Cumartesi, Ocak 15

Esneklik

 


Oyunun amacı ne? Rakip kaleye gitmek. Geçen sene Çağdaş Hoca'nın (Atan) ve Farioli'nin de geriden oyun kurarken yapmak istediği şey, rakibi kendi yarılarına çekerek arkada geniş boşluklar yaratmaktı. Günümüzde rakipler genelde sizi orta blokta karşılıyor, takım boyunu 20-25 metreye çekiyor ve boşluk vermemeye çalışıyor. Böyle yapılara karşı oynarken de enine ve dikine fazla alanınız kalmıyor. Ama rakibin hücumcularını ve savunmacılarını kendi ceza sahanıza kadar çekerseniz rakibin arkasında geniş boşluklar bulabilirsiniz. Amaç, bloklar arasındaki geçişi, rakibi üzerinize çektikten sonra hızla yapmak. 

Bunu felsefe edinen takımlar kendi kalelerinden rakip kaleye kadar bu pas örüntüsünü sağlayabiliyor mu? Bazen evet, bazen hayır. Eğer kendi yarı sahalarında topa sahip olup pas yapacaklarsa bizim için hiçbir sorun değil, sabaha kadar yapabilirler. Ben de bu oyun anlayışını zaman zaman uygulamak istiyorum ama bizim için risk teşkil ettiği yerlerde de devam ettirmiyorum. Kendi birinci bölgemizde kaptırdığımız toplarda bu kadar ısrarcı olmak bir tercih, bizim de buradaki tercimiz farklı.

Ömer Erdoğan / Socrates Kasım sayısı

Cuma, Ocak 14

Grudge Match

Klasik bir şehir efsanesidir. 1976 Oscar'ını Rocky kazanınca, Taxi Driver'ın yönetmeni Martin Scorcese hafiften bir sinirlenir ve De Niro'yu yanına alarak Raging Bull'u çeker.

Bu hikaye doğru veya yanlıştır ama gerçek olan bahsedilenler, sinema tarihinin en iyi filmlerinden ikisidir. Ve boks filmlerinin en iyi ikilisidir. De Niro zaten o yıllarda şöhretti, Godfather ve Dear Hunter gibi Oscar kazanmış iki filmde boy göstermişti. Fakat Stallone, Rocky sayesinde şöhret merdivenlerinden çıktı

Tüm bu arka planın ardından, her sinemaseverin tartışmaktan hoşlandığı bir konu vardır. Ringde Rocky mi döver yoksa Jake LaMotta mı?

Bunu görmek pek mümkün değildi ama yapımcılar 2013 yılında vizyona bir film sokmuşlar. 60'ını aşmış De Niro ve Stallone'u yeniden (biri 70, diğeri 67 yaşındayken) ringe ve beraber kamera karşısına çıkarmışlar.

Daha proje aşamasındayken dahi bunları düşününce, karşımıza hoş bir filmin geleceğini hissedebilirdik. Fakat ilginçtir, benim böyle bir projeden hiç haberim yoktu. Belki benim gözümden kaçmıştır ama yine de isminin daha çok duyulması gerekiyordu. Gerçi ABD'de gişede bekleneni verememesi de önemli bir ayrıntı...

Tabi şahane bir fikir olmasına rağmen, şahane bir filmden bahsedemeyiz. Bazı sahneler bilgisayarda hazırlanmış gibiydi. İki ustanın yanındaki yırtık menajer Kevin Hart, izlediğim en zayıf Kevin Hart'tı. Kim Basinger ve Alan Arkin güzel renk katmışlar. De Niro'nun oğlunu oynayan Jon Berthal, mimiklerini, duruşunu ve hatta mizacını De Niro'ya çok iyi benzetmiş. Hiç yadırgamadık.

Filmde Rocky esintileri çok daha fazla. Harika bir mezbaha sahnesi var. Bir boks salonunda duvarda Rocky posteri görüyoruz. Hikaye de Rocky'nin hikayesini andırıyor. En sonda da Mike Tyson ve Evander Holyfield'ı görüyoruz.

Grudge Match'ı izlediğim akşam, diğer alternatifim I am not Madam Bovary isimli bir Çin filmiydi. Belki ikincisi daha kalitelidir ama günün sonunda yanlış karar vermediğimi düşünüyorum. Fena zaman geçmedi.

Perşembe, Ocak 13

Krallık Sezonu

 


Umut Bulut, 2016 yazında Galatasaray'dan adeta kovularak gönderildiğinde 32 yaşındaydı. Fakat halen iyi oyuncuydu. Galatasaray'da belli sürede görev alabilecek durumdaydı. Taraftar gazına geldi, fatura ona çıktı. Hatta o giderken bazı Galatasaray taraftarları onun hakkında "1.Lig'de bile oynayamaz" diyordu.

