Cumartesi, Ekim 24

Mimarlık Yüksek Lisans




Pirlo'nun pası, Roberto Baggio'nun golü... Böyle yazınca normal ve kolay gibi. 

Savunma anlayışının en yüksek olduğu liglerden birinde, en iyi zamanlar oynanırken ve en iyi takımlardan biri sahadayken; savunma kurgusunu ve takım sahaya dağılmayı başarmışken; bir pas, bir koşu, bir çalım... Müthiş matematik, müthiş geometri. Pirlo'ya biz burada 'Başbakan' diyoruz ama İtalyanlar "Mimar" diyor. Haklılar.

Kaledeki adam da Van der Sar... Boş çalım değil yani o da...

Çarşamba, Ekim 21

Düşmanca Bir Stadyum




"Upton Park’taki son sezonumuz ve bu durum özel hissettiriyor. Bir açıdan bakınca, West Ham taraftarları buraya gelmeyi özleyecektir. Eski stadyum, çevresindeki eski pub’lar... Çünkü olay sadece maçtan ibaret değil, maç günleri de başlı başına bir etkinlik. Ancak kulüp ilerlemek istiyor ve başka seçenek yok. Bazen bu büyük arenalarda o “ev” avantajını kaybedebiliyorsunuz çünkü sahibine o hissi veren eski tip stadyumlardan olmuyorlar. Bunu Galatasaray da yaşadı. Ali Sami Yen Stadyumu çok daha “düşmanca” bir atmosfere sahipti. Bunu yanlış anlamayın çünkü olumlu bir durum. Schalke ve Arsenal’e de bakın. Deplasman takımı için Emirates’te kırmızılar içinde 60-70 bin kişi oluyor... Buna rağmen Highbury’de bambaşka bir kalabalık ve atmosfer vardı"

Slaven Bilic - Socrates Ekim sayısı

Pazartesi, Ekim 12

Bodrumspor 3 -2 Kemer Tekirova




Siz bu satırları oturduğunuz esnada, Bodrumspor, bu maçın ardından üç maç daha oynamış olabilir. Ben geç kaldım yazmakta. Bir hafta tatille geçti, dönüşteki bir haftaya da iki maç sığdı. Yoğunluk, iş güç, tatil mayışması derken anca yazabildik.

İşin aslı maç yazıları yazmayı da unuttum. Son iki sezonda gittiğim üçüncü maç. Bütün heyecanımızı, hevesimizi öldürdükleri için insanın kalkıp maça gitmesi mümkün değil. En üst iki lig bize kapalı, alt tarafın stadyumları da İstanbul'da çok uzak yerlerde. Gidebileceğim en yakın yer Kartal; tren olmadığı için iki saat sürüyor. Beylerbeyi daha kısa ama o da iki vasıta sürüyor. Bodrum'da da ulaşım kolay olmadı. 45 dakika sürüyor köyden merkeze gitmek ama o biraz da bizim durumumuzla alakalı. Stadyum aslında şehrin merkezinde, uzak olan benim. Fakat bu sefer de bilet parası hoşuma gitmedi. 10 lira normal belki veya çok; ama 3.Lig maçı için....? Emin olamadım.

Hatta son anda maça girmekten vazgeçiyordum. Fakat sonra Bodrum'da yapacak daha iyi ne olabilir ki diyerek girdim. Daha doğrusu Bodrum'da bir 3.Lig maçını izlemekten daha iyi alternatifleriniz mevcut. Tabi ki sayıları İstanbul kadar çok değil ama olsun. Fakat kentin yaşam tarzı size öyle bir olanak sunuyor ki; diğer alternatifleri yapmak için haftanın belli bir gününü ve belli bir saatini ayırmanıza gerek kalmıyor. Maç çıkışı, ertesi gün, sonraki hafta sonu... Eğer orada yaşıyorsanız yapmaya devam edebilirsiniz. İstanbul'da öyle değil. Eğer Boğaz'da balık tutmak istiyorsanız, bir sonraki pazarı beklemeniz lazım. Sinema için şartların oluşması lazım. AVM'ye gidenler bile aklına esince gidemiyor, park sorunu vs... Ulaşım, kalabalık, yoğunluk hepsi size 'en uygun zamanda direkt yapma' zorunluluğunu mecbur kılıyor.

