Çarşamba, Aralık 14

Alemdağ'da Var Bir Yılan

Sinek IsırıklarınınMüellifi’ni okuduktan sonra, (sanırım eli kalem tutan her fanide olduğu gibi) gaza geldim. Belki ben de öyküler yazabilirdim. Bir roman yazamayacağımın farkındayım. O kadar geniş bir olay örgüsünü kurgulayamam ve çok sayıda karakter yaratamam. Fakat öykü neden olmasın? Ne de olsa Barış Bıçakçı bunu kolay göstermişti. Fakat bu işler 'ha' deyince olmazdı, yazmadan önce okumaya devam etmek gerekirdi. O nedenle de Türkiye’de öykücülüğün bir numaralı yazarına döndüm.

Yıllar önce birçok hikayesini okuduğum ve çok sevdiğim Sait Faik Abasıyanık’ın okumadığım bir kitabına rastladım. Alemdağ’da Var Bir Yılan…

Oldukça şaşırdım, zira bu öyküler bildiğim ve alıştığım Abasıyanık öyküleri gibi değildi. Özellikle de kitabın başındakiler… Genelde basit insanların, sıradan hikayelerini anlatan Abasıyanık, gerçekçilikten uzaklaşmış ve sürreal tonda öyküler yazmıştı.

İlk başta yadırgadım. Okumak istediğim böylesi değildi. Hele Sinek Isırıklarının Müellifi’ni okuduktan sonra ve "Yazmak bir bakıma anlatılmaya değmez olanı anlatmaktır. Böylelikle anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir.” cümlesine de denk geldikten sonra aradığım hiç bu değildi.

Tabi ki yine usta bir yazarlık, güçlü bir edebiyat vardı. Abasıyanık’ın kalemi gerçekten etkileyici. Dili sade. Fakat ben biraz daha öykü kurgulamanın basitliğini çözebilmek istemiştim. Gündelik yaşamdaki basit bir anı, yazıya nasıl aktardığını, nasıl basitleştirdiğini ve oradan okunaklı bir iş çıkardığını belki bir şekilde anlarım diye düşünmüştüm.

O kısım olmadı. Okuduğum kitap tam anlamıyla bir usta işiydi.

Fakat en azından ilginç bir deneyimle karşılaştık. Sürrealist hikayelerin de nasıl çıktığı benim için ayrı bir merak konusudur zaten. Yönetmen Luis Bunuel’in rüyalarından bir harman yaptığını okumuştum mesela. Ne kadar doğrudur bilemem. Adalı Abasıyanık’ın ise sanırım biraz daha keyif verici maddeler ile bu ilhama kavuştuğunu düşünüyorum. Zira artık ömrünün son dönemleriydi ve kendisini iyice rakıya verdiği zamanlardı. Belki de yanılıyorumdur. Belki de sürreal hikayeler için gerçeklikten kopmak gerekmiyordur ve bu yaratıcının içinde var olan bir yetenektir.

Öte yandan kitaptaki hikayelerin özelliğini tamamen sürreal olarak tanımlamak eksik kalır. Başka özellikleri de var onların. Toplum ve ahlak anlayışı eleştirisi çok güçlü mesela. Belki de o eleştirilerini ve iç döküşünü o yıllarda iyi anlatabilmenin tek yolu sürrealizme sığınmaktı. Veya ölümünden önce yazdığı son kitap olduğu için, belki de ölümle ve yaşamla son bir hesaplaşma içindeydi.

Ayrıca Abasıyanık’ın 1940 ve 50’leri anlattığı öykülerinde, sanki bir eski zaman insanı gibi değil de bu zamanın insanıymış gibi bir dil kullanması beni çok etkiliyor. Çağının ilerisinde mi, yoksa biz o çağı çok mu başka biliyoruz? O dönemde de insanlar yaşadılar (üstelik bizden çok uzak yıllar değil) ve bizimle benzer sorunları vardı. Hem hayat gailesi hem de varoluş problemlerine sahip oldular. Biz ise onları “babalık” olarak gördük. O yüzden ne zaman bir Abasıyanık öyküsü okusam, bizden eskilere haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Tabi bu düşüncem yaş aldıkça Abasıyanık kitaplarından bağımsız bir şekilde güçleniyor ama en azından ergenlikten çıktığımız yıllarda farkındalık yaratan, o yıllarda yazılmış öykülerdi.

Sonuç olarak tam anlamıyla aradığımı bulamasam da, bir şekilde yine çok fazla katkı veren bir kitap ve çok sayıda öykü okuduk. Eline ve kalemine sağlık Abasıyanık…

Salı, Aralık 13

Şampiyonlar Ligi'nin Başladığı Gün


Dünya Kupası heyecanı devam ederken bir yandan da Şampiyonlar Ligi'ni unutmayalım.

Gerçi şimdi güncel Şampiyonlar Ligi sezonundan bahsetmek de biraz yersiz olur. O zaman tam da bugün oynanan bir maçtan bahsedelim. 13 Aralık 1954'te oynanan bir karşılaşmadan...

1954 yılı, kafanızı karıştırabilir. Zira o yıllarda değil Şampiyonlar Ligi, Şampiyon Kulüpler Kupası bile yoktu. Fakat işte o gün oynanan bir maç; Avrupa futbolunun zire organizasyonun doğmasına neden oldu.

Maçın tarafları İngiltere'den Wolverhampton ve Macaristan'dan Honved'di. 

Bugünlerde bir Portekiz takımına dönüşen ve Portekiz takımı olmadan önceleri alt liglerde gezinen Wolves, aslında 1950'lerin iyi takımıydı. 1953-54 sezonunda İngiltere Ligi'nde şampiyon olmuştu. 1954 yılının Aralık ayına gelindiğinde de ligde liderdi. Diğer tarafta ise Honved kendi ligini uzun yıllardır domine ediyordu. Yani iki şampiyon karşı karşıyaydı.

Bir İngiliz ve bir Macar takımının karşı karşıya gelmesi, İngilizlerin rövanş isteğini daha da körükledi. Zira bir sene önce karizmayı fena çizdirmişlerdi. Avrupa'ya ve dünyaya futbolu öğreten İngilizler'in milli takımı, 1953 yılında Wembley'de Macaristan Milli Takımı'na 6-3 yenilmiş, rövanşı almak için gittiği Macaristan'da ise 7-1 mağlup olmuştu.

Haliyle Macarları yenmeleri gerekiyordu. Milli takımla bunu başaramayacaklarını anlayınca (veya bir totem denemek isteyince) bu sefer kulüp takımlarını çarpıştırmayı düşündüler.

Aslında baktığımız zaman Honved, Macaristan Milli Takımı'nın iskeletini oluşturduğu için daha kuvvetli bir takım gibi duruyordu. Fakat Wolverhampton da boş bir takım olmadığını son dönemle kanıtlamıştı. Yabancı takımlarla oynadıkları hazırlık maçlarını kazanmışlardı. Celtic'ten Spartak Moskova'ya; birçok takımı yenmişlerdi. Bu da İngilizleri galibiyet için iştahlandıran bir nedendi. İntikamı bir kulüp takımı ile, özellikle de Wolverhampton ile alabilirlerdi.

Tam da düşündükleri gibi oldu. Hatta daha da şiirseli. 15 dakikada 2-0 öne geçen Honved, ikinci yarıda yediği gollerle (iki tanesi son 15 dakikada) 3-2 mağlup oldu. Hemen hemen altı ay önceki Dünya Kupası finali gibiydi. Tek fark yazın Almanlara yenişmişlerdi, şimdi de İngilizlere...

Almanlar o galibiyeti, savaştan çıkan ulusun inşası için kullanırken, İngilizlerin amacı daha farklıydı. Gazeteler Wolverhampton'un muhteşemliğinden bahsederken, duayen gazeteciler de 'kurtların', Avrupa'nın en iyisi olduğunu iddia etmeye başlamıştı. 

Teknik direktör Stan Cullis de kendilerinin dünya şampiyonu olduğunu söyledi. Tabi bunu test edecek bir organizasyon ortada yoktu. Sadece Honved'i yenmişler, öncesinde de birkaç maç kazanmışlardı. NBA'i veya MLB'i kazanan dünya şampiyonu olduğunu söylemesi gibi değildi ama sonuçta ortaya bir iddia konmuştu.

