Pazartesi, Mayıs 30

Nnwom Deede


Son dönemde kısa film izleme alışkanlığı elde ettiğimden bahsetmiştim.

Zincirin şimdilik son halkası Gana'dan geldi. Burada kötü bir tecrübe edindiğimiz için kısa filmlere biraz ara vereceğiz gibi.

Öyleyse neden blogda yer buluyor? Zira Gana ve sinema etiketlerinin yan yana gelmesi hoşuma gidiyor. Bir zenginliktir.

Nnwom Deede yaklaşık 10 dakikalık bir film. 10 yaşındaki bir çocuğun hayatına konuk oluyoruz ve hemen ayrılıyoruz. Az sayıda karakterimiz var ama buna rağmen kimin kim olduğunu ve kimin kiminle ne türden ilişkisi olduğunu kavramak zor. Öykü de vurmadı bizi. Geriye pek bir şey kalmadı yani..

Ama işte kısa filmin güzelliği bu. Hayattan kaybolan sadece 10 dakika. Nelere harcamıyoruz ki bu süreyi? Ya benzer duyguyu 100 dakikalık bir filmin ardından hissetseydik. O zaman yanına, bir de ince bir öfke eklenirdi. Tadında bitti işte..

İnternette filme dair fotoğraf bulmak da zor oldu. Haliyle böyle bir kareyle postu süslüyoruz. Böyle filme, böyle kare...

Cumartesi, Mayıs 28

Demirbaş

TFF 1.Lig'in tek lig haline geldiği 2002-03 sezonundan bu yana birçok takım buraya uğradı. Yukarıdan düşenler, aşağıdan gelenler, bir sene kalıp geri dönenler, dibe kadar düşüp geri çıkarken mola yeri gibi uğrayanlar, bir sezonluk saman alevleri, güçlü şehir takımları, Anadolu'nun güzide ilçeleri ve hatta belediyeler...

Fakat bir tane takım var ki; çıktığı günden beri burada. Buranın demirbaşı oldu. Herkes gitti o kaldı. Onsuz olmuyor. Bu sezon "Acaba gidiyor mu" derken, yine bir yolunu buldu ve ligde kaldı.

Aslında her şey İzmir takımları ile başladı. 2003-04 sezonunda Süper Lig'den düşen Altay ile aşağıdan gelen Karşıyaka burada buluştu. Bu ikili yıllar içinde ligin ev sahibine dönüştü. Altay üst üste beş sezonun dördünde; 2006, 2007, 2009 ve 2010'da play-off oynadı. Hiçbirini kazanamadı. Üçünü son maçta kaybetti  Ve 2011'de küme düştü. 8 sezonluk ev sahipliği o sene sona erdi.

Bayrak o sezon Karşıyaka'ya geçti. 35.5; 2009 ve 2010'da play-off'ta yer aldı ve tabi ki kaybetti. Altay' düştükten bir sene sonra son maçla kümede kalmayı başardı.  Sonrasında orta sıraların gediklisi oldu. Ne play-off gördü, ne küme düşme korkusu yaşadı. Fakat 2015-16'da seri sona erdi. Karşıyaka 13. sezonun sonunda lige veda etti. Bir daha da geri dönemedi. En az iki sezon daha geri dönemeyecek.

Bu sefer yeni demirbaş Gaziantep BB Spor'du. Yani şimdi bilinen adıyla; Gaziantep FK. Gaziantepspor'un pilot takımı olan, şehrin esas büyüğüne genç oyuncu hazırlayan kulübün çıkmak gibi bir derdi de yok gibiydi. Esas plan düşmemek üzerineydi. 

2006-07'de lige merhaba dedi. Altay düşerken altıncı, Karşıyaka düşerken 11. sezonlarını geçirdi. Bu süre içinde 1 puanla (iki kez), 3 puanla (iki kez), 4 puanla ligde kaldıkları oldu.

2010-11'de ilk ikiyi ıskaladılar, play-off finalinde Orduspor'a yenildiler. Şimdi o Orduspor nerelerde oysa?

Karşıyaka'nın düştüğü sezon play-off'a çok yaklaştı ama hayal gerçekleşmedi. Ertesi sezon bir kez daha düşme korkusu. Sonrasında isim değişikliği ve Gaziantepspor'un yerini alma projesi...

13. sezonda play-off finalinde BB Erzurumspor'a penaltılarla yenildi. 2019'da; yani 14 sezonun sonunda penaltılarla Hatayspor'u yenerek 1.Lig'den ayrıldı.

İşte bu noktada bayrak el değiştirdi ve o takımda kalmaya devam ediyor. Boluspor 15. sezonunu da sağ salim atlattı! Artık 16. sezonu bekliyor.

Bu 16 sezonda neler olmadı ki? Daha gelir gelmez play-off finali oynadı. Belki de tarihin en iyi atmosferli play-off'larından birinde, İstanbul'da Eskişehirspor'a rakip oldu. Maçın başında 10 kişi kalınınca kaçınılmaz dram gerçekleşti ve Boluspor 2-0 yenildi.

Ertesi sezon yine play-off, bu sefer Ankara'da Karşıyaka'ya penaltılar sonunda yenildi.

2011 ve 2012'de yedincilikte kaldığı için play-off'u göremedi. 2014'te son maçta Denizlispor'u İskender Alın'ın golüyle 1-0 yenmeseydi küme düşecekti; düşmedi.

2017 ve 2018'de yine play-off görüldü ama orada da finalleri kazanan Göztepe ve Gaziantep engellerine yarı finalde takıldı.

Sıklıkla sezonları 9. veya 10. sırada bitiren takım 2020'de küme düşme korkusunu bir kez daha yaşadı. Üç puanla ligde kaldı ama düşseydi de sezon sonunda ligde kalacaktı. Boşuna stres oldu yani.

