdı...


Çarşamba, Eylül 28

Hep Aynıydı Hamit Altıntop

Faroe Adaları yenilgisi hakkında birkaç cümle yazmaya gerek var mı? Emin değilim. O yüzden en azından, neden emin olmadığımı anlatmaya çalışayım.

Birincisi zaten grubu lider bitirmeyi garantilemiş bir takım var. Ortada bir başarısızlık yok. Oluşan tablonun ardından bir maç da kaybedilebilir. Keşke olmasaydı ama olunca da bir şey olmuyor.

Sık sık karşıma dünyaya rezil olma söylemi çıkıyor. Bu kısım da beni ilgilendirmiyor. Dünyaya rezil olup olmamak mıdır, sizin ne olduğunuzu belirleyen? Tam bir "Elalem ne der?" dürtüsüyle yetişenlerin korkusu. Hatta açıkça belirtmek lazım; zaten dünya sizinle o kadar ilgilenmiyor. Türkiye'nin ne yaptığı çok da merak konusu değil ve bu, bugün oluşan bir durum da değil. Çok daha eskiye dayanıyor.

Ayrıca Faroe Adaları gibi takımlar, artık eskisi kadar futbolu bilmeyen ekipler değiller. Avrupa'ya oyuncu ihraç ediyorlar. Öyle adanın barmeni, öğretmeni sahaya çıkmıyor artık. İyi kötü bir takım. Kötü bir takım ama takım. Ara sıra kötü takımlara da yeniliyor insanlar. Bu yenilgilerin formalite maçlarına gelmesi iyi bir şey. Çok takılmamak lazım. Kuntz ve ekibi takılsın da; bizim fazla irdelememize gerek yok şu anda...

Tabi ki A Milli Takım'ın eksiklerinden bahsedilebilir. Fakat buradan teknik direktör vurmaya ve yeni bir aktör belirlemeye çalışmak en basit tabiriyle haksızlık olur. Fakat bu konulara girmek istemiyoruz. Zira Türkiye'nin Faroe Adaları ile oynadığı maç ve aldığı sonuç beni çok ilgilendirmiyor. O akşam da ilgilendirmemişti. Maçı da izlememiştim. O saatlerde Yargı izliyordum mesela. İzlemeye gerek duymadığım bir maçın yenilgisine kıyamet koparacak değilim.

Fakat gündeme damga vuran maçın kendisinden çok, karşılaşmanın ardından Hamit Altıntop'un  TRT Spor'da yaptığı açıklamalar oldu. Hatta o açıklamaların sadece üç dakikalık kısmı. En çok rahatsız olanlar da basın mensuplarıydı. 

Altıntop'un teknik direktörünü savunan, yola onunla devam edeceğini söylediği açıklamalarında vurgusu sertti. Hedefi belliydi. Söyledikleri netti. Ve bu durum Stefan Kuntz'u eleştirmeyi hobi haline getirmiş basın mensuplarını bozmuştu. Aslında Altıntop'un açıklamaları hiç de şaşırtıcı değildi. Ne söylediğinden ziyade, nasıl söylediği gündem olmuştu. Ve konuşma tarzı son 20 yılda Türk futbolunun içindeydi. Üstelik TFF yöneticisi olana kadar da saygı gören bir üsluptu.

2010 yılında Azerbaycan'a yenildiğimiz maçtan sonra (dünyaya bir kez daha rezil olmuştuk) teknik direktörü ve takım arkadaşlarını eleştiren Hamit Altıntop, basın tarafından övgü yağmuruna tutuluyordu. Zira, oklar kendilerine yönelmemişti. O açıklamalar farklıydı, polemik yaratmaya ve ardından  tiraj/rating getirmeye müsaitti. O açıklamalar basın tarafından eleştirilmezdi, ancak övülürdü. Baş kahramandı Altıntop adeta... Takımın dobra tek üyesiydi. Zaten Almanya'da yetişmişti. Keşke futbolumuzu da yönetseydi...

Oysa kimse çıkıp, "Yahu kardeşim güzel konuşuyorsun da, soyunma odasından çıktıktan hemen sonra böyle konuşmasaydın" demedi. Belki takım içinde bir sorunun ilk kıvılcımı, ya da var olan yangının bina dışına taşan ilk anıydı. Bunu irdelemek varken, çekirdek çitler gibi izleyerek bir yandan da alevleri harlamak ne kadar doğruydu?

Geçelim o gümleri. Defteri açmaya gerek yok. Altıntop'un benzer konuşmaları çok vardır. Esas olan, her zaman o konuşmalar nedeniyle övülmesiydi. Oysa bu sefer oklar basına saplanınca, 40 yaşındaki adama had bildirmeye, onu yontmaya çalışmaya başladılar. Bir dönem "Keşke futbolu futboldan gelenler yönetse, mesela Hamit Altıntop çok uygun bir isim" diyenler, şimdi "Türk futbolu Hamit Altıntop'a mı kaldı?" demeye başladı.

Bu çelişkilere karşı durmak boynumuzun borcudur. Diğer yandan Stefan Kuntz'u harcamaya çalışıp, çok sevdikleri yerli teknik direktörleri getirmeye çalışanlara karşı durmak da boynumuzun borcudur. TFF, Kuntz'un arkasında durma gücünü ne kadar daha sürdürebilir bilinmez. Belki bizi de yarı yolda bırakırlar. Fakat en azından saflarımız belli olsun.

