Cuma, Aralık 3

By The Sea


 "Evliliğimi kurtarmak için bu filmi çektim ve Brad ile beraber oynamak istedim"

Angelina Jolie, yıllar sonra bu açıklamayı yaptı. Evliliğini kurtaramadı ama bizlere ilginç bir film bırakmadı. İlginç zira, bazı açılardan çok iyi bazı açılardan ise tatmin edici değil.

İklimler'den hemen sonra By The Sea izlemek belki de doğru tercih değildi. İnsanı biraz depresif düşüncelere itebilir. İlişkilerini kurtarmak isteyen entelektüellerin mücadelesine iki farklı gözle bakıyoruz. Biri buralardan, diğeri Batı'dan... Aslında karakter tahlilleri sayesinde iki farklı toplumun yaşadığı farklı buhranları ve birbirlerinden hangi konularda ayrıldıklarını gözlemleyebiliriz. Bunun için veriler mevcut. Fakat Jolie'nin karakterleri biraz yarım kalan tasvirlerle dolu.

Zaten bunlar sosyolojik bir çalışma değil, bir sinema filmi. Nuri Bilge Ceylan da Angelina Jolie de işin kurgusal kısmında biraz zorlanmışlar ama görsel kısımda çok büyük başarı sağlamışlar.

İklimler'i kenara bırakalım. Yazımızın konusu olan filmimiz 1970'lerde geçiyor. Mekan, Güney Fransa sahilleri olsa da Malta'daki bir adada çekilmiş. Burayı arka plan olarak kullanmak filme çok şey katmış. Görüntü yönetmenliği (Christian Berger) muhteşem. Müzikler (Gabriel Yared) daha da güzel. Oyuncularımız zaten standart üstü (Gerçi kendi standartlarında düşük kalmışlar ama yine de fena değiller). Fakat hikaye zayıf kalıyor. Aslında ilk yarısında filme tutunuyoruz. Bunda, yukarıda saydığımız unsurların payı büyük. Fakat ayrıca "Bu çiftin problemi ne?", "bu dörtlü arasında neler olacak?" tarzı sorular da merakımızı çeliyor.

Ne yazık ki, filmin son kısmında bu sorularda felsefi, ruhani, varoluşsal veya sert, vurucu, çatışmalı, provokatif, cevaplar bulamıyoruz. Dağ fare doğuruyor. Avrupa sineması gibi başlayıp, Hollywood gibi bitiyor. Hissettiğimiz karamsarlığın nedenini spoiler vermemek için açıklamayacağım ama bu kadar basit bir nedene dayandırılması hayal kırıklığına neden oldu.

Günümüz toplumunun seyircisi için çelişkili bir durum ortaya çıktı. Çelişkiyi anlatmak için şöyle bir durumdan bahsedebiliriz. Eğer bu filmin konusu 1900'lerde geçseydi, karakterlerin bohem yaşantısı, dönemin toplumuna göre çok radikal kalırdı ve gerçekçi görünmezdi. 2000'lerde geçseydi, bu sefer de karakterlerin mesele ettiği duygusal çöküntüler basit kalabilirdi. Zaten izlerken bile bizde o duyguyu uyandırdı.

Jolie konuyla ilgili olarak "Çağdaş yaşamın birçok dikkat dağıtıcısını ortadan kaldırdığı için filmi 70'lerde çektik" ifadesini kullanmış. Belki de karışıklık da buradan doğuyordur. "Biri bizi gözetliyor" isteğini ancak 40 yıl önceki insanlar hisseder. Zira zaten birçok dikkat dağıtıcı size gerekli gözetleme ihtiyacını sunuyor. 

Tüm çabalara rağmen filmin ana karakterleri Vanessa ve Roland arasında yaşanan sorunu çok fazla içselleştiremiyoruz, filmin sonunda da "Her şey bundan mıydı" diyoruz. Tabi başa gelmeden çekilmez. Bilemiyoruz. Belki de biz yanılıyoruzdur. Fakat o bohemlikten, bu kaygı çıkmaz gibi duruyor. Öte yandan Jolie'nin o dönem yaşadığı hastalığın da filme etkisi olabilir. Öyleyse ilk baştaki alıntıyı düşününce de bunun gerçek bir hikaye olduğunu var sayabiliriz. O zaman bize laf düşmez. Fakat seyirciyi yakalama konusunda yetersiz kaldığını da inkar edemeyiz.

Bir internet sitesinde isabet bir yoruma denk geldim: "Film olmasa, çok güzel aslında"...

Nokta atış bir tespit. Sahne sahne izleyince insan duygulanıyor, coşuyor, hayran kalıyor. Fakat konuya dahil olunca filmin sonu gelmiyor.

Zaten bizim hikayemiz de değil. Ne 14 yıllık evli bohem çift Roland ve Vanessa, ne de cicim aylarını yaşayan Lea ve Francouis bize pek hitap edemiyor. Bizim adamımız  barda işini gücünü yapan, geçen sene eşini kaybeden ve onu özleyen, 14 yıllık evlilere "Yeni başlıyorsunuz" diyen ve geçmişte yaşayan Michel... 

Onun replikleri ve sahneleri en doyurucu olandı. Yine de filmden aldığımız şeyler fazla. Olmamış, yarıda kalmış veya çok uzamış. Eksikleri çok. Fakat göz atmaya değer. Hatta tam anlamıyla 'göz' atmaya değer...

Perşembe, Aralık 2

Bir Penaltıdan Daha Fazlası

 


Panenka penaltısı bugün doğmadı ama Antonin Panenka bugün doğdu.

Ve Panenka, bir penaltıdan daha fazlasıydı...

Çarşamba, Aralık 1

İklimler

Nuri Bilge Ceylan'ın ilk dönemlerine çok aşina değilim. Yavaş yavaş o açığı dolduracağız. Fakat  zaten İklimler ilk dönem sayılır mı tartışılır. Üç Maymun ile başlayan dönemin hemen öncesi. Veya belki de Üç Maymun ile beraber İklimler'i bir araya getirip bir bağlantı dönemi olarak adlandırabiliriz.

Neyse, konu Ceylan külliyatı değil. Henüz eksiklerimiz var. Fakat İklimler'in 2010 sonrası filmlerin biraz gerisinde kaldığı muhakkak.