Yine de küçük çaplı bir özeleştiri. Benim Bodrum'da yaşadığım dönemde, Bodrumspor amatördeydi. Haliyle ilgi çekici değildi. Şimdi 3.Lig'de olması bambaşka bir heyecan, bambaşka bir sosyal aktivite. Belki benim yaşadığım dönemde takım profesyonel olsaydı, kentten ayrılışım biraz daha gecikebilirdi.

Stadyumun merkez tribünleri kenarlar. Tribün grupları oradan stadı yönetiyor. 'Curva' anlayışı burada yok. Biz de çekirdekçilerle beraber kale arkasına geçiyoruz. Kalenin hemen arkasına oturunca da biraz korkuyoruz. Tribün ile saha arasında herhangi bir tel örgü veya file yok. Taşkınlık olması pek mümkün değil belki ama 3. Lig futbolcularının isabetsiz şutları bizi tedirgin edebilir. İhtimaller maç başlayınca sona eriyor. Bu oyuncuların neden 3.Lig'de olduğunu daha iyi anlıyoruz. İsabetsiz şut çektikleri için değil; kaleye şut çekmedikleri için! Gerçi Bodrumspor 3 şutta 3 golü buluyor. Karşı kaleye atılan golleri net göremesek de rahat bir maç izleyeceğimizi tahmin ediyoruz ve ikinci yarı bizim önümüzdeki kaleye atılacak golleri düşünmeye başlıyoruz.

Bu arada tribün kendine bir eğlence ararken bir düşman kazandı. Burası gerçekten komik; ama anlatması zor... Kemer Tekirova'nın bir atağında ceza sahası içinde çaprazda topla buluşan genç forvet kaleye şut çekti va top yan ağlarda kaldı. İçeride boşta bekleyen takım kaptanı Alican, genç takım arkadaşını sert bir dille haşladı. Kale arkasındaki Bodrumsporlu taraftarlardan 2-3 tanesi de, rakip de olsa genç oyuncuyu kollama moduna girdi ve ayaklanarak Alican'a ''Ne bağırıyorsun çocuğa'' isyanına kalkıştılar. Alican 'Size ne lan'' şeklinde bir cevap verince (ve mimikleriyle ortamı kızıştırınca) tribünün geri kalanı da olaya dahil oldu. Dahil olunan olay defalarca tekrarlanan bir şekilde tam olarak şuydu; Kemer atak yapar, Alişan forvet oyuncusu olması nedeniyle kaleye doğru (haliyle tribünün önüne doğru) koşu yapar, tribüne yaklaşır, tribün Alişan'a küfür etmeye başlar, pozisyon sona erince Alican tribüne karşılık verir. Bir sonraki pozisyonda uğultu biraz daha artarak aynı olay bir kez daha tekrarlanır.

İkinci yarıda da Alican duran toplarda savunmasına yardım geldiğinde aynı silsile tekrar yaşandı. Fakat bu sefer iş, herkesin eğlendiğin bir duruma geldi. Alican'ı bile gülerken görmek mümkündü. Hatta bazı yaratıcı küfürler, kale arkasında ısınan Tekirovalı yedekleri bile güldürdü. Ya gerçekten çok klas küfürlerdi, ya da onlar da kaptanlarını pek sevmiyordu.

Bu arada maç ilk yarının tersine döndü. Kemer ekibi iki gol attı ve maça ortak oldu. Biz yine golleri uzaktan izlemekle yetindik. Goller gelince Alican'ın ve Kemer'in hırsı da arttı. Fakat son bölümü Bodrum iyi oynadı. BAL'dan yeni çıkan bir takım olmasına rağmen panik yapmadı, skoru korumasını bildi. İleride Mümin top tutan ve takımı hızlı atağa çıkaran isim olarak parladı. Ve çok yoruldu. Bir pozisyonda tribünden biri, topu biraz tutup, hemen akabinde geriden gelen arkadaşına pas veren Mümin'e ''Mümin geçsene oğlum topla içeriye, ne dolandırıyorsun' diye bağırdı, Mümin de gayet alttan alarak 'Dur be abi, biraz sakin' dedi. Gerçekten Mümin'in tanıdığı bir abisi miydi yoksa tribün-futbolcu ilişkisi her zaman bu kadar içiçe mi test edemedik. Bunun için bir-iki maça daha gitmemiz lazım ama o da yakın zamanda mümkün değil.