Stefan Kuntz tercihini eleştirecek 20 nokta bulabilirim ama bunların hepsi benim için 20 Eylül 2021'de, yani Kuntz'un imza attığı günde çöpe atıldı. Adam geleli daha bir sene olmuş, Uluslar Ligi'ni saymazsak (ki orada da grubu lider bitirmiş) sadece beş resmi maça çıkmış bir adamı eleştirmek için fazla aceleci değil miyiz?

Hamit Altıntop'u eleştirecek 20 noktayı şimdi bile bulur ve söylerim. Ama bunlardan herhangi biri TRT Spor'daki açıklaması olmaz. O açıklamayı yaptığı için kendisine eksi yazacak değilim. Masaya vura vura gerçekleri konuşan birileri lazım bu ülkede. 2010'da bu yüzden övülüyordu zaten, şimdi de bildiği yoldan ilerliyor... 

Seversiniz, sevmezsiniz ama hep aynıydı Hamit Altıntop... Fakat herkes aynı değil işte. Altı ayda değişir tüm işler. Buna karşı bir cephe oluşturmak da boynumuzun borcudur.

Pazartesi, Eylül 26

Domovoy

 


İlginç konusu ile sürükleyici bir Rus aksiyon filmi...

İlham krizine giren bir yazar, ilginç bir tesadüf eseri ile bir kiralık katil ile tanışır. Yeni romanı için ondan beslenmeye karar verir. Bir yandan roman ilerlerken bir yandan da olaylar gelişir.

Senaryo ilgi çekici, oyuncular çok başarılı, yönetmen Karen Oganesyan iyi iş çıkarıyor. Bir noktadan sonra heyecan azalmıyor ama aksiyon ve tempo düşüyor. O nedenle ikinci yarısında not kırmaya başlıyoruz. Oralar daha tempolu geçseydi veya tüm film aksiyondan arındırılıp biraz daha gerilim ve psikoljik ağırlıklı olsaydı bir başyapıta dönüşebilirdi. 

Fakat yine de izlenmeyi hak eden iyi bir film. Zaten biz de her zaman başyapıt aramıyoruz. Bu ilginç konusunun bize ufuk açması bile yeterli. Az bilinmesi enteresan değil; zira Rus filmleri genelde gölgede kalıyor. Belki ABD'li yapımcıların dikkatini çekip tekrarı çekilebilirdi. Veya çekilmiştir. Zira film 2008 yapımı...

Spoiler vermemek için çok uzun yazmadım ama cidden kaliteli bir yapım. Kısa yazı görüp içeriği boş sanılmasın.

Bu arada Domovoy, Türkçesi olan bir kelime değil. Slav kültüründe evin koruyucusu olan ama kızdırılmaması gereken bir yaratık olarak yer alıyor. Muhakkak filmde bu efsane ile iç içe olan sahneler, göndermeler mevcuttur. Bunlardan eksik kaldığım için de üzgünüm....

Pazar, Eylül 25

Ustalara Veda Rekabete Merhaba

Son maçını oynayan ve sahneden çekilen büyük usta Roger Federer için yapılan duygusal vedalara, yakılan ağıtlara, onu onurlandıran cümlelere saygımız sonsuz. Fakat zincire yeni bir halka eklemeyeceğiz. Zira milyarlarca insanın söylediklerinden daha farklı bir cümlemiz yok.

Diğer yandan da yola devam etmek zorundayız. Geleceğe bakmalıyız. Bu vedanın, ortada bırakılan büyük boşluğun sonuçlarını konuşmalıyız.

***

Roger Federer tek değildi. Onun vedasından kısa bir süre önce Serena Williams da tenisi bıraktığını açıklamıştı. Aslında objektif olarak baktığımızda ikisi de sadece resmi bir açıklama yapmıştı. Yoksa öncesinde, tenis onları bırakmıştı bile. Uzun zamandır en yüksek seviyelerinden uzak oldukları gibi, kısa bir zamandır da kortlara çıkmakta da zorlanıyordu. Veda edeceklerini biliyorduk, sadece resmi açıklamayı yapmalarını bekliyorduk.

Aslında onlar gerçek sahneden çoktan çekilmiş ve yerleri de dolmaya başlamıştı. En azından maddi olarak. Yani birileri çıkıp maç ve turnuva kazanıyordu. Yeni Grand Slam şampiyonları çıkıyordu. Peki onlar kadar kusursuz ve oyunu hükmeden oyuncular gelecek mi? Buna cevabımız yok, zaman gösterecek. Peki benzer bir hakimiyet gelmeli? Sanki buna cevabımız; hayır olacak...

Roger Federer tek değildi. Kariyeri boyunca, kendisi gibi kusursuz iki tane makine ile çarpıştı. Büyük üçlü, tenisi inanılmaz bir seviyeye çıkardı. Kendi aralarındaki maçlar nefes kesti. Alttan gelenlere büyük bir üstünlük kurdular ama onları da daha iyi olmaya zorladılar. Erkek tenisinin seviyesi inanılmaz bir noktaya yükseldi. Fakat yine de günün sonunda, bir turnuvanın başlangıcında şampiyonluk ihtimali olan tenisçi üç taneydi. Sürprize kapalıydı.