Bu sezon puan durumuna bakan, Boluspor'un play-off'u kaçırdığını zanneder. Oysa uzun süre düşme hattındaydı. Gerçi oraların takımı da değildi ama sonuçlar kötüydü. Yine de oradan çıkmayı başardı ve sezonu sekizinci sırada bitirdi.

İnanılmaz bir seri... Bu 16 sezonda kimler oynamadı ki?

Adem Büyük, Emre Kılınç, Umut Meraş, o yılların olması gereken ama olamayanı Ferhat Kiraz, duran top ustası Erdem Özgenç, kaptan kaleci Atacan Öztürk, Şampiyonlar Ligi'nde Borussia Dortmund'a iki gol atacak Prijovic, Arsenal gören Andre Santos, sakatlıklar izin verseydi kulüp tarihine geçebilecek Edim Demir, orta sahanın Gattuso'su Ömer Cuğ, stoperde önce Aytek Aşıkoğlu, sonra Cemil Vatansever, eski Floryalılar Özgürcan Özcan ve Cafercan Aksu ve daha kimler kimler...

Tabi bu 16 sezonda en çok gol atan Rydell Poepon'a ayrı bir paragraf açmak lazım. İlk sezonunda 20, ikinci sezonunda 16 gol atmıştı. Dört sezonda 99 maça çıktı ve önemli bir iz bıraktı.

Zaten Boluspor lige bir iz bıraktı. Hatta bir izden daha fazlası. Kalıcı bir esere dönüştü. Dahada burada durmaya devam edecek gibi.

Bu arada eğer Boluspor'a bir şey olursa, bayrak Altınordu'ya geçecek. Sekiz sezonu tamamladı, dokuza girecek. Bu sekiz sezonun dördünce yedinci olması, birince play-off görüp Süer Lig'i son anda kaybetmesi de Seyit Mehmet Özkan'ın tarihe geçen "Neredeyse Süper Lig'e çıkıyorduk, Allah korudu" sözünü doğrulatıyor gibi.

Cuma, Mayıs 27

Symphony of the Wild

 


Çok iyi görüntüler

Kaliteli müzikler

Kusursuz tabiat

Sevimli hayvanlar

Sıkıcı ve uyutan bir içerik... Gündüz uykusu için birebir...

Perşembe, Mayıs 26

Kupa Finali İçin Birkaç İstatistik

 

Kayserispor tarihinde ikinci kez final oynayacak. İlk ve tek finalini 2008 yılında oynamış, bir başka Anadolu takımı Gençlerbirliği'ni penaltılarla yenerek kupaya uzanmıştı.

Sivasspor ise tarihinin ilk Türkiye Kupası finaline çıkacak.

2008'deki Kayserispor - Gençlerbirliği maçının 0-0 bittiğini düşünürsek; iki takımın da henüz finallerde golü yok.

Dört büyük takımın taraf olmadığı 11. final...

Aynı zamanda bir İstanbul, Ankara ve İzmir takımının olmadığı 6. final. Trabzonspor'u da devre dışı bırakırsak, bu dörtlü dışında oynanan 3. final olacak.

Atatürk Olimpiyat Stadı daha önce 3 kez finallere ev sahipliği yaptı. Bu üç finalde toplam 12 gol atıldı.

2007 yılından sonra oynanan finallerde kazananlar ya normal sürede ya penaltılarla belli oldu. Yani uzatma sonunda kazanan olmadı. 2007'deki finalde bir diğer Kayseri ekibi Erciyesspor, Beşiktaş'a 101.dakikada yediği golle mağlup oldu.

Son altı finalde atılan 14 golün sadece birini Türkiye doğumlu bir futbolcu kaydetti. O da Abdülkadir Ömür'dü.

Sivasspor kupayı kazanırsa, Rıza Çalımbay takımını üst üste üçüncü sezonda Avrupa kupasına taşımış olacak. Bunu bir Anadolu takımı ile başaran sadece iki isim var. Adnan Süvari (Göztepe) ve Ertuğrul Sağlam (Bursaspor)

Hikmet Karaman bu kupayı daha önce kazanmıştı. 2002'deki finalde (20 sene önce)  Kocaelispor, Beşiktaş'ı Cihan Haspolatlı, Lazarov, Kaan Dobra ve Serdar Topraktepe'nin golleriyle 4-0 yenmişti. Rıza Çalımbay'ın ise henüz kupası yok...

İki takım daha önce kupada üç kez eşleşti. Beş maç yaptılar. Sivasspor normal sürede bu maçların hiçbirini kazanamadı ama 2014-15'te penaltılara kalan maçta turlamayı başardı.

Çarşamba, Mayıs 25

Dimmi che destino avrò

Belgesel ile kurgu arasında sıkışmış; temposu ve hikayesi de tekleyerek ilerleyen güzel olmayan ama kötü olmasını da kabullenmek istemediğimiz arada kalmış bir film.

Son dönemde göçmenlik teması üzerine çok fazla film izledim. İtalyanlar da bu konuda oldukça üretken. Fakat sinemasını beğendiğim İtalya, konu göçmenlik olunca gerekli sertliği ve heyecanı veremiyor filmlerinde. Bunu Terraferma'da da gözlemlemiştik.

Bu filmin farkı ise daha çok gelenleri değil kalanları anlatmasıydı. Entegrasyon problemini İtalya'daki Boşnak toplumu üzerinden anlatan film zaman zaman bizi duygulandırsa da, izledikten sonra zihnimizde pek bir şey bırakmıyor.

80 dakika sürmesi önemli bir artı, zira daha fazlası olumsuz yorumları arttırabilirdi. Başroldeki Salvatore Cantalupo ise filmin en başarılı ismi.



