Cumartesi, Temmuz 27

Persona


Persona'yı beğenmediğimi yazacağım ama iki önceki içerikte 1969 yapımı Dağlar Kızı Reyhan var. Türkiye'de o dönemde öyle filmler  çekilirken, Avrupa'da neler neler yapılıyor. Altın çağını o dönemde yaşayan Hollywood'u kıyaslamaya katmıyorum bile. Neredeyse yarım asır sonra çıkıp 'beğenmedim' demek de biraz ukalaca geliyor. 

Persona 1966 yapımı. Az sayıda filmini izlememe rağmen çok sevdiğim Bergman'ın filmi olduğu için büyük bir hevesle izledim. Fakat yalan yok; sıkıldım. Sarmadı. 80 dakika sürmesine sevindim. Biraz yönetmen tatmini gibi geldi. En azından kişisel bir film olduğu aşikar. Bunda da sıkıntı yok. Filmin aradan geçen 53 yılda seveni de giderek artmışken diyecek pek fazla laf yok. Zaten filmi sevseydim de analizini yapmaya kalkışmazdım. Saygı duyuyorum.

Yine de bana biraz Volkan'ın çektiği film gibi geldi...

Pazartesi, Temmuz 15

65


Dağlar Kızı Reyhan


Yeşilçam'ın şarkılara film yapma geleneğinden bir ürün. Fakat filmin hikayesinin şarkının sözleri ile bir alakası yok. Başroldeki Reyhan karakteri de (Filiz Akın) dağların kızı değil. Yine de ara sıra şarkıyı söylüyor. Tabi kendi sesinden değil....

Filmi izleme nedenim Metin Erksan'dı. Türk sinemasının en az övgüye layık görülmüş yönetmenlerinden Erksan'ın imzası olunca, filme şans vermek istedim. Fakat o dönemde senede milyon tane film çekildiği için ve genellikle bu filmlerin akşını toplumun yargılarına göre şekillendirerek para kazanmayı düşünen yapımcılar belirlediği için 80 dakikada Erksan'a dair özellikler pek göremedik. Senaryo da sarmayınca, beklediğimiz verimi alamadık.

Yine de konusu itibariyle sayısız Yeşilçam filminden farkı olmayan Dağlar Kızı Reyhan'da ufak yönetmen dokunuşları görmek mümkün. Teknik anlamda üst düzey film olmasa da dönemin klasiği olan amatörlükler ortada pek yok. Fakat senaryo tek kelimeyle yoruyor. Cebinde esrar atılan adamın anında polis kontrolüne denk gelmesi ve hemen 10 yıl yatması, aynı 10 yıl boyunca evli kadın ile adamın bir kez bile sevişmemesi, bir küçük çocuğun gerçek babasını öğreniş biçimi...

Sıralandıkça sıralanır ama belki de bunların yanında çok ufak kalan durumlar bardağı taşırdı. Mesela prova yaptığı elbiseyi çıkarmadan sevgilisiyle buluşmaya giden bir kadını izlemek filme olan güvenimizi sarsıyor....

Film gururlu erkek ve yanlış anlaşılan ama namuslu kadın üzerinden gidiyor. Kadının yanlış anlaşılması için senaryoda türlü türlü saçmalıklar yapılıyor. Yine de 'namus' ve 'kadın' kavramlarına Yeşilçam'ın nasıl baktığını üzülerek izliyoruz. Bunun için yapılan küçük mantıksızlıklar da kaliteyi büyük ölçüde düşürüyor. 

Hikaye bir noktada Ezel'i andırmıyor değil. Tabi Ezel birçok klasik hikayeden beslenen ama sonunda benzersiz bir hale bürünen bir yapımdı. Dağlar Kızı Reyhan'ın ismi de hikayesi de karakterleri de birer klişe. Üstelik bunu 2019'dan söylemeye gerek yok, çekildiği yıl 1969'da bile büyük ihtimalle öyledir...

Oyunculuklar da çok iyi değil. Başrolde Kartal Tibet ve Filiz Akın var. Belki de sinemanın en şöhretli oyuncuları. Fakat abartılı bir oyunculuk sunmaktan artık komik duruma düşüyorlar. Filiz Akın o sene 8, Kartal Tibet 13 film çekmiş. Kızamıyoruz... Fakat filmin en iyisi olma unvanını Metin Serezli'ye kaptırıyorlar.  Bir de Ömercik var ki; o zaten başlı başına bir yazı konusu...

Perşembe, Temmuz 11

Böyle Başa...



2014'ten beri Süper Lig ve 1.Lig maçlarına gitmiyorum. Benim gibi birkaç arkadaşım daha var. Eskiden daha fazlaydık ama şimdi azaldık.

2014'te Passolig ilk çıktığında bireysel bir tepki koyduk. Kitlesel bir harekete dönüşmedi ama en azından tarafımız belli oldu. Tavşanın dağa küsmesi gibiydi ama en azından iç huzuru koruduk. 

O günlerde "Passolig Gezi yüzünden çıkıyor" diyenlerin saflığına da tutulmadık. Zira Passolig, daha doğrusu E-Bilet uygulaması 2011'de meclisten geçmişti. Ortada daha Gezi yoktu. O zamanlar, kulüplerden tribün gruplarına kadar herkes memnun veya en azından sessizdi. Belanın ne olduğunu üç sene sonra anladılar.

