Çarşamba, Aralık 23

Bir Zamanlar Bir Ülke Vardı





Kafasındaki kasketten dolayı suratı çok net belli olmayan adam büyük bir futbolcu....Daha doğrusu eski futbolcu. Alttaki stadyuma aldanmayın; bu futbolcu büyük topçu olma yolunda ilerlerken o stadyuma çok fazla çıkmadı ama ilk adımlarını da burada attı. İlk fotoğraftaki eski bina da futbolcunun doğup büyüdüğü ev...

Bosna tarafında doğan Sırp bir baba ile Hırvat bir annenin çocuğu olan Sinisa Mihajlovic eve döndü... Yaklaşık 25 sene  aradan sonra. Kurir Gazetesi, onu evine götürmüş. Yeni yıl hediyesi gibi bir şey herhalde. Burası Borovo şehri. Sırp futbolcu Mihajlovic'in büyüdüğü şehir. Şehir ise Hırvatistan'da. Zaten Mihajlovic de bir röportajında kendisini Sırp ama ülkesini Hırvatistan olarak gördüğünü söylemişti. 

Onun da Balkanlar'daki hemen herkes gibi karışık fikirleri ve duyguları var. Mihajlovic, savaştan sonra ilk kez buraya geliyor. 1988'e kadar şehrin takımında top oynadıktan sonra, Novi Sad'a ardından da Kızılyıldız'a yani Belgrad'a gidiyor.  Evine, mahallesine en son uğradığında tarihler 1991'i gösteriyor. Borovo, o zamanlar Yugoslavya'ya bağlıydı. 

Şimdilerde Milan'ın teknik direktörü olan Sinisa, ''Fotoğraflara bakarak anılarımı taze tutmak istedim. Harap bir şehir olarak hatırlamak istemezdim'' diyerek neden yıllardır şehrine dönmediğini açıklamaya çalışıyor. Gazetenin haberine göre, ziyareti esnasında zaman zaman gözünde yaşlar beliriyor.

Kusturica'nın Underground'ında evini arayan Ivan, BM görevlisine Yugoslavya'yı sorar. ''Yugoslavya yok'' cevabını alınca filmin en can alıcı anı oluşur. Bu Hırvatistan ziyareti de sanki o sahnenin devamı gibi olmuş.

Yeni Yaşam Biçimi


".... Şu günlerde İngiltere’de de durum aynı. Genel olarak insanların sabrı kalmamış durumda ve kısa vadede başarı görmek istiyorlar. Güzel arabaları hemen sürüp, güzel dairelerde hemen oturmak amacındalar. Geçmişte bunun farklı olduğunu hatırlıyorum. Ailemin yazlığımızı inşa etmesi neredeyse 10 yıl almıştı. Her şey yavaş yavaş... Şimdi insanlar hemen istiyor. Bu futbolda da böyle ve işe koyulur koyulmaz baskı altına giriyorsunuz. Bu yeni bir yaşama ve düşünme biçimi"

Slaven Bilic

Salı, Aralık 22

Daha Çok Genç



Ancelotti, yıllardır aynı tipte. Teknik direktörleri düşününce sanki Lippi, Trapattoni, Ferguson dönemindenmiş gibi... Babacan, Hulusi Kentmen tadında. Oysa sadece 56 yaşında. Mourinho ondan sadece 4 yaş küçük. Benitez ile aralarında bir yaş var. 

Şu fotoğraf da çok acayip Adamın suratı aynı. Sanki şimdiki halini 25 sene öncesinin Milan'ına fotoşoplamışlar gibi.

Pazar, Aralık 13

Sarıyer 0-0 Nazilli Belediyespor



Bu ne şimdi? Oysa bu maç geçen hafta sonu oynanmıştı. Ben ise bu maça dair postu bir hafta sonra yazıyorum. Bir haftadır çok mu yoğunum? Hiç alakası yok. Fakat artık böyle oldu.

Artık daha az maça gidiyoruz. Daha az maç izliyoruz. Daha az yazıyoruz. Futboldan soğuduk demek futbola haksızlık olur belki de. Birçok şeyden soğudum. Bunu mutsuzluk olarak algılıyorlar. Değil. Mutsuz değilim, gördüğüm ve anlamlandıramadığım manzara karşısında moralim bozuluyor.