Kim Gelsin #2022


 

İki senede bir yazabildiğimiz seriyi, bu sene son günde de olsa yetiştirebildik.

1.Lig'in play-off'ları başlıyor. Üst taraftan düşenler belli, gelen ilk ikili belli. Önümüzdeki sezonun kadrosunu tamamlayacak son takım da önümüzdeki günlerde belli olacak. Peki biz bu maçları izlerken hangi takımı tutacağız? Hangisi Süper Lig'i şenlendirsin?

Aslında dört takımdan sadece birine çok olumsuz bakıyoruz. 2018'de yazdığımız gibi; belediye destekli BB Erzurumspor bize hoş gelmiyor. Şehrin toplumsal yapısı, Süper Lig için zor deplasman olması (aslında bu iyi bir özellik ama bari zeminler düzgün olsun), son dönemde asansör takım olarak devamlı tat kaçırması ve tabi savunma tandeminde Aykut Demir - MustafaYumlu ikilisine yer vermesi, bizi Doğu Anadolu ekibinden soğutuyor.

Yani önceliğimiz BB Erzurumspor gelmesin! 2018'de çıktı, 2019'da düştü, 2020'de çıktı, 2021'de düştü... Bu sıralamaya göre yine çıkması gerekiyor ama yukarıda iki şans bulup da kalıcı olamayan takımın da biraz burnu sürtülmeli sanki.

Diğer üç takım arasındaki kararımızı ise takımların sempatikliği değil, diğer etkenler belirliyor. İstanbulspor'u da Eyüpspor'u da; Bandırmaspor'a kıyasla daha çok severim. Öncelikle şehrimizin takımları. Tamam; şehrimizin tek takımı değiller ve onların taraftarları arasında sayılmayız. Fakat onları destekleyen çok tanıdığımız, çok arkadaşımız var. Hatta benim de zamanında Eyüpspor forması ile çıktığım Youtube yayınları bile mevcut. Yani evimde forması olan bir kulüp Eyüpspor.

Fakat serinin daha önceki yazılarında da belirttiğim gibi; üst üste lig atlayan takımları pek sevmiyorum. Daha doğrusu biraz sıra beklesin, önce bir play-off yenilgisi yaşasın isterim. Eyüpspor da 1.Lig'deki ilk senesinde hemen çıksın istemem.

Bir de İstanbul takımları sayısı sorunu var. Önümüzdeki sezon 7 İstanbul kulübünün Süper Lig'de boy göstereceği garanti. Eyüpspor da gelirse bu rakam 8 olacak. Ligin neredeyse yarısı... Gerek var mı aynı şehirden bu kadar takıma emin olamıyorum. Bir zamanlar hayalimiz İstanbul'un semt takımları arasındaki bir ligdi ama o lig; Süper Lig değildi. Üstelik üç büyükler ve proje kulüpleri Başakşehir ve Ümraniyespor o dilediğimiz organizasyonu bozuyor. 

Benzer sorun İstanbulspor için de geçerli. Fakat onları Eyüpspor'un bir adım önüne yazıyorum. Zira bu ligde gerekli zamanı geçirdiler. Üstelik yaklaşık 3-4 sezondur istikrarlı bir şekilde ligin en iyi top oynayan takımı oldular. Hocalar değişti ama oyun anlayışları değişmedi. İbrahim Yılmaz, Ethemi ve tabi ki Rroca'yı izlemek çok keyifli. Açıkçası hiç falsoları yok; tek sıkıntı yeni bir İstanbul takımı eklemeleri... Keşke Ümraniyespor yerine İstanbulspor direkt çıksaydı...

Gerçi yeri gelmişken Ümraniyespor'a da saygımızı sunmamız lazım. Recep Uçar yönetiminde ligi domine ettiler. 1.5 senedir gelişerek ilerliyorlardı. Uçar, Abdullah Avcı'nın eski yardımcılarındandı. Eyüpspor da sezona Zafer Turan ile girmişti. O da Avcı'nın eski yardımcısıydı. Ne yazık ki son bölümde panik havasına girdiler ve Turan ile yolları ayırdılar. Önce Hamza Hamzaoğlu, sonra da İbrahim Üzülmez geldi. Zafer Turan ile devam etmeye cesaret gösterememiş olmaları da onları İstanbulspor'un arkasında bırakan bir diğer neden...

Üç takımın hali böyle olunca doğal olarak gönlümüzün ilk sırasına Bandırmaspor yerleşiyor. Öncelikle İstanbul kulübü değiller. Son yılları da tutkulu, heyecanlı, aksiyonlu geçirdiler. Kazandıklar, kaybettiler, güldüler, ağladılar...

2010'da 3.Lig'deydiler. 2011'de 2.Lig play-off'larını finalde kaybettiler. 

2012, 2014, 2015'te yine play-off'ta yer aldılar ama final göremeden elendiler.

2016'da bir kez daha play-off; ama bu sefer Gümüşhanespor'u finalde yenerek 1.Lig'e yükseldiler. 2017'de ise hemen küme düştüler. 2018'de bir play-off hüznü daha...

2020'de Bandırmaspor grup lideriyken pandemi çıktı ve lig  sona erdirildi. Bandırmaspor da 1.Lig'e öyle yükseldi. Aslında tasvip ettiğimiz bir ödüllendirme değildi. Belki bu sezon başka bir dörtlünün içinde olsaydı, tercihimiz sırf bu nedenden dolayı başka bir takım olabilirdi. Fakat Bandırmaspor'un 2.Lig'de kaybettikleri play-off'lar, kararımızı vermeden önce vicdanımızı rahatlatıyor.