Ballon d'Or, Fransa Bisiklet Turu, Dünya Kupası, olimpiyatlar gibi organizasyonların fikir babası olan Fransızlar bu tartışmaya kayıtsız kalmadı. Jacques de Ryswick, Avrupa'nın en iyi takımını belirleyecek bir turnuva önerisinden bahsetti. Gabriel Hanot, Wolverhampton'ın bir unvan elde etmek için Budapeşte deplasmanına gitmesi veya Milan ve Real Madrid ile karşılaşması gerektiğini savundu.

Fransızların daha önce tutan fikirleri, yeni yeni emekleme döneminden çıkan UEFA'yı heyecanlandırdı. Hemen ertesi sezon bir turnuva düzenlendi. 16 takım yer aldı. Real Madrid, Milan, PSV, Anderlecht, Partizan, Rapid Wien, Sporting gibi takımlar tarihi organizasyonun ilk parçası oldular. İşin ilginç yanı bir İngiliz takımı yoktu. Daha doğrusu önce vardı. İngiltere'nin şampiyonu Chelsea, turnuvaya ilk turdan katılmış ama sonrasında devam eden lige konsantre olamayacağını düşünerek katılmaktan vazgeçmişti.

Tam bir İngiliz futbolu örneği...

Ve işte Avrupa'nın kulüpler düzeyindeki futbol şampiyonası da böyle doğdu. Orta Avrupalıların oyun gücü, İngilizlerin gazı ve Fransızların fikirleri sayesinde... Kazanan ise Real Madrid ve İspanyollar'dı...

Pazartesi, Aralık 12

El Caso Figo

El Caso Figo, bu senenin Ağustos ayında Neftlix'e geldi. Birkaç gün sonrasında Terim belgeseli de 'vizyon'daydı. O zamanlar nişanlım, şu anda eşim olan canım sevgilim ikisinden birini izleyebileceğimizi söyledi. Karar bendeydi. Onunla beraber izleyebilmek adına ve onun da çok sıkılmamasını düşünerek tek bölümlük El Caso Figo'yu tercih ettim.

Faka bu tercihte başka etkenler de mevcuttu. Terim içeriğine gelen bazı eleştirileri duymuştum. Sadece Fatih Terim'in başarıları odaklanan, bizim bilmediğimiz bir şey söylemeyen, birçok merak edilen soruyu sormayan, detaya girmeyen bir işti.

Figo hakkında çok fazla yorum okumamıştım ama tahmin edebiliyorum. Zaten isimler de farkı belli ediyordu. Biri sadece Terim'di, diğeri Figo olayıydı... O nedenle istikamet Adana değil, İberya oldu! 

Terim belgeseline gelen eleştirilere hakimim ama yapımı henüz izlemedim. İzlersem kendi yorumlarımı yazarım. Fakat eleştiriler hakkında birkaç cümlem olabilir. O eleştirilerin, aslında Türkiye'deki spor içeriklerinin büyük bir kısmının hak ettiğini belirtmem lazım. En basit röportajdan, en detaylı prodüksiyona kadar...

Karşımızdaki spor figürlerini konuşturmak için çok fazla taviz veriyoruz. Onları kırmak istemiyoruz. Onları üzmek istemiyoruz. Onları övmeye çalışıyoruz. Onların istedikleri havuzlarda yüzüyoruz. Onlara kendilerini anlatmaları için alan veriyoruz ama o alanda herhangi bir baskı kurmuyoruz. Baskı kurma işini, proje sonra erdikten sonra karşı karşıya olmadığımız zamanlarda yapıyoruz. Sonra da ortaya gudik işler ve düşünceler çıkıyor.

Bu paragrafı fazla uzatmayalım ama El Caso Figo'da en sevdiğim ve özendiğim durum buydu. Yoksa zaten hikayenin ana planına hakimdim. Ezeli takıma belenmedik bir şekilde transfer olan yıldız futbolcu. Defalarca benzerlerini yaşadığımız gibi, Luis Figo'nun Barcelona'dan Real Madrid'e geçişini de o yaz gün gün yaşamıştık.

Fakat belgesel, olayın tüm bilinirliğine, popülerliğine ve işlenmişliğine rağmen bize daha fazlasını veriyor. Luis Figo, konuşturulan isimler arasında. Ben hem belgeselin ismini, hem fragmanını hem de belgeselin ilk sahnesini (Figo, 'olanları bir de benden dinleyin' minvalinde bir cümle kuruyor) izleyince Portekizli oyuncunun günah çıkartma seansı olduğunu düşünmüştüm. Oysa yanılmışım.

Belgesel boyunca çok az kişi konuşuyor. Bu bir anlamda iyi bir anlamda eksik... Fakat yine de ana karakterler orada. Luis Figo, menajeri, transferde etkin rolü olan eski futbolcu Paulo Futre (ne kadar değişmiş yaşlanınca), Real Madrid'in o dönem için başkan adayı Florentino Perez, Figo'nun o dönem yakın arkadaşı olan Pep Guardiola, Barcelona'nın o dönemdeki başkanı Joan Gaspart... Yani o yaz günlerinin tüm aktörleri karşıızda.

Belgselin (buna belgesel demek ne kadar doğru bilmiyorum, 20 yıl sonra çıkan yeni haber/haberler de diyebiliriz) en güzel kısmı herkes kendi hikayesini, kendi bakış açısıyla anlatıyor. Herkesi kendisin haklı olduğunu iddia ediyor ama izleyiciye göre kimse ak değil. Yaklaşık iki saat sona erdikten sonra, birbirinize şu soruyu soruyorsunuz: Sence hangisi yalan söylüyor?

Bu sorunun cevabını vermek zor. Luis Figo'nun bu belgeseli tercih etmesi ilginç olmuş. Zira Barcelonalılar için nefret unsuruyken dünyanın geri kalanı için "Bize ne canım, adam gitmek istedi gitti" denilecek noktaydı. Belgeselden sonra, Barcelona'yı daha yüksek maaş için tehdit ettiğini düşüneneler artmış olabilir. Tabi ona olan sempati de azalmıştır. Florentino Perez oldukça karizmatik bir şekilde iş bitiren başkan rolünde. Kulübünün haklarını savunan ve bir oyuncuya iltimas geçmeyen Gaspart'a yazık olmuş gibi duruyor. Futre'nin bu olayda yer alması can sıkıcı. Ve tabi ki yine bir Portekizli menajer oyunları başrolde...

Öte yandan kel teknik direktörler çarpışmasında iyi bir Zidane'cı olan ve Pep Guardiola'ya ilgisiz kalan eşim; bu belgeselden sonra sıkı bir Pep sempatizanı oldu. Haksız da değil. Konuyu bir transfer çalımı ve hikayesi olarak değil de insanı bakış açılarıyla ele alan, koltukta oturanların en duygusalı kendisiydi.

Konuyu biliyorduk ama detayları öğrenmek istiyorduk. Belgeselde bunu bulacağımızı tahmin ettik. Fakat kafamız daha çok karışarak ekran başından ayrıldık. Normalde bunun bizi rahatsız etmesi gerekirdi. Oysa tatmin ediciydi. Çünkü tüm o karakterler, 22 yıl öncesini kendi gözlerinden anlattılar. Bir anlamda başrol karakteri bol bir gençlik dizisi kadar entrikalı ve bir soygun filmi kadar heyecanlıydı ama tamamen gerçekti.

Projenin başındaki yönetmenler David Tryhorn ve Ben Nicholas, daha önce Pele'yi de çekmişler. Duyduğum ama izlemediğim bir yapımdı. Bu sayede Pele hakkındaki hevesim de tavana çıktı. Bu ikilden Tryhorn, "Biyografilerden veya sportif başarılardan ibaret olmayan, yeni bir şeyler söyleyen spor belgesellerine rastlamak giderek zorlaşıyor. El Caso Figo'nun bu açıdan farklı olduğuna inanıyoruz." diyor. 

Kesinlikle haklı. Yine de son dönemde bu tarz işlerin arttığını kabul etmek ve haklarını vermek gerek. Öte yandan bir kahramanın renkli hayatını veya başarıya giden yolda yaşadığı zorlukların destanlaştırıldığı hikayeler biraz sıkmaya başladı. Onlar da lazım ama sporcuları konuşturmak için sadece bunlara ihtiyaç kalmamalı. 