Dünyanın en çok sevilen sporcularından biri olmasına rağmen Federer için ilginç bir anket sonucu var elimizde. Tenisseverlere, "Federer sonrası spora ilginiz azalı mı artar mı?" şeklinde bir soru sorulmuş. Yüzde 18'i "azalır" derken, yüzde 28'i "artar" demiş. İlk başta şaşırtıcı gibi duruyor. Zira son bir haftada oluşan hava ve söylenen cümleler "Hiçbir şey aynı olmayacak" türküsüyle paralel...

Evet eskisi gibi bir durumun benzeri yaşanmayacak. Fakat yeni dönemde rekabetin daha çetin olacağı da bir gerçek. Seviye düşebilir ama bilinmezlik daha da çok artacak. Sporun ilgi çekici kısmı da bu değil mi zaten?

Kadın tenisinde ise durum daha vahimdi. Erkek tenisinde üç ihtimal vardı ama kadın tenisinde Serena her zaman tekti. Tarihin en dominant sporcularından biriydi. Onun yanına kimse yaklaşamadı. Tenis turnuvalarında şampiyonluk için iki ihtimal vardı. Ya Serena kazanırdı, ya da Serena'nın fiziksel bir sıkıntısı varsa başka biri kazanırdı. Üstelik ikincisi de her zaman yaşanan bir durum değildi. 

Kadın tenisine olan ilginin son yıllara kadar giderek azaldığını düşünüyorum. Her sene aynı takımın ve aynı sporcunun şampiyon olduğu bir branş ne kadar ilgi çekebilir ki? 

Bundan 10 sene önce bir tweet atmıştım. "Serena Williams tenisi bıraksa da, kadın tenisini izlemek cazip hale gelse" şeklinde. Sanıyorum beş sene önce bu tweet'i atamazdım. Zira yanlış anlaşılırdı. On sene önce Twitter polisliği yaygın değildi. Ve Serena Williams eleştirisinde bulunmak, kadın düşmanlığı veya ırkçılıkla eşleştirilmiyordu.

Oysa düşüncem kim olsa geçerliydi. Serena, çıtayı öyle bir yere koymuştu ki rekabet dozu giderek azalmıştı. Sonu belli filmleri izlemek bile değildi. Aynı filmi tekrar tekrar izlemek gibiydi. Acaba bu sefer farklı bir son olur mu diye beklerken, yine aynı sonla karşılaşıyorduk.

Tabi ki biraz mübalağa yapıyorum. Zaten Serena da ara sıra kaybediyordu. Fakat ne zaman kaybedeceği belli olmadığı için sürprizi yakalamak da kolay olmuyordu. Rafael Nadal'ın katıldığı Roland Garros turnuvasını izlemek gibiydi...

ABD'li oyuncunun son dört senede sahnede çekildiğini düşünürsek (son Grand Slam şampiyonluğu 2017); son dört senede dokuz farklı Grand Slam şampiyonu ortaya çıktı. Ne büyük bir zenginlik.  Bu isimlerden yedisi, bu dört sene içinde kariyerlerinde ilk kez Grand Slam şampiyonu oldular.

Bu zenginliği seviyorum. Kimisi ise dominasyonu sevebilir. Olabilir. Fakat zenginliği sevdiğim için Serena taraftarı olmadım. Serena'nın yenilmesini istedim. Zaman zaman insanlar güçlülerin yenilmesini ister. 2009 Barcelona güzeldi ama 2010'da artık sıkmaya başlamıştı. İspanya 2008-2010'da iyiydi, seviliyordu ama sonrasında sıkmaya başlamıştı. Bulls, Golden State Warriors, Manchester United ve daha niceleri bu duyguyla karşılaştı. Fakat iş Serena'ya gelince, bunun bilinçaltındaki bir ayrımcılığın dışa vurumu olarak ilan edenler de oldu.

Haliyle hasretle Serena'nın sahneden çekilmesini bekledim. Federer için aynı derecede hissetmedim, zira ne olursa olsun büyük üçlü korta ayrı bir heyecan getiriyordu. Fakat yine de alttan gelen bir kuşak, onların yanında heba oldu gitti. Bizim gibi tenise ucundan meraklı olanlar için, yani çok takip etmeyip sadece belli başlı turnuvaları izleyenler için, birbirine benzeyen yıllardı. Hep aynı aktörlere denk geliyorduk. Fakat yalan yok, müthiş maçlardı. Diğer yandan; o üçlünün müthiş maçları gibi maçları, Serena korttayken bulamadık. Serena çıktı, yendi ve gitti. Ne kadar heyecansız...

Neyse; olan oldu ve Serena bıraktı. Federer de bıraktı. Duygusal bir vedaydı. 10 yıl boyunca izlenen dizinin son bölümü gibiydi. Bir yaz tatilinin son günü gibiydi. Ne o dizi, ne o yaz tatili unutulamayacak. Fakat daha sonra yine yeni diziler izlenecek, yine yeni tatillere çıkılacak. Belki de daha güzelleri, daha heyecanlıları olacak.

Kısacası vedalar güzeldir ama yola devam etmek gerek. Yol, arkada kalanlardan daha fazlasını barındırır.

Cumartesi, Eylül 24

Effroyables Jardins

 

Burnumuzun dibinde savaşlar varken ve çok daha geniş bir savaşın kokusunu burnumuzda hissederken izlenebilecek bir film miydi emin değilim. Fakat kesinlikle müfredata sokulması gereken ve ağaç yaşken eğilirken her çocuğa izletilmesi gereken filmlerden. Hatta bir roman uyarlaması olduğu için, kitabının da bir yaz tatili ödevi olarak verilmesi de gereklidir bence.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Fransa'da geçiyor hikayemiz. Aslında biraz daha sonrasında... Savaşın bitişinden yıllar sonra başlıyor öykü. Karşımızda bir kasabada palyaçoluk yapan bir baba ve ondan utanan oğlu var.