Öte yandan ezeli rakip Balıkesirspor'un küme düştüğü sezon Bandırmaspor'un 1.Lig'e çıkması da ilginç olur. Geçen sezon ciddi para harcayıp hayal kırıklığı yaratmışlardı. Bu sezon daha mütevazı kadro ile iyi futbol oynadılar. İlk ikiyi bile yakalayabilirlerdi ama üçüncülük de sezon öncesinde tahmin edilemeyen bir nokta. Bu arada play-off'larda üçüncülerin pek başarılı olamadığını da biliyoruz. Ayrıca kadro kalitesi açısından da bu dörtlünün en zayıf takımı Bandırmaspor.... Şöyle bir istatistik verelim; Bandırmaspor sezonu ilk altı sırada bitiren beş takımla oynadığı 10 maçın sadece ikisini kazanabildi.

Bandırmaspor, yarı finalde Eyüpspor ile karşılaşacak.  Rusya-Ukrayna savaşının Eyüpspor'a hediyesi olan Gerson Rodrigues eşleşmenin ve hatta tüm play-off'un gidişatını değiştirebilir. Sezon içinde oynanan iki maçta, henüz Gerson yokken kazanan Eyüpspor'du. 

Diğer eşleşmede de her iki maçı kazanan BB Erzurumspor olmuştu.

Bu arada Bandırmaspor ve Eyüpspor daha önce Süper Lig göremediler. Bu iki takımdan biri bileti kazanırsa, Süper Lig tarihindeki 74. takım olacak.

KİM GELSİN 2018

KİM GELSİN 2020

Salı, Mayıs 24

Miss Nobody

 


Aslında ilgi çekici bir konusu olan filmdi. Fakat hayal kırıklığına uğrattı. Gerçi beklentilerimiz de büyük değildi. En azından IMDB puanına göz atınca, şahane bir filmle karşılaşmayacağımıza ikna olmuştuk. Ama zaten bugüne kadar düşük puanlı güzel filmlere az denk gelmedik. O nedenle bir şans verdik.

Zira konu ilgi çekiciydi. İş yerinde silik, sessiz bir sekreter olan Sarah Jane, yavaş yavaş yükselmeye başlar. Zira kendisi, kusursuz bir seri katil olduğunun farkına varır.

Bu hikayenin komedi ile soslandığı, filmin tanıtım yazılarında yer alıyordu. Fakat o mizahı pek göremedik. Heyecanlı başlayan hikayemiz de, ikinci yarıda rutine ve tekrara bağlamaya başladığından sıkıcı hale geldi.

Haliyle tavsiye etmesi zor. Sıkıcı bir öğleden sonrada 90 dakika zaman öldürmek için denenir. Fakat daha fazlası beklenmez.

Pazar, Mayıs 22

Lerd

Türkçe'ye İnatçı Bir Adam olarak çevrilen filmin, Batı ülkelerindeki afişlerinde de benzer isimler yer alıyor. Oysa Lerd filmin orijinal aldı. Bu da Türkçe 'tortu' demek.

Filmin konusundan ziyade, sonunu ve sonunda hissedeceğiniz tadı çok iyi anlatan bir isim. Diğerleri biraz daha konu odaklı isimler olmuş. Evet filmde inatçı bir adamı izliyoruz. İdeallerine yenik düşmemek için şehirden taşraya göç eden Reza'nın ailesi ile beraber yaşadığı ayakta kalma savaşını izliyoruz. 

Nihayetinde onu bambaşka birine dönüşürken görüyoruz. Aslında o inatçı adamın inadının kırılmasını izliyoruz. Hem bireye odaklanan hem de toplumun fotoğrafını çeken, izleyiciye sert davranan, ona ümit vermeyen ama alan bırakmayan bir film. 

Fakat sonunda seyirci; kafasında sorularla koltuktan kalkar. Reza'nın inadının kırılması iyi bir sonuca neden oldu mu? Bunu ne filmde anlarız, ne de filmi izledikten sonra kafada oluşan düşüncelerin sonucunda bir cevap bulabiliriz.

Ben en azından bulamadım. Fakat her zaman dediğim gibi; kafada soru işaretleri oluşturan ve en çok da 'ben olsam ne yapardım' sorusunu sorduran filmler baştacıdır. İran sineması bunu ilk kez yaptırmıyor. Yakın zamanda Ghaedeye tasadof da benzer hisler yaratmıştı. 

Filmin yönetmeni ve senaristi Mohammad Rasoulof, rejim muhalifi olduğu için ülkesi dışında yaşayan, ülkesinde tutuklanan, pasaportuna el konulan, sinema yasağına bile çarptırılan ve daha birçok badireyi yaşayan bir sanatçı. Belki de bu anlamda karakteri Reza ile arasında benzerlikler olabilir. İsmini duymuştum ama ilk defa bir filmini izledim. "Geçer not aldı" az gelir. Hemen akabinde bir filmini daha izledim. onu da yakın zamanda blog'da paylaşırız.

İran sineması diyoruz ama Türkiye için de gerekli referanslar mevcut. Doğrudan şaşmamak için direnen sıradan insanın, sıradan hayatında üstüne binen yüklere; toplumun, devletin ve ikisinin kurduğu çarkın hareketine her geçen gün daha da güçsüzleşerek ve yalnızlaşarak nasıl cevap vereceğini bulamaması, tek bir ülkenin sorunu değil bugünlerde. Haliyle Reza ile bağ kurmak çok kolay. Film bizi çok çabuk içine çekiyor.

Diğer yandan İran sosyal hayatının farklılıklarını da bir kez daha sinema aracılığıyla görebiliyoruz. Bize mesafe olarak da çok yakın olan ama şehir ve köy yaşantısında neler olduğunu bilemediğimiz bu kapalı ülkeyi en iyi sineması sayesinde anlamaya çalışıyoruz. Bu açıdan da tatmin edici bir film.