2014'te gökten bir anda böyle bir uygulamanın indiğini sandılar. Önce bir tepki oldu. Basında veya muhalif kesimde yer alan söylemler bir kenara; tribün ahalisi çok da inandırıcı bir tepki koymadı. Birkaç "delikanlı tavrı", hafiften "Biz taraftarız bizle şaka olmaz" söylemi duyuldu ama ondan sonra herkes kendi köşesine çekildi. "Arma yalnız mı kalacak?" sorusuyla başlayan süreç yavaş yavaş "Kardeşim herkes alıyor, ben mi kurtaracağım"a döndü. Son dönemde bizim gibi kalan azınlığa "Kardeşim farklı olmak için amma uzattınız ya" denmeye başlamıştı ki; yüce meclisimiz yasayı biraz daha genişletti.

Tabi ki iyi olmadı ama konuyla ilgili her haberi okuduğumda  "Oh iyi oldu" diyorum. Umarım devletimiz bu düşüncesinin arkasında kararlı adımlarla durur. 

Tribün grupları ortak açıklama yayınladı. Yasayı eleştiriyorlar ama yasa çıkarsa ne gibi bir yaptırım uygulayacaklarını söyleyemiyorlar. Çünkü öyle bir tavırları olmayacak. Paşa paşa uyacaklar çıkan yasalara. Artık inandırıcılıkları kalmadı.

Muhalifler de iktidarı eleştirmek için bir kaynak buldular. Muhakkak üzerine gitsinler. Gerçi ilk yasa çıktığında nasıl tüm partilerin kabul oyu verdiğini de hatırlıyoruz ama zararın neresinden dönülürse kârdır. Fakat bu esnada tribün ahalisine gaz vermesinler; yalnız kalırlar, hatta arkadan vurulurlar.

Şimdilerde forumlarda "Maçlara gitmeyelim" gibi fikirler yazılıyor. Boykot yapılacakmış. Olmayacağını hepimiz biliyoruz.  "Futbol taraftarla güzel! Bunu görsünler" diyorlar. Zaten görüyorlar! Taraftarsız bir dönemimiz hiç olmadı...

En çok Passolig satın alan tribünün, diğerlerine hava attığı bir dönemde bu tepkilerin hepsi sadece sıkıcı yaz aylarını doldurmak için gibi geliyor. Devlet de bu tepkisiz kanalı buldu. Beş yıl önce çıkardığı yasanın iyi iş yaptığını görünce, genişletmeye karar verdi. Kaçırması hata olurdu. Avrupa'nın en pahalı biletlerini satın alan taraftarların ekmeğini sadece kulüpler yememeliydi zaten.

Yukarıdaki pankart benim çok hoşuma gitmişti. Çok güzel bir benzetme. Ve tabi toplumdaki yansımaları da aynı. Kentsel dönüşümden herkes rahatsız ama herkes binalarını müteahhitlere vermek için kapıştı. TOKİ'yi kimse sevmiyor ama herkes TOKİ'nin ev kapmak istiyor. Passolig'i kimse sevmiyor ama herkes alıyor.

O zaman aynen devam... 

Çarşamba, Temmuz 10

Ben-Hur


Dünyanın en popüler filmlerinden biri olan Ben-Hur'u acaba kaç kişi izlemiştir? Zira izlemek için önce ciddi bir çaba gerekiyor. Üç  buçuk saatlik bir filmi zamanında sinemada izleyenleri düşünemiyorum.

Ben, Ben-Hur'u izlemeye heveslendiğimde sene 2000 civarıydı. Yani Titanic'in Ben-Hur kadar Oscar (11 tane) aldığı dönemler... O zamanlar internetim ve bilgisayarım olmadığı için, bir gün Ben-Hur'a televizyonda denk gelmiştim. Daha doğrusu yayınlanacağını öğrenmiştim. Fakat akşam o kadar saat televizyonun başında oturmaya yüreğim yetmedi. Daha sonrasında imkanlarım gelişse de üşengeçliğim ağır bastı.

Sonunda bu yıllara kadar geldik. Artık boş vaktim daha fazla, film izleme kondisyonum daha yüksek, olanaklarım daha çok. Bir yandan da filmin Batı değerleri övgüsüyle dolu olduğunu düşündüğümden sıkılacağımı tahmin ediyordum. Boş bir anlatı ile karşılaşmam yüksek ihtimaldi.

Oysa, ilk beş dakikayı izleyince bile ne kadar büyük bir yapımla karşı karşıya olduğumu anladım. Efekte ve teknolojiye dayalı yeni dönem sineması için devede kulaktır belki ama günümüzün 'gerçek' sineması için bile büyük bir emek ve masraf çıktığına eminim. Kostümüyle, figüranıyla hummalı bir çalışma yapılmış. 1959'daki tabloyu düşünemiyorum.

Fakat masraf veya ilgi her şey demek değil. Keza aynı filmin 2016'daki versiyonu belki daha iyi imkanlarla çekildi ama orijinalinin beşte biri kadar yankı görmedi. Yani 1959'daki filmin 'büyük yapım' olması dışında ayrı bir kalitesi var. Filmin başında ve ortasında yer alan beşer dakikalık uvertür ve antrakt bile sıkmaz, çünkü çalan müzik (Miklos Rozsa) bile büyük bir şölendir.

Filmle ilgili tartışılacak çok fazla şey var. Mesela Romalılar, Nazilere çok benzetilmiş. Muhakkak ikisi arasında çok fazla benzerlik var ama savaştan hemen sonra çekilen bir filmde, küçük benzerliklerin bu kadar çok sunulması biraz kafa karıştırdı. Belki de Yahudilerin, savaş sonrası sinemada edindikleri gücün ilk örneklerinden biriydi. Yahudilere zulmeden bir devletin olduğu film, dönemin en büyük ihtiyaçlarından biriydi.