Garip bir yaşlılık özelliği de değil bu. O yaşlı amcalar da olur ya, "Ah şu eski Ramazanlar'' ezberi. Bizdeki o değil. Tam tersi. Değişen hiç bir şey olmuyor. İnsan ilk kez yaşadığı bir şeyin heyecanını duyar. O heyecan hayattan zevk almasını sağlar. Merdivenleri tırmanarak yeşil sahayı görmenin heyecanı iyi bir metafordu. Defalarca aynı şeyi yaşayınca bir heyecanı kalmıyor belki de. Merdivenleri daha yavaş çıkıyorsun. Daha geç çıkıyorsun. Maçın başlamasına az süre kala stada giriyorsun, hatta başladıktan sonra giriyorsun. Bloga da postunu bir hafta sonra yazıyorsun.

Hayatımda ilk defa Yusuf Ziya Öniş Stadı'na girdim. Ama aynı adamlar, aynı esnaf, aynı jargon, aynı tezahüratlar, aynı ritüeller, aynı davul ritmi orada. Fark yok. Maç boyunca pozisyona giremedi iki takım da... Haliyle tartışmalı bir pozisyon olmadı. Buna rağmen maçın ardından tribünler 'Futbolun katili Türk hakemleri'' diye bağırdı. Maçın özeti, futbolun özeti, Türkiye'nin özeti.

Sarıyer tribünü diğer tribünlere benzemiyormuş. Yaş ortalaması 40 falan. Onun da nedeni, 0-10 yaş arası çocuklarını yeğenlerini getirenler. O çocuklar da olmasa 55'e çıkar herhalde. 

İnsan böyle bir ortamda; her şey aynı kaldığında, sahadaki oyunun da çok fazla tüketilmesini istemiyor. Sanırım futboldaki sıkıntının kaynağı bu. Devamlı değişen kadrolar, transfer olan futbolcular. Herhangi bir futbolcuyu bir sezon sonra aynı yerde görmek oldukça zor. Sen aynı stada, aynı takımın maçına geliyorsun ama bilmediğin insanlarla karşılaşıyorsun. Bir de o maçta pozisyon olmayınca; yazacak bir şey olmuyor.Yazacak bir şey olmayınca da bir hafta gecikiyor.

Aslında yine de 2.Lig daha iyi. 1.Lig'den daha iyi en azından. Daha dengeli, daha sert, daha iyi top var. 0-0'lık maçları severim. Nazilli zaten Udinese gibi top oynadı. Deplasman takımının olması gerektiği gibi. Sarıyer'de sıkıntı var. Ayhan Akman gelmişti sezon başında, ona yetişemedik. Yukarıda dediğim de tam olarak bu zaten. Aralık ayı gelmeden değişim. Devre arası bir kere daha. Biz bu değişime ayak uyduracak hızda değiliz. Alışık değiliz, sevmiyoruz. Kafamız karışık, gol olmuyor...

Perşembe, Kasım 26

Pazar, Kasım 22

Çok Benziyor


Aslında normalde benzemiyor da burada benzemiş.

Benzemese daha iyiydi ama bu şarkıda benzemesi daha iyi olmuş.

Veya bu aralar sıkıntı var....


ıt's like a pain in the chest
we disappoint and let down
and though ı'm trying my best
we're not so different from convicts on the run
freedom could kill us but we'd rather go on

Salı, Kasım 17

Nota Gerek Yok



Devlet duvara imzasını atmış zaten, boşuna sprey tüketip yazmasına gerek yoktu.

Pazartesi, Kasım 16

Kötü Anılar Biriktirdik




Babam bana devamlı "Büyüyünce beni anlayacaksın'' derdi. Ben de ilerleyen zamanlarda; en azından onun yaşına geldiğim zaman onu anlayacağımı biliyordum. Dünya tarihi büyüyünce babalarını anlayan çocuklar sayesinde yazılıyordu. Bunun farkındaydım. Bütün kitaplarda öyle yazıyordu zaten. Fakat o günlerde sinirlendiğim bir nokta vardı; ben zaten büyümüştüm. Babamın bunu bana en çok söylediği dönemde ben 17, 18, 19 yaşlarındaydım. Çok büyüktüm, gerçekten!