"Bu memlekette ya zalimsin ya mazlum. Başka bir seçeneğin yok" repliği ise önce filmin mottosu olarak gözüküyor. Sonra o memleketin İran'dan daha geniş bir coğrafyaya hakim olduğunu idrak ediyoruz. Reza, rızasının dışına çıkmak zorunda kalıyor. Birey, başka bireylerle ve toplumla çatıştığını zannederken bir anda kendisiyle savaştığını anlıyor. Bunu Reza'dan başkaları da yapıyor. Biz filmi izliyoruz ama sadece Reza'nın hikayesini izlemiyoruz. 

Çok güçlü bir film. Ve şu soruyu ömür bitene kadar bırakacak içimize;

Zalim mi olacaksın mazlum mu? 

Cumartesi, Mayıs 21

Finallerin Balık Takımı

Federasyon kupalarında sürprizleri severiz.

Bu sene de Portekiz Kupası'nda bir sürpriz var. Şampiyon Porto, ligden düşen Tondela ile karşılaşacak. Favori tabi ki Porto; ligdeki iki maçta rakiplerine 7-1'lik bir üstünlük kurdular. Ayrıca Tondela'nın 2015'te lige yükselmesinden  bu yana oynadıkları 15 maçta sadece bir kez kaybettiler, bir kez de berabere kaldılar. Geri kalan 13 maçta da Porto galibiyeti...

Yine de buradan bir Tondela galibiyeti çıksa fena olmaz. Aslında bu sene kötü de top oynamadılar ama beceriksizlik skoru almalarını engelledi. Sonunda da küme düştüler. Buna rağmen 30.000 nüfusa, 5000 kişilik stada sahip ufak bir şehrin takımı gelip kupayı alsa fena mı olur? Bu sayede önümüzdeki sezon Avrupa Ligi'nde de yer alırlar.  2.Lig'de oynarken Avrupa kupası maçına çıkmak... Tabi tarihlerindeki ilk finali kazanmış olmaları da cabası...

Tamam; bu romantik hikayeleri geçelim. Tarih ve form durumu Porto diyor zaten. Mavi-beyazlılar finali kazanırsa, 18. kez kupayı müzesine götürecek. Bu da Sporting'i geçeceği anlamına geliyor. Fakat 26 zaferli Benfica'ya uzak durmaya devam edecek.

Porto; Sporting ve Benfica kadar köklü bir başarı geleneğine sahip değil zaten. O nedenle bu tip istatistiklerde geride olması normal. 1930-1980 arasındaki 50 yılda sadece 7 lig 4 kupa şampiyonluğu bulunuyor. Her şey 1982'de Jorge Nuno Pinto da Costa'nın başkan olmasıyla değişti. Kendisi halen koltukta oturuyor ve Porto kupa kazanmaya devam ediyor.

Asıl konumuz bunlar değil. Porto 17 kere kupayı kazandı ama finallerde çoğunlukla karşısında Sporting ve Benfica olmadı. Tıpkı bu sene olduğu gibi. 

İlk kupasını aldığında rakip Torreense'ydi. İkincisinde Benfica oldu. Ama sonrasında sırasıyla Setubal, Braga, Rio Ave, Guimaraes, Beira Mar'ı yendi. 1994'ten sonra  iki kez, Sporting'i yenerek kupaya uzandı Fakat sonrasnda yine, Braga, Maritimo, Leiria, Setubal, Paços de Ferreira, Chaves ve Guimaraes finalleri ile koleksiyonu çoğalttı.

9 senelik hasret 2020'de Benfica'yı yenerek sona erdiğinde aynı zamanda 62 yıl aradan sonra finalde Benfica'yı mağlup etmiş oldu.

Yani 17 kupa zaferinin ikisinde Sporting, ikisinde Benfica galibiyeti var. 17'de dört. Büyük ihtimalle 18 olacak ve diğer rakam yine dörtte kalacak. Avrupa'da başka bir örneği yoktur herhalde. Kupalara ambargo koyan üç takımdan birinin, diğer ikisini karşısına almadan müzeyi zenginleştirmesi....

Tabi ki birçok sezonda yarı finallerde ve önceki turlarda Porto'nun ezeli rakiplerini elediğini gördük. Daha bu sezon; yarı finalde Sporting'i iki maçta yenerek turladı Porto. Fakat nasıl derbilerin favorisi olmazsa, finallerin de havası başka olur. İşte o hava Porto'ya pek yaramıyor herhalde.

Zira diğer yandan bakına Porto; Sporting'e 3, Benfica'ya ise tam 8 final kaybetti. Bu da işin bir diğer boyutu.

Öte yandan Porto tarihinde 9 kere duble yaptı. 10. için gün sayıyor adeta. Ne kadar evimizin bir köşesinde Porto atkısı olsa da, gönlümüz düşenin yanında. Tondela, zoru başarır inşallah...

Cuma, Mayıs 20

Dos Mujeres y una Vaca

 


Rosana, gelini Hermelinda ile beraber ıssız bir köyün yoksul bir evinde yaşarlar. İkilinin birbirlerini pek sevmediğini anlarız ama yoksulluk, zorluklar, kadın başınalık ikiliyi bir dayanışma içine sokar.

Kadın başınalardır; zira birinin kocası diğerinin oğlu olan Pastor uzaklardadır. Bir gün Pastor'dan bir mektup gelir. Fakat ikisi de okuma yazma bilmemektedir. Postacı da mektubu verip gitmiştir. Köyde mektubu okuyacak kimse yoktur. Hamile olan Hermelinda'nın yoğun baskısıyla en yakın köye gitmeye karar verirler. Yanlarına ineklerini de alırlar...