Tabi İkinci Dünya Savaşı filmlerindeki kadar tamamen 'Yahudi-Nazi' çatışması yer almıyor. Hristiyanlık zaten Hz.İsa sahneleriyle sıkça karşımıza geliyor. Filmin arka planında o var. İlginçtir; seyirci olarak Hz.İsa'nın yüzünü görmüyoruz, sesini duymuyoruz. Bu açıdan Çağrı'yı andırıyor. Ayrıca Hz.İsa'nın sahnelerine çok fazla önem gösterildiği kesin. Büyüleyici kamera oyunları var. Tarihe ilgi duyanlar için de ilgi çekici.

Bir de Ben-Hur'a yardım eden bir Arap şeyhi vardır. O zamanlar daha İslamiyet somutluk kazanmamış olsa bile, sanki filmde, 'Üç din iktidara karşı güçlerini birleştirirse kazanır' mesajı verilmeye çalışılmış.

Charlton Heston ve Stephen Boyd muhteşemler. Şeyh rolündeki Hugh Griffith de Oscar kapanlardan. Heston'un kürek mahkumu olduğu zamanlardaki hali büyük karizmadır. Saçlar uzundur ama shem filmin sonrasında hem de hayatının büyük bölümünde kısa saçlıdır. Yazık olmuş...

Yani harika bir filmdir. Zaten o dönem altın çağdır. O zaman en başa dönelim. Titanic 11 Oscar alınca hayatıma giren ve en az Titanic kadar abartılı sandığım Ben Hur 11 Oscar'ı da hak eden bir yapım.

Keşke Titanic'e 11. Oscar verilirken biri çıkıp "Arkadaşlar ayıp olur, en azından 10'da keselim" deseydi. Daha da kötüsü, keşke 2016'da yeniden çekilmeseydi.

Salı, Temmuz 9

Oya Sahip Çıkmak


Bu yazıyı 31 Mart'tan sonra yazmayı planlamıştım ama süreç bizi de engelledi. Önce mazbatayı bekledim, sonra YSK'dan çıkacak son kararı... Seçim kararı gelince yazı da 23 Haziran'a kaldı. Ekrem İmamoğlu, 23 Haziran'da seçimi kazandıktan sonra yazının önünde engel kalmadı ama bu sefer yoğunluk iki hafta geciktirdi.

Zaten tam da o günlerde İmamoğlu, Saraçhane'de İstanbullulara seslendi. Oradan başlayalım. Yeni başkan, vatandaşlardan yere çöp atmamalarını, trafikte korna çalmamalarını ve bunun gibi birkaç insani görevi yerine getirmelerini istedi.

İstanbul insanının en temel eksiklerinden bahsetmeye gerek yok. Hepimiz biliyoruz. Türkiye'de genel bir alışkanlıktır. Herkes, diğer inanların kurallara uymamasından rahatsızlık duyduğunu söyler ama herkes yapmaması gerekeni yapmaya devam eder. Bir de bunun devlet tarafından düzeltilmesi gerektiğini söyler.

Bu büyük bir yanılgıdır. Devlet kurumları, toplumun hatalarını, eksiklerini düzeltmekle sorumlu değildir. Tam tersi toplum nasıl hareket ediyorsa, devlet de ona göre şekil alır. Toplum kısa yoldan günü kurtarmanın yöntemlerini arıyorsa; devlet de bedelli askerlik, vergi affı, imar barışı getirir.

Konumuz genel bir toplum analizi değil. Tarihi bir seçim dönemi yaşadık. İstanbul 25 sene sonra el değiştirdi. Bu kenarda dursun. Ayrıca son dönemde toplumun iyice ayrıştığı bir noktada, muhalif kalan kesim ilk defa büyük bir zafer kazandı.

Muhalif kesim ve iktidar (direkt iktidar; seçmeni değil) uzun yıllardır karşı karşıya geliyordu. Bu çatışmanın olması gayet doğaldı. Toplumun büyük bir kesiminin üzerinde büyük bir baskı yaratıldı. Bu noktada toplumun yarısından bir empati bile görmemeleri, hatta zaman zaman 'vatan haini' olarak adlandırılmaları sinirleri bozdu. Fakat bu siyasi ayrım dışında iki taraf arasında çok keskin farklar yok. Oysa muhaliflerin, kendilerini iktidara oy verenlerden daha akıllı ve daha modern gördüklerini biliyoruz. Hatta Türkiye'de yere çöp atanların, korna çalanların vs. aynı yüzde 50'den çıktığını düşünüyorlar. Oysa Türkiye'de bunların yapılma oranı yüzde 80'den fazladır.

AKP'ye en az oy veren ilçelerden birinde yaşadığım için biliyorum. Kırmızı ışıkta geçen yayayı, çöpünü yere atan kadını, korna çalan adamı görüyorum. Biraz sonrasında bir mikrofon uzatsak "Türkiye'de adalet yok. Teksas'a döndük. Herkes istediğini yapıyor" diyecek insanlar, sokakta çok rahat hareket ediyorlar. Uyarılara ise "Bunu herkes yapıyor" cevabını veriyorlar.

Seçimden sonra artık yeni bir dönem başlayacak. Yeni çatışma alanları oluşacak. Hatta yavaş yavaş kendini hissettirdi. İktidar kaynakları, yeni belediye başkanının eksiklerini, hatta olmayan hatalarını medyanın her kolundan göstermeye çalışacak. İşte o yüzden, muhalif kesimin kazandığı seçimin ardından uğraşmaya devam etmesi gerek.

Oya sahip çıkmak, son zamanlarda çuval korumak veya okullarda oy saymakla eş değer tutuluyor. Esasından vatandaşın bu kadar işin içine girmesi bile ilginç bir durum ama bunu sorgulayacak noktada değiliz. Fakat oya sahip çıkmak bununla da sınırlı kalmıyor. Oy verdiğin başkanın, belediyenin daha rahat hizmet etmesini sağlaman da gerekiyor.