Sonra 1940'ların başına dönüyoruz ve babanın neden büyük bir şevkle palyaçoluk yaptığını öğreniyoruz. 

Savaş filmlerini ikiye ayırmak gerek. Birincisi cephede geçenler, ikincisi sivilde geçenler. Hepsinin iyi ve kötü örnekleri var ama bir genelleme yaparsak sanırım cephede geçenler daha 'heyecanlı', sinemaya biraz daha uygun ama bir yandan da birçok insanın bilmediği bir dünyayı anlattığı için biraz "fantastik" kalabiliyor. Sivilde geçenler ise daha sert, daha vurucu, daha gerçekçi...

Zira bir savaş çıktığında herkes cephede olmayabilir ama herkes köyünde otururken savaşı muhakkak bir şekilde hissedecektir. Belki cephedeki gibi bir kan gölünün içinde olmayacak ama herkesin ucundan yakalayacağı ortak zorluklarla mücadele edecek. Haliyle cepheye gitmemiş olduğumuz için, buradaki karakterlerle empati kurmamız çok daha kolay oluyor. Ve bizi daha çok etkiliyor.

Effroyables Jardins, oldukça etkileyici bir film. Savaş, gündelik yaşam, komik palyaço, silah, asker, sivil gibi birbirine zıt kavramların iç içe olması sebebiyle duygular da karışıyor. Bazen gülüyor, bazen gözlerimiz doluyor. Hatta son sahnede karakterlerden biri bize bunu gösteriyor. Biz de onu izlerken aynı duruma düşüyoruz.

Esasında filmin dram yükü çok fazla değil. Ajitasyona kaçmıyor. Buna rağmen birçok noktada insanlara "Sen olsan ne yapardın" sorusunu sorduruyor. Bu da vicdanlı insanlara başka bir yük getiriyor. Vicdanlı insanları biraz daha sarstığını düşünüyorum. O son sahnedeki duygusal patlamalar da bunun eseri.

Filmin başrollerinde komedi filmlerinin usta ismi, Le diner de Cons adlı filmden hatırlayacağımız Jacques Villeret  ve yine aynı filmdeki partneri Thierry Lhermitte var. Effroyables Jardins, Villeret'nin son filmlerinden biri. 2003 yapımı filmden iki sene sonra hayata veda ediyor. Bu filmde de ustalığını sergiliyor. Diğer oyuncular da çok iyi eşlik ediyor. Karakterler çok iyi tasvir edilmiş. Yan karakterlerin filme katkısı, ortamı anlatmaya katkısı muazzam.

Film hakkında internette çok fazla yorum bulamadım. Aslında en çok da; kitabı okuyanların film hakkındaki yorumlarını merak etmiştim. Acaba bir klasik olarak "Kitabın hakkını veremeyen filmlerden" biri mi çıkacaktı? Bunu öğrenemedim. Ama zaten yine de kitabı okuma isteğim arttı. 

Sonuç olarak çok iyi bir filmle karşı karşıyayız. kesinlikle tavsiye edilir. Fakat bu savaş haberlerinin arasında izlemek pek de sağlıklı olmayabilir.

Cuma, Eylül 23

Bir Kez Daha

 


Bir kez daha geliyor, bizi üzen yanlış bir telaffuz gibi sonbahar

Perşembe, Eylül 22

İlk Öpücük

Büyük şehrin uzağında bir kasabada (veya en azından kendi halindeki bir semtte) yaşayan, o çevrede yaşayan herkesin tanıdığı ve çok sevdiği, çocuk ruhlu olduğunu sokakta top oynayan çocukların maçına karışarak gösteren, senaristler tarafından esprili olduğu iddia edilen ama kötü espriler yapan, tabi ki hayvansever olan genç ve çapkın bir erkek....

Bu profilden sıkılmadık mı? Zira ya dizilerde ya da sinema filmlerinden karşımıza bu tip çıkıyor devamlı. Bunun bir diğer versiyonu ise içine kapanık, nemrut ama dürüst ve hakkaniyetli karakter. Bu ikisi sektörü sırtlıyor adeta ama sanırım ilk paragraftaki biraz daha önde.

İlk Öpücük filminde Murat Yıldırım'ın canlandırdığı Hakan karakteri tam olarak böyle. Film de zaten bir uyarlama. Adam Sandler ile Drew Barrymore'un başrollerini paylaştığı 50 First Dates adlı filmin bir benzeri. Hafızasını kaybeden kadın ve onu her gün tavlamaya çalışan erkek. Aslında konu benzerliğinin çok büyük sıkıntısı yok. Ne de olsa tüm dünyada ilgi çeken ve bazı ülkelerde de (Meksika ve Japonya) tekrar tekrar çekilen bir senaryo vardı önümüzde.

Dış yüzey belliydi. Fakat en azından bizim versiyonumuzun iç tarafları biraz güzel ve aklıda kalıcı olsaydı. Oysa son yıllarda izlediğimiz yaz dizilerinin ve romantik komedi filmlerinin bir benzeri gibi bir iş çıktı karşımıza. İşte örnek yukarıda tanımladığımız Hakan karakteri... Uyarlama bir filmin içinde yaz dizisi uyarlamaları konmuş. Bina madem dışarıdan aynı, bari içerideki mermerler, avizeler falan biraz özgün olsaydı...