Deplasman takımını alıcı gözle izlemedik ama Bodrumspor'un oyuncularına iyi baktığımı düşünüyorum. Hiçbirinin adını maçtan önce bilmiyordum. Formalarda isim yazıyordu ama o da kale arkasında olmamız nedeniyle faydalı olamadı. Buna rağmen tribündekiler hemen her futbolcuya seslenerek isimleri öğretmiş oldu. Sezon başında neredeyse tamamen yenilenen ve iç sahada henüz 4. lig maçına çıkan bir takım için bu kadar bağ kurulması takdir edilesi.

Mümin bir gol atsa da ve çok çalışsa da benim en beğendiğim isim, - sanırım kaptanlık pazubandını da takan- Erkan oldu. Orta sahanın her yerine yetişti, top kaptı, top taşıdı. Oyuna ikinci yarıda giren Yasin'in enerjisi ayrı bir övgüyü hak ediyordu ama kendisi çok fazla top kaybetti. Buna rağmen enerjisi tribünün hoşuna gitmiş olacak ki sık sık alkışlandı. Mehmet Bağlı 22 yaşında ama sahadaki duruşu çok olgun. Belki de genç oyuncuların bu olgunlukla sahada yer alması skorun 3-3'e gelmesini engelledi. 3-2 biten maç sonunda Tekirova sezonun ilk yenilgisini yaşadı. Bu da ne kadar önemli bir galibiyet olduğunun göstergesi.

Sezonun geri kalanında takımın alt sıralara çok yaklaşmayacağını tahmin ediyorum. İç sahada da kolay kolay yenilmez. Bu da ilk sezonda iyi bir başarı sağlanması demek. Takipte olacağız.

Cumartesi, Eylül 26

Kafa


2001: A Space Odyssey



Uzun zamandır sinema ile ilgili bir şey yazmıyordum buraya. Zaten son zamanlarda genel olarak da ihmal ettik. Zaman ayıramıyordum. Buraya seyrek yazmamın bahanesi bu. Fakat sinema-film eksenli bir şey yazamamış olmanın nedeni zaman değil; direkt bu film.

İzlediğim filmlere dair bir post atıyorum buraya. Bazen sadece afişi bile geçiştiriyorum. Ama sırayla yazıyorum. Geriye dönüp bakması oluyor. Geçen gün Sinan ve Uğur film tavsiyesi istedi; döndüm ne izlemişim diye buraya baktım mesela. Faydası büyük. Ama son dönemde kanal tıkandı. Tam bu noktada tıkandım.  2001: A Space Odyssey hakkında hiçbir şey yazamayınca, tükendim. Nedeni tam olarak bu.

Üzerinden zaman geçince insan daha dürüst, cesur ve net oluyor. Bütün toplum baskısına ve yaklaşık 45 yıldır bu filme duyulan sevgiye rağmen mesafemi koyuyorum. Bilmkurgu benim işim değil. Çok ısrar ettim, belki ileride yine ısrar ederim ama yok, olmuyor. Bir yerden sonra kopuyorum. Geleceğe Dönüş'ten bir tık yukarısı beni bozuyor. İşin açıkçası Kubrick'i de sevemedim. 

Aslında konunun saran bir yanı da var. Hatta ilgimi devamlı çeken bir tartışma konusu. İnsanlık nereden geldi, nereye gidiyor. Uzun uzun otur konuş, sıkılmam. Ama filminde sıkıldım. Sanırım Otomatik Portakal'da olduğu gibi kitaba yönelmem lazım. Orada da önce filmi izlemiş ve 'İnsanlar galiba biraz abartmış' demiştim. Sonradan kitabı okuyunca hem bir başyapıtla karşılaştığımı anladım hem de filmin aslında başarısız bir uyarlama olduğuna kanaat getirdim. 

Şimdilik, 'Başarısız' demiyorum. Kitabı bir gün okursam değerlendirmeyi o zaman yaparım. Fakat film oldukça zorladı. O nedenle buraya yazmak daha da zor oldu. Şu an yazdım (yaklaşık 7 ay sonra) ve resmen rahatladım. Yük kalkmış gibi hissettim. 