O yüzden İmamoğlu kaygılarında haklı. Caddebostan'da "Şerefine" tezahüratı yapan gençler bira şişelerini yerlerde bırakmamalı. Sosyal medyaya konulan fotoğraflara "Kargalar çöpleri karıştırmış, öyle olmuş" demeyecekler. Belediyenin bisiklet yolu yapmasını istiyorlarsa, var olan bisiklet yollarını işgal etmeyecekler. Daha fazla toplu taşıma isteyenler, her defasında sosyal medyada "Taksicilerden bıktık artık" yazmak yerine otobüse binecekler. Belediyenin kültür sanat etkinliklerine önem vermesini isteyenler, belediyenin var olan kültür sanat etkinliklerinde boş sandalye bırakmayacak.

Bunların beş sene içinde gerçekleşmeyeceğine ve bu konularda İmamoğlu'nun çok zorlanacağını, hatta bu yüzden iktidar medyası tarafından yerden yere vurulacağını biliyorum. İnsanların, özgürlüğü ve düzenli bir toplumsal yaşamı sadece kendisi için istediğinin de farkındayım. Haliyle pek bir ümidim yok. Bu tip temel konularda bile burnumuzdan kıl aldırmayacağımızın farkındayım. Fakat hiç yazmadan da olmazdı.

İktidarları, seçimlerin sonuçlarını, devletin kalıplarını değiştirecek güce sahip bir toplumsal hareketin bu topraklarda olmadığına inanıyorum. En fazla isimleri değiştirirler ama sokak aynı kalır. O sokakta da biz varız. O yüzden önemli olan orası. Yaşam alanı(m) esastır. Geniş çaplı bir değişimden zerre kadar ümidim yok ama en azından, 23 Haziran dalgası ve bu yazı sayesinde sokağa iki izmarit  az atılsa benim için kârdır. 

Pazar, Temmuz 7

En liberté!


Türkiye'de birçok festivalde gösterilen film, küçük de olsa kendine has bir hayran kitlesi edindi. Fakat bunu yadırgadım. Zira bu film için mesai harcayanlar gerçek sinefillerdi ve o sinefillerin Avrupa sinemasına aşina olması lazımdı.

Bu film Avrupa standartlarında zayıf kalmıştır! Yine de önce oyuncuların hakkını verelim. Çok iyi bir ekip iş başında. Özellikle Audrey Tautou'nün çok zengin bir film listesi var ama onu ilk defa bir komedide yardımcı rolde izledim. Hiç beklemezdim ama çok beğendim. Pio Marmai ve Adele Haenel çok uyumlu gözükmeseler de işin altından kalkıyorlar. 

Fakat filmin zayıflıkları mevcut. Mizahı çok güzel olsa da hikaye çok uzuyor. Bir yerden sonra 'mizah yaparak kurtarırız'a geçiliyor sanki. Film hataları demeyelim ama kopukluklar da var.

İzlenmez mi? Kesinlikle bir şansı hak eder. Öğlen saatlerinde izlenecek, ardından halı saha maçına gidilecek bir film. Çok beklenti oluşturmadan, çıtır bir zaman geçirmek için.

Sorun da bizim algılarımızda. "Festival filmi" etiketini alını beklentiler değişiyor, filmler de şaşırtıyor.

Cumartesi, Temmuz 6

Şampiyonluk Yakın Fotoğrafları Yakın


Yazar: Refet


Kafa kağıdı... Eskilerin bu benzetmelerine hayranım. Şimdi bir sürü 'akil' adam bir araya geliyor ve bir faks makinesine Türkçe isim arıyor ve sonra milletin maskarası olup belge geçiliyor.

Kafa kağıdında yazan doğum yeri kafanızın içinin şekillenmesinde rol oynar mı? Sırf kafa değil tüm azaların, kirpik ucundan tırnağa kadar etki eder. Hele bu coğrafyada.

“Nerelisin?” aslında masum bir small-talk başlatma sorusuydu son 20 yıl öncesine kadar. Sonra şu diyaloglara şahit olmaya başladık:

-Nerelisin?
-X
-Olsun..O da Anadolu sonuçta

-Nerelisin?
-X
-Yananlardan mı? Yakanlardan mı?

GBT’lere 1-0 geride başlamak, askerde ilk tekmil verirken yazıcılığı garantilemek gibi getiri/götürüleri de olmuştur.

“Kesin İzmirli” dediğin kızın “Bilemedin leb...” derken "Baba asker/polis/memur herhalde Çorum değil mi?” deyip 1-0 önde başlamalar gibi..

Hagi ve Sneijder’ın oğlunun doğum yeri İstanbul olması misali...

Beni en çok kütükleri tatil beldesi olanlar şaşırtır. Yukarıda askerlik dedim; askerde tüm İstanbulluları dizilerdeki gibi köşklerde entrikalarla yaşıyor zanneden bir çocuk vardı. Gerçi tüm Kapadokyalıları konakta zannedenler durumu 1-1’e getiriyordu.

Kafa kağıdında Türkiye’nin önde gelen turizm beldelerinden biri yazılıydı. Şu an lahmacun 50 TL’dir lakin o zamanlar durumlar sıkıntılıymış. Köyün 3 geçim kaynağı tütün, balıkçılık ve kahvecilik (1.nesil kıraathane)... Akmasa da damlıyor...

Ailesi tütün işiyle meşgul..O pek sevmemiş. O balıkçı olacakmış, kafaya koymuş. Balığa çıkmadan önce kumsalda (o zaman şezlong yok, varsa bile paralı değildir) top oynarmış (Serhat Akın - Ali Güneş misali teknik gelişir hesabı)... Metin Oktay yazları tatile gelir, su içinde kafa vuruşu çalışır, ondan esinlenip antrenman yaparmış su içinde. Haa bi de sabrı öğrenmiş.