Kötü espriler, ilerlemeyen senaryo (kız hafızasını kaybetmiş nasıl ilerlesin?!), zayıf oyunculuklar... Gerçi Öykü Gürel'den halen ümitliyim. Sesi ve mimikleri ona doğal bir potansiyel yüklüyor. Fakat yıllardır onun üzerine koyamadı. Bir seviye atlasa ne güzel olacak. Diğer yandan, Suskunlar'da oynamış bir ismin ise bu kadar zayıf kalması (Murat Yıldırım) çok üzücü. Zaten o kadronun da en zayıfıydı ama bari bu kadar da olmasaydı...

Filmin ilk yarısı yine de vasata ulaşmıştı. Bir noktaya kadar iyi gitti. Fakat ikinci yarı gerçekten çekilmez bir hal aldı.

Bizim de aklımızda tek bir soru kaldı: Cezmi Baskın! Üstat; senin ne işin vardı burada?

Çarşamba, Eylül 21

Dünya Vatandaşı

Yarın Uluslar Ligi'nde karşılaşacağımız Lüksemburg'un en tehlikeli oyuncusu Gerson Rodrigues'in kariyeri çok renkli durmuyor mu?

Daha önce Caniggia için yazmıştık benzer bir post. Tabi ki Gerson'un olayı onun kadar görkemli değil. Fakat yine de insanın, bazı açılardan kendisine gıptayla bakmasına neden oluyor.

Öncelikle, kendisi bir Lüksemburglu değil zaten. Portekiz'de doğuyor. Tabi ki büyük ihtimalle kökleri başka bir ülkede. 

Sonra Fransa'ya gidiyor, Metz'in altyapısına giriyor. Orada A takıma çıkamayınca Lüksemburg'a gidiyor. Yeni ülkesinde yeni takımlarda forma giyiyor. Ardından da ver elini Hollanda.

Buraya kadar Batı Avrupa.... Artık doğuya geçme zamanı. Önce Sheriff ile Moldova... Sonra daha doğuya, Uzak Doğu'ya; Jubilo Iwata için Japonya'ya  Ardından geri dönüş Doğu Avrupa'ya... Dinamo Kiev, Ankaragücü, Eyüpspor... Arada bir Fransa yapıyor, şimdi ise Suudi Arabistan'da...

Toparlayalım. Takımlar biraz renksiz ama dolaştığı coğrafyalara bakalım. Portekiz, Fransa, Lüksemburg, Hollanda, Moldova, Japonya, Ukrayna, Türkiye, Suudi Arabistan...

Harika değil mi? Gerçi bazı ülkeler kulağa pek hoş gelmiyor. Fakat bu tecrübeleri edinebilmek şahane bir zenginlik olsa gerek. Hepsi birbirinden farklı. Futbolculuğun güzel taraflarından biri herhalde. Sen oku mühendis ol mesela, işinde de çok iyi ol, iyi paralar kazan; belki bu kadar ülke gezemezsin. Adam vasat bir oyuncu olarak geze geze topunu oynuyor. Umarım iyi ve bol anılar biriktirmiştir. Yaşadığı deneyiminin hakkını vermiştir.

Üstelik bu adam henüz 27 yaşında. Kariyeri sona erdiğinde listeye 5-6 yeni ülke daha eklemiş olabilir. Çok iyi...

Salı, Eylül 20

Çok Film Hareketler Bunlar

Çok Güzel Hareketler Bunlar, sevdiğim bir oluşum olmadı. Fakat hakkını vermek lazım, ilk kadro diğerlerinden çok daha iyiydi. Ya da ilk olduğu için bizi daha çok etkilemişti. Gerçi ilk cümlede dediğim gibi; beni o kadar da etkilememişti ama en azından ilkti ve daha özgündü.

Şimdi dönüp bakınca, o kadrodan birçok insanın popüler kültürde yeri olduğunu görünce ufak bir yakınlık, en azından aşinalık hissediyorum. Yeni kadrolara hiç hakim değilim mesela. Bu kalite farkını mı gösterir yoksa ilk olmanın avantajını mı bilemiyorum.

2010 yılında, eski kadro en popüler zamanlarındayken, herhalde "Hazır musluk akıyorken" şeklinde düşünerek bir film çekmişler. Aslında benim haberim yoktu ama filmi izleyince bazı sahnelerin yıllar boyunca devamlı internette önüme düştüğünü fark ettim. Mesela halk arasında Günübirlikçiler olarak bilinen; esas adı Filmsiz Fragman skeci gayet iyi biliyordum.

Ve evet skeç.. Film dokuz ayrı skeçten oluşturulmuş. Yekpare bir film çıkarmamışlar. Peki neden yukarıda "Hazır musluk akıyorken" tabirini kullandım? Zira film, televizyonda gördüğümüz skeçlerin aynısıydı. O skeçler seviliyordu. Neden benzer bir üretim sinemada da olmasın?

Zaten tam da bu noktada, filmin tanıtımını "Daha önce kullanılmamış bir anlatım dili" olarak tasvir etmeleri de pek şık olmamış. Zira bırakın başka ülkeleri, bırakın bizim ülkeyi; kendilerinin bile sık sık kullandığı bir dille filmi devam ettirmişler.