Ama o laftaki 'büyümek' kısmını yeni yeni anlıyorum. Çok klişe gelebilir ama öyle. Zaten sinir bozucu olan da bu. Nasıl yetiştirildiysek, ya da biz dünyaya nasıl baktıysak, o gün söylenen her şey ve bu gün gördüğümüz çoğu şey bizi şaşırtmaya devam ediyor. O zaman da insan ister istemez isyan ediyor geçmişindekilere, 'Ulan o zaman, en azından biz 7-20 yaş arasındayken, bize ne bok öğrettiniz''

İnsan yaşayarak öğreniyor, yaşayarak büyüyor. Artık eminim ki, babamın istediği kadar büyüdüm. Hele bu sene, çok büyüdüm. Babamı yine de tam anlamıyla anlıyor muyum emin değilim. Tahminim, babamı babam bile zor anlamıştır. Ama birçok şeyi yaparken kendimi babam gibi yaparken buluyorum. En basit, gündelik şeylerde bile.. Evde yanan lambayı söndürürken veya markette alışveriş yaparken...

Şimdi burada size babamı falan anlatmayacağım tabi. Konu o değil. Bu akşamın meselesi; yaşamak zorunda olduğunu bilmek, hayatta kalmak zorunda olmak ve bunun için bedel ödemekle ilgili... Babam da bunu yapmıştı zamanında. O nedenle bu yazıda adı sıkça geçiyor. Başka birini gözlemlemiş olsaydım ondan bahsederdim. Yani, babalar ve oğullar yazısı değil. Sadece ortak bir kaygının ürünü olmamız bizi buluşturdu. Aslında Türkiye'deki çoğu erkek aynıdır. Hele belli bir standartın altında sıkışmışsa...

Neyse ki babam bir dönem sonra kendini biraz kurtardı. Şu anda mutlu, en azından huzurlu... Öyle söylüyor. Ama hiç değilse, yalan söylüyor bile olsa, eskisinden daha yumuşak bir hayat yaşadığını tahmin ediyorum. Bunda benim de payım olduğunu bilmek güzel. Zaten tek güzel şey de bu. Gerisi hayatla mücadele etmenin zorluğu. Bazen yıldığımı hissediyorum. 'Olmuyor' sancısı gelip saplanıyor. Babamı anladığım nokta da burası; o sancı geldiğinde ayakta durmak. Belki de balonun havalanması için bazı yükleri aşağıya atmak.

Kısır döngü. Aşağıya attığın bütün yükler, senin hareket etmeni sağlıyor ama onlardan kurtulamıyorsun. Baktığın her yerde onları görüyorsun. Anılar ve insanlar... İnsanın bu kadar anı biriktirip, bu kadar olayı geride bırakıp, bir gün ölecek olması çok fena.

İnsan, günün sonunda o günü değil, geçmişindeki anılarını anlatacağı birilerini yanında istiyor. Ben de öyle en azından. Belki de sırf bu yüzden evleniyor. Evlendiği kişiye anlattıkları bitince bu sefer çocuklara sıra geliyor. En sonunda hafızası yeterse torunlara... Bencillik diz boyu ama başka türlü de çıkış yolu bulamazsın. Yoksa kendine hapsoluyorsun. Hedefsiz ve amaçsız.

Cuma, Kasım 13

Tek El



İyi foto...

Buradan daha iyi anlaşılıyor; adam biraz fazla büyük.... Buna rağmen baya iyi uçuyor.



Perşembe, Kasım 12

Çocukluk




Arafilboyu, limanın üst kısmı, Boztepe'nin altıdır. Sotka’da fuar vardı. Ben orada büyüdüm. Şimdi oradan yol geçiyor. Hem de iki yol birden. O yollar denizdi eskiden. Kumsal vardı, artık yok. Biz orada oynardık. Evimiz kilisenin yanındaydı. İki kızkardeşten kalma Rum eviydi. Şimdi yıkıldı. Midye yerdik, denize girerdik, öyle büyüdük... Fakir bir aileydik ama mahallede zenginler de vardı. Gelir bizde kalırlardı. Kapılar açıktı o zaman. Hafta sonları biz Görele’ye, Tirebolu’ya pikniğe giderdik. Aileler, anneler, babalar, kızlar... Deplasmana gitmek gibi bir şeydi aslında. Tanıdıklar vardı oralarda, ‘’Geliyoruz, sizde kalacağız top oynayacağız’ diyorduk. Farklı bir dünya vardı. Şimdi yok bunlar.