Bir gün bir jip yanaşır, kodaman bir abi buna kart verir ve şehrin 4. bacasız fabrikası olan futbol kulübüne çağırır. Kodaman abi aslında bir doktor. Kulüpte yönetici. Ayrıca “balık” sevdalısı.

Seçmeler iyi geçer ama sene sonu sözleşme imzalanmaz ve geri gönderilir bizim “balıkçı”. Hırs yapar, Serhat Akın misali çalışır kumsalda, şehrin kalesinin içinde gazetelerden kestiği Metin Oktay fotolarına bakarak  domivole çalışır. Bir de yer fıstığı satar.

İl genelinde seçmeler vardır. Bizimki katılır ve tozunu atar sahanın. Orada yöneticiler Manisa’da Arda’yı izleyen Adnan Polat misali “Bu çocuk kim?” derler.

İşler iyi gider. O dönem yerel basın çok güçlüdür. 5 tane yerel gazete vardır. Boy boy resimleri çıkar. Biriktirir tabi. Albüm yapar. Yıldız tabloları, kafa topuna çıkışlar falan..

Bir gün şehre bir film gelmesi gibi, şehre deplasmana oynadığı takımın eski yıldız oyuncusu gelir ve adetten kampı ziyaret eder. (O zamanın Cengiz Ünder’i Altınordu’yu ziyaret ediyor)

Bugün akıllı telefonlardan fotoğraf/video gösterme gibi, o dönemlerde de bu albümler modaydı herhalde. Bu oyuncu tüm topçulara kendi albümünü göstermiş: “Fikri abiniz İstanbul’da hep böle” tadında. Millet -mış gibi yapmış. Erman Toroğlu’nun dediği gibi: “Futbolcu milleti kurnazdır hocam...

Papaz gittikten sonra herkes sallamış arkasından. “İyi adam da kafa açıyor” falan demişler, 'görmemişin oğlu olmuş' yakıştırmaları...

Bizim 'balıkçı' kamp bitip eve dönünce el emeği göz nuru albümlerini balkonda yakmış.

-Sebep?
-Bir gün adımdan bahsedilecekse işlerimle, yaptıklarımla bahsedilsin. Fotoğraf, video, kupür ile desteklemek gerekmesin.

O gün bu gündür evinde ödül/plaket/resim/anı köşesi yokmuş.

Bazen kendimi vizyonsuz ya da eski kafa veya romantik olarak nitelendiriyorum. Ben hocamın yerinde olsam İran’a falan ne gideyim bu saatten sonra. En kötü Altay’ın başına geçip onu çıkarmaya çalışırdım. Gittiği kulüplere fizyoterapisti, antrenörü ile birlikte 'balıkçısını' da götüren Denizli, yine iyi havyar için mi gitti İran’a acaba?



Kafa kağıdı önemlidir dedik ya; bu hikayeye bakarken denk geldi. Deepweb’de hocaya sallayanlar var. Hocamın annesi Selanik, baba Giritli ya.... İsmi de 'Işık' olacakken 10 Kasım’da doğduğu için 'Mustafa' olmuş. Komplo teorileri kurulmuş. Hatta Aziz Nesin ile olan dostluğu için bile “var bir şeyler” denmiş. Şerafettin Elçi’nin kızı ile evlenip boşanması, ilk eşinin Musevi olması, İran polis takımını çalıştırması. Bu sene yine İran’a gitmesi. Yazı yazıldığı sıralarda “Trump, İran’a saldıracak” deniyordu.

Belki yasal mermisiyle bir komiser değil ama bu coğrafyada hep muhbirler “Ali Güneş’i çıkar da, Baliç’i al” tarzı akıl verir, GBT ister.

Cuma, Temmuz 5

Lasciati Andare


Kötü film değil. Fakat eksikleri var. Biraz daha komiklik, biraz daha zekilik katılabilirmiş. Fakat elimize geçen de fena değil. Yaşlı ve entelektüel psikolog Elia, sağlığı ile ilgili sorunlar yaşayınca genç ve güzel bir antrenör olan Claudia ile spor yapmaya başlar. Fakat aynı zamanda bir anne olan Claudia'nın hayatı biraz çalkantılıdır ve Elia da bu çalkantının içine düşer.

Filmin başrolünde; yani Elia karakterinde Toni Servillo var. Servillo'yu La Grande Bellezza'daki Jep olarak hatırlıyoruz. Fakat filmin esas yıldızı bence Ettore rolündeki Luca Marinelli'ydi. Çok kaliteli bir film olmasa da oyuncuların kalitesiyle eğlenceyi veriyor.

"İtalyanlar bize benziyor" demek yeni bir şey değil. Fakat filmlerde bu durum çok bariz ortaya çıkıyor. Herhalde İtalya ve Arjantin bu konuda öndedir. Ülkeler arasında bu kadar ortak nokta bulmak çok zor. Bu filmde de karakterler, tartışmalar, mizah, alışkanlıklar bize çok benziyor. Belki de o nedenle basit kaçan bir filmden bile yeterli eğlenceyi alabiliyoruz.


Devrim


On sene önce, gelecekte video hakemin ve gol çizgisi teknolojisinin olacağını söyleselerdi kimse inanmazdı. Yine de bu yeniliklerin hiçbiri, geri pas kuralının yarattığı devrimi yaratamaz.