Perşembe, Eylül 24

Lanet Olsun Öfkenize



Artık her geçen gün Galatasaray'dan biraz daha uzaklaşıyorum. Kulüp pek önemli değil ama sahadaki oyuncuların ve teknik direktörlerin başarılı olmasını istiyorum. Hataları olsa da iş yapanlar onlar. Ben her zaman tribündeydim. Olaya hep tribünden baktım. Ama bulunduğum tribün eskiden daha başkaydı. İnsan yaşlanınca geçmişi daha aydınlık ve renkli hatırlar, kötü özellikleri hafızadan siler. Öyle derler, doğru olabilir. Ama bu seferki gerçek. Şu anki tribün, taraftarlık, takım tutma bir rezalete doğru ilerliyor. Eskiden biz de sağlıklı değildik ama kendi hayatımıza zarar veriyordu o sağlıksız olma durumu. Şimdi çevresine kötülük yayan, nefret saçan, linci alışkanlık haline getiren bir güruh var. Üstelik hiç bir şey yapmadan. Pankart asmadan, bilet almadan, tezahürat bestelemeden, deplasmana gitmeden. Oturduğu yerden, maç izleyerek, forma alarak, Tweet atarak.

Her geçen gün Hamza Hamzaoğlu'nu daha çok seviyorum. Eskiden sevdiğim adamların Galatasaray'da olmasını, çalışmasını isterdim. Oysa artık her geçen gün Hamzaoğlu'nun istifa etmesini istiyorum. Çıksın bu delilik oyunundan. Kurtulsun. Akhisar'da sakin kafayla kalsın istiyorum. Bu azgın çoğunluk, kötülüğü, kaosu, karmaşayı, öfkeyi, nefreti hakediyor. Hamzaoğlu, çok fazla buraya. Ya da eksik!

İnsanlar gerçekten bir teknik direktörün çıkıp "Bu kafayla şampiyon olamayız, bizden bir halt olmaz. Sakın güvenmeyin bize" falan demesini bekliyor. Taraf olmaya o kadar kapılmışlar ki, kendileriyle aynı tarafta olana bile sırf aynı cümleyi söylemediği için, aynı tarzda konuşmadığı için sallıyor. Oysa adam ne kadar örnek bir profil. Kendi hayatınıza o adamın özelliklerini entegre etseniz siz de belki bir şeyler başarabilirsiniz. Veya başaramazsınız ama en azından içiniz rahat olurdu, bu öfkeniz kaybolurdu.

Ulan bu dünyada herkes karşısına çıkan sorundan sonra ağlayıp başkasını suçlayacağına, 'Neyse önümüze bakalım' dese daha iyi olmaz mı? Her problemden sonra itidal çağrısı yapan, "Bunu da çözeriz, altından kalkarız" diyen insanlara sallıyorlar. Ulan bu çağda böyle adamlar bulunmaz Hint kumaşı. Ama yok, zaten önemli olan sorun çözmek değil. Sorun yaratmak. Sorun yarat hoca, bize kaos yarat. Yönetime salla, Fenerbahçe'ye salla, transfer yap, para saç, federasyona atarlan... Böyle böyle biz de rahatlarız, düşman üretmemize gerek kalmaz, onu da sen üret.. Ama sen böyle akil davranırsan, insanlar da sana sallar. Düşman lazım çünkü herkese.

Sadece Galatasaray mı böyle? Fatih Terim'in doğum gününü kutladığı için Caner'e küfredenler var. Her yerde, en yakınımızda. Yalan yok, eskiden ben de o tarz düşünüyordum. Gerçi en azından futbolcuya devamlı küfür etmiyordum. Ama insan para kazanmaya başlayınca, bir mücadele içine girince, hayatın zorluklarını görünce, hayatın zorluklarında yanında olan hiç ummadık adamları tanıyınca herkese hak veriyor.

İş yapanı "klas yapmadığı" için sevmiyorlar, mücadele edeni "şov yaptığı" için sevmiyorlar, para kazananı "çok kazandığı" için sevmiyorlar, sakin kalanı "masaya yumruk koymadığı" için sevmiyorlar, lafa kalsa öfkeli olanı da sevmiyorlar ama aslında hayranlık besliyorlar.

Ben sıkıldım artık. Öfkenizden, kininizden, nefretinizden. Uzaklaşamıyorum da. Bir yere kadar kaçıyorum ama sonra yine beni buluyor. Futbol bu kadar büyütülecek bir şey değilmiş onu anladım. Ama asıl anladığım futbol dışı konularda, başka alanlarda ahkam keserken ne kadar ikiyüzlü olunduğu. Umarım bir gün tamamen kopabilirim şuradan...