15 yaşında lisansım çıktı. Küçük bir kaleciydim. Kendi grubumda forvetim ama büyüklerin yanında kaleye geçiyorum. İkisinin de bakışı farklı. Hayata bakışın da değişiyor; büyüklerle ilişkin farklı, gençlerle farklı. Yönetenle ve yönetilenle ilişkilerini geliştiriyorsun. Kaba da olsa bir şeyler öğreniyorsun. 


Amatör takımdaydım, 50 lira prim verdiler. Ben de gidip babama verdim. O günden sonra eve para veren kişiydim artık. Aile reisi gibi oldum. Mahalle arasında takım yapan da bendim. O nedenle liderlik kendiliğinden geldi, takım kaptanı oldum. Sorumluluk alınca öne çıkıyorsun. Öne çıkınca da kendine göre hayat çiziyorsun. Bunu okulu yok ama hayatın kendisi sana dersler veriyor. Futbolun bana en büyük katkısı bu oldu. Yoksa oynuyorsun, zaman geçirip, enerjini atıyorsun.


Şenol Güneş 

Çarşamba, Kasım 11

Burdan Çeşmeye Kadar


Beşiktaş'ın altyapısında oynayan futbolcu

Cep telefonu

Akşam vakti mahallede toplanma

Kanka

Futbol topu

Çeşme

"Youtube'a atacağım ha"

Eşorfman altı

"O zaman bozalım..."

"Yap şu hareketi"

Kafasında top sektirdiği iddia edilen başka bir çocuk...


Kısacası; semti gibi semt

Salı, Kasım 10

Kürk Mantolu Madonna


Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim, hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin içyüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmayarak, yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkân boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeye başladığımız harika musiki birdenbire kesilmiş olmaz. Gelelim ikinci kısmına, o kısım, başlı başına bir büyük hikâye olarak güzeldir ve böyle bir tecrübe gerek senin için gerekse Türk edebiyatı için lazımdı. Sen bu tecrübeyi başarıyla yaptın.


Nazım Hikmet böyle yazmış Sabahattin Ali'ye. Ali, öyküyü Büyükdere'de askerlik yaparken yazıyor. Naızm Hikmet ise bu mektubu Bursa'dan cezaevinden gönderiyor. 1930'ların sonu ve devamında 1940'lar çok entresan dönemler. O dönemin insanları da çok farklı, aydınları da... Dünyada savaş var ama buraya pek uğramıyor. Etkisinden kaçamıyorsun. Cumhuriyet köklerini salmış artık. Aydınlanma da var. Batı ile temaslar daha sağlam ama bir yandan da Anadolu'ya yöneliş var. Memleketimden İnsan Manzaraları da çıkıyor, Kuyucaklı Yusuf da. Öyle bir dönem, her şey yeni, her şey ilk...

Kürk Mantolu Madonna'da tasvir edilen Raif Efendi mesela, Türk edebiyatı için yeni bir karakter. Hayalleri olan, toplumdan ayrılan, resme ilgi duyan, sanatla ilgilenen, Almanya'ya giden bir Anadolu çocuğu. Genelde bu tip karakterler daha önceki yıllarda ''değerlerini kaybeden'' portrelerle yazılırken, Sabahattin Ali bunu kırıyor.

Belki de Nazım Hikmet'in ilk bölümü daha çok sevmesinin nedeni de budur. İlk bölümde daha Anadolu kaygıları vardır. İkinci bölüm ise Batılı yaşam tarzına uygun, dramatik olsa alışık olunmayan bir aşk hikayesi. Sadece Nazım Hikmet de değil... O dönem pek ilgi görmemiş yazılanlar. Daha sonra zamanla değer kazanan bir eser. Bugünlerde otobüste, instagramda, cafede bu kitabı görmeniz boşuna değil. Şaşılacak veya eleştirilecek bir konu da değil. Bugünün insanı bu kitapla daha çok bağ kuruyor. Çünkü Raif Efendi gibi hepsi. Sanata, estetiğe ilgisi olan, hayalleri olan, Avrupa görmüş, ufak aşk kaçamakları yaşamış ve sonra ülkeye dönmüş çocuklar çok fazla burada. 