Güzel bir gazetecilik işi de diyebiliriz El Caso Figo'ya. Fakat diğer yandan İspanyol gazetecilerin o dönem yaptıkları işleri unutmamak lazım. Radyoda erkenden haberi patlatan ve ufak bir yalanla ortalığı karıştıran Jose Ramon de la Morena, Figo'nun kaldığı otele denizden girip fotoğraflarını çeken Jose Felix Diaz benim tüm iştahımı uyandırdı. 

Belgeselden aklımda kalan çok fazla şey var. Fakat en can acıtıcı kısmı, Real Madrid ile sözleşme imzaladığı günü Akdeniz sahillerinde gemileri batmış gibi duran Luis Figo'ydu. O görüntüleri defalarca izlemiş ama hiç böyle hissetmemiştik. El Caso Figo'yu izleyince ve sıra o anlara gelince, Figo'nun aslında Madrid'e gitmek istemediğine ikna oluyoruz.

Fakat sonuç olarak gitmişti. Açıkçası Fenerbahçe ile sözleşme imzalayan Tanju Çolak gibiydi. Ve Tanju Çolak'ın da o gün üzgün olması, affedilmesine yetmemişti.

Pazar, Aralık 11

Brezilya'ya Üzülmek

Futbolla ilgilenmeye başladığım küçük yaşlarda yerelde olan biteni ıskalamıyordum. Haliyle burası ile çok fazla fikrim, düşüncem vardı. Sevdiklerimi ve sevmediklerimi şekillendirmek için çok fazla veri vardı önümde.

Fakat o yıllarda uluslararası futbola dair bir şeyler öğrenmek kolay değildi. Internet yok, televizyonda maç yayını yaygın değil, gazete haberleri kısıtlıydı. Haliyle ben de büyüklerimin laflarıyla anlamaya çalışıyordum dışarıyı.

Mesela o dönem yaşı 30'dan büyük olan herkes Brezilya'dan bahsediyordu. "Dünyanın en iyi futbol ülkesi", "Herkes futbol oynar ama onlar başka bir şey icra eder", "Sanat gibi, dans gibi, samba gibi..." 

Brezilya denilince artık aklıma, topu yere değdirmeden gol atan bir takım geliyordu. Popüler kültür de buna yardım ediyordu. Zafere Kaçış'taki Pele'yi görüp Brezilya futbolundan etkilenmemek mümkün değildi.

Bunların hepsi 90'ların ilk yılları için geçerliydi. Ardından 1994 Dünya Kupası geldi. Ve tarihin en sıkıcı Brezilya Milli Takımı şampiyon oldu. Tabi ben tarihin en sıkıcı Brezilya'sı olduğunu bilmiyordum. Daha önce bana denildiği gibi yine şampiyon olmuşlardı. Yine en iyilerdi. Fakat herkesten farklı futbol oynuyor dedikleri ülke bu muydu? Daha önce de böyle mi kazanmışlardı? Yoksa herkesin iyi ve farklı dediği oyun bundan mı ibaretti... Normali bu muydu?

O yüzden bende hayal kırıklığı yaratan, dört sene boyunca hevesle beklediğim Brezilya Milli, Takımı'nı bir daha hiç sevemedim. Hiçbir turnuvada desteklemedim. Üstüne bir de 1998 Dünya Kupası grup aşaması geldi. Son maçta Norveç'e yenilerek Fas'ın elenmesine neden oldular ki, o Fas, bu sene çeyrek final oynayan Fas'tan çok daha heyecan vericiydi.

Tarihin garip bir cilvesi. Renkli futbol oynamıyorlar diye sevmediğim Brezilya Milli Takımı'na en çok yaklaştığım turnuva 2010 Dünya Kupası'ydı. 1994'ün kaptanı Dunga, bu sefer teknik direktördü ve takımını 1994'teki kadar pragmatik ve Avrupa futbolu kadar sert oynatmaya çalışıyordu. Ben artık 20'lerimin ortasındaydım, futbola bakışım değişmişti ve Brezilya'nın bu değişimine de saygı duymuştum. Hatta o dönem yaygın görüş Brezilya'nın kimliğinden sapması nedeniyle eleştiri yüklüydü ama benim için ideal bir dönüşümdü. Fakat Hollanda maçındaki Felipe Melo damgası, o 'Avrupalı' takımın ilerlemesini engelledi.

Bu sene başında da Brezilya'ya özel bir sempatim yoktu. Herhangi bir şeye, ya da en azından birçok şeye, antipati duyacak kadar da genç ve enerjik değilim. O nedenle Brezilya ile mesafemi yakınlaştırdım, orta seviyede tuttum. Şampiyon olurlarsa sevinmezdim ama "haklarını verelim, yürür bu takım" diyebiliyordum.

Grupta iyi takımlara karşı daha iyilerdi. Güney Kore gibi vasat bir takımı da rahat yendiler. Yol açık gibi duruyordu. Hırvatistan iyi takımdı ama çeyrek finalde karşılaşmak için en uygun rakiplerden biriydi. Brezilya'yı öne yazmaya devam ediyordum.

Artık tahminim tutmamasından ötürü bir bilinçaltı üzüntüsü mü bilmiyorum ama Hırvatistan'ın Brezilya'yı elemesi, daha doğrusu Brezilya'nın elenmesi beni üzdü.

Zaten Hırvatistan ile bir derdim yok. Hatta bir Avrupa takımının, üstelik de bir Balkan takımının böyle bir işe imza atması güzel gelir bana. Fakat sanki hikaye böyle olmamalıydı.

Maçı izlemedim. Oyunun nerede ve nasıl Hırvatistan'a döndüğünü de bilmiyorum. Fakat senaryo gerçekten acıtıcı değil mi? Yani normal bir 90 dakika sonunda Hırvatistan kazansa, Brezilya için bu kadar derin hisler beslemezdim.

Bir tarafta 21 şut çeken bir takım, karşıda 9 şut çeken ve  tek isabet bulabilen bir rakip. 120 dakikalık maç 1-1 sona eriyor. Penaltılar artık işin kaderi.

Şampiyon adayı olarak turnuvaya geliyorsunuz. Bunun altını dolduran sonuçlar alıyorsunuz. Son 1.5 senede sadece, yedek oyuncularla çıktığınız grubun formalite maçında Kamerun'a son dakika golüyle yeniliyorsunuz. Son üç senede sadece iki maç kaybetmişsiniz. Ve tüm hayaller seri penaltı atışlarının ardından sona eriyor.

Tabi ki futbolda böyle anlar mevcut. Hem de çok sayıda. Fakat tüm hikayenin hiç beklenmedik bir anda, olmayacak bir yerde, ansızın sona ermesi ve son noktayı koyması da ayrı bir his; bunu paylaşabiliyorum.

Ne yalan söyleyeyim, hayatımda ilk defa Brezilya'ya üzüldüm. Belki maçı izlesem böyle olmazdı. Duygular değil mantık öne çıkabilir ve kazanana "devam aslanlarım" derdim. Fakat maçı izlemeyince ve sadece geniş zamandan gelen olay örgüsüne bakınca, ortaya dramatik bir film senaryosu çıktı.

Diğer yandan ezeli rakip Arjantin'in aynı gün penaltılarla tur atlaması var. Orada başka bir hikaye yazılıyor. Eğer oranın sonu farklı biterse, bu sefer Brezilya'nın elenmesi diğer hikayeye ayrı bir sos katacak. Belki o zaman Brezilya'nın elenmesine sevinmeye başlarım. En azından artık bir anlam kazanır bende. Onu da bir hafta içinde göreceğiz.

Fakat şunu eklemek ve hakkını vermek gerekir. 21.yüzyılın en olaylı, en fazla hikayeli, en maceralı Dünya Kupası oluyor. Keşke şu maçlar bir yaz gününe denk gelseydi...

Cumartesi, Aralık 10

Sinek Isırıklarının Müellifi

 


Yıllar önceydi ve çok da güzeldi..

Barış Bıçakçı'nın 2004 yılında çıkan ve yıllar geçtikçe meşhur olan, sevilen Bizim Büyük Çaresizliğimiz kitabını okumuştum ve hayran kalmıştım. O kadar hayran kalmıştım ki; filmi de sırf bu yüzden izlemişti ve o da bizim büyük hayal kırıklığımız olmuştu. Zira kitap şahaneydi. Film ise biraz eksikti.