Kariyeri boyunca boş yere kaleye gitmesi gerekmiş forvetlerden biriyim. Kaleciler bekler, tam geldiğimde topu ellerine alırdı. Rakip kaleciye kim bilir kaç kere dalmak istemişimdir. Veya kaç kilometre boşu boşuna koşmuşumdur, siz düşünün. Geri pas kuralı hem heyecanı arttırdı hem de vuruş kabileyeti olan bir kaleci neslinin oluşmasını sağladı. Bu sayede Neuer, Leno, Ter Stegen ve Trapp gibi kaleciler çıktı. Geri pas kuralı futbol için mucizevi bir şey.

Rudi Völler / Socrates Dergi Mayıs

Perşembe, Temmuz 4

Uçurtmayı Vurmasınlar


Bir gece yarısı evde Uçurtmayı Vurmasınlar izleniyor. Belki gece yarısı değildir ama benim için gün sona ermek üzere. Yaz mı kış mı emin değilim. Tüm gün sokakta oyun oynadığım için mi yoksa tüm gün okulda olduğum için mi emin olamadığım bir yorgunluğum var. Evdekiler filmi izliyor. Oscar'a aday olduğu söylüyorlar. Oscar alan filmlerin bazılarını biliyorum, bu sıkıcı gözüken film nasıl aday olmuş ki?

Uçurtmayı Vurmasınlar, berbat 80'lerin başında yazılmış bir kitabın, berbat 90'ların başında çekilmiş bir filmi. Dönemler berbat ama ben o zamanlarda farkında değilim. Belki de o yüzden insanlar bugünlerde 90'lar nostaljisi yapıyorlar. O zaman farkında değillerdi, şimdi de farkında değiller.

Fakat filme berbat demek haddimiz değil. Öyle bir dönemde, öyle yıllarda çekilebilecek film buydu. Türk sinemasının durgunlaştığı, köreldiği bir dönemde çekilmiş ve bir heyecan uyandırmıştı. Bizim evde bile izlenmişti. Bense tamamını 30 yıl sonra izledim.

30 yıl çok değil! Zira filmin yönetmeni Tunç Başaran aynı günlerde, "Politik bir film değildi" açıklamasını yapmıştı. 30 yıl sonra böyle demektense, 30 yıl bekleyip izlemek daha iyidir. Acaba Başaran bunu derken, kitabın yazarı Feride Çiçekoğlu'nu düşünmüş müdür? Mesela yazar yazarken ne düşünmüştür? Peki filmin sınıfını kim belirler; yönetmen mi senarist mi? 

Bu konulara girmeyelim. Açıkçası filmi izlerken, evde izlendiği gecedeki duyguları tekrar hissettim. "Bu mu yani?" diye çok geçirdim içimden. Özellikle ilk 20 dakikada "Bu film bitmez" dedim defalarca. Fakat sonrasında hakkını verdiğini, en azından toparladığını kabul etmek gerekiyor. Karakterler güzel işleniyor, hapishane ortamı iyi tasvir ediliyor.

Fakat ben en çok da Barış'a gıcık oldum. Türk sinemasında bir çocuk oyuncu sorunu olduğu gerçek. Daha da kötüsü politik filmlerde o sorun daha da belirginleşiyor. Bir tek Babam ve Oğlum'daki Ege Tanman'ı ayırırım. O da zaten büyüyerek ilerliyor. Uçurtmayı Vurmasınlar'daki Barış karakterini canlandıran Ozan Bilen ise benzer bir kariyere sahip olamadı.

Barış, sanki filmin mesaj kaygısını duyursun diye baş role konmuş gibi. Sadece soru soruyor. Soru sorarak filmin mesajlarını vermeye çalışıyor. Kitapta da mı böyle acaba? Kitabı okur muyum bilmem ama filmdeki Barış, filmin en rahatsız edici unsuru.

Yine de etkileyici bir filmdir. Oyuncular çok iyidir. Nur Sürer birçok ödül almıştır. Onun dışında birçok kariyerli isim onun yanındadır. Özlem Savaş'a bile rastlarız. 1989'un şartlarında iyi bir filmdir.

Fakat Tunç Başaran'ın açıklaması aklımdan çıkmıyor. Nasıl politik film değil?

Aklımdan çıkmayan başka bir şey daha var. Bu film 2000'lerde devamlı Kanal 7'de gösterilirdi. Hatta Kanal 7'de devamlı bu filmle ilgili haberler yapılırdı. Kimsenin tanımadığı Ozan Bilen'in her yeni filmi bile haber olurdu. Ve hatta Türkiye'nın darbecilerle hesaplaşacağı yıllarda devamlı filmle ilgili haberler yapılırdı. Bir ara gerçek Barış bile ortaya çıkmış, "Anneme işkence yapıldı" demişti. 

Sonrasında ne darbecilerle hesaplaşıldı, ne şartlar değişti, ne de barışla ilgili haberler kaldı. Evet; b ufak... 

Ülke değişti, Kanal 7'nin ilgisi azaldı. Şimdi bunları düşününce gel de anlat; politik film değilmiş. Türkiye'deki tüm filmler politiktir. İsrail'de izlenme rekorları kıran Özcan Deniz filmleri bile...  

Kurt


Çarşamba, Temmuz 3

Hotel Rwanda


2004 yapımı Hotel Rwanda, 1994 yılında Ruanda'da yaşanılan katliam günlerini anlatıyor. Beni şaşırtan ilk nokta burası oldu. Aradan 10 yıl gibi kısa bir süre geçmesine rağmen, yüksek bütçeli bir filmi yapılmıştı. 10 yıl uzun bir süre gibi gözükse de tarihsel açıdan sinema için kısa bir süre.

2. Dünya Savaşı ile ilgili filmler bile yıllar sonra yapılmıştır. ABD, 2003'te başlayan Irak Sendromu'nu bile yeni yeni işliyor. ABD'nin Vietnam işgali 1960'larda başlamıştı ama konuyla ilgili en güçlü filmleri (Platoon, Good Morning Vietnam, Full Metal Jacket) 80'lerde çekti.