Açıkçası aradan 70 sene geçse de ben Nazım Hikmet ile aynı düşüncedeyim. Biraz eski kafalıyım zaten ama yaşamadığım dönemin kafasını yaşamış olmam da benim bok yemem. Kitabın ikinci bölümü çok iyi cümlelerle yazılmış. İnsanın negatif yorumda bulunması haksızlık. Hatta insan düşünmeden edemiyor; üçüncü ve son kitabı böyle olan bir yazar (41 yaşında öldürüldüğünü de hesaba katarsak), yaşasaydı bir yirmi yıl içinde neler çıkarırdı acaba? Türkiye böyle bir ülke, ve kitabı okumayı bitirdikten sonra -ki oldukça çabuk ve kısa sürede bitiyor- akla hemen bu gerçek geliyor. Türkiye, aydınlarını, yeteneklerini, özel isimlerini harcamayı gelenek haline getirmiş bir coğrafyadır.

İlk bölümün kısa kalması bir daha üzüyor. Ben bu aşk olaylarına giremiyorum. Kendi hayatında insan buna bezer şeyler yaşıyor ve devamlı da bunu düşünüyor. Her gece yattığınızda eski sevgilinizi düşünür, geçmişte verdiğiniz kararları sorgularsınız. Bu bir rutindir ve bunu yaparken zaten bir sürü analizler yapar, bir sürü hikayeler kurarsınız. 

Fakat ilk bölüm; insanı daha çok sarsar, sarsmalı da... Yaşadığın yerde, yaşadığın toplulukta görmediğin, ihmal ettiğin, üzerine düşünmediğin gerçekler. İnsan gece yatarken, kendini Almanya sokaklarında Maria'nın peşinden koşan Raif gibi düşünebilir ama muhasebeci Raif'in ailesiyle ilişkisini gündelik hayatın içinde pek sorgulamaz. Oysa o Raif daha çok burada. O nedenle okuduğum ve izlediğim şeylerden beklediğim biraz da bu. Benim düşünmediğim, eksik kaldığım yeri tamamların.

Bu adam daha uzun yaşasaydı, tüm ülkenin eksik kaldığı yerleri biraz olsun tamamlayabilirdi...

Cumartesi, Kasım 7

Seçim 2015



Bu blogun en çok okunan yazılarının; iki farklı seçimin ardından yazılmış olması çok ilginç. Burada futbol, tribün falan yazacaktık. Baya şaşırmıştım o zaman. Hatta şimdi bile şaşırıyorum. Ama bu da ister istemez ufak bir misyon, daha doğrusu beklenti yükledi. Tamam, blog eskisi kadar takip edilmiyor, ben de çok bir şeyler atmıyorum ama hala birileri arayıp "Bu seçim hakkında ne yazacaksın" diyebiliyor. Hoşuma gitmiyor değil, ama bu seçimin ardından çok söyleyecek bir şeyim yok.

Bu seçim ve genel ülke siyaseti hakkında çok fazla yazasım yok. Aslında, hiçbir şey hakkında çok fazla yazasım yok. Eskiden, kendimi ifade etmek için yazıyordum. Sonradan bunun çok rahatsız edici bir şey olduğunu fark ettim. Kendini ifade etmeye çalışmak büyük bir risk. O denemenin sonunda kendini ifade edemezsen büyük bir dertle karşı karşıya kalıyorsun. O nedenle bazı konularda çok fazla kişiye ulaşmak iyi bir yöntem olmuyor. Bu konu da onlardan biri.

Yine de seçime gelelim. Ülkenin yüzde 49'uyla (hatta 60) aynı yerde değilim.Fakat şimdilik; bu ne beni, ne de karşı tarafı rahatsız ediyor. Rahatsız edici olan, geriye kalan kesimle daha çok ortak noktada buluşsam onlar kadar nefret dolu ve karamsar olmadığım için daha farklı bir dışlanmayla karşılaşmak Bu seçimde de aynısı oldu. Bu seçime dair çok olumsuz ve karamsar duygular beslemiyorum ve bu nedenle yanlış yolda olduğumu iddia edenler çoğunlukta.Onlara kalsa bu karamsarlıkla hemen bavulumu toplamam gitmem lazım. Bunu yapamadığım için şu an sadece umutlu olmam lazım; fakat o da çok görülüyor.