Yeni futbol çağında taraftarları ve sosyal medyayı pek dinlememek gerekiyor. Tabi ki Umut, Galatasaray seviyesinde kalmadı. Çok yıpranmıştı. Fakat devamında hep Süper Lig'deydi. Geçen sezon tarihe geçti ve Süper Lig'de en çok maça çıkan oyuncu unvanını eline geçirdi.

2017-18 sezonunda Kayserispor gibi bir takımla 14 gol imza attı. O sezon Galatasaray'da Gomis gerçeği vardı ama devamındaki üç sezonda, sarı-kırmızılı takımda 14 gole ulaşan tek bir oyuncu dahi olmadı. Bu sezon da pek olacak gibi durmuyor.

Neyse artık olan oldu Umut da yaşlandı. O artık 1.Lig oyuncusu. Kariyerine en üst seviyeden başladığı için, 38 yaşında ilk kez 1.Lig'in havasını soluyor. Ve halen gol atıyor.

18 maç 11 gol... Son 11 maçta 9 gol... Şu anda gol krallığı listesinin ilk sırasında. 1.Lig'i eskisi kadar sıkı takip edemiyorum ama Umut sayesinde bir gözüm Eyüpspor maçlarında. Bu sezondan tek beklentim de Umut Bulut'un sezonu gol kralı olarak bitirmesi. Bu kariyere öyle bir son yakışır. Ve belki de Eyüpspor Süper Lig'e çıkarsa, o da (Paixao gibi) bir Süper Lig sezonu daha yaşayarak bırakabilir.

Oralara daha çok var. Önce krallık tacı... Bu sessizce işini yapan çalışkan adama bu yakışır.

Çarşamba, Ocak 12

The Last Dance

NBA'i çok yakından takip etmiyorum. Tabi ki sonuçları, şampiyonları, tarihini, figürlerini biliyorum. Fakat detaylara hakim değilim. Haliyle detaylardan ve az bilinen bilgilerden beslenen bir yazı veya dokuman beni tatmin etmeye yeterde artar bile. Bir NBA aşığının "Ne var bunda be, biliyoruz bunu" dediği bir bilgi, benim şaşırmama yetebilir. O nedenle birçok insanın bayılarak izlediği The Last Dance'den beklentim çok yüksekti. 

2020 yılının ilk yarısına damga vuran kapanma dönemi, herkesin psikolojisini allak bullak etmişti. Haliyle evde otururken boşluğa böyle bir belgeselin düşmesi çölde vaha gibiydi.

Fakat benim izlemem bir sonraki karantina dönemine denk geldi. 2020'i, 2021'e bağlayan günlerde... Bir yandan spor müsabakaları devam ederken, diğer yandan yeni diziler, filmler gelirken artık The Last Dance'e muhtaç değildik.

Aslında tüm yanılgım; isimden ve mottodan başladı. The Last Dance, efsane takımın ve kadronun son sezonuna taktığı isimdi. Tanıtım yazılarında da "Bulls'un soyunma odasına, idmanlarına, maçlarına tam erişim hakkı olan bir görevlinin çektiği kayıtlardan oluşan belgesel" ifadeleri yer alıyordu. Haliyle ben o sezonun belgeseli olacağını düşünmüştüm. Yani teşbihte hata olmaz ama biraz Eski Açık Sarı Desene ekolünden bir yapım bekliyordum.

Oysa Bulls'un tarihe damga vuran tüm sezonlarını anlatan bir belgeselmiş. Bu kötü mü? Değil tabi. Fakat iş bir yerden sonra Jordan üzerinde yoğunlaşınca benim canım sıkılmaya başladı. Pippen, Rodman, Kukoc, Jackson gibi karakterlere de eğildik. Onların hayatlarını öğrendik. Onların görüşlerini dinledik. Fakat hepsi bir yerde Jordan'a bağlandı. Mesela Kukoc gibi bir figürün kıyıda köşede kalması beni üzdü. Hatta Hırvat oyuncunun daha sonrasında, "Keşke Krause de hikayeyi kendi bakış açısıyla anlatsaydı" eleştirisi çok yerindeydi. Tabi ki Krause 2017 yılında vefat ettiği için bu zor bir kısımdı. Fakat hem belgesel çalışmalarına 2016'da başlandığını unutmayalım. Onu da geçtim; Krause belgeselin içinde olmasa bile, daha iyi anılabilirdi. Onu karikatürize etmek, tarihin en iyi takımını kuran bir genel menajere saygısızlıktı. Daha da önemlisi bir belgeselin en önemli özelliği 'tarafsızlık' ilkesinin ihlali gibiydi.