Çarşamba, Eylül 23

Sahne Set Sokak


Fellini, Satyricon çekimleri için Roma'da....

Perşembe, Eylül 17

Çarşamba, Eylül 16

Kırmızı Duman




Bunun altına satırlar dolusu yazı yazabilirdim ama kendimi üzmekten başka bir şeye yaramaz. Ekranı büyüt ve dinle, gerisini düşünme...

Salı, Eylül 15

Yaz Günü Ne Maçı



Akşam saat 12 gibi buluştuk. Altımızda şort. Onun ayağında terlik var hatta. Tişörtleri çekmişiz ama imkan olsa onu bile çıkaracağız. Hava sıcak. Ertesi gün iş yok ama olsa bile o saatte buluşurduk. İki nedeni var, birincisi hava o saatlerde serinliyor. İkincisi az önce maç vardı. Maçın bitmesini bekledik. Benim için değil, onun için.  İlk sorusu da haliyle şu oldu:

- Maçı izledin mi?

İzlemediğimi söyledim. Çok şaşırdı. Oysa çok hevesliydi. Bütün gece takımı masaya yatırıp, sezon tahminleri yapacağımızı sanmıştı. Heves kırdım. Nedenini sordu. ''Yazdayız'' dedim. Anlamadı. Oysa hala arkasındayım, dünyanın en geçerli sebebiydi.

Oturduğumuz çay bahçesinin yanındaki caddeden birçok güzel kız geçiyor. Gece 12 olmasına rağmen küçük çocuklar oyun oynuyor. Bisiklete binen, paten kayan gençler var. Hayat cıvıl cıvıl. Yapacak birçok şey var. Böyle bir ortam varken neden bir mekana girip, sigara dumanı ve küfürler altında maç izleyeyim? Ağustos sıcağında neden 8 ay daha sürecek bir maratona başlıyayım.

Biraz daha küçükken, ciddi ciddi sezon takvimini buna bağlıyordum. Yazın maç olmazdı, çünkü yazın insanlar tatil yapmalı. Yazın insanlar maç izlemez. Maça gerek yok. Maçlar, ligler sıkıcı kış aylarını doldurmamız için düzenlenen organizasyonlar. İki senede bir milli maçlarla yazın bir ayını değerlendirebiliriz. O da haziran işte; temmuzun sonu falan değil yani.

Meğer öyle değilmiş. Hava sıcak olduğu için, futbolcuların sağlığını etkiliyor diyeymiş bütün mesele. Bunu kendi kendime fark ettiğim için çok büyük şok yaşamadım. Ama hala daha alışamadım.

Yaz günü oturup nasıl maç izliyorsunuz? Heyecanlanıyorsunuz, strese giriyorsunuz, yoruluyorsunuz ve 90 dakika bitince 'Ben ne yapıyorum' demiyorsunuz. Sigara dumanlı kahvelerde, sıcağın bastığı evlerde oturup maç izlemek. Bir insanın kendisine yapacağı en büyük kötülük. 3-4 ay sürecek yaz günlerinden zaman çalmaktan başka bir şey değil. Güzel günleri israf etmek.

İnsan maç izlemek yerine gidip kendi top oynasa daha iyi değil mi? Ekimde başlarım maç izlemeye, o da denk gelirse. Maç izlemek için program yapıyoruz bazen, ya gerçekten manyaklık. Neyse ki passolig çıkmış, yoksa bir de stadyuma gidecektik her hafta...

Şimdi bunları yazdım ama belki akşam Atletico maçını izlerim. Belki de izlemem. Halı sahaya çağıran olursa oraya giderim. Çok boşta kalırsam açık hava bir yerde izlerim belki. 

Pazar, Eylül 13

Büyük Topçu


Şota arada idmanlarda gaza gelip topla şov yapıyor. Geçen idmanda yine yaptı. Omuzuyla falan top sektiriyor. Arada direkt çift kalelere falan giriyor. Ama biraz arka planda kalıyor. Oyuna çok girmiyor. Maç, futbolcuların maçı diye düşünüyor herhalde, rol çalmakistemiyor. Fakat istese fena oynar, maçın da yıldızı olur.