Günah mı benzer bir iş yapmak? Tabi ki değil. Fakat beklentiyi bu kadar arşa çıkarmanın bir anlamı yoktu. Gerçi ben de çok arşa çıkarmamıştım. Anlatım dilinden kasıt herhalde, tiyatro sahnesinde yapamadıkları efektleri yapabilme özgürlükleriydi. Bu sayede ekibin eli daha dolu hale gelmiş olabilir. Fakat bu avantajı da çok iyi kullandıklarını sanmıyorum. Gerçi yönetmen koltuğunda oturan Ozan Açıktan'ın, projeyi en azından ortalama bir seviye çıkarmış.

Yine de iyi tarafları yok değil. Filmsiz Fragman'dan bahsettik. Kafamıza kazındı. Demek ki iyi iş. Bence en komiğiydi. Uçak fena değildi. Bisiklet vasattı ama flachback kullanımları ile oluşturulan hikaye hoşuma gitti. Uçanları Vurmasınlar kötüydü ama başındaki Vizontele Tuuba göndermesi gözleri yaşarttı. Bu arada o skecin çekildiği okulun bizim Kadıköy'deki, eski ismi Kenan Evren Lisesi olan okul olması da oldukça manidar! Hıyarlı Baba kötüydü ama en kötüsü ilk baştaki Dubalar ve Kız Tavlama'ydı ki bunların hemen başlangıçta arka arkaya olması ufak bir kapatma isteği de doğurdu,, Sivrisinekler ise çok sıkıcıydı.

En güzeli ise açık ara Elalem Ne Der'di. Gerçi komedi unsuru, klasik ÇGHB izleyecisni sarmamış olabilir. Oysa senaryosu ile, şarkısıyla, kelime oyunları ile kusursuz bir işti. Sanırım tamamen Zeynep Koçak'ın kaleminden çıkmıştı. Aslında başladığımız yere geri dönmenin tam vakti. İlk kadronun bence en sağlam ismi Zeynep Koçak'tı. Onun yazdığı skeçler her zaman çok iyiydi. Bütün bir ekip Yılmaz Erdoğan'ın kariyeri boyunca canlandırdığı karakterlere özenmiş bir halde karşımıza çıkarken, o Erdoğan'ın kaleminden parçalar sunuyordu. Oyunculuğu da fena değildi. Fakat ekibin büyük bir kısmı adım adım ilerlerken, o hep geride kaldı. Bunun bir nedeni olarak yaşadığı ilişkiler ve hayal kırıklıkları öne sürüldü. Bu kısım beni ilgilendirmez ama bence yetenekli birini sahada görme şansımızı kaybetmemiz bizim açımızdan üzücü.

Oyuncular açısından ise Büşra Pekin'in pestilini çıkarmış ekip. Neredeyse her skeçte o var. Eser Yenenler ve İbrahim Büyükak'ın günümzüde bu kadar sivrilmiş olması bana çok ilginç geliyor. Bülent Parlak veya Şahin Irmak ikisinden de daha iyi oyuncular mesela. Neyse; iç işlere, kıyaslara çok girmeyelim. Aradan yıllar geçmiş, herkes kendi yoluna girmiş.

2010 yılında yapılmış bir filmi (dokuz skeci) bu kadar uzun değerlendirmeye de gerek yoktu. Fakat izledikten sonra, Zeynep Koçak'a ayrı bir paragraf açmak gerektiğini düşündüğüm için uzun bir içerik çıkarmak istedim.

IMDB puanının 4.4 olması ise şaşırttı. Türkiye'de daha kötü komedi filmlerine gülen ve puan veren insanlar bu sefer cimri davranmışlar. Sanırım onlar da televizyonda her hafta gördükleri ürünün bu sefer önlerine parayla gelmesini, veya başka bir ifadeyle; para ödedikleri ürünün aslında her hafta bedava olan ürün olduğunu görünce kızmışlar. Haklılar da bence...

Pazartesi, Eylül 19

Bir Garip Şampiyonluk Hikayesi

Garip istatistikleri ve onlardan doğan hikayeleri seviyoruz.

Mesela, çok az maç kazanarak bir şekilde şampiyon olan takımlar iyi bir örnektir. Özellikle Dünya Kupası gibi az maçın olduğu turnuvalarda çok çıkar... En bilindik örnek, Euro 2016'daki Portekiz'in berabere kala kala şampiyon olmasıdır.

O zaman şimdi yine tarihten bir yaprağı açalım. 1987-88 sezonunu Galatasaraylılar, şampiyon takımı yenerek elendikleri Şampiyon Kulüpler Kupası ile hatırlar. Şampiyon olacak takım PSV Eindhoven'dır. Hollanda ekibi, turnuva boyunca sadece tek bir maçta yenilmiştir. O da Ali Sami Yen Stadı'nda oynanan rövanş maçıdır.

3-0'lık ilk maçın ardından 2-0'ı yakalayan Galatasaray, turu geçememiş ama bir sezon sonraki Xamax efsanesinin provasını yapmıştır. Normal olarak; kısa sürn 1987-88 turnuvasının hafızamızdaki yeri bu anıyla sınırlı kalmıştır.

Fakat bir de işin PSV tarafı var. Tamam, onlar sadece bir kez yenildi ve o da Galatasaray'a karşıydı ama turnuva boyunca da sadece üç kere kazanabildiler. 

Toplam dokuz maç oynadı PSV. Galatasaray'ı yenerek başladı, yenilerek devam etti. Sonrasında da Rapid Wien'i iki maçta da yendiler. Fakat bu kadar! 