Sıcak bir yol hikayesi gibi başlayan ve öyle devam edeceğini düşündüğümüz film, sonrasında yıllara yayılan Kolombiya iç savaşının binlerce trajik öyküsünden biri olarak devam eder.

Filmdeki temponun ve gerilimin her geçen sürede yavaş yavaş artması takdir edilesiydi. Keşke Kolombiya siyaseti hakkında daha çok bilgim olsaydı. Bunu izlediğim az sayıdaki tüm Kolombiya filmleri için söylüyorum. Zira Kolombiya sineması bu olgu üzerinden kendini şekillendiriyor. Pariente ve Roa da böyleydi. 

Tabi sadece ülkenin trajik sorunlarına değinen bir film değildir. Yukarıda bahsettiğimiz iki kadın, birbirlerine ait sırları da öğrenirler. Hayatlarının en zor anlarında bir iç hesaplaşmaya girerler. Yani film hemen her tarza bürünebilen, politik, psikolojik, gerilim, hatta yol filmine dair uğrayan bir bukalemun halini alır. Bu çeşitlilik bir salçalaşma durumu da getirmez. Her şey tadında kalır.

Filmin yönetmeni ve senaristi Efrain Bahamon, senaryo eğitimi alıp birçok dizi senaryosunda kalem sallasa da ilk defa uzun metrajlı bir filmin senaryosunu yazıyor ve ilk defa bir film yönetiyor. Bence altından da kalkıyor. Eksikleri olsa da tatmin edici bir seviyeyi yakalıyor.

Keşke genel kültürümüz daha yüksek olsaydı da daha iyi sindirebilseydik ama bu haliyle (bizim halimizle) de yeter...

Perşembe, Mayıs 19

Senciyiz


İspanya'da doğdu, çocuk yaşta ailesiyle Fransa'ya göçtü. Bir Fransızla evlendi. Ülkesinde "Fransız", Fransızlar için "İspanyol"du.

Bisiklet kariyeri tarihin en iyisi Eddy Mercx ile aynı döneme geldi. Mercx kazanırken, o kaybetti.

1971'de Fransa Bisiklet Turu'nda üstündeki sarı mayoyla kaza geçirdi ve şampiyonluğu kaptırdı.

1973'te Fransa Bisiklet Turu'nda yola giren bir köpeğe çarparak düştü.

İki kere trafik kazası geçirdi.

Karaciğer kanseri teşhisi kondu.

Babasını 50 yaşında öldüren hepatite yakalandı.

Hayatının son döneminde maddi krize girdiği söylendi.

Bir 19 Mayıs günü, 50 yaşına girmeden tek kurşunla intihar etti.


"Kaybettiklerim, kazandıklarımdan her zaman daha önemli olacak"
Luis Ocana

"Yarış sırasında bir kaza olduğunda herkes bunun Luis'i bulduğunu ve düşürdüğünü bilirdi."
Bernard Thevenet

"O kaybetmeye yazgılı doğmuştu"
Jean Marie LeBlanc

Çarşamba, Mayıs 18

Max



Max ismindeki onlarca filmden biri. Ve çoğunda olduğu gibi, adını başroldeki karakterden alıyor.

Max, ufak bir çocuk. Annesi ölmüştür ve babasıyla yaşamaktadır. Baba ise; serseri bir hayat sürmektedir. Parasızdır ve küçük hırsızlıklar, dolandırıcılıklar yaparak hayatını sürdürmeye çalışır.

Bir gece babası ile tartışan Max evden kaçar, devamında sokakta kaybolur ve oturduğu bir otobüs durağında bir hayat kadını ile karşılaşır. Tabi ki kadının mesleğini anlayacak yaşta değildir Fakat tanıştığı sempatik ablayı çok sever ve ilerleyen günlerde onu babasıyla yakınlaştırmak için uğraşır.

İki film arasında gidip geldiğim bir gündü. Ya çok daha sıradan bir savaş filmini izleyecektim (o kadar vasat duruyordu ki, şu an adını bile unuttum) ya da 80 dakika süren bu hafif komedilik çıtırlık filmi izleyecektim. 

İlk baştaki market soygunu sahnesi beni kandırmaya yetti. Onun etkisiyle Max'ı seçtim ve çok da pişman olmadım. Çok iyi bir film değildi ama zaten beklentilerim düşüktü. Batı sinemasının çocuk oyuncudan maksimum verim alabilme becerisine yine hayran oldum. Baba rolündeki Joey Starr da filmin komedi gücünü yukarıya çıkarak bir performans sergilemiş. Yine de tavsiye edeceğim bir film değil ama denk gelinirse kaçacak kadar kötü de sayılmaz.

Yönetmen ve senaryo kısmında Stephanie Murat isimli bir şahsın adı var. Acaba Türk asıllı mıdır? Kendisini tanımıyoruz. Birkaç filmine baktım, genelde çocuk karakterleri anlattığı hikayeler mevcut. Bundan sonra çok denk geleceğimi sanmıyorum ama onun ismi bir şekilde hafızaya girdi.


Salı, Mayıs 17

Sezonun 11'i

 


Hazır ligin son haftası gelmişken yılın 11'ini kuralım.

Öncelikle bu tip konular için hazırlanan görselleri nereden buluyorsunuz bilmiyorum. Twitter'da çok yaygın bu işler ama ben biraz uzağım. Neyse ki Sporx'te böyle bir uygulama varmış. Oradan aldık görseli.