Akademisyen İsa'nın sinir bozucu halleri Kış Uykusu'ndaki Aydın'ın habercisi gibi. Bir Zamanlar Anadolu'da ve Ahlat Ağacı'nda taşrayı merkeze koyan senaryonun aksine burada bir kentli draması ve çatışması var. Bahar ve Serap arasında gidip gelen huysuz ve gıcık İsa (sevişmesi bile sinir bozucu adamın); dertleri bakımından Sinan, İdris, doktor Cemal, Nusret gibi karakterlerden ayrılıyor.

Zaten Nuri Bige Ceylan'ın oyunculuğu da Haluk Bilginer veya Murat Cemşir ayarında değil. Bu arada beklediğimden daha iyi olduğunu kabul etmem gerek. Ayrıca film süre bakımından da diğer filmlere göre kısa kalmış. 97 dakika bir çok film için 'kısa' sayılırken, Ceylan sineması için 'kısa film' tadında görülebilir.

Öte yandan yine müthiş bir görsel şölene şahitlik ediyoruz. Ceylan, beyaz kar örtüsünü muazzam kullanıyor. Bunun için Ağrı sahnelerine gidiyoruz. Fakat Kaş sahneleri de bir o kadar güzel. Kaş, İstanbul ve Ağrı üçlemesi; Kaş, İstanbul, Van üçlemesi ile canım sevgilim ile yaşadığımız pandemi öncesi dönemleri de hatırlatmadı değil. Tabi sanırım biz biraz daha mutluyuz.

İsa'nın kadınlarla ilişkileri ön planda olsa da ve en çok onlar bizi rahatsız etse de, taksi şoförüne yaptığı hareket onun karakterinin en büyük göstergesi. Üstelik tam da eski sevgilisine "değiştim" sözleri verirken, değişmediğinin tam bir işaretiydi. O taksi şoförünün Ufuk Bayraktar olması da hoştu. 

Kars'a iden Bekir, Ağrı'da taksiye başlamış... 

Kısacasu İklimler fena film değil. Nuri Bilge Ceylan için vasat, Türk sineması için nadide bir film.


Salı, Kasım 30

Savcı da Benim Hakim de


Geçtiğimiz günlerde haber sitelerine bir haber düştü. 

Son yıllarda artan kosan maç yayınlarını engellemek için TFF'ye tam yetki verilecekmiş. Kanun mecliste kabul edilmiş.

Haberin kamuoyundaki yankısı, "Eyvah artık kaçak yayın izlemek zorlaşacak" ve "Eee öyle kaçak izliyordunuz, tabi ki müdahale olacaktı" çatışmasından ileri gitmedi. Oysa kaçırdığımız başka bir nokta var. O da tam olarak şu: TFF kim oluyor?

En baştan başlayalım. TFF, özerk bir kurum. En azından kağıt üzerinde bize söylenen bu. Sadece bize değil, UEFA ve FIFA'ya söylenen de bu. O tarafı kandırmak kolay. Bizi de kabullendirmek kolay. Biz fiilen özerk olmadığını biliyoruz.

Fakat yasal olarak işleyiş halen özerk. O nedenle uluslararası kurumlarından herhangi bir rahatsızlık gelmiyor. Gelmesin de, bizim güncel konumuzu ilgilendirmez.

Biz, TFF'nin özerk olduğu inanışından gidelim. Yani TFF'nin bir devlet kurumu olmadığını, bağımsız bir yapıda olduğunu düşünelim. Yani sivil bir yapı...

Bağımsız bir oluşumun, meclis kararıyla istediği kişileri cezalandırma, istediği kararları alma yetkisine sahip olması mümkün müdür? Yargıya ulaşmadan, kendi istediği gibi, hatta o bahsettiğimiz haberlerde iddia edildiği gibi 10 dakika için karar alıp eyleme dökme yetkisi hukuka uygun mudur?

Böyle bir yetki bir kuruma ve onun içinde yer alan insanlara nasıl verilebilir? O insanları kim denetleyecek? Nasıl karar alacaklar? Türkiye'de çok sayıda kaçak yayın yapan internet sitesi olduğunu biliyoruz. Bazıları çok büyük gelirler elde edenler meşhur siteler. Bazıları ise ufak siteler. Mesela TFF'de bu konu üzerinde çalışan kötü niyetli biri, bu sitelerden biriyle içli dışlı olsa ve o siteye "Oyna devam" derken diğerlerini kapatsa, kim ne diyecek? 

Burayı geçelim. Başka bir noktaya gelelim. Bu işin "polisi" TFF midir? TFF, elindeki ürünü bir şirkete satmış. İnsanlar, o şirketten iyi hizmet almadıklarından veya pahalı olduğunu düşündüklerinden (sebep önemsiz) bir şekilde illegal oluşumlara yönelmiş. Zarar eden yayıncı. Tercih edilmeyen o. Kendi hataları veya kendi işleyişiyle ilgili bir sorun yaşamış. Ürünü satanın bu konuya dahil olmasına ne gerek var?

Şuna benzemiyor mu? Bir pamuk üreticisi ile anlaşıyorsunuz. Ondan aldığınız pamuklarla tekstil ürünleri üretiyorsunuz. Sonra başka biri sizin yaptığınız ürünlerin 'çakmasını' üreterek onları satıyor. Siz zarar ediyorsunuz. Konuyla ilgilenmesi gereken sizsiniz, zarar eden sizsiniz. Fakat öyle olmuyor. Konuyla, daha öncesinde pamuklarını satan üretici ilgileniyor. Açıklama da şu: Onlar böyle kaçak üretim yaparsa, biz pamuğu satamayız.

Peki mesela kendi organizasyonu olmadığı için Galatasaray - Lokomotiv Moskova maçındaki taraftar alımlarına ceza veremeyen TFF, Avrupa Kupası maçlarının yayını da kesebilecek mi? Mesela Lazio - Galatasaray maçını kaçak yayınlayan sitelere karışabilecek mi? Yoksa o iş UEFA'nın kontrolüne mi verilecek.

Veya UEFA, kendi ürününün haklarını korumak için TFF'ye gösterilen imtiyazı emsal gösterip, Türkiye'nin iç işlerine karışarak buradaki Avrupa Kupası maçlarının kaçak yayınların karışmayı talep etse ne yanıt verilir? Yoksa o iş Exxen'de mi olacak? Eğer öyleyse TFF'nin yapacağını niye Digitürk yapmıyor? Zaten yapmasın da...

Hadi tamam; Avrupa'yı karıştırmayalım. Fakat kaçak yayın veya korsan, geniş bir konu. Sadece futbolla sınırlı değil. Başka sporlar ve hatta başka alanlar var. 