Yani nasıl oluyor da bilgiye ulaşmanın oldukça kıt olduğu bir coğrafyada yaşanan olayların filmi 10 sene içinde çekilebiliyor? Filme başlarken bunu düşündüm ama zaman geçtikçe akılda böyle bir soru kalmıyor. Zira ne olursa olsun, gördüğünüz sahneler sizi etkiliyor.

Filmle ilgili yazılmış bir zincir vardı. Filmi izledikten sonra bir daha okudum. İnsanın neye inanacağını şaşırdığı bir çağda, bir şüphe yarattığı kesin. Gerçekler başka bir noktada kalsın. Peki filmin hissettirdiğini ne yapacağız?

Esasında film bittikten sonra Paul Rusesabagina'yi düşünüp "Ne soylu yürekler, ne kahraman insanlar var" demedim. Yani aklıma bir kişi hikayesi olarak kazınmadı. O nedenle zincirden gelen bilgiler beni çok etkilemedi.

Daha önemli bir konu vardı. Bir insanlık dramı... Bazı noktaları abartılı veya gerçek dışı olsa dahi insanı (en azından beni) etkileyen esas konu buydu. Şimdi Paul gerçekte bir dolandırıcı ve sahtekarsa ne yapacağız? Filmden aldığımız duygu ve düşünceleri de çöpe mi atacağız?

İnsanın bu çağda kafasının karışmaması mümkün değil. Kendini koruması ise çok daha zor. Tehlikenin nereden, ne zaman ve kimden geleceği bilinemiyor. 

Tam da şu anlarda ABD'nin İran'a saldırılması konuşulurken birilerinin, daha doğrusu binlerce insanın acılar çekeceği barizken. hangi filmde hangi karakterin ne kadar gerçeğe uygun olduğunun çok önemi var mı?

Bilemiyorum.... En kötüsü de film gerçek de olsa, kahramanlar hayal ürünü de olsa; bu dünyadaki gidişatı değiştirebilecek gücün ne olduğunu bilmiyorum...

Cumartesi, Haziran 22

Alçaklara Kar Yağıyor Üşümedin Mi?


Yazar: Refet

İnsanın yaşlandığını anlamaya başlaması garip bir süreç. Hani Hıncal Uluç’un Hıncal Uluç olduğu zamanlarda ağız dolusu/orul orul “Bağıra bağıra geliyor” demesi gibi.

O, Lucescu’yu eleştirmek için derdi gerçi. “Bizimki de yandan böyle izliyor” diye de eklerdi. (Böyle derken elini çenesine koyma hareketi)

Geçen yılları: sol kanadı otoban olmuş, heyecanı geçmiş bir hoca tadında izliyoruz lakin bizim de kendimize göre  parametrelerimiz var elbet.

Üniversitelerin bahar şenliklerine çıkan grupları tanımamak, yaşlı diye eleştirilen yeni transferin yaşının senden küçük olması... Ne biliyim futbolcular hep abiydi bizim için. Hâlâ alışamadık.

Beynim ayaklarıma hükmettiği sürece 40’ıma kadar oynarım” klişesi gibi değil ama bu otobana dönen kulağımızın arkasından gelen “Bendeki izlerini takip et” kontralarına kulak veriyoruz.

Nasıl bir algoritması varsa şu Youtube’un, yine alakasız bir video izlerken önerdiği video; Ahmet Kaya - Hiç bilinmeyen şarkısı... Hem de siyah beyaz bir resimle..

'Müjgan ses ver ağlaşmalık şarkı var, martıları da çöplükten çağır bak akşam ezanı okundu' deyip bastık play tuşuna.

40 yıllık mican idi yüklenen. Kim bilir hangi dizide kullandılar da “elleri/yüzleri değdi” dedim. Oysa Ekmek Teknesi’nde yıllar önce Bican karakteriyle birlikte kullanılmıştı. O zaman kullanılınca birşey yoktu, şimdi kullanılınca auvv...

Hababam Sınıfı yıl sonu müsameresi tadında her sene o senenin şarkıları kendi tarihimizin şarkıları oluyor. 96 yılında neredeydin diye sorsan hayatta hatırlamam ama o sene çıkmış bir şarkıyı de bana “Hatta Eyşan’ı (o zamanlar arkadaşları Münevver bense Eyşan diyordum) ilk kez pijamalı görmüştüm balkonda. Aynı Gülşen-Be Adam klibindeki Gülşen gibiydi” deyip sayayım Top 96'yı ve Euro 96'yı bir Fair Play ödüllü Alpay tadında..

Biri demişti, bu bütün müsamereler, diploma törenleri, yıl sonu kutlamaları, düğünler hep bir iz bırakmak içinmiş. Ki bizde genelde “Sıcak limonata ve bayat pasta yedik, klasik damat maymun gelin güzel” şeklinde işliyor ama ecnebilerde öyle değil. Daha farklı anlamlar yüklüyorlarmış. 

Aslında yola "Ajax’ın şampiyonluk kutlamaları vs. Galatasaray’ın şampiyonluk kutlamaları" ile çıkmıştım ama kendimi düğünde buldum.

Bu kutlamaları sonuna kadar ve en ince ayrıntısına kadar izlerim. Görebilenlere ince mesajlar ve ayrıntılar verir. Vücut dilleri, soğuk tokalaşmalar, futbolcuların şarkı seçimleri, yabancı futbolcuların aile reisliği (sırtta ülkesinin bayrağı, elde uslu bir bebe, yöresel danslar), yöneticilere ve başkana gösterilen beden dili, seçilen şarkının tüm ön yargıları bir bir silip atması, yenilenen stadyumların olmamışlıklarını eski şarkılar ve göçmüş sanatçılar yad ederek haykırma.... Ayrılır mı et tırnaktan?