Kadroyu kurarken beklediğimden daha çok zorlandım. Zira birçok oyuncu için içim rahat etmedi. Eskiden bu tip takımları kurarken "en iyi" olmayı hak eden performanslar sıklıkla önümüze düşer ve kafamızı kurcalardı. Şimdi  ise, başka sezonlarda aday olamayacak performanslar kadroya girmeye hak kazandı. Girenleri suçlayacak değiliz ama geri kalanlar maalesef çıtanın düşmesine neden oldu.

Ayrıca eskiden bu tip kadrolarda genelde 4-2-3-1'i tercih ederdim. Zira ligin en yaygın sistemiydi. Artık o kadar yaygın değil ama yine en çok kullanılan sistem. Fakat merkez orta sahaların, biraz daha oyunun merkezinde olmasını tercih ettim. 4-2-3-1 tercih etseydim bu üçlü uyumlu olmayabilirdi.

Zaten üçlü savunmada giderek ligimizde değer kazanınca, orta sahalar benzer kurgularla çıkacak. Ben dörtlü savunmadan vazgeçmedim. Zira yılın en iyilerini belirlerken üç tane iyi stoper seçmeye de gerek yok. Orta sahayı üçledim ama daha önce yazdığım gibi 6-8 ayrımına girmedim. Merkez orta saha oynayabilecek oyuncular her pozisyonun hakkını vermeliler. Kısacası 4-3-3'ü tercih ettik.

O zaman kadromuzdaki oyuncuları kısaca tanıtalım:

Uğurcan Çakır: Kesinlikle en iyi kaleci performansı ona aitti. Hatta belki de ilk 11'de, kendi mevkisindeki meslektaşlarına en büyük farkı açan oydu. Üstelik Altay, Ersin gibi iyi sezon geçiren rakipleri de vardı. Fakat Trabzonspor'ın şampiyonluk serüveninin rahat geçmesinde Uğurcan'ın payı çok fazlaydı. Puan farkının açıldığı dönemde birçok maçın Trabzonspor'a dönmesini tek başına sağladı. Şampiyonluk maçında penaltı kurtardı. Daha doğrusu partiyi kurtardı!

Bruno Peres: Bruno Peres sezona iyi başladı. Sonra o performansını düşmeye başladı. Yaş faktörü de önemli tabi. Temposu giderek azaldı. Fakat ona yaklaşan bir sağ bek de çıkmadı. Osayi'yi çok beğendik ama sezonun tamamına damga vuramadı. Üstelik esas mevkisi olmadığı için bazı eksiklerini görmezden geldik; aslında defoları da vardı. Rosier geçen sezonun performansından uzaktı. Galatasaray'ın bekleri zaten büyük sıkıntıydı. Skubic'in de daha iyi sezonları olmuştu. Belki Bünyamin Balcı'yı övebilirdik. 2 gol ve 3 asist, 21 yaş için fena değil. Fakat savunmada bazı sıkıntıları vardı. Bruno Peres hem önde ama esas olarak bir bek için geride; belli bir standartın altına düşmeyerek ödülünü kaptı.

Kim Min-Jae: Vitor Pereria'nın transferi Kim sezona damga vuran isimlerden biriydi. Sezon başında Szalai ile iyi bir ikili olmuşlardı. Fakat bu yolda vurulup düşen Szalai olurken, Kim yorulmayan stoper olarak yoluna devam etti. Uzun uzun anlatmaya gerek yok. 25 yaşında olduğuna göre, belki de ligimizde çok fazla izlemeyiz.

Marcao: Marcao'yu da uzun uzun anlatmaya gerek yok. Zaten bu ikili, performanslarıyla buraya gözü kapalı girmeyi hak ettiler. Marcao'nun sezon başında Kerem ile kavgası ve sekiz maç ceza alması oyuncuyu pek etkilemedi ama Galatasaray'ın canı fena yandı. Galatasaray o sekiz maçta 10 puan kaybetti, 12 gol yedi. Marcao ceza almasaydı bu rakamların daha düşük olacağı aşikar. Bu da onun ne kadar sağlam bir stoper olduğunu kanıtıydı.

Guilherme: Guilherme, 2.5 sezondur Konyaspor'da. Artık 31 yaşına geldi. Daha önce hiç sivrilmemişti. Aslında bu sezon da sivrilmedi. Fakat ligin sol bek sorunu, onun önünü açtı. Onunla yarışabilecek tek oyuncu belki de Ferdi'ydi. Fakat o da ilk defa bu sezon bek oynadı. Rıdvan Yılmaz'a kendi hocaları bile çok fazla güvenmedi. Guilherme ise tüm maçlarda oynadı, 3 gol ve 5 asist katkısı verdi. Tarihinin en iyi sezonunu yaşayan Konyaspor'un çıkışında büyük pay sahibiydi.

Miguel Crespo: Vitor Pereira'nın kendisi ülkede kalamadı ama yılın takımın iki oyuncu sokmasını bildi. Crespo'nun değerini Fenerbahçeliler sezon başında anlasaydı; Gustavo ve Sosa ile hatta Mesut ile zaman kaybetmeseydi; Rıdvan Dilmen Crespo'yı yerden yere vurmasaydı belki de çok farklı bir sezon izleyebilirdik. Fakat kulüp içinde yaşananlar Crespo'nun oyun gücünden bir şey kaybettirmez. Zaten mücadelesi üst düzeydi. Fenerbahçe orta sahasını ayakta tuttu. Sezon başında onu anlatanlar bu özelliklerinden bahsediyordu. Buna ek olarak yeri geldiğinde hücumda da taşın altına elini koydu. Konyaspor maçında Pelkas'a yaptığı asisti öyle her orta saha yapamaz. Galatasaray'a deplasmanda attığı gol ise onu zaten unutulmazlar arasına yazdıracak.