Mesela Netflix'e, Netflix dizilerini kaçak yayınlayan sitelere müdahale etme hakkı da verilecek mi? Yoksa devlet istediğine mi tanıyacak bu hakkı?

Nereden baksan elde kalıyor. Fakat bu elde kalma halini sağlayan saçmalığın gündem olmaması daha garip. Bazı müdahaleleri çok mu kanıksadık acaba? Devlet her şeye müdahale etsin de nasıl ederse etsin düşüncesi çok zararlı bir yere gidiyor. Artık taşeronlar bile kullanabiliyor.

Pazartesi, Kasım 29

Damascus Cover

Batı dünyası, silahlarıyla girdiği coğrafyalardan artı değer üretmeyi çok sever. Sinema filmleri de bu torbaya girenlerden oluyor. Vietnam, Afganistan, Irak derken artık Suriye konulu filmleri de sıklıkla görüyoruz.

Damascus Cover, bunlardan biri. Bu sefer ABD'liler değil İngilizler denemiş. Başrole de Tudors ile ünlenen Jonathan Rhys Myers'ı koymuşlar.

Myers bu filmde İsrailli bir ajanı oynuyor. Filmin konusu ve coğrafyası bol aksiyon vadediyor. Oysa kovalamacalar, kaçışlar, kavgalar çok az. IMDB notunun 5.3'te kalmasını biraz buna bağlıyorum. Kendi seyircisini yakalayamamış olabilir.

Zaten iyi bir film olduğunu da iddia edemeyiz. Fakat yine de 6'ları görebilirdi. En kötü kısmı ise sonuydu. O kadar siyasi meselenin ardından biraz romantik bir ana fikirle bitmesi, insana "Ehh be abi, bu muydu yani" dedirtiyor.

Ben çok keyif alamadım. Altyazılı izledim filmi. Esad'ın Assad diye çevrilmesi gibi amatörlükler de çok can sıktı. Fakat yine de, denk gelindiğinde veya arkadaş ortamında zorla izlendiğinde can acıtmaz.

Pazar, Kasım 28

Cumartesi, Kasım 27

Çarşı Pazar

Türk sinemasını komedi filmleri ayakta tutunca, gişe yapan filmlerin türevleri de hemen arkasından geliyor.

Sivas'ta çekilen Düğün Dernek'in ardından, Tokat'ta çekilen Çarşı Pazar'ın gelmesi de bu anlamda değerlendirilebilir. İsimlerin fonetiği bile benzer. Hatta Çarşı Pazar'ın konusu da Çakallarla Dans 2'de olduğu gibi yine yıkılan bir çarşı ve yerine yapılan AVM projesi...

Aslında Çarşı Pazar'ın benzerlerini daha eskilerde de bulabiliriz. Biraz Yeşilçam havası var. Nedense bu cümle, günümüzde bir övgü olarak kullanılıyor. Oysa pek övülecek bir durum değil. Klişeye fazla bulaşan, didaktik kalan, kendini aşamayan filmleri bu çatı altına sokabiliriz.

Mesela eski Türk filmlerinde de toplu konut projesi için mahalleye gelen zenginleri görür ve oradan doğan bir aşk hikayesi ile beraber direniş mücadelesi izlerdik. Çarşı Pazar da aynı telden çalıyor.

Film vizyona gireli altı sene oldu. Başarı sağlayamadığını ortaya çıkan rakamlardan gördük. Yorumlar da pek olumlu değildi. Fakat Güldür Güldür'ün ilk ekibini beğenirim. Yalan yok, az gülmedim. Erdem Yener'i de uzun metrajda görmek istediğimden, altı sene sonrasında dahi olsa açıp izledim Çarşı Pazar'ı... Sıkıcı bir öğleden sonrayı değerlendirmek için fena tercih olmayabilirdi.

Oyuncu kadrosu fena değil. Her oyuncunun kendine has bir hayran kitlesi de vardır. Fakat ortaya çıkan ürün iç açıcı değil. Oyuncuların da en iyi performansları değil. Belki de onlar da projeye pek inanmamıştır.

Vizyon zamanı yapılan bazı yorumların bir kısmında "Beklentiyi düşürerek gelin" deniyordu. Bu da aslında ortaya çıkan ürünün yetersizliğinin farkında olma durumuydu herhalde. Diğer yandan son 10 yılda ortaya çıkan komedi filmleri düşününce, Çarşı Pazar alt sıralarda yer almaz.

Fakat biraz beğeni toplasaydı devamı da çekilirdi. Çekilmediğine göre sonuç ortada...

Cuma, Kasım 26

Amatörden Şampiyonlar Ligi'ne


 Junior Messias, bu yaz Milan'a katılınca hakkında birçok haber ve yazı okumuş olabilirsiniz.

Bu hafta Atletico Madrid deplasmanında oynanan Şampiyonlar Ligi maçında, benzer yazıları daha dokunaklı cümlelerle bir daha (veya ilk kez) okumuş olabilirsiniz.

Açıkçası burada da daha farklı bir konsept olmayacak. Zira adamın hikayesi çok güzel, başkasına gerek yok!

Eskiden bu tip hikayelere blogda daha çok yer veriyorduk. Daha çok heyecanlanıyordu. Daha az çiğneniyordu. Zamanla oyunun bu yönlerine bakışımız azaldı. Belki de bizim duygularımız köreldi. Artık o kadar etkilenmiyoruz. Fakat Junior Messias, bize o duyguları yeniden hatırlattı.

Nedir peki bu adamın hikayesi?

Brezilyalı futbolcu, aslında kısa bir zamana kadar profesyonel bir futbolcu değildi. Esasında hayali futbolculuktu. Ülkesinde Cruzeiro altyapısında yer aldı ama A takıma çıkamadı. O da 20 yaşında, eşi ve iki oğlunu yanına alarak ( o yaştaki sorumluluğa bak) ağabeyinin yaşadığı İtalya'ya göç etti. Amacı top oynamaktan ziyade hayatını kazanmaktı. Bunun için kuryelik, nakliyecilik ve benzeri işler yaptı. Zaman zaman da amatör takımlarda top oynamaya devam etti. 