Sonraki tur; Bordeux. İki maç berabere. 1-1 ve 0-0. Deplasmanda atılan bir gol (Wim Kieft) turu getiriyor.

Yarı final. Yine aynı skorlar, yine deplasman golü kurtarıyor. Üstelik rakip bu sefer Real Madrid. Hugo Sanchez'in golüne, Edward Linskens cevap veriyor. Rövanşta kaleyi kapatınca gerisi geliyor.

Finale geçiyoruz. Stuttgart'ta tek maç üzerinden oynanıyor. Rakip Benfica. Zaten adamların üzerinde Bela Guttmann'ın laneti var. Burada da penaltılarla bir kez daha kaybediyorlar. Yani PSV kazanıyor.

Acayip bir durum. Teknik direktör tandık bir isim; Guus Hiddink. Zaten garantici ve pragmatik bir adamdır. O sezon sayesinde de kariyeri gaza basıyor. Gerçi arada bir Fenerbahçe tökezlemesi var ama olsun.

Bu arada Benfica'nın o sezondaki hikayesi de bu yazıya uygun bir konu. Toplam dokuz maç yapıyorlar. Bu maçların sekizinde (final dahil) gol yemiyorlar. Sadece çeyrek final rövanşında Anderlecht'e 1-0 mağlup oluyorlar. Fakat ilk maçı 2-0 kazandıkları için yola devam ediyorlar.

Sonuç olarak; sadece üç maç kazanan, sadece tek gol yiyenin elinden kupayı alıyor.

Pazar, Eylül 18

Suepeullit

Split, bir bowling terimiymiş. Ortadaki tüm lobutların devrilmesi ve iki kenarda iki ayrı lobutun kaldığı anı ifade ediyormuş. Suepeullit de onun Korecesi. Aslında her dilde split olarak anılıyor. Bizim bildiğimiz en ünlü Split, Hajduk Split ama onların konuyla alakası yok.

Güney Kore sineması yine yapacağını yaptı. Çok güçlü ve sert bir filmden bahsetmeyeceğiz, zaten onu da vadetmiyor ama izlenecek orta-üst seviye film arayanlar için çok doğru bir örnekle karşı karşıyayız. Sinemanın ne olduğunu çok iyi çözen Koreli yönetmenler, bize yine ihtiyacımız olanı veriyor.

Dram var ama çok değil; ajitasyon yok. Komedi var ama laçka değil. Heyecan var. Dibe vurma hikayesi var, oradan kurtulma çabası mevcut, hayatı kesişen karakterler var, düşmanlar var dostluk var, duygu var... Her şey var, hepsi gereken dozda...

Akışı en bazından beri tahmin edebiliyoruz. Hiçbir sürprizle karşılaşmıyoruz ama buna rağmen hikaye öyle ilerliyor ki, devamlı heyecan içinde kalıyoruz. Zaten olması gereken de bu. Bir filmden tat almanın sırrı burada yatıyor.

Kısa bir özet verelim. Kahramanımız Cheol Jon bir zamanların efsanevi bowling oyuncusudur. Fakat sonrasında başından dramatik bir olay geçer. Sakatlanır ve bowlingden uzaklaşır. Daha doğrusu profesyonel seviyeden uzaklaşır. Yoksa, kız arkadaşı mı yakın arkadaşı mı belli olmayan Joo Hee ona bahis içerikli maçlar ayarlar. İkili böyle yollarını bulmaya çalışırken, otizmli Park Young ile karşılaşırlar. Onun da inanılmaz bir bowling yeteneği olduğunu keşfederler ama bu çocuğu zaptetmek de pek kolay olmayacaktır.

Senaryo biraz inandırıcılıktan uzak gibi gözükebilir. Fakat yönetmen ve senarist Kook-He Choi, bir gün bir bowling salonunda otizmli bir oyuncuyla karşılaşınca hikayeyi döşemeye başlamış. Biraz Rain Man, biraz başka filmlerden soslanarak ortaya çıkan güzel bir yemek...

7 Beonbangui Seonmul gibi, beslenmek için Kore sinemasına bakan sinemacılarımız ve yapımcılarımız varsa  Suepeullit'i atlamasın.

Cumartesi, Eylül 17

Çıkarmayın Formayı


Bazı olayların bize veya bizden daha Doğu'da yaşayan toplumlara özgü olduğunu düşünüyoruz. Fakat yanılıyoruz. Konu futbol olunca, güney hattının en ucu da bizden farklı değil.

Avrupa'nın en batı noktalarından biri olan Portekiz, tabi ki tam bir Batı ülkesi sayılmaz. Ne de olsa serde Akdenizlilik var. Her ne kadar Akdeniz'e kıyısı olmasa da... Lizbon'a giden dostların sık sık belirttiği gibi, "Burası aynı İstanbul" denilen şehrin ve ülkenin toplumu da bizden çok farklı olmayacaktı.

Gelelim konuya. Bu adamlar niye çıplak? Bu adamlar Benfica takımı oyuncuları. Geçen hafta, Famalicao deplasmanında ter döktüler ve bu sezon oynadıkları tüm maçlarda olduğu gibi yine kazandılar. Fakat sorun saha içinde değildi.

Benfica gibi popüler bir takım için deplasmandan bahsetmek kolay değil. Dünyanın en çok üyeye sahip kulüplerinden birinin, ülkenin her yerinde taraftarı olması normal.