Türkiye'deki genç nüfus sabırsız, melankolik ve bencil. Bütün bunlar seçim sonrası oluşan atmosfere etki ediyor. Ama olayın özündeki asıl problem Türkiye toplumunun genel olarak seçimlere sonuç ekseninde bakması. Seçimi, bir şampiyonluk yarışının son haftasında oluşan puan durumu gibi tahlil ediyor. Oylama akşamını Eurovision gibi takip ediyor. Seçimde başarısız olunca ''Hoca bize taktı'' alışkanlığıyla başka sorumlular aranıyor. Bir sonraki sınavı düşünme gibi bir durum yok. Veya seçimleri şampiyonluk gibi değil de transfer dönemi gibi görmek gibi bir anlayış hiç yok. Oysa aslında tam bir draft dönemi. Birileri çok vekil alıyor, diğeri az alıyor. Ama ilerleyen süreçte belirleyici olan bu değil. Önemli ama tek başına yeterli değil.

Ezeli rakibin yüzde 49 almış. Sanki, 4. yıldızı takmış. Yok öyle bir şey. Seçimler, bir dönemin ilerleyişini şekillendirmek için yapılır. Yani bu bir son değil başlangıçtır. Ligin 34. haftasından çok, kumar masasında kağıtların dağıtılmasına daha çok benzer. Kağıtlar dağıtıldı, oyun başlayacak. Elimiz çok iyi değil belki ama kötü de değil.

7 Haziran'ı yok sayarsak, 30 yaşında ilk defa oy verdiğim bir parti meclise girdi. 7 Haziran'ı istatistiklere katarsak, ilk defa oy verdiğim bir parti bir sonraki seçimi gördü. Bunlar, yıllardır aynı partiye oy veren insanlar için şaşılşacak sevinçler. Devletin en derin köklerine inmiş, Cumhuriyetin geleneğinde yer edinmiş bir fikrin ve partinin seçmeni olunca anlamak zor oluyor. Parlamentoda bir vekilinin olması, hatta tam olarak 59 vekilin olması baya sevindirici bir durum. İnşallah mahçup etmezler. Bu sonuçlar 7 Haziran'da ortaya çıksaydı, memnuniyet seviyesi daha yukarılarda oluşurdu. 7 Haziran'dan sonra bakında oluşan karamsarlık ilk anda belki normal ama sürdürmek kesinlikle sağlıklı değil.

Lafı dolandırmayayım. Benim için en korkutucu olanı, 7 Haziran'da oluşan tablonun bir benzerinin oluşmasıyla ortaya çıkacak AKP-MHP koalisyonu olurdu. MHP'nin herhangi bir iktidar kanalında yer alması, AKP'nin tek başında iktidar kurmasından daha kötü olurdu. 

Burada bütün karamsarlığı oluşturan AKP'nin  5 ayda oy sayısını yükseltmesi. O oyların büyük bir kısmının MHP'den gelmesi aslında hesabın çok değişmediğini gösteriyor. Güneydoğu'dan giden oylar hoş olmadı. Ama o sıcak 5 aydan sonra bu da doğal. ''Olaylar kime yarıyorsa o yapıyordur'' diyenler şok! Olayların kime yarayacağını bile kestiremeyen bir sığlık var ortada. 

Türkiye, esnaf kültürünü damarlarında taşıyan bir ülke. Esnaf kavramı, sayıca çok olmasa da zihniyet olarak toplumun üzerinde yer alır. Çiftçi taşrada, diğer sektörler kentte yer alır. Ama esnaf, kentte de taşrada da vardır. Ülkede daha yaygındır. Ülkenin zaten esas problemi, kentli nüfus ile taşranın iletişim kuramamasıdır. Daha doğrusu taşranın muhafazakar (dini anlamda değil) kalıplarda sıkışması ve zaman ayak uydurmakta zorlanması... İki tarafın hayat tarzları ve iletişim şekilleri; fikirlerinden daha çok çarpışıyor. Esnaf zihniyeti ise çıkan her olayda yara aldığı için her daim 'istikrar'dan yana tavır alır. Yine öyle oldu. Evlerin tarandığı, sokağa çıkma yasaklarının olduğu bir dönemi, Batı, oldukça sessiz bir şekilde izledi. 90'larda büyüyen çocukların ezberden gelen alışkanlıkları... Hatta belki bir kısmı da Eylül ayında, sağ ideoloji ile beraber sokaklarda vatan kurtardı. Fakat oradaki yansıma farklı. Güneydoğu'nun bir kesiminin tepkisi farklı oldu (Yüzde 1-2).