Böyle böyle 24 yaşına kadar geldi. Peki, 24 yaşında halen amatör bir takımda futbol oynuyorsanız, en yüksek hayaliniz ne olabilir? Profesyonel liglere transfer olmak çok uç bir istek değil. Kendinizi gösterirseniz neden olmasın? Belki Serie B bile olabilir. Peki Serie A? Bu gerçekten zor duruyor. Şampiyonlar Ligi ise hayalin de ötesinde sanki...

Amatör liglerden en üst liglere giden yolculuklara aşinayız ama bunu başarmak için bile mesaiye erken başlamak lazım. 24, günümüz futbolunda çok geç bir yaşmış gibi duruyor. Yine de Junior Messias kısa sürede imkansızı başardı. Filme çekseler, izlediğimizde "Abartmışlar ama" diyerek kalkarız koltuktan.

Junior Messias önce Casale isimli bir takımda forma şansı buldu. O şansı da biraz şans ve ısrarla buldu. Torino'nun eski futbolcusu Ezio Rossi, onu amatör liglerde izleyip beğenmişti. Onu bir iki takıma önermişti ama Messias'ın hayatını idame ettirmesi için uygun fırsatlar değildi. Rossi, Casale'nin başına geçince de ilk transferi Messias oldu. Hemen onu telefonla aradı. Ayda 1500 euro'ya anlaşmışlardı.

Brezilyalı oyuncu, Casale'de iyi bir performans sergiledi. Sonrasında birkaç alt lig takımında daha oynadı. Serie B'de Crotone'ye transfer olduğunda sene 2019'du. 34 maçta forma giydi ve takımı sezonu ikinci bitirerek Serie A'ya çıktı. Acaba pandemi nedeniyle ligler ertelenseydi ve düşmeler-çıkmalar kaldırılsaydı ne olurdu? Bu hikaye yarım kalır mıydı? Bilmiyoruz. Ya da Crotone Serie A'ya yükselmeseydi, Messias da Serie B'de takılı kalır mıydı? Bunu da bilmiyoruz. 

Bildiğimiz tek şey, öykünün devam etmesi... Crotone ile beraber Messias da Serie A'ya yükseldi. İlk sezonunda 36 maça çıktı ve 9 gol attı. Bu yazın başında Milan onu kiraladı. Kulübün amacı onu rotasyonda kullanmaktı. Zaten şu ana kadar da öyle oldu.

Ligde sadece iki maça çıkabildi. Toplam 51 dakika... Şampiyonlar Ligi'nde ise hiç forma şansı bulamamıştı. Ta ki bu haftaya kadar...

Kritik Atletico deplasmanına yedek kulübesinde başladı. Pioli onu 65. dakikada oyuna sürdü. 22 dakika sonra Milan kariyerinin ilk golünü attı. Hayatındaki ilk Şampiyonlar Ligi maçında, Atletico Madrid deplasmanında...

Bu gol zaten Junior Messias için çok değerli bir gol. Fakat Milan için de çok kritik. O gol gelmeseydi Milan, Şampiyonlar Ligi'nde elenecekti.Şimdi son maçlar öncesinde bir şansı daha var.

Junior Messias zaten kendisi için bir peri masalı yazdı. Fakat Milan'ın sezon sonu geleceği noktayı gördüğümüzde bu golün değeri daha başka bir seviyeye de çıkabilir.

30 yaşında bir futbolcu için ne hikaye ama....

Perşembe, Kasım 25

Marianne & Leonard: Words of Love

 


Bir Leonard Cohen belgeseli değil. Hatta bir şarkının (So Long, Marianne) belgeseli de değil. Hatta ve hatta Marianne belgeseli de değil. Fakat bize Marianne Ihlen'i tanıtan bir yapım.

Bunca yıl dinlediğimiz, mırıldandığımız şarkının baş karakterini bu sayede tanımış olduk.

Leonard Cohen'in henüz Leonard Cohen olmadığı, başarısız yazar Leonard olarak tanındığı (hatta kimsenin tanımadığı) yıllarda sevgilisi olan Marianne ile ilişkisini öğreniyoruz. Ve sonrasında iki insanın hayatının nasıl şekillendiğini...

Yönetmen ve yapımcı Nick Broomfield çok iyi iş çıkarmış. Doğru yerlere direksiyonu kırmış. Öyküyü Cohen'in şarkılarından başlatmış belki ama Cohen'in üzerinde çok durmamış. Tabi ki durmuş ama baskın karakter o değil.

Zaten Broomfield daha önce Kurt Cobain & Courtney Love ilişkisine de el atmıştı. Onu izlememiştim. 1998 yapımıydı. Broomfield,  aradan geçen 20 seneye rağmen edindiği tecrübeyle hareket etmiş olabilir. Bu olgunluk ve sağlam adımlar başka şekilde açıklanamaz. Tabi bir de hikayeye canlı şahit olması da önemli bir artıdır.

Broomfield'in kendisi için de önemli bir figür Marianne. Broomfield de Marianne'e aşık olan onlarca erkekten biri. Hatta Loeonard Cohen'in ilham perisi olan ve onun yuvadan uçmasına neden olan Marianne, Nick Broomfield'i de film çekmesi için teşvik ediyor, onu cesaretlendiriyor.

Cidden ilginç ve etkileyici bir kadınmış. Şarkılara konu olmuş, insanları etkilemiş, çevresini değiştirmiş bir kadının ölümünden sonra unutulması haksızlık olurdu. Belgeselin çıkışında da Broomfield'in bu düşüncesi yatıyor.

Öte yandan. izleyici olarak Cohen'e çok fazla kızıyoruz. Oysa benim çok sevdiğim bir isimdir. Onun o 'görkemli kaybeden' imajının altında böyle bir hikaye olması ve onun sorumsuz tavrının başka bir insanda, üstelik de bir zamanlar sevdiği bir insanda yarattığı tahribatı görmek sinirlendirdi ve üzdü.

Bir de öyle bir nokta var ki... 1960'ların İdra Adası'ndaki ortama konuk olmak çok etkileyiciydi. Ütopik görülebilen bohem bir yaşantının gerçeğe dönüştüğü yıllar ve mekan. Fakat orada yer alan insanların (sadece Marianne değil) nasıl sarsıntılar yaşadığını da gördük. Bir Ege adası olarak; ister istemez filmlerin şahı Meditarrenao'yu da anımsadık. Bir de belki de İdra'nın kendisine de bir belgesel çekmek gerekir...