O kısa romanı, kendi yaşam hikayemi baz alınca tam vaktinde (2013) okumuştum. Orta yaşa yaklaşıyordum, yaklaşık 20 yıllık arkadaşımla beraber yaşıyordum, iyi kötü bir işim vardı, halı saha maçları yapıyordum her şey akıp rutinde ilerliyordu ama hayatımın geri kalanına dair herhangi bir öngörüm, tahminim ve beklentim yoktu.

Tam olması gerektiği zamanda gelen olması gereken bir kitaptı. Bunu yazan yazara daha fazla ilgigi duymam lazımdı. Fakat nedense 2013 yılından bu yana bir daha bir Bıçakçı kitabı okumadım. Denk gelmedi. Oysa o günlerde bloga, Bizim Büyük Çaresizliğimiz için şu satırları yazmıştım: "Bir daha okumaktan sıkıntı duymayacağım kitabı, yine böyle özel bir zamanda okumak isterim ki; bu da belki 10 senede bir defa denk gelir."

Aradan on değil dokuz sene geçti, Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i tekrar okumadım ama yine bir Barış Bıçakçı kitabı vardı elime.

O kitap Sinek Isırıklarının Müellifi'ydi. Aldım elime ve hızlıca okudum. Ve sanırım bu da tam vaktinde çıktı karşıma.

Yazar olmaya çalışan, para kazanamayan, istese başka bir sektörde iyi para kazanabilecekken bunu hayalleri için geri tepen, eşi yoğun bir şekilde, stresli bir işte çalışırken kendisi evde oturan ve hayallerinin gerçekleşmesini bekleyen melankolik bir adam...

"Siz de bilirsiniz, anlatmaya değer şeyleriniz olduğunu, bir gün bunları anlatacağınızı, yazacağınızı düşünmek ne güzeldir ve bu düşünce bir kez yer etti mi nasıl da perişan eder insanı!"

Cemil'den bahsediyorum tabi. Cemil, yaşamayı seven ama bir yandan da yaşamın anlamsızlığını kabullenen biri...

"Her şey çok anlamsız! Hayat, kendi kendilerini kopyalayan dev moleküllerden başka bir şey değil. Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol iki elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın?"

Kitap böyle böyle ilerliyor. Evrenin sırlarını düşünürken bir anda üst katın tuvaletinden sızan su damlaları ile uğraşıyoruz. Cemil'den Cemil'i dinliyoruz sık sık. Fakat araya sevgili eşi Nazlı veya yakın arkadaşı İlhan da giriyor. Bize onlardan da bahsediyor. Daha fazlasından da... Evde pişirdiği nohuttan, yaptığı reçellerden, bindiği otobüsten, üst kat komşusundan, okuduğu bir haberden.. En çok da onlardan, asıl olarak onlardan.

Etkileyici olan kısım da burası zaten. 

Bir insan neden yazar? Neden yazmak ister? Herkesin bir hikayesi var. Onu anlatmak güzel olabilir. Fakat insan şu sorudan kolay kolay ayıklayamaz kendini, "İnsanlar benim hikayemi neden merak etsin?".

Bu soru rahatsız edici bir yere varınca kişi kendi hikayesinden vazgeçer ve bir şeyler kurgulamaya çalışır. Bu da herkesin harcı değildir. Biraz kendinden, biraz gördüklerinden, biraz duyduklarından, biraz da hayal gücünden...

Eğer heyecanlı ve vurucu bir dille yazıyorsanız, insanların ilgisini çekiyorsanız hikaye okutur kendini.

Peki ya sonra... Ne kalır geriye? Tabi ki hiç bir şey! Yazan insan bunu bilir. "Çok satan" olmak dışında bir misyonu olduğunu düşünürse, o zaman yazma çabasına girmesinin geniş bir amacının olması gerektiğini kabullenir. O amacı arar. Kendini rahatlatmak mı, dünyayı kurtarmak mı, insanlara mesaj vermek mi?

Belki hiçbiri belki hepsi. Ben mesela, yıllarca bunu düşündüm. Zaten bir yazar da olmadım. Ve sonra Sinek Isırıklarının Müellifi'ndeki bir cümleyle bazı şeyler canlandı.

"Yazmak bir bakıma anlatılmaya değmez olanı anlatmaktır. Böylelikle anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir.”

Ciddi meseleler, tartışılan konular gündeme giren dertler, ekonomi, siyaset, felsefe, kadın-erkek ilişkileri, nasıl zengin oluruz soruları, en iyi meslek grupları listeleri... Bunların hepsi yazılıyor ve okunuyor. Sonra kimin ne dediğini unutarak, karıştırarak bir kaosun içine giriyoruz. Fakat pişen nohutu anlatan, tuvaletteki sızıntıdan bahseden Cemil bize daha çok işliyor, bize daha çok şey katıyor.

Sinek Isırıklarının Müellifi tam benim ihtiyacım olan zamanda karşıma çıkan, ihtiyacım olan bir romandı. Bunun faydasını görür müyüm bilmiyorum. Fakat içimi harekete geçirdi. Sanatın da bir diğer amacı bu karşılıklı etkileşim değil mi?

Yine de ufak bir eleştiri. Sinek Isırıklarının Müellifi, az sayfasındaki yüksek doyuruculuğa rağmen yine de kısa cümlelerle ve aforizmalarla ilerliyor. İşte bu yazıda bile çokça alıntısını kullandım. Alıntılar yaratıyor, özlü kısa cümleler kuruyor. Bir yandan yetenekli bir yazarın elinden çıktığını kanıtlıyor ama bir yandan da dönüşen toplumun ihtiyaçlarına cevap veriyor gibi duruyor.

Oysa kitapta bundan şikayet etmiyor muydu?

"Günümüzde pek çok yazarın kitabı aforizmalar toplamından başka bir şey değil. artık romanın, öykünün kendine özgü dünyasını bulamıyoruz. Edebiyat ne yazık ki kolayca dolaşıma girecek cümlelere dönüşüyor. İnsanlar birbirlerine yazacakları, söyleyecekleri ifadeler peşindeler. has okuyucuyu da aşındıran bir şey bu."

Yine de Sinek Isırıklarının Müellifi, has okuyucunun seveceği has bir hikaye....

Cuma, Aralık 9

Son Bir Tango




Arjantin - Hollanda, dünya futbolunun ve Dünya Kupası'nın en büyük rekabetlerinden biri değil. Buna rağmen ara sıra unutulmaz eşleşmelere ve maçlara imza attılar.

1974'te Hollanda'nın Arjantin'i 4-0 yendiği maç belki de dünyanın geniş kesimlerinin total futbol ile tanışması anlamına geliyordu. Dört sene sonra finalde karşılaştılar ve kazanan Arjantin olunca bu sefer de tüm dünya, "Acaba total futbol acaba bir kaybeden mı?" sorusunu sordu.

1998'de 2-1 biten maç Dünya Kupası tarihinin en güzel gollerinde birini doğurdu.

Fakat iki takımın turnuvadaki son iki karşılaşmasından gol sesi çıkmadı. 2006'da grupta karşılaştılar, 2014'te de çeyrek finalde. Her iki maç da 0-0 sona erdi. Hücum futboluyla ve hücum oyuncularıyla tarihe damga vuran iki takımın mücadelelerinin golsüz bitmesi şaşırtıcıydı.

Fakat 2014 için benim bir parantezim var. O maç, '0-0 biten ama kaliteli ve heyecanlı olan karşılaşmalar' dosyasına kendini atabilir. Ben izlerken çok keyif almıştım. Zaten 0-0 biten maçlar, her zaman sıkıcı ve temposuz değildir. Bazen maçların 0-0 bitmesinin nedeni iki tarafın da hata yapmamasıdır. Hatasız iki takım sahadaysa ve ikisi de kazanmak istiyorsa, ortaya çok güzel bir 90 dakika ve hatta 120 çıkabilir.