Gürcü ve komik diye ve biraz da eskide kaldı diye bu adama çok değer verilmiyor sanki. Daha doğrusu başka konulardan övülüyor. Oysa adam baya baya topçuydu. Buralarda oynadığı zaman muhteşemdi ve henüz 23-24 yaşlarındaydı. Biz de 10-11'dik. Keşke bizim gözümüz daha net açıldığı zamanlara denk gelseydi de öyle izleseydik. Gerçi çocuklar, futbolcunun maharetini daha net anlar ve çözer. Şimdi izlesek, savunmaya yardım etmiyor, bloklar arasında bağlantıda yetersiz, topsuz oyunda kısıtlı, koşu mesafesi falan düşük derdik. Öyle miydi onu bile bilmiyorum zaten. Hatırladığım tek şey; adam iyiydi ve izlemesi çok keyfilydi.

Şu fotoğrafta hocaya dikiz yapan futbolcular; Marko Marin ve Özer. Belki de takımın en teknik elemanları. Fakat hayranlık besledikleri gözlerinden belli. 

Salı, Eylül 8

Dert



eğri büğrü bakar oldum
şaşkın oldum, sakar oldum
ikide bir yüreğimi dağa taşa diker oldum
şunca yıldır karanlıkta göz kırpmaktan bıkar oldum

benim annem şeker annem gençlik elden gitti gider
gece gündüz dolaşırım tenhalarda menhalarda
benim annem güzel annem 
beni beni beni koyver

sağ yanımda bir sızı var sol yanımda dağlar duman
altı patlar, altı patlak 
bu dert beni 
bu dert beni verem eder

dama çıktım damdan düştüm
kılıç kestim rakı içtim
şahin oldum, keloğlanın külahını kaptım kaçtım
yare ağlar, güler uçtum
yarı yolda yorgun düştüm

benim annem kadın annem bu nasıl iş bana de hele

gece gündüz düşünürüm tenhalarda menhalarda
aman annem güzel annem beni beni beni koyver

sağ yanımda bir sızı var sol yanımda yandım allah
altı patlar altı patlak 
bu dert beni 
bu dert beni adam eder




Cuma, Eylül 4

Anormal ve Sefil Bir Hayat



Daha önceki sürgünler ile zamanımızın sürgünleri arasında bir ölçek farkı olduğunu vurgulamakta fayda var. Modern savaşlar, emperyalizm ve totaliter yöneticilerin yarı-teolojik hırslarıdır bu ölçek farkını yaratan. Gerçekten de mülteci çağıdır bu içinde yaşadığımız çağ, yerinden edilmiş kişi çağı, kitlesel göç çağı... Sürgün bir kere sürgün edildikten sonra üzerinde yabancı olma damgası taşıyarak anormal ve sefil bir hayat yaşar. Oysa mülteciler yirminci yüzyıl devletinin yaratımıdır. ''Mülteci'' sözcüğü acilen uluslararası yardıma ihtiyaç duyan çok sayıda masum ve sersemlemiş durumda insanı kasteden siyasi bir sözcük haline gelmiştir.


Edward Said - Kış Ruhu


Aslında, Bodrum'da karaya vuran Suriyeli çocuğun fotoğrafını koyacaktım, ama o kare çoğunluğu rahatsız ediyor. Bu çocuk -en azından bu foto çekilirken- henüz yaşıyor. O nedenle çok fazla rahatsızlık vermez. Oysa vermesi lazımdı...

Cumartesi, Ağustos 29

Sağ-Sol Turnike



Galatasaray'da yetiştim, büyüdüm. Antrenörlüğe de orada başladım. 25 yıl basketbol okuluyla uğraştım Galatasaray'da. Her sene 500 kişi gelse 25x500, siz hesap edin, 12.500 kişi yapar. Hepsinin birer arkadaşı olsa 25.000 kişi. Annesi babasıyla 75.000 kişi. Yani 100.000 civarında insana ulaşabildik. Biz bu insanlara ne öğrettik? Sağ turnike, sol turnike. Sonra paralarını aldık. Biz bunlardan Galatasaray kadın basketbol takımı için seyirci kitlesi olabilecek bin kişi bile üretemedik. Bu kültürü veremedik, böyle bir müfredat oluşturamadık. Çok büyük hata. Şimdiki aklım olsa ve aynı işi yürütsem, sağ-sol turnikeden önce ilk bunu öğretirdim.

Ekrem Memnun - Socrates Temmuz sayısı