Arşiv kayıtlarıyla, ulaştığı kişilerle ve Jordan'ı ikna etmesi sayesinde çok güçlü bir projeye dönüşen yapım, işin içine girdikten sonra promosyon çalışmasına dönmüş gibiydi. Benzer bir eleştiri daha sonrasında Pippen'dan da gelmişti zaten. Üstelik Netflix de zaman zaman, Jordan'ı Ürdün diye çevirmeyi ihmal etmeyerek not düşürmeden yardımcı oldu!

Jordan, bana göre NBA tarihin en büyük oyuncusu. Fakat en büyük olması, onu çok sevdiğim anlamına gelmiyor. Tarafsız bir noktadaydım ona karşı. Fakat bu belgeselle, eksiye doğruya yönelmeye başladım. Yani bende, amaçlanandan daha ters bir etki yarattı. Başta Krause ile yaşadıkları ve ona yaptıkları, diğer insanlara karşı tutumları, aşırı takıntılı halleri, kendine motivasyon yaratma biçimleri beni ondan soğutmaya yetti.

Muhakkak böylesine büyük sporcuların dominant karakterler olması şaşılacak durum değil. Hatta olağan akışa uygun. Biraz sert, biraz antipatik, biraz rahatsız edici ama bütüne vurunca tamamen baskın... Fakat Jordan, bu karakterini parlatmayı da sevmiş gibi. Olduğundan daha fazla 'rahatsız edici' karaktere dönüşmek istemiş, kendini öyle anlatmayı seçmiş. İşte bu kırmızı çizgi, ona olan duygularımı değiştirdi.

Öte yandan işin mutfak kısmı etkileyici ve ilham verici. Esasında karışık duran bu anlatıyı bütünleştirmek çok önemli bir başarı. 1997-98 sezonu her bölümde yavaş yavaş ilerlerken, aynı anda hem o takımın geçmiş sezonlarına bir flashback atılıyor, hem de her bölümde o takımın bir üyesi daha yakından tanıtılıyor. Tüm bu akışı, anlamlı bir hale getirmek, bir araya getirmek çok sağlam bir kurgu çalışması gerektiriyor. Tabi bir de arşiv çalışması var ki, orası zaten belgeselin (veya dizinin) alametifarikası. 10 bölüm içinde toplam 106 kişiye mikrofon uzatılması da ayrı bir başarı.

Zaten güçlü bir yapım olduğunu kabul ediyoruz. Başarısız olduğunu iddia etmek de zor. Fakat kamuoyunda yarattığı heyecan bana uğramadı. Oysa beni etkilemek çok daha kolay olurdu. Yine de izlediğime pişman olmadım tabi ki. Spor belgeselleri arasında "iyiler" arasında yer alacaktır.

Herhalde Jordan'ı ve The Last Dance'i anlatan en güçlü şey, henüz doğrulanmayan bir şehir efsanesi. Rivayete göre ilk yıllarda belgeseli çekmek için Jordan'ı ikna etmek pek mümkün olmuyor. Yapım ekibi bunun için çok uğraşıyor ama yıllarca olumlu bir geri dönüş alamıyor. Tam artık umutlar suya düşmüşken, 2016 yılında LeBron James, Cavaliers ile NBA şampiyonluğuna uzanıyor. O şampiyonluktan hemen sonra yapım ekibine bir telefon geliyor. Arayan Jordan, ekibe şöyle diyor: Hadi yapalım!

Yalan da olsa güzel hikaye. Jordan'ı anlatmaya, belgeselde gördüğümüz Jordan'ı tamamlamaya müsait bir anekdot.

Bir de şunu bir kez daha anladık ki; iyi bir kadronuz varsa ve maç öncesinde Sirus çalıyorsa, kazanma ihtimaliniz çok yüksektir.

Pazar, Ocak 9

Tersine Dünya

Brezilya'dan Portekiz'e, oradan da kıtaya dağılan futbolculara aşinayız. Fakat son dönemde tersine bir göç hamlesi var. Portekizli teknik direktörler, Brezilya'nın yolunu tutuyor. Üstelik son üç Libertadores'i de Portekizli hocaların çalıştırdığı Brezilya takımları kazandı.

Jorge Jesus (Flamengo) ve Abel Ferreira'dan (Palmeiras) sonra Paulo Sousa da güneye uçtu. Flamengo, takımı ona emanet etti. Hatta listedeki diğer isimlerden biri eski antrenörleri Jorge Jesus'tu ama son karar Paulo Sousa oldu.