Amir Hadziahmedovic: Ligin en hakkı verilmeyen oyuncusu olabilir. Büyük ihtimalle bu dönemde karşınıza çıkan yılın takımlarında kendisini pek görmeyeceksiniz. Fakat bence sezonun en faydalı oyuncularındandı. Bir oyuncu takımdaki her görevi yapar mı? O da geçtiğimiz günlerde verdiği bir röportajda, bu özelliğini Aykut Kocaman'a borçlu olduğunu açıkladı. Adı transfer listelerine girdi bile...

Marek Hamsik: Orta sahanın üçüncüsü Siopis de olabilirdi  belki ama kendisi sık sık (özellikle sezon başında) yabancı sınırına takıldı. Hamsik ise sakatlandığı dönemde ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu gösterdi. Açıkçası ben onun buraya emekli maaşı için gelen yabancılardan biri olduğunu düşünmüştüm. Yoksa Çin ve Göteborg sonrası Trabzonspor'da nasıl oynayacaktı? Vallahi oynadı adam! Hem de öyle eli belinde yıldızlar gibi değil, baya takımın kaptanı, lideri gibiydi. Kalite...

Antonhy Nwakaeme: Kerem; üzgünüm! Eğer Avrupa Ligi performansını da eklesek belki seni buraya yazabilirdik ama iş sadece Süper Lig olunca Nwakaeme organizasyonun ağası gibi kaldı. Bu sezon sol tarafı domine etti. 11 gol ve 10 asist, muazzam rakamlar. Kerem'in 3 asistte kalması bile bir gösterge olabilir. Kerem, Harry Potter olabilir ama esas büyücü bu adam...

Jackson Muleka: Normalde sezona devre arasında transfer olan oyuncuları sezon 11'ine katmam. Fakat Muleka'ya kayıtsız kalmak mümkün değil. Adam yarım devrede gol kralı olacaktı neredeyse. Sıklıkla en önde oynadığın farkındayım ama zaman zaman sola geçerek önüne Umut'u da aldığı oldu. Bu kadroda da önüne iyi bir santrfor alarak, onu sola çekmemiz mümkün olabilirdi. Biz de öyle yaptık.

Andreas Cornelius: Fakat iyi bir santrfor bulmak da kolay olmadı. Umut Bozok, iyi bir sezon geçirdi ama Muleka'dan sonra yedeğe düştü. Pesic ikinci yarıda düştü. El Kaabi, son iki ayda sessiz kaldı. Serdar Dursun'a sezonun ilk yarısında kendi takımı haksızlık etti. Fakat Cornelius, sezonun her döneminde sahadaydı ve belli bir seviyede oynadı. Galatasaray ve Beşiktaş'a goller attı, Fenerbahçe maçında penaltı yaptırdı. Büyük maçlarda da sahnedeydi, diğer karşılaşmalarda da kilidi açtı. Attığı 15 golün 10'unda takımı ya yenikti ya da maçlar berabereydi. Şampiyonluğu geldiği Antalyaspor maçında olduğu gibi, sezonun kilidini çözdü belki de...

Pazartesi, Mayıs 16

Conducta

 


Küba'dan filmlere aşina değiliz. Küba'dan çıkan sistem eleştirisine ise hiç şahit olmamıştık.

Conducta bu açığımızı kapatıyor. Tabi ki filmi bizim için hazırlamamış yönetmen ve senarist Ernesto Daranas. Kendi ülkesinde ödüller alması, ülkedeki muhalefete güç vermiş olsa gerek. Bu anlamda 1961 doğumlu Ernesto'dan böyle bir film çıkması başlı başına şaşırtıcı olabilir.

Tabi ki Küba'da sistemin kanadığı yerleri son dönemde sıkça görüyoruz. Başı sağlık çekiyor. Devlet içindeki çürüme de bunlardan biri. Bu filmde ise eğitime odaklanıyoruz.

Babasını tanımayan, uyuşturucu bağımlısı annesiyle yaşayan Chala, zor bir hayat yaşamaktadır. Okuldaki diğer arkadaşları da benzer problemlerle (göçmen, evsiz, babası hapiste) büyümektedir. Öğretmenler ise ikiye ayrılır. Bazıları sadece kendisine verilen görevi yerine getirir, bazıları da idealist davranır. O idealist öğretmenlerden Carmela ile Chala arasında kurulan bağ öykümüzün merkezinde yer alıyor.

Chala hayatının başındadır, Carmela ise emekliliği gelmesine rağmen mesleğine devam edmektedir. İkisi de birbirlerine omuz verirler. İşte burada sistem eleştirisi yapan filmlerin kırılma noktası devreye girer. Kuru bir fotoğraf çekerek, muhalif sıfatına uygun görevinizi yerinize mi getireceksiniz; yoksa bir yol inşasına mı gireceksiniz?

1961 doğumlu Ernesto Daranas, inşayı tercih edenlerden. Toplumdaki her bireyin, tıkanmış sisteme direnmek için yapabileceği eylemleri ve rolleri olduğunu gösteriyor. Bu noktada Carmela'yı önümüze güçlü bir rol modeli olarak sunuyor.

Sinematografisi, özellikle çocuk oyuncuların başarısı (daha önce hiç oyunculuk deneyimi olmayan) ve müzikleri oldukça başarılı. Konu belki çok yavan gelebilir. Zira benzerlerini çok izledik. Farklı olan bunun Küba'dan çıkmasıydı. Diğer taraftan ben böyle filmler izlemeyi seviyorum. Ergenler, onlara yön veren idealist isimler, bir şekilde hayat mücadelesine devam eden karakterler. Bu birlikteliğin benim nazarımda her zaman gideri vardır. Conducta da beni yanıltmadı.

"En kötü efendiler, en iyi hizmetkarlardan çıkar" sözü ise bize bu filmden kalan en büyük miras...