Famalicao deplasmanında da taraftarlar yalnız bırakmadı. Fakat Portekiz'de bazı stadyumlarda ilginç bir kural var. Aslında ilginç değil, zira bizim kulağımıza aşina gelebilir. Eğer takımınızı izlemek istiyorsanız ve deplasman tribününde değilseniz; o zaman formayla içeri giremezsiniz. Formayla stadyum önüne gelenlerin forması çıkarılıyor.

Bu yasalaşmış bir kural mı bilmiyorum. Fakat yetkililer bu ezberi geçen hafta, 10 yaşında bir çocuk üzerinde uyguladılar. Çocuğun maçı çıplak izleyen fotoğrafı tüm ülkede sansasyon etkisi yarattı. Olaylar da gelişti. Şimdi, bu kural veya bu gelenek yeniden tartışılmaya başladı.

Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde zaman zaman gördüğümüz, duyduğumuz olaylardan biridir formaya el koymak. Biz de yine de forma çıkarmak son çaredir. Genelde formanın üstü başka bir aksesuar ile örtülür. Portekiz bizden sıcak olduğu için, forma çıkarılmış herhalde.

İşte bu fotoğraf da o konuyla ilgili. Benfica futbolcuları yaşananlar protesto etmek için böyle bir yola girişmişler. İşe yarar mı göreceğiz...

Hem çocuğun tribündeki çıplak fotoğrafını manşete taşıyan hem de bu protestoyu organize eden ise A Bola gazetesi... Onlara da ayrı bir takdir belgesi bizden...

Cuma, Eylül 16

İkinci Şans



Özcan Deniz için yapılan en bilindik esprilerden biridir. Çektiği herhangi bir film için "Bir öncekinin aynısı" denir. Deniz'in filmlerini hiç izlemediğim için, bu şakaya gülsem de henüz hak verecek kıvamda değilim. Fakat bir şans verdiğim İkinci Şans, bugüne kadar izlediğimiz birçok filmin aynısı gibi duruyor.

Bu tespitteki en büyük payını Issız Adam alıyor. Özetle; çapkın bir şefin hayatının kadını bulması... Neyse ki bu sefer Cemal, (Hünal'a gönderme mi acaba?) dramatik bir sonla uğurlamıyor seyirciyi. Fakat hikayenin giriş ve gelişmesi, ufak nüanslar dışından benzer ilerliyor. Tabi ki Issız Adam'ın bir seviye daha derinlikli olduğunu (yine de yetersiz) kabul etmek lazım.

Varolan 4-5 Özcan Deniz filminden, İkinci Şans'a şans vermemin öncelikli nedeni tabi ki Nurgül Yeşilçay'dı. Her ne kadar Asmalı Konak'tan arkadaşı olan Deniz'in herhangi bir filminde oynamak için kritlerlerini düşürmüş olabileceğini tahmin edebilsek de, yine de burada yer alması önemli bir eşikti. İkilinin, dizinin senaristi rahmetli Meral Okay'a filmin sonunda selam göndermesi de, bizim gibileri tavlamaya yetti. O an, filmin kendisinden daha duygusal geldi bana.

Yeşilçay, Paramparça dizisinden hemen sonra çektiği ve çok benzeşen karakterler arası geçiş yaptığı projesinde müthiş oyunculuğunu gösteriyor. Aslında ne kadar eleştiri konusu olsa da Özcan Deniz de kötü bir oyuncu değil. Onu Aşkın Dağlarda Gezer ve Kolay Para dönemlerinden beri takdir ediyordum. Hatta yönetmenlik için de çok başarısız olduğunu belirtemeyiz. En azından iyi bir ekiple çalışarak, asgari standartları sağlıyor. Fakat senaryo sıkıntılı.

Kalem ortağı Avni Dilligil, hissenin ne kadarına sahip bilmiyoruz. Fakat İkinci Şans, Deniz filmlerinin ikinci bir şans almasını engelliyor. Gerçi klasik sinema seyircisini tavlayabilecek şifreleri katmayı biliyor. Sıradan insanların sıradan hikayelerini olağanüstü bir hikayeymiş gibi anlatmak ve karşı tarafa birkaç klişeden fazlasını söylememek çok yeterli. Hem seyircinin görmek istediğini veriyor hem de onu hafta sonu eğlencesinde boğmuyor. Basit bir konu, harcanmış para sayesinde çok iyi kullanılan kamera, renkler, görüntüler, popüler kültür alıntıları, doğru şarkı seçimi... Bitti gitti...

Yine de basit bir filmin pozitif tarafları da var. Film 2016 yılında çekildi. Türk sinemasının komedi ve korku filmlerinin arasına sıkıştığı bir dönemde, en azından farklı bir konuyu gişeye getirebiliyor. Eh bu da fena bir katkı sayılmaz.

Perşembe, Eylül 15

Baggio İlhan

"Mahalledeki lakabım Roberto Baggio'ydu. Şimdi bakma böyle çirkin olduğuma, yüzüm o sıralarda Baggio'ya benziyordu. Saçların yanlarını alınca da bir benzerlik ortaya çıkıyordu. Arkası ince-uzun bir ense, yanları alınmış uzun bir saç... Mahallede iyi top oynuyoruz diye verirlerdi bize gazı, biz de koşa koşa berbere gidip 'Baggio yap bana' derdik."

İlhan Palut / Socrates 2022 Temmuz