İzlediğimiz belgeselin fikir noktası sanırım bu iki eski sevgilinin ölüm zamanlarıydı. Birbirinden uzak geçen yılların ardından önce Marianne hayatını kaybediyor. Leonard ise dört ay sonra peşinden gidiyor. Çok kısa bir süre. 50 sene beraber yaşayan sevgililerin sıralı ölümü gibi... Bu da başka bir etkileyici nokta...

2016'daki bu kayıpların ardından işe koyuluyor ekip. 2019'da da belgesel ortaya çıkıyor.

Müthiş. Fragmanı bile heyecanlandırıyor...Son zamanlarda izlediğim en iyi işlerden...

FRAGMAN

Çarşamba, Kasım 24

İki Solak Bir Araya Gelmemeliydik


 

"Harika bir insandı ve onunla oynamış tek Hırvat futbolcu olmaktan gurur duyuyorum. Oyununu izlemek, onunla antrenman yapmak, aynı sahaya çıkmak, otobüse binmek, şakalaşmak... Hepsi bana keyif verirdi. Vücudunun herhangi bir yeriyle topu istop ettiren ve onuna istediğini yapabilen bir insandı.

Bir gün bana şöyle demişti: 'Davor, sağı solu izleme, koş! Ben topu senin önüne atacağım.'

Cidden, -sanırım Valencia maçıydı- sadece topu bana doğru itti... Aramızdaki büyünün güzel bir örneği; ben diğer partnerimle oynarken biraz egoist bir oyuncuydum ama Maradona ile oynarken öyle olmadım."

Davor Suker / Socrates Ekim 2021


Blogger notu: Videoda Valencia'ya atılan iki gol var. Birincisi 1.37'de başlıyor. Bence Suker'in bahsettiği gol o olabilir. Bir de  4.32'de başlayan gol var. İki gol de aynı maçtan. Maradona'nın asistleri ve Suker'in golleri.. Kırmızı formalı bir Valencia görmek de ilginç oldu.

Pazar, Kasım 21

The Bachelors


İsmine bakınca çapkınlık hikayeleriyle dolu bir komedi filmi bekliyorsunuz. Afişe bakınca da bir yol filmi hissi uyandırıyor. Oysa ikisi de değil. Hatta sinema sitelerinde bahsedildiği gibi bir komedi/dram örneği de diyemeyiz. Zira komedi belki de en fazla yüzde 20'lik kısmı oluşturuyor. Dram var ama o da çok germiyor.

Hiçbir beklentim olmadan izlediğim ama hoşuma giden filmlerden. En önemli özelliği birçok duyguya sahip olması ve o duyguları doğrudan seyirciye taşıma becerisi.

Tabi ki bunda oyuncuların büyük payı var. J.K. Simmons muhteşem. Julie Delpy onun performansına çok yakın, daha fazla süresi olsaydı ona da 'muhteşem' derdik. Genç oyunculardan Odeya Rush iyi iş çıkarıyor. En zayıf halka Josh Wiggins ama o da sırıtmıyor. Bir de 1971 model bir Ford Mustang var...

Eşini kaybeden bir baba, ergenliğin doruklarındaki oğluyla yeni bir şehre taşınır. Hatta daha doğrusu küçük kasabalarından ayrılıp, Los Angeles'a gelirler. Hayatları zaten en sevdikleri kadının ölümüyle derbeder bir hal almıştır. Buna bir de yeni ortamın zorlukları eklenir.

Konu iyi, herkesin hayatına temas edebilecek sıradanlıkta ve ilgi çekicilikte... Fakat esas olarak yönetmenin ufak dokunuşları, filmdeki her duyguyu aktarmada başarılı olmuş. Bu açıdan tam bir yönetmen filmi. Zaten bir filmin hem senaristi hem yönetmeni aynı kişi olunca en basit bir film bile güçlü aktarımıyla kendine hayran bırakabiliyor. Kurt Voelker, Holywood'a çok fazla iş yapan biri değil. Hatta bu film onun ikinci uzun metrajı. Fakat nokta atışı yapmış. Keşke daha çok işi olsaydı, daha yakından takip ederdik.

Filmdeki oyunculardan biri de rüzgar olmuş sanki. O duygu aktarımının en sağlam taşıyıcısı. Filmin hemen her kilit anında bir rüzgar var. Dalgalanan saçlarda, kıvrılan defter sayfalarında rüzgarı görüyorsunuz ama ayrıca rüzgarın sizin olduğunuz yerde de estiğini hissediyor, adeta kokusunu duyuyorsunuz. Sinemanın en büyük başarısı bu değil midir zaten? Bunu başaran film, olmuştur... 

Acılar, korkular, yalnızlıklar derken baba ile oğulun hayatına yeni insanlar ve yeni hobiler girerler. Hayata tutunmak zorunda olduklarını keşfederler. Acılarını yaşarken içimiz acır, onlar için üzülürüz ama hayata tutunduklarını gördüğümüz anlarda da içimiz ısınır. Yine de özellikle baba Bill'in yerinde olmak istemem. Ergen Wes ile ortak yönlerimiz var zaten ama işler sanki daha kolay ilerliyor onun için. Fakat Bill gibiler için ayağa kalkmak çok daha zor olur gibi..

Sonuç olarak, izleyeni pişman etmeyen filmlerden.

"Koşmak acı çekmektir, acıyı saklamak değil. Onu tanımak ve onunla devam etmektir"

Cumartesi, Kasım 20

Domino Taşı


Mbappe,
henüz Monaco'da oynarken dahi bir büyük takıma gideceğinin sinyallerini veriyordu. O büyük takımın PSG olmadığını da biliyoruz. Daha büyüklerden bahsediyoruz. Halen genç olan oyuncuya biçilen forma; çok daha büyük...

Zaten zaman geçtikçe ve Mbappe performansını devam ettirdikçe (hatta arttırdıkça) o kulüplerin listesinde ilk sıraya yerleşti. Real Madrid'in o bölgedeki eksikliği gibi somut nedenler bu söylentileri daha da arttırdı. Fakat aslında Real Madrid ile daha sık anılma nedeni, dünyadaki Real Madrid algısıydı.

Mbappe çıkış yaptığında, henüz Erling Haaland da patlama yapmamıştı. Mbappe; Messi ve Ronaldo sonrası dönemin bir numaralı veliahtı olarak gösterildi. Öyleyse gideceği takım da şatafatın adresi, şöhretlerin durağı olmalıydı.