Biliyorum, büyük ihtimalle çoğunluk aynı fikirde değildir. Javier Mascherano'nın yıldızlaştığı bir maç çok ilgi çekici durmayabilir. Fakat şunu da eklemek gerek. Biz de dünya tarihinin en iyi defansif orta sahalarından birini her zaman bölgesinde izleyemedik. Barcelona'da stopere geçen oyuncuyu milli takımda orta sahada görünce ve o akşam canavar gibi oynayınca çok keyiflenmiştik.

Peki şimdi bu maç nereden aklımıza geldi? Gelmemesi için bir neden yok. İki takım Dünya Kupası'nda bir kez daha karşılaşacak. Yine çeyrek final.

Üstelik iki takım da turnuvada pek iyi futbol oynamadı. Aslında ikisinden birinin yarı finali hak ettiğini de düşünmüyorum. Fakat sonunda biri çıkacak.

Az gollü, pozisyonu kıt bir maç olabilir. Varsın olsun. Öyle maçları da severiz. İşte tam da bu yüzden sekiz sene önceki maçı hatırladık. Madem 0-0 bitmeye veya az gollü geçmeye aday bir maç var önümüzde, o zaman bıraktıkları yerden devam etsinler.

0-0'ları da severiz. Hakkını verin yeter...

Perşembe, Aralık 8

Kırmızı Pazartesi

Kırmızı Pazartesi, Türkiye'de bilinen romanlardan biri. Bilenler, romanın muhabbeti geçtiğinde hemen benzer cümleleri kullanıyor. "Daha ilk cümleden kimin öldürüleceğini söylüyor".

El yükseltelim. Kitabın orijinal adı bile zaten bize bir işaret veriyor. Cronica de una muerte anunciada; yani Türkçesi ile "işleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü..."

Bize Kırmızı Pazartesi olarak çevrilmesi çok ilginç. Fakat sanırım bunun sebebi toplumumuzun spoiler'a dair en ufak veriye karşı uzak durma ezberi olabilir. Mesela bu kitabın Türkçe ismi orijinali ile bağlantılı olsa bu kadar okunur muydu?

Cevabı bilmiyorum ama yine de okunmalıydı (Zaten görseldeki baskıda olduğu gibi, o isim artık yeni basımlarda yer alıyor).

O meşhur ilk cümle ise şuydu: Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, psikoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 05.30’da kalkmıştı”

Nasar'ın öldürüleceğini bilmek, bizi hikayeden uzaklaştırır mı? İnsanlar neden bundan çekinir, neden romanların ve öykülerinin sonuçlarını hazır oldukları anda artık sona yaklaşırken duymak ister?

Oysa biz Kanıt dizisinin, Müge Anlı'nın izleyicileriyiz. Biz ölenleri biliriz. Öldürenleri de biliriz hatta. Ve merak ederiz, bu iş buraya nasıl geldi diye de sorarız.

O nedenle ben Marquez'in farklı veya riskli bir şey yaptığını düşünmüyorum. En azından olay örgüsü kısmında... Romanlar sadece sonlarında olan bitenle heyecan yaratmaz ya... Gabriel Marquez, uzun cümlelerini bu sefer bir dedektif veya gazeteci edasıyla kuruyor. Olayın peşinden gidiyor.

Romanın asıl önemli ve fark yaratan kısmı, alışılmışın dışında bir yere yönelmesinde... Yani olay örgüsünde değil, ana fikrinde... Anlatıcı tüm bu cinayet sürecini anlatırken ve olayın asli nedenlerini öğrenmeye çalışırken, Marquez de olayı özneler arasından (ölen ve öldürülen) arasından çıkarıp topluma mal ediyor. Önemli olan da buydu.

Roman, Marquez'in çocukluğunun geçtiği kasabada yaşanmış gerçek bir hikayeden esinleniyor. Ve bu hikaye bizim ülkemize çok da uyuyor.

Santiago Nasar niye öldürüldü? Kim öldürdü? Halk, onu korumak için neden bir şey yapmadı? Soruların cevapları, en azından önemli bir kısmı, hızlıca çıkıyor karşımıza. Hiç kimsenin masum olmadığı bir kasaba görüyoruz. Hatta belki de Nasar'ın ölmesini istemeyen ya da cinayetin engellenmesini isteyen sadece iki kişi vardı ve onlar da katillerdi. Onlar katil olmamak için bir işaret beklediler kasabalılardan ama ahali hiçbir şekilde olaya karışmadı. Olaya karışmamak da aslında Nasar'ın ölümüne davetiye çıkarmak değil midir? O nedenle Bir cinayeti değil, daha çok toplumsal duyarsızlığı izliyoruz.

Kitap yaklaşık 110 sayfa... Oldukça kısa. Marquez cümleleri uzun kuruyor gerçi, o nedenle emek ve zaman harcamak gerekir. O 110 sayfaya da yaklaşık 40 karakter sığıyor. Hepsinin psikoposun geldiği güne dair bir hikayesi var. Ve o gün; 'psikoposun geldiği gün' olarak anılmaktan çıkıyor ve 'Nasar'ın öldürüldüğü gün'e dönüşüyor.

Kitap öyle bir şekilde bitiyor ki... İlk cümlesinde her şeyi öğreniyoruz derken, son sayfalarda merak içinde kalıyoruz ve en önemliyi sorunun cevabını öğrenemiyoruz.

Öyle bir kapanış var ki; gözlerimizin önünde beliren görüntü bir filmin son sekansı gibi..

O kalabalık karakter topluluğu çekilir, evlerine döner, kuru bir çöl veya ıssız bir kuytu kalır. Üzerinde de boş yere can vermiş bir azınlığın cesedi durur. Kamera yavaş yavaş geriye gider, açı genişler ve yazılar çıkar...

Belki de son yazı şu olur; Nasar'ı en birliğiyle öldürdüler. Ve durduk yere gitti günahsız Nasar...

Çarşamba, Aralık 7

Beş Dakikada Değişir Bütün Cümleler

Arjantin, Suudi Arabistan karşısında 1-0 öne geçiyor. Birçok pozisyonu da santimlerle VAR'a takılıyor. Yani 2-3 fark olabilecekken 1-0'da kalıyor. İlk yarı bitmeden yorumlar yapılıyor:

"Bu Suudi Arabistan gibi takımlar niye bu turnuvaya geliyor?
"
"Ne boş takımlar var"
"Arjantin ve Messi finale çıkmaya and içmiş belli"

Ve daha fazlası...

Sonra maç bir anda 2-1'e dönüyor. Bu sefer yorumlar değişiyor:

"Herve Renard hoca taş gibi bir takım kurmuş"
"Bu takım yürür"
"Arjantin şimdiden turnuvanın fiyaskosu"
"Bunlar Meksika ile Polonya'yı da yenemez."

Sonuç; Suudi Arabistan elendi, Arjantin gruptan çıktı.

Fransa, ilk maçında Avustralya'yı 4-1 yendi. Fransa'ya zaten laf yok. Fakat Avustralya yerin dibine sokuldu. Gruplar sona erdiğinde çok sevilen Danimarka sonuncu, Avustralya ikinciydi.

Almanya, Japonya karşısında 1-0 öne geçti. Yorumlar yağdı...

"İşte Almanya özüne döndü"
"2018 unutulmuş, 2014 ruhu dönmüş"
"Bu Japonlar da her şeyi becerdi, bir tek futbol oynamayı öğrenemedi"

Maç sonucu; Almanya 1-2 Japonya! Grup sonucu; Japonya lider, Almanya üçüncü...

F Grubu'na geçelim... İlk maçlar sona erdiğinde kazanan Belçika ve ona karşı iyi oynayan Kanada övgülere mahzar oldu. Günün golsüz ve sıkıcı maçını oynayan Fas ile Hırvatistan da eleştiri oklarına utuldu. Maçlar sona erdiğinde o ikili çıktı, diğer ikili elendi. Hatta Hırvatistan'ın Kanada'yı 1-0 geriden gelip 4-1 yendiği maç efsaneydi bu açıdan.

"İşte abi fiziksel takımlar artık çok önemli"
"Hırvatlar çok yaşlandı, eskisi hibi değiller"
"Biz bu Hırvatistan'ı yeneriz aslında, baksana Kanada bile yeniyor" 

Örnekler çoğaltılabilir.