Hasan Şaş’ın bu sene seçtiği şarkı Halimem'di 



Daha doğrusu “Alçaklara kar yağıyor üşümedin mi?” Ya da tribün diliyle “Dışardaki dayağı düşünmedin mi?”

Türküyü aratınca Çukur dizisinde kullanıldığını ve genç neslin buradan öğrendiğini gördüm. Tam sallayacaktım ki “Ben nereden duymuştum” diye sorgularken buldum kendimi. Hababam Sınıfı - Kurukafa Sahnesi’den öğrenip, tribünde pekiştirmiştim.



Türkü için iki yer kıyasıya kapışır durur. Bolu ve Zonguldak-Devrek. TRT Müzik’te ekrana geldiğinde illa yöre kısmında onlar görünecek. 

Devrek denilince, sahiplenme denilince ünlü Devreklilerden Mesut Özil’in dünya evine girmesi de manidar oldu. 

Dünya farklı bir yöne gidiyor, nesiller değişiyor lakin bu geçmişte takılı kalma huyumuzu ne yapacağız? Hasan Şaş misali ben hâlâ o Brezilya golünde kaldım mesela. Ya da hâlâ Saba Tümer’e çıkıp anı anlatacak zannediyorum. Artık anı anlatmak da sıkıntı, Hakan-Arif desen yandın... 

Dizilerle, teorilerle iyice delirdik. Kutlamalara İsmail Çipe ilahi ile çıkınca birden GBT'sini sorgular oldum.


Nereliydi? Hmm Hataylı.. Selçuk da Hataylı ya da Gökhan Zan... Acaba mezhebi? 

Hasan Şaş nereliydi? Oğullarının adı Yusuf-Deniz. Instagramında Yaşar Kemal-Onur Akın. Bence futbolseverler, futbolcuları hatırlamak istedikleri gibi hatırlarlar.

Hasan Şaş ne kadar Çukur karakteri gibi davransa da o hep şu şarkıyla hatırlanacaktır, fonda Brezilya ve Milan golleriyle...



Pazar, Haziran 9

Futbol ve Kültürü


Sanırım İletişim'in futbola önem veren o meşhur serisinin ilk ürünlerinden. Zira elimdeki kitap ilk baskıydı ve 1993 yılına aitti. 2006-2007 yıllarında İletişim'in Sultanahmet'teki binasına gidip futbol panellerine katıldığımı hatırlarım. O panallerde dahi 15-20 kişi ancak oluyordu. Eldeki kitap sayısı ise iki elin parmaklarından biraz fazlaydı. Bize ise oldukça fazla geliyordu, zira öncesinde bir futbol kitabı bulmak pek mümkün değildi.

Futbol kültürüne ait yazılmış bütün kitapları, geçilen yolları, okuyucunun (yani bizlerin) sarf ettiği çabayı düşününce (yazarın ve yayıncının çabasına hakim değildik)  bu kitabın yeri ve önemi bizim için daha da artıyor.

Fakat bir özeleştiri yapmak gerekirse Futbol ve Kültürü adlı kitabı o yıllarda okumadım. 2018 yılında denk gelebildim. 2018'e kadar çok fazla yazı, makale, kitap okuduk. O eski günlerin heyecanı, denk gelinen yazının hissettirdikleri bizi bambaşka bir yere götürüyordu. Fakat tüm o yazıların birleşimi bizi de bambaşka bir insan yaptı. Bugünlerde artık çok çiğnendiğini düşündüğümüz, Türkiye futbol tartışma ortamlarında 'yüzeysellik' ile bir tutulan bazı konular ilk burada işlenmiş. Marsilya'nın Kuzey Afrikalıları, Liverpool'un KOP'u,Napoli'nin Maradonası, Katalanların gururu Barcelona gibi kavramları tekrar okumuş gibi oluyoruz. Tabi ki bu yazarların makaleleri çok değerli ama Türkiye'de konu seneler içinde başka yerlere gitti. Herhalde bizimbir üst kuşağımız, şimdilerde klişeleşen bilgileri topluma anlatırken bu kitabı referanas olarak almış olsa gerek.

Kısacası o eskiden heveslendiren yazılara şimdilerde daha eleştirel bakabiliyoruz. Kitabı ilk kez okurken de aynısı oldu. Özellikle yabancı yazarların yazılarını pek beğenmedim. İçerik onların kabahati değil. Güzel konular, güzel yazılardı ama 2018 Türkiyesinde yazsalar küfürle karşlaşırlardı.

Eski yazılar da olsa; Türk yazarlar en iyisiydi. Can Kozanoğlu'nun efsaneleşen, başucunda asılı durması gereken "Gençler, deplase olunuz" yazısını bir kez daha okumak hoşuma gitti. Ragıp Duran'ın Futbolukürdi yazısı bugün bile zor yazılır, cesaret ister ama bir o kadar da güzel. Ümit Kıvanç'ın Halı Saha: Seyircinin sahaya inişi yazısını ise hem beğendim hem şaşırdım. 1993 yılında halı sahalara dair bu kadar kapsamlı bir yazı yazılması ilginç geldi. Şimdilerden bakınca 'yanlış' diyeceğim çok nokta olurdu ama aradan çeyrek asır geçmiş. Laf diyemeyiz.

Türk yazarların yazıları kitabı kurtarıyor. Fakat bir yandan da eleştirmek gelmiyor içimden. Bu tip kitaplara hasretiz. Şimdilerde bile. Bulunca okumak gerekiyor. Futbola ve kültürüne taş taşıyan herkese binlerce teşekkürler.