Fakat o şatafat eskisi kadar görkemli değil artık. Tüm İspanyol kulüpleri gibi Real Madrid de ekonomik sıkıntıda. Geçtiğimiz yaza kadar, 500 gün boyunca transfer yapamadılar mesela. En sonunda geçtiğimiz yaz David Alaba transferiyle kadroya bir oyuncu katabildiler. Hal böyleyken Mbappe'yi nasıl transfer edecekler? Oyuncuyu nasıl ikna edecekler?

İşte domino taşı etkisi gösterecek olaylar geçtiğimiz baharda başladı. Fransa Futbol Federasyonu yetkilileri ve teknik direktör Didier Deschamps, şantaj skandalı sonrası milli takımdan aforoz edilen Karim Benzema'yı affetti. Benzema seneler sonra milli takıma döndü ve ülkesiyle Euro 2020'ye gitti.

Cezayir asıllı oyuncu milli takıma en son gittiğinde takım arkadaşları Patrice Evra, Lassana Diarra, Blaise Matuidi gibi isimlerdi. 

2021'de ise yanında, Dünya Kupası kazanmış genç bir çocuk buldu. Mbappe, Benzema en son milli takımdayken Monaco'nun U-19 takımından A takıma sıçrama yapmaya çalışıyordu.

Aradan uzun bir zaman geçmişti. Benzema'nın kalitesi değişmemişti ama onu gösterebileceği tek platform Real Madrid maçlarıydı. Mbappe ise kupalara ve ödüllere boğulduğu gibi milli takımın da şahı gibiydi.

İlk başlarda, bu farklı özelliklere sahip ve farklı kariyerler inşa etmiş ikilinin saha içinde anlaşması kolay olmadı. Milli takımda var olan Griezmann-Mbappe-Giroud uyumu bozuldu. Yanındakileri besleyen ve gol atmayı da pek önemsemeyen Giroud'dan, yanındakilerden beslenen ve bir gol makinesi olan Benzema'ya geçiş kolay değildi. Bir kıskançlıktan veya devrecilikten bahsetmiyoruz ama saha içi rollerin oturması kolay olmadı. Zaten Fransa da Euro 2020'den erken elendi.

Fakat kamplar devam etti. Birkaç ay içinde Benzema ve Mbappe arasında müthiş bir uyum gördük. Hem saha içinde hem saha dışında... Kazakistan maçının ilk yarısında hat-trick yapan Mbappe'nin, Benzema'ya gol atsın diye verdiği yaptığı servisi göz ardı edemeyiz. Finlandiya maçında da benzer bir paslaşma oldu.

Benzema, milli takıma döndükten sonra altı gol attı. Bu gollerden biri penaltıydı. Diğer beş golün üçünde ise asisti yapan Mbappe'ydi. Yani yüzde 60'ında... Belki de Real Madrid'de şu an aradığını milli takımda buldu...

Mbappe zaten geçtiğimiz ay PSG'den ayrılmak istediğini açıklamıştı. Benzema da her fırsatta Mbappe'yi övüyor. İkili arasında daha önce böyle bir 'kankalık' durumu yoktu. Her şey milli takımla başladı... Yani belki de önümüzdeki yılların en buyuk transferi, belki de bir 'af' sayesinde şekillenecek.

Mbappe gitmek istediği yeri söylemedi ama herkes o takımın Real Madrid olduğunu biliyor. Ve Mbappe'nin biraz da acelesi var. Zira Benzema da 34 yaşına girmek üzere. Yani beraber oynayacakları süre çok az olabilir. Bu işi biraz hızlandırmak gerekebilir.

Öte yandan Mbappe'nin tercihi, devamında domino taşlarını yıkmaya devam edebilir.

Sponsor ve menajer dünyasının yeni Ronaldo-Messi rekabeti Mbappe ve Haaland üzerinden şekillendiğine göre,; Mbabbe Madrid'e inerse, Norveçliyi de Katalonya sahillerinde görebiliriz. Fakat işin o kısmı için biraz daha bekleyeceğiz. Ya da tam tersi; belki Haaland, Mbappe'den önce bir transfer yapar ve rotayı İngiltere'ye kırar...

Yine de Real Madrid cephesinden bakınca şunu söylemek mümkün: Bir af nelere kadir...

Cuma, Kasım 19

Something to Talk About

 


Birçok yerde romantik/komedi olarak tanımlanan filmimizde 'romantik' ögeler sınırlı. Ve aslında da tamamen öyle olması lazımdı ama en sonda gelen romantizm ateşi filmin notunu ve gücünü aşağılara çekiyor.

Grace ile Eddie'nin mutlu bir evlilikleri ve bir çocukları vardır. Bir gün Grace, eşinin kendisini aldattığını öğrenir. Hemen tavrını koyar ve ailesinin yanına gider. Annesi ve babası geleneksel düşünce yapısında olduğu için 'yuvanın dağılmamasını' isterler. Abla Emma ise ailesinden ve hatta Grace'ten bile daha serttir.

Aslında güzel işlenebilecek, çatışması bol bir konu. Teksas doğumlu senarist Callie Khouri zaman zaman sağlam tasvirler yaparak karakterleri ve Teksas'taki aile kültürünü sağlam betimlemiş. Fakat kurgu çok iyi ve heyecanlı ilerlemiyor.

Özellikle On The Basis of Sex'i izledikten bir hafta sonra denk gelince basit ve sıkıcı kaldığını söylemek mümkün. Başında verilen mesajlarla, sonunda gelişen olaylar 2021 yılından izlenince çok daha fazla sırıtıyor. Filmin 1994 yapımı olduğunu hatırlatmalı. Belki bu film 2012'de falan çekilseydi senaryo daha farklı ilerleyebilirdi.

Pretty Women ile zirveye çıkan Julia Roberts'ın damga vurduğu 90'ların tam ortası. Fakat Roberts filmde vasat bir görüntü çiziyor. Yıldızımız ise ablası Emma rolündeki Kyra Sedgwick... Onun dışında da film hakkında olumlu cümleler pek çıkmaz...

Perşembe, Kasım 18

Topun Oyunda Kalması ve Tempo

Türkiye futboluna dair son dönemde yapılan tartışmaların önemli bir maddesi, topun oyunda kalma süresidir. Süper Lig'deki kalite düşüklüğünün önemli bir göstergesi olarak, topun oyunda az kalması öne sürülüyor. Bu savı güçlendiren 'saha gelenekleri' de mevcut. Oyuncular maç içinde devamlı sakatlanıyor veya sakatlanma numarası yapıyor, özellikle önde olan takımlar zaman geçirmeye çabalıyor, hakemler oyunu çok sık durduruyor.