Dünya Kupası esnasında hem sosyal medyada hem de sosyal hayatta binlerce yorum yapılıyor.  Hepimiz yapıyoruz. Tahminlerimiz oluyor. Normal zamanda da oluyor. Dünya Kupası'nda daha da artıyor. Bunların hepsine kabulüz ama bu kadar tez canlılık normal mi?

Eskiden de süreç sona ermeden, erken konuşanlar olur ve genelde de patlarlardı. İnsanlık tarihi ve futbol yorumlama konusu için yeni bir durumdan bahsetmiyoruz. Fakat yine de o zamanlarda, bahsettiğimiz süreçler daha uzundu. Bir sezonun ilk yarısı, ilk dönemi gibi... Bir maç devam ederken, bu kadar geniş çaplı ve sivri yorumlar yapmak benim için oldukça yeni ve şaşırtıcı duruyor.

Tabi ki sosyal medya sayesinde artık daha çok insana ve daha çok cümleye maruz kalıyoruz. Haliyle alıştığımızın, normal saydığımız seviyenin kendisinden daha fazlasını duyuyoruz, okuyoruz. Gerçi yıllar içinde bu değişime adapte olmuştuk zaten. Burada mesele yorumların çok olması değil. Yorumların, fikirlerin, söylenenlerin; kısa bir süre içinde değişebilmesi ve eskisinin hemen unutulması...

"İnsanlar nasıl böyle başarısız tahmin/ yorum yapıyor" değil meselem. Buna haddim de yok. Fakat neden bu kadar acil, neden bu kadar hızlı yorum yapıyorlar?

Bu konuda tezim şu:

Bir olay anında ilk, en hızlı ve en sivri fikri ortaya koymak herkes için daha önemli artık. Yani Arjantin'in kupayı alacağını tahmin etmek tek başına yetmiyor. Önemli olan onu ilk söyleyen olmak.

Suudi Arabistan'ı yerin dibine sokan ilk kişi olmak, onu öven ilk kişi olmak, Japonya'a sallayan ilk cümleyi kurmak, onları öven ilk insan olmak... Önemli olan cümlenin kendisi değil, ilk olmak...

Yani mesele tahmin yapmak değil, modayı belirlemek. Zira biliyoruz ki, Arjantin maçı kazanırsa zaten herkes Arjantin övecek. O zaman kabalıkta kaybolacağız. Fakat övmeye ilk golün ardından başlarsak önlerden yer kapabiliriz.

Fakat Arjantin yenildi mi? O zaman sorun yok. Hemen Arjantin'e sallarız. Veya Messi'ye. Veya hocalarına... Eğer bunların aksini daha önce yaptıysak, en azından kendimizle çelişmemek adına Suudi Arabistan övmeyi de planlarımızın arasına alabiliriz.

Aslında; maç oynanırken kahvehaneler sessiz kalsa sorun çözülebilir. "Maç sonuna saklayalım yorumları" diyebiliriz. Fakat zaten kahvehanelerde sorun olmuyor. Söz uçuyor yazı kalıyor. Maç oynanırken tweet atmak da engellenebilir belki.

Tabi ki ütopik bir uygulamadan bahsediyorum, ayrıca yasaklara karşıyım, üstelik ben de zaman zaman maç oynanırken Twitter'a bakıyorum...

Fakat bu yazıyı okuyan genç kardeşlerim varsa; onlara ufak bir nasihat olsun. Siz siz olun, modayı yaratacağım diye gaza gelip rezil olmayın.. Kendinizi frenleyin... En azından 90 dakika sabredin.

Salı, Aralık 6

Romeo ve Juliet


 

Romeo ve Juliet... Klasiklerin klasiği...

Popüler kültüre, tarihe, insanlığa miras olarak kalan bu kadar köklü başka bir eserin olduğunu sanmıyorum. Ben mesela; eserin tamamını okumak için 36 sene bekledim (üstelik toplam 100 sayfa falan, bekletilecek kadar da kalın değil) ama beş yaşımdan bu yana adını duyuyorum. Konusunu biliyorum. Zaten okumayı geciktirmenin nedeni de biraz buydu; "Biliyoruz işte, niye okuyalım ki?" düşüncesi uzaklaştırdı...

Zaten edebiyata en uzak duran kişi bile, hayatında tek bir sayfa okumamış bir insan bile Romeo ve Juliet'i bilir. Üstelik sadece adını bilmekle kalmaz, iyi kötü konusuna da hakimdir. Ve en azından şunu der: "Bir aşk öyküsü herhalde, Romeo var gerçek bir aşık. Bir de onu çok seven Juliet..."

Biz de seneler sonra   "Bakalım neymiş bu aşk hikayesi?" diyerek okumaya karar verdik. Bizim yaşadıklarımızdan daha mı büyükmüş gençlerin aşkı? Bu düşman ailelerin kavgası neymiş? Romeo neler yapmış aşkına kavuşmak için, Juliet neler feda etmiş?

Öncelikle büyük yazar William Shakespeare'in kaleminin hakkını verelim. Güzel yazmış. Edebi yönü güçlü satırlar. Belki orijinalinden okuyunca daha vurucudur. İngiliz diline katkısı büyüktür. Bize belki biraz daha zayıf tonu geçmiş olabilir ama zaten bu yüzden kendisini eleştirecek değiliz.

Bizim için önemli olan hikayeydi. Asıl sorumuz yazarın kaleminin kuvveti değil, "Bu kuşaklar boyunca anlatılan, artık bir masala, efsaneye dönüşen konu neydi?" merakıydı...

Maalesef sorunun yanıtı, dev bir hayal kırklığı hediye etti bize. Efsane dedikleri aşk öyküsü bu muydu? Filmlere, dizilere, piyeslere, romanlara ilham kaynağı olan konu bu muydu? Hikayeyi çoğu insan bildiği için, yazının yoğun spoiler içermesinde sıkıntı olacağını sanmıyorum...

Büyük aşıklardan Romeo 17-18, Juliet 13 yaşlarındaymış. Daha çocuklar yani. Romeo biraz daha olgun çağda diyelim. Fakat Juliet'e kıyasla daha başka kafalarda. Juliet yine daha oturaklı, daha mantıklı. Romeo'ya gözkulak olsun diye bisikletini emanet etmezsin.

Zaten hikayenin başında başka bir kıza sevdalı. O kız, delikanlyı terk edince Romeo derbeder oluyor. Arkadaşları ve kuzenleri onu bir baloya götürüyorlar, sırf kafası dağılsın başka kızlar görsün diye. Romeo uzun süre "Beni aşkımın acısıyla bırakın, ben Rosalinda'ya sevdalıyım. Kimse onun gibi olamaz" falan diyerek direniyor. Fakat en sonunda direnci kırılıyor ve akıyor ortamlara.

Tam bizim zengin tayfanın, sevgilisinden ayrılan arkadaşını gece mekana götürmesi gibi olay. Romeo işte o baloda Juliet'i görüyor ilk kez. Tutuluyor anında. Bir anda unutuyor Rosalinda'yı. 13 yaşındaki saf Juliet'imiz de hoşlanıyor çocuktan. Fakat bir sorun var. Bunlar düşman ailelerin evlatları...

Burası da bizim bölgenin kan davaları gibi. Neden düşman olduklarını bilmiyoruz. Böyle gelmiş böyle gider... Fakat gençler de birbirini görmüş ve sevmiş. İşin içinden çıkılmıyor.

Derken tam da o zamanlarda, o balodan ve tanışmadan birkaç gün sonra, Romeo ve ailenin diğer genç delikanlıları, Juliet'in ailesinin delikanlıları ile yolda karşılaşıyorlar. Sokakta kavga ediyorlar. Her iki taraftan birer kişi ölüyor. Romeo sürgüne yollanıyor. Juliet hasretinden derbeder oluyor. Romeo aşksızlığa dayanamadığı için dönüş planları yapıyor...

Ve bunların hepsi en fazla bir hafta içinde oluyor. Eğer Shakespeare, 1500'lü yıllarda "Günümüzün üç günlük sevdaları"nı eleştirmek için oturduysa masasına, eyvallah. Fakat boomer abilerimiz ablalarımız da; 2000'lerin aşk maceralarını küçümseyip, "Eskiden aşklar böyle miydi azizim" demesin o zaman. Diyecekse de Romeo ve Juliet'i örnek göstermesin.