Buralara girmeyelim. Özet olarak AKP-MHP olacağına, AKP olması daha iyi gibi. Başkanlık sorunu, kaygıları yükseltiyor olabilir. Haklılık payı var. Ama MHP, yüzde 18 oy alsaydı ve AKP'nin vekil sayısı düşük kalsaydı bu tehlike yine ortada olacaktı. İki parti arasındaki dirsek temasını son 5 ayda iyice gördük zaten. İki seçim arasındaki dönemden sonra belli bir kesim MHP'ye; Haziran'da hükümet kurulmasına destek olmadığı için tepki gösteriyor. Haklı olabilirler ve biraz da şanslılar; MHP 'ye tavır almak için bu kadar 'soft' bir şey yaşamış olmaları, onları ülkenin bir başka kesiminden daha ayrıcalıklı kılıyor.

AKP, 13 senedir ülke yönetiyor. Ne olursa olsun bir yönetme geleneği var. Olaya hakim olma durumu var. Erdoğan'ın dışladığı ama Davutoğlu'nun yeniden bünyesine kattığı isimler tekrar ana kadroda. Ülke selameti açısından faydası olabilecek hareketler. Fakat aynı zamanda AKP içinde de ikilik yaratabilecek bir durum. O tarafta ne olacağı belli değil; %49'un başarısının kime yazılacağı bile soru işareti. Üstelik dışarıda Abdullah Gül unsuru da bekliyor. Böyle bir dönemde yaşanacak krizler, koalisyon ile birleşseydi AKP, ''Bizi tek seçmediniz ondan böyle oldu'' diyerek işin içinden sıyrılabilirdi. Ekonomik krizlerin, Suriye'nin, çözüm sürecinin ve daha birçok meselenin baş tarafı zorlayacağını düşünürsek, böyle bir noktada tek bir partinin sorumluluk içinde olması, her açıdan daha sağlıklı. Üstelik öyle bir dönemde CHP ve/veya HDP'den biri hükümütte yer alırsa, olası bir ters gidişte halkın ''Ulan geldiniz iyice kötü ettiniz'' diyerek bir 15 sene daha oy vermeme refleksi ortaya çıkabilirdi.

O nedenle asıl iş şimdi başlıyor. Siyaset evden başlar. Çevreden başlar. Oradaki hareketler belirler geneli.

 "Bu ülkeden gideceğim" diyenler giderlerse büyük saygı duyarım. Bu dünyada bir tane ömrünüz var ve nerede huzurlu yaşayacağınıza inanıyorsanız oraya gitmelisiniz. Ya sev ya terk et dayatması yapılamaz. Hatta seçim özelinden çıkınca, imkanı olan herkesin gitmesi taraftarıyım. Fakat bu ''gideceğim'' tayfasının hali vakti yerinde olmasına rağmen, her seçimden sonra bu kadar karamsarlık yaydıktan sonra burada kaldığını görünce bunun 'Boş bir muhabbet' olduğunu düşünüyorum. Hele bir de kaldıktan sonra 'Bana ne abi herkes kendi bacağından asılır' dediğini görünce insanın içinde bir güvensizlik oluşuyor. Gidiyorlar, geri dönüyorlar, hatta bazen gitmeseler de standartın üstünde biraz iyi şartlarda yaşamaya devam ediyorlar. Ondan sonra de kendilerini ortamdan, 'biz'den, herkesten ayrıştırıyorlar. Bu ayrıştırma her zaman zarar olarak geri dönecek. Paragrafın başında dediğimiz gibi, siyaset çevreden başlar. Çıkıp TOMA'nın karşısında kahraman olmanıza ve hayatınızı riske etmenize gerek yok. Mahallenizde fark yaratırsanız, ülkede de değişiklik olabilir. Fakat bunun için sokağa çıkmanız gerekiyor. Yemeği Yemek Sepeti'nden söyleyerek evde değil, mahalle kebapçısında yemeniz lazım. 2-3 km'lik yol için arabaya binerseniz olmaz; yürümeniz lazım. Köşebaşındaki duvarda çekirdek çıtlamanız gerek. ''Ulan bunların bu seçimle ne alakası var'' diyeceksiniz ama bunu da en yukarıda söyledim zaten. Kendimi ifade edememem en büyük sıkıntım. Bu ülkede karamsar olmak için birçok neden var ama 1 Kasım seçimleri onlardan biri değil.

Cuma, Kasım 6

Fransız





Adam her zaman saha kenarında giydiği o montla dolaşmıyor... Çünkü o bir Fransız....