Rakamlara geçmeden önce kabul etmek gerekir, ligin oyun kalitesinde bir sorun var. Oyun akmıyor. Bazı maçlarda oyunun çok fazla durduğu da bir gerçek. Peki top oyunda kalınca sorun çözülecek mi? Veya belki de top zaten oyunda kalıyordur ama yine bir sorun vardır. Önce sorunu tespit etmek gerekir.

Süper Lig ile ilgili istatistiklerde, kıyasların sadece beş büyük ligle yapılmasını yadırgarım. Mesela bir kaleciyi övmek için "5 büyük lig ve Süper Lig'de en çok kurtarış yapan kaleci" kalıbı kullanılır. Anlamsızdır. Zira bahsedilen ligler birbirinin dengi değildir. Zorluk dereceleri farklıdır. Belki Portekiz'de, Rusya'da, Belçika'da, Hırvatistan'da daha çok kurtarış yapan kaleciler vardır. Buradan doğru bir eşleşme ve kıyas çıkmaz.

Fakat topun oyunda kalma süresi hakkında istatistik verirken, kıta futbolunun referans noktalarını dikkate alabiliriz.

Süper Lig'de topun oyunda kalma süresi 54.44 dakika... Premier Lig ile hemen hemen aynı. Şampiyonlar Ligi, Süper Lig'in üstünde. La Liga ve Serie A ortalaması ise Süper Lig'in altında.

Maç başı faul Süper Lig'de 24.5 civarında. Birçok ligde daha az. Fakat La Liga ve Serie A yine Süper Lig'in üstünde faul sayısına sahip. Rakamlara buradan bakılabilir.

Tabi ki buradan "Bakın Süper Lig ne kadar kaliteli" önermesini çıkarmayacağız. Tam tersi... Bir sorunumuz, hatta birden fazla sorumumuz olduğu aşikar ama topun oyunda kalma süresi, bizim öncelikli sorunumuz olmayabilir.

Fakat topun oyunda kalma süresini çok ciddiye alan grubun, bu sezonki en önemli sığınağı Farioli oldu. Onun Karagümrük'e oynattığı topa sahip olma oyunu, Süper Lig'in yeni devrimi olarak gösteriliyor. Bizce biraz abartı var. Karagümrük'ün eksikleri ve artılarını değerlendirmeyeceğiz. Fakat Karagümrük - Galatasaray maçını dikkate almak lazım.

Mücadele öncesinde futbolseverler çok hevesliydi. İki takım arasında sağlam bir mücadele ve akıcı bir oyun göreceğimizi bekliyorduk. Olmadı. Karşılaşmanın özellikle ilk yarısı görsel açıdan sıkıntılıydı. Top oyunda kalıyordu. Hatta 37-38 dakika boyunca faul bile olmadı. Buna rağmen, topun akmasına rağmen pozisyon göremedik. İsabetli tek şut Halil Dervişoğlu'nun Viviano'ya takılan kafasıydı. Pazar günü saat 16.00'da oynanan bir maç için hoş değildi.

Demek ki topun oyunda kalması her şey demek değilmiş, güzel maçın garantisi de olamazmış.

Esas mesele tempoydu. Premier Lig'i ve Şampiyonlar Ligi'ni diğerlerinden ayıran, onları bir adım öne çıkaran tempoydu. Oyun durabilir. Fauller olabilir. Fakat top oyunda olduğunda, oyuncular oyuna hız kazandırmak zorunda. Hemen bir pozisyon, ardından bir pozisyon daha, bir pozisyon daha... 

Tabi izlenebilir olmak istiyorlarsa... Avrupa Süper Ligi projesine kalkışanlardan, çağımızın sosyolojik araştırmalarına kadar birçok söylem aynı kapıya çıkıyor: İnsanların vakti kıymetli, futbol ise artık uzun. Bu vakti dolduracak bir oyun sunmak, kaçınılmaz bir zorunluluk.

Karagümrük - Galatasaray maçını değerlendirdiğimiz Youtube yayınında da benzer bir değerlendirme yaptım. Top oyunda kaldı ama maçın özellikle ilk yarısı tatmin etmedi. Sinan Yılmaz, bunun nedenini iki teknik direktörünün birbirini kitlemesi olarak açıkladı. Doğruydu. O da maçı yavan bulmuştu.

Gelen izleyici yorumlarından biri ise ilginçti: Yaptığımız değerlendirmeyi yüzeysel bulmuş ve eklemişti: "Futbolu sadece gol ve pozisyon üzerinden izleyecekseniz Hollanda ya da Belçika ligi sizin için daha uygun. Eşleşmeler ve taktiksel açıdan gayet keyifliydi ilk yarı. Talihsiz bir açıklama olmuş."

Tabi ki futbol sadece gollerle ve pozisyonlara açıklanamaz. Ya da sadece oraya sıkıştırılmaz. Hollanda ve Belçika liglerini pek izlemiyorum ama geçmiş tecrübelerimden arda kalan düşünceme göre zaten oradaki gol bolluğu, savunma organizasyonlarının zayıflığı ve bireysel hataların çokluğu ile anlatılabilir. Fakat Premier Lig, Serie A, Şampiyonlar Ligi; izleyenlere çok fazla aksiyon göstermesi sayesinde izleniyor. Tabi kaliteyi de es geçmemek lazım. Ve hatalardan ziyade, oyuna kazandırılan tempo bu işin temelinde...

Zaten futbol özünde bir spordur. Ve spor demek fiziksel performans demektir. Fiziksel performanslar, aksiyonların bir araya gelişiyle anlam kazanır. Her şey atletin/sporcunun hareketiyle başlar ve onun çıkışıyla şekillenir. Hareket... Bir kişinin hareketinden, 11 kişinin hareketine... Oradan 22 kişinin hareketlerine. Ve en önemlisi topun hareketine. Bu uyum ve çatışma oyunu izlenir kılar. 

Eşleşmeler ve taktikler muhakkak önemlidir. Zira oyun kazanmak üzerinedir ve kazanan olmak için bir plan olmalı. Günümüz futbolunda her takımın bir planı var. Hangi planın daha güçlü olduğunu anlamamız bile zor, zira en güçlü plan bile bazen kazanmaya yetmeyebilir. Öte yandan taktikleri, aksiyonlara tercih etmek; satrancı futbola tercih etmekle eş değer olabilir. Satrancı küçümsemek haddimiz değil ama satranç satrançtır, futbol futboldur. Futbolu ayıran aksiyon,ve performanstır.