Yok eğer Shakespeare, tarihe geçecek bir aşk hikayesi anlatmayı düşündüyse (esasında bunu başardı), o zaman da itirazımız var. Hayır dostum; bu bir aşk hikayesi olamaz...

Popüler kültürde bazı türevleri var öykünün. Romeo ve Juliet ölmeselerdi ne olurdu, evlenselerdi, 2000'lerde yaşasalardı vs. şeklinde türetilmiş skeçler, oyunlar, öyküler üretildi. Sanırım üzerine pek düşünmemek gerek bunun için de.

Büyük ihtimalle Juliet, 14-15 yaşına geldiğinde Romeo'dan sıkılırdı. Bu melankolik ve aşk bombardımanı yapan adama muhtaç kalacak biri olmadığı için, varlıklı bir ailenin kızı olduğu için yoluna huzur içinde devam ederdi. Romeo da "Bu dertle nasıl yaşarım" dedikten üç gün sonra başka bir sevdaya tutulurdu.

Belki de Shakespeare bugünlerde yaşamalıydı. Zira hikayesi çok daha hızlı tutar, bir sene içinde popüler olur, dünyanın her diline çevrilir ve yayıncılar/yapımcılar devamını yazmasını isterdi. O da sanırım devamını böyle yazardı... Yani umarım...

Pazartesi, Aralık 5

Yetiştirme

 


Son yılların en başarılı milli takımı Fransa... 2016'da final, 2018'de kupa, 2022'de de ilerlemeye devam... Araya sıkışan sadece bir İsviçre kazası. Öncesinde de 1998, 2000, 2006 finalleri... Son yirmi yıla damga vurdular.

Bu başarıları uzun bir süre sömürgecilik ile bağdaştırıldı. Farklı ırklardan oluşan zengin oyuncu havucundan bahsedildi. Fakat ötesi var. Çünkü buna sahip birçok ülke olsa da, aralarından sıyrılan Fransa oldu. Demek ki başka bir püf noktası olmalı.

Çocuklarını (veya başkalarının çocuklarını) yetiştiriyor, geliştiriyor ve sonrasında kullanıyorlar. Hazıra konmuyorlar. Bizim gibi, başka ülkelerin altyapılarında yetişen çocuklara bel bağlamıyorlar.

Yukarıdaki fotoğrafta Fransa Milli Takımı oyuncuları, üzerlerinde ilk kulüplerinin formalarıyla yer alıyor. Amatör kulüpler. Çeşit çeşit kulüp var listede. Üçte biri Altınordu-Bursaspor, üçte biri dört büyükler, geri kalanı Avrupalı kulüpler değil. Çeşit çeşit ve ülkenin her yerinden...

Ve bence daha da önemlisi. Bu fotoğraf, 2022 Dünya Kupası devam ederken Fransa Futbol Federasyonu tarafından çekildi ve kendi internet sitelerinde yayınlandı. Yani bir gazetede değil. Bir muhabirin cin fikri değil. Bir gazetecelik başarısı değil.

Yani federasyon açıkça diyor ki; "bizim politikamız bu, bizi biz yapan, başarılara ulaştıran özümüz bu..."

Peki bizim politikamız var mı? Ya da şöyle soralım. Biz hasbelkader başarılı olursak; bizim bir fotoğraf fikrimiz var mı? Başarının özünü oluşturan politikayı hangi simgesel fotoğraf karesiyle anlatabiliriz?

Belki de büyük resmi örmekten, urumun fotoğrafını çekmekten önce, ortaya bir çekilecek fotoğraf fikri koymak gerekir..

Pazar, Aralık 4

Souvenir

 


Önce övgülerden, sonra yergilerden, en sonunda da fikirlerden bahsedelim...

Güzel konusu ve güçlü sinematografisi ile dikkat çekici bir film. Eskilerin pop yıldızı bir kadın Liliane, artık gözden düşmüş, parasız kalmış ve bir fabrikada işçi olarak çalışmaktadır. 60'larındaki bu 'görünmez' kadını fark eden ise onunla aynı fabrikada çalışan ve profesyonel boksör olmaya çalışan 20'lerin başındaki delikanlı Jean'dır...

Bir boksör ve bir eski yıldızın fabrika kantininde başlayan ilişkisi, onlara iyi gelir. Bu özneler, bu mekanlar, bu akış da bizim hoşumuza gider. 

Karakterlerin iyileşme süreci perdeye çok iyi yansır. Yönetmenimiz Bavo Defurne, kamerasını çok iyi kullanır. Kareler, sahneler, replikler, müzikler çok iyi ilerler.

Fakat konunun yavaş yavaş iyileşmeden gelişmeye geçtiği ikinci yarıda işler sarpa sarar. Filmin uzadığını hissederiz. Oysa uzun bir süresi de yoktur. 90 dakikadır sadece. Yine de sahnede şarkı söyleme sekansları çok uzar, sessizlik büyür, konu ilerlemez.

Yani iyi bir film olma fırsatını kullanamaz. Yine de vasat bir film olarak kalır. Çok kötü dememiz mümkün değildir. Kötünün iyisidir.

Peki fikrimiz nedir? Daha önce de burada yazmıştık. Kısa film kültürünün artık daha çok gelişmesi gerekiyor. Üstelik acilen. Şu an dünyadaki birçok olgu, kendisini yeni çağın şartlarına adapte etmeye çalışıyor. O adaptasyon; zamandan tasarruf olarak gösterilen her şeyin kısa olması gerektiğine duyulan inanç. Kısa videolar, kısa reklamlar, kısa alışverişler, kısa yazılar, kısa yolculuklar... Hatta malumunuz, futbol gibi geleneksel bir oyunun bile süresinin kısalması gerektiğinden bahsedenler var.

Sinema bunların hepsinden daha avantajlı. Çünkü onun çatısının altında, daha en başından beri "kısa film" diye bir format vardı. Bu format, çağın getirdiği "fast-food" kültüründen doğmadı. Zaten sanatın içindeydi, sanatın bir başka formuydu. Yani elde böyle bir avantaj varken, filmlerde hikayeleri artık uzun uzun anlatmaya gerek var mı?

10 dakikalara sıkışacak filmlerden bahsetmiyoruz. Fakat mesela Souvenir, 45 dakikalık bir film olsaydı şahane olurdu. 90 dakika onu vasata çekmiş. Peki 45 olamaz mıydı? Neden olmasın?

Ben bu yapının zaman içinde kırılacağına inanıyorum. Fakat nedense halen muhafazakarlık devam ediyor. Sanırım henüz vaktimiz var... Fakat film izlemek için o kadar vaktimiz olmayabilir!

Öte yandan, Souvenir çekildiğinde 63 yaşında olan Isabelle Huppert'in güzelliğine şapka çıkarıyorum. Gençliği bence çok etkileyici değildi. Fakat yaşlandıkça daha klas, daha etkileyici oldu. Ve kesinlikle 63 yaşında göstermiyor.

Yine de onun ustalığına ve zarafetine rağmen filmin en iyi oyuncusu bence o değildi. Kevin Azais, özellikle temponun düştüğü ikinci yarıda filmi taşıyan isim oluyor.

Cumartesi, Aralık 3

Rekor Fırsatını Heba Eden Adam

Miroslav Klose'nin Ronaldo'nun rekorunu kırıp kıramayacağının konuşulduğu günlerdi...

2010 Dünya Kupası'ydı... Maçlarla beraber en çok tartışılan konu, tüm zamanların en golcüsünün kim olacağı veya kimin olması gerektiğiydi.

Almanya, 2006'daki parlak jenerasyonuyla 2010'da da iyi işler çıkarmıştı. Yarı final oynamışlardı ve herkese "Bu takım kesin bir turnuva kazanır" hissini vermişti.

Thomas Müller de takımın dikkat çeken isimlerindendi. Turnuvayı beş golle tamamlamıştı. Henüz 21 yaşındaydı. Önünde en azından üç Dünya Kupası daha vardı. Daha da tecrübelenecek, daha da bitirici olacaktı. Yani benim tahminim öyleydi.

İşte o günlerde, futbol bilgisine güvendiğim bir büyüğüme şöyle demiştim: "Abi bu Thomas Müller, 2022'de tüm zamanların en golcü oyuncusu olur. Almanya zaten böyle giderse her turnuvada en azından yarı final yapar. Bu da hepsinde 6-7 maç oynaması anlamına gelir.  Müller de bu maçlarda 10 tane gol atsa Ronaldo'yu yakalar" demiştim.