Planları biri size anlatabilir. Önünüze getirebilir. İzlemediğiniz maça dair tüm planları önünüzde bulabilir, onları değerlendirebilirsiniz. Mesela FM gibi oyunlar bunu size veriyor. Planlar, değerlendirmeler, güçler, notlar... Hepsi önünüzde. Peki oynadığınız veya izlediğiniz futbol mudur? Tabi ki değil! Hatta sanal hali bile değildir. Bir anlatıdır sadece. Oyun ise anlatıdan daha fazlasıdır.

Bazen bir mahalle maçını izlemek de çok keyifli olabilir. Peki, o maçta üstün taktikler var mıdır? Ya da o heyecanlı maçtan keyif alan birine "Bu futbol değil" diyebilir misiniz?

Oyunu izlenir kılan taktikler değil pozisyonlardır. Görselliktir. Bu görsellik de topun oyuna girmesiyle başlar. Topun dönmesiyle devam eder. Top ve topa yön verenler, oyunun akıcılığını belirler. Tabi ki bunun için topun oyunda kalması gerekir. Fakat diğer yandan artık 90 dakikalık bir oyundan topun oyunda kalmasından daha önemli bir nokta vardır. Topun oyunda hızlı hareket etmesi...

Bu hız kim için gereklidir? Yeni kurulan ve tam hazır olmayan bir takımın teknik direktörü için olmayabilir. Anlaşılabilir. Rakibinden daha zayıf olduğunu sezen futbolcu için de olmayabilir. Anlaşılabilir. Eve ne olursa olsun üç puanla dönmek isteyen bir tutkulu taraftar için de öncelik olmayabilir. Anlaşılabilir.

Ben bir teknik direktör değilim. Futbolcu değilim. Tutkulu bir taraftar da değilin. Öte yandan tutkulu bir taraftarın da izlediği maç sayısı, takımının sezon boyunca oynadığı maç sayısından daha fazladır. Yani her tutkulu taraftarın, bir de televizyonda keyif almak için izlediği maçlar vardır.

Yani önemli bir çoğunluğun isteği keyifli bir futbol izlemektir. Bu da pozisyonla, aksiyonla kendini gösterir. Tüm pozisyonların kale önünde olması gerekmez. Fakat pozisyon önemlidir. Pozisyon için topun oyunda kalması gerekir ama yeterli şart değildir. Bir de topun hız kazanması gerekir. 

Karagümrük - Galatasaray maçı bu manada bize bekleneni veremedi. Aynı zamanda bir ezber üzerinde yeniden düşünmemizi sağladı. Diğer yandan bu maçı da çöpe atacak değiliz. Her 'kilitlenen' maç, yeni bir tecrübe demektir. 

Kötü maçlar olmadan, iyi maçların değerini anlayamayız. 

Çarşamba, Kasım 17

Flaskepost fra P

Bir üçlemenin son filmi. Genelde bir filmi izlemeye karar vermeden önce bu tip detaylara çok dikkat ederim ama bu sefer dalgınlığıma gelmiş. Üçlemenin diğer filmlerini, hatta üçlemenin esinlendiği romanı bilmeden izledim.

Seriye hakim olanların, bu film için yorumları olumsuzdu. Onların değerlendirmesine göre, diğer çalışmaların gölgesinde kalmış. Benim için çok fazla sorun olmadı. Beklentim de düşüktü. Fena bir film çıkmadı. Eksikleri de vardı ama olsun. Fakat keşke öncekilere hakim olsaydım. Diğer filmlere dair olumlu yorumlar da beni biraz heveslendirdi.

Flaskepost fra P'nin ana planında kriminal bir vaka var. Kaçırılan bazı çocuklar ve okyanusta bulunan bir şişe arasında bağlantı olduğunu hisseden iki dedektifimiz olayın peşine düşer.

Ana plan bu... Diğer tarafta alt metinlerde ise dini çatışmalar çıkar. Suçlu şeytana tapan bir bireydir. Dedektiflerimizden biri müslüman bir azınlık, diğeri ise ateisttir. Dedektifler arasında sık sık teolojik tartışmalar yaşanır. Bir yandan olayı çözmeye çalışırken, bir yandan da kendi aralarında fikir teatisi gerçekleştirirler. Bu kısımlar benim hoşuma gitti. Hatta daha fazlası da olabilirdi. Fakat ilk iki filmde çok işlendiyse tadında bırakılması doğru olmuştur.

Öte yandan güncel İskandinavya'da müslüman bir birey olarak sosyal hayata karışmanın ne kadar zor olduğunu da gördük. Uğradığı ufak tefek ayrımcılıklar gözümün önündeydi. Hatta Essad karakterinin müslüman olduğu her anda vurgulanmasına rağmen; bu kadar dini tartışmanın içinde bir kere bile "Müslüman olduğuna dair direkt bir ifade kullanılmaması ilginç geldi. Belki de serinin diğer filmlerinde bu konu halledilmiştir. Yargısız infaz yapmayalım.

Fakat ayrımcılık eleştirisi güden bir yapımda, kendi toplumundan doğan ufak korkular da ortaya çıkmış olabilir. Zira hem filmin fotoğrafını çektiği toplumu, hem filmdeki 'kötü adamın' ve çevresindekilerinin bize gösterdiği, halen var olan fanatizmi, hem İskandinavya'nın geçmiş tarihini (2.Dünya Savaşı), hem de yakın tarihini (2011 katliamı) düşününce İskandinavya'nın bu konuda negatif puana sahip olduğunu unutmamalı...

Filme geri dönersek, son bölümün çok fazla uzadığını ve çok da heyecanlı olmadığını belirtmek gerek. Bu nedenle puanı biraz düşüyor. Öte yandan İskandinavya'nın doğasının müthiş katkı verdiğini gördük. Üstelik alıştığımız kar manzaraları da yoktu. Fakat mesela hikayenin çözüldüğü yer olan tekne evin bulunduğu konum, değirmenli köy muazzamdı. İnsanın durdurup uzun uzun bakası geliyordu...

Sonuç olarak iyi kötü bir felsefesi olan, heyecanı ve gerilimi standartın üzerine çekebilen, üzerine düşünülmüş bir film var. Bugün olsa oturup izlemezdim ama diğer filmlere şans vererek seriye başlardım.