Karşımdakinin cevabı daha ilginçti ve haklıydı. "Emin değilim. Müller öyle bir adam ki, 2014'te sağ bek olursa şaşırmam."

Tamam sağ bek olmadı, hatta rakip kaleye yakın durmaya devam etti. Fakat işler benim düşündüğüm gibi de gitmedi.

Oysa tam da düşündüğüm gibi başlamıştı. 2014'te final oynadılar. Müller 7 maça çıktı ve 5 gol attı. Toplam gol sayısı10 olmuştu bile. Yaşı da 25'ti...

İki turnuvada yedi gol daha atması gerekiyordu. Cidden zor bir iş değildi onun için. Fakat 7-1'lik Brezilya maçında attığı gol, onun Dünya Kupası'ndaki son sayısı olmuş da bizim haberimiz yokmuş.

2018'den sonra bu sene de gruptan çıkamadılar. 13 maçta 10 gol atan adam, sonraki altı maçta tek bir gol atamadı.

Ve milli takımı bıraktı.... Değil Ronaldo'yu Klose'yi, Gerd Müller'i bile geçemeden. Üstüne bir de, gol ortalaması da düştü. Dünya Kupası'nda en çok gol atan 23 futbolcunun arasında ama ortalaması en düşük olan üç oyuncudan biri...

Tahminim tutmadığı için üzülmüyorum, zira o gün konuştuğum abim beni ikna etmişi. Beklentim yoktu. Fakat kaleye bu kadar yakın oynamaya devam ettiği bir kariyerde rekoru kıramaması yine de çok ilginç geliyor bana. 

O halde yeni bir aday bulmamız lazım. Ve gözümüzü Kylian Mbabbe'ye dikiyoruz... Sekiz sene sonra görüşürüz...

Cuma, Aralık 2

Tanios Kayası


Geçen senenin (2021) bana en büyük katkılarından biri Amin Maalouf’tu. Her zaman okumak istediğim ama bir türlü başlayamadığım bir yazardı.

2021’de başladık, 2022’de de listeye Tanios Kayası’nı ekledim.

İlk Doğu’nun Limanları ile perdeyi açmıştım. Fena değildi. Ardından okuduğum Afrikalı Leo bence enfesti. Ve son eklediğim Tanios Kayası’nı da düşününce, bu üçlünün arasında en iyisi halen Afrikalı Leo

Tanios Kayası diğer ikisine kıyasla biraz zayıf kaldı. Yine harika bir roman. Gerçi daha çok öykü gibi. Datça tatilimde kısa sürede okuyup bitirebildim. Çok fazla karakteri yok, dallanan budaklanan bir olay örgüsü yok. Akıcı dille yazılmış. O nedenle de su gibi akıp gidiyor.

Yine güzel ama diğer ikili kadar vurucu ve etkileyici değil. Tabi oralarda çıta çok yükseldi, o nedenle de sönük kaldı Tanios Kayası... Fakat tavsiye etmeyecek değilim. Yine de eğer Maalouf’a başlanmak isteniyorsa ve seviyeyi aşağıdan başlatıp yukarı taşımak tercih edilecekse; külliyata önce Tanios Kayası’ndan başlanabilir. Hayal kırıklığına uğratmaz...

Bense halen en iyisini, en iyisi olduğunu tahmin ettiğimiz en sona saklamaya devam ediyorum. O nedenle de halen Semerkant’a başlamadım. Hayalim orası. Deli Emin’in belediye reisine Artos’u işaret etmesi gibi, kendimi uzaklardan Semerkant’a bakarken buluyorum.

Perşembe, Kasım 24

Trabzonsporlu Tanju

 

23 Mayıs 1990, Ankara

Başbakanlık Kupası maçında Galatasaray, Trabzonspor'u 1-0 mağlup ediyor. Tek gol Tanju Çolak'tan...

Maç sonu kupa töreninde Cüneyt Tanman, Bülent Korkmaz, Tugay Kerimoğlu ve Tanju Çolak... Herkes Galatasaray formalı, Tanju Trabzonspor formalı...

Eskiden böyle adetler çoktu. Benim aklımda kalanlar Galatasaray formalı Mehmet Özdilek ve Hami Mandıralı'ydı. Keşke gerçeğe bürünselerdi.

Çarşamba, Kasım 23

Ezbere Yaşayanlar


Kitabın adı, görselde gördüğünüz gibi daha uzun ama biz başlığımıza daha kısa halini taşımak zorundayız.

Önceleri Youtube'dan tanıdığımız, sonra da televizyonlarda görerek sevdiğimiz Emrah Safa Gürkan hocanın 2022 yılında çıkan kitabı.

Normalde yeni çıkan kitaplara ve filmlere biraz mesafeliyim ama iki gün önceki postta da görüldüğü gibi bu sene çıkan iki kitabı okumayı başardım.

Ezbere Yaşayanlar tarzı kitapları çok seviyorum aslında. Kolay okunuyorlar. İlginç bilgiler veriyorlar. Fakat oralardan aldığımız, daha doğrusunu aldığını sandığımız, çoğu bilgi zaman içinde aklımızdan çıkıyor. Okurken aldığımız keyfin nedeni yeni öğrendiğimiz bilgiler oluyor ama aylar sonra o bilgiler uçuyor. Mesela bir romanda aynı sorunu yaşamayız. Her satırını hatırlamayız belki ama konusu ve anlatmak istediği iyi kötü, az veya çok muhakkak aklımızda kalır.

O nedenle şu anda biraz üzgünüm. Keyifli geçen bir dersin 1-2 ay sonrasında sınava girmek gibi bir his. Unuttuk gittik bilgileri ve şimdi hoca sorsa cevap veremeyeceğiz. Oysa her şey ne kadar güzeldi...

Yine de Gürkan'ın kitabının güzel bir noktası var. Sadece bilgi vermiyor. Kitabın konusu; şu anda toplumsal hayatta var olan alışkanlıklarımızın kökenine dair. Bu yüzyıla dair olduğunu sandığımız, modern insanın tarihe kattığını düşündüğü alışkanlıkların aslında kadim zamanlardan gelen geleneklerin devamı olduğunu anlatıyor. Bunu anlatması ve bağı kurması zaten güzel. Fakat ayrıca, modern insana eleştiri getirmesi de kitabı zenginleştiriyor. Yani sadece bilgilerle geçişirimiyor.

Bilgiler, veriler, istatistikler, tarihsel gerçekler aklımızdan uçsa da geriye bir ana fikir kalıyor. İşte bahsettiğim romanlar gibi... 

Bunda sanırım en önemli etken, hocanın sadece kendi bölümüyle sınırlı kalmaması. Kendisi bir tarihçi ama antropolojiye, sosyolojiye ve diğer dallara sıkça uğruyor. Bunu da "Ben her bilimi bilirim" edasıyla yapmıyor. Zaten bir tarihçinin (ve diğer sosyal bilimcilerin) diğer dallarla haşır neşir olması gerektiğini düşünüyor. "1600'de bu oldu, 1700'de şu geldi" tarzı bir tarihçilik anlayışına bağlı kalmıyor.

Yine de kalın kitabın biraz uzun tutulduğunu söylemem gerek. Bu da bizi bir yerden sonra farklı konularda benzer cümleler okumamıza neden oluyor. Hocam televizyonda hızlı konuşan bir karakter ama kitabı biraz aheste aheste yazmış. Özellikle dedikodu ve fal kısımlar fazlasıyla uzundu.

Tabi bir akademisyenin, bu dilde bir kitap çıkarması çok değerli. Bir sınıfın kendini ayrıştırmak için oluşturduğu o ağdalı akademi dile bağlı kalmadan, herkes okuyabileceği bir kitap yazmış. Bu açıdan düşününce, hocanın diğer kitaplarını okuma isteğimiz daha da arttı. Kısmet 2023'te artık.. Fakat öncesinde Ezbere Yaşayanlar, herkes ufak bir tavsiye...

Bu arada hocam Oğlak burcuymuş. Çalışkanlığı, mizahı ve rahatlığı ile belli ediyor bunu zaten... Yürüyedur hocam...