Ayrıca tam da bugünlerde Carlos Carvalhal de A.Miniero'nun gündemine girdi ama Beşiktaş'ın eski hocası Braga'da kalmayı tercih etti.

Portekiz'in menajer ağı çok kuvvetli. Oyuncu konusundaki başarılarında, bundan faydalanıyorlar. Fakat özellikle Mourinho sonrası, aşırı sayıda teknik direktör ihracına başladılar. Türkiye'de bundan nasiplendi.

Biz genel olarak futbolu bilmediklerini düşünüyoruz ama dünya Portekiz'e açık. Paulo Sousa da Brezilya'nın yolunu Polonya Milli Takımı üzerinden tuttu. Yine de Brezilya Ligi'nin onları değil de onların ligi tercih etmeleri şaşırtıcı geliyor. Alışık değiliz.

Bu arada futbolculuk döneminde uzun saçları ve güçlü fiziğiyle kızılderili şefi gibi duran Paulo Sousa'nın şu anda emeklilik bekleyen fizik öğretmenine dönüşmesi de üzücü...




Cumartesi, Ocak 8

Latin Amerika'nın Kesik Damarları

Eduardo Galeano'nun kalemine laf söylemek kolay değil, haddimiz de değil.

Latin Amerika'nın Kesik Damarları, onun kaleminden çıktığı çok belirgin olan bir kitap. Anlatımı ne sıkıcı, ne boğucu, ne düz, ne yapay, ne didaktik, ne mesaj kaygılı. Tam Galeano'ya göre. 500 yıldır bildiğimiz hikayeyi anlatıyor önce. Bunu yaparken, kafanızda yeni dünyalar kurmamızı sağlıyor. Hikayeler anlatıyor, müthiş betimlemeler ile manzarayı önümüze sunuyor.

Yazar, bir politik kitabın farklı bir dille de yazılabileceğini iddia ediyor. Bunu zaten kendisi de vurguluyor. Sonra da iddiasını gerçeğe dönüştürüyor. Sosyologlar, tarihçiler, siyaset bilimcileri gibi yazmıyor satırlarını. Belki de etkileyici olmasının altında bu yatıyor. Alışılmışın dışına çıkıyor, geniş kitlelere ulaşabilme ihtimalini doğuruyor. Diğer yandan çoğunluğa oynamıyor, slogancı bir coşkuya da kapılmıyor. Kitap, anlattıklarından ziyade anlatımıyla büyülüyor.

Tabi ki tespitler ve çözüm önerileri de işin içine giriyor. Bu noktada yazarın beslendiği sol geleneğin ağırlıkta olması kaçınılmazdı. Çözümlerde sıkıntı yok ama üstad tespit işinde 'Dış mihraklar' kısmını biraz fazla kullanıyor. Yine de diyecek lafımız olmaz. Onun ülkesi, onun coğrafyası, onun tarihi. Haksız da değildir. Ama toplumsal öz eleştiri kısmı eksik kalıyor.

Belki de biz bunu istiyorduk. Zira kilometrelerce uzakta olsak da, yaşanmışlıklar üzerinden ortaklıklar kurmamız çok kolay oluyor. Bu da bize ister istemez, satırları arasında gezinirken "Hayır öyle değil, böyle" deme lüksünü bize tanıyor. Gerçi Galeano da sonrasında kitabı ile arasına mesafe koymuş. İlk olarak 31 yaşındayken yazmış, sonrasında gelişmeler yaşandıkça içerik güncellenmiş ama yazar yıllar sonra "Ben olsam tekrar okumazdım" demiş. Anlamak mümkün.

Bazen o kadar bilindik hikayeler, gerçekler, veya istatistikler veriyor ki, daha önce benzerlerini okuduğumuz kitaplardan farkını sorguluyoruz. Tam bu noktada Raimondo Luraghi'nin Sömrügecilik Tarihi kitabını önerebilirim. Fakat sonradan düşününce; Galeano gibi bir şöhretin elinden çıkan kitabın, doğru yere daha çok ulaşacağını düşünüyorum. En azından buna inanıyorum. Belki de Güney Amerika'da olanları bilmeyen Kuzey Amerika ve Avrupalılar, Galeano sayesinde ufak da olsa bir aydınlanma yaşarlar. Ya da bu sadece bir züğürt tesellisidir.

Diğer yandan Hugo Chavez'in Barack Obama'ya hediye ettiği kitap olması, onu apayrı bir yere koyuyor. Amacına ulaşmış mıdır bilinmez ama amacına ulaşmanın en sembolik görüntüsünü yaşatmış. Zaten satış rakamları da çok iyi gitmiş kitabın. Baktığımız zaman 'güney' cephesinde yeni bir şey yok ama olsun. Belki bir gün olur.

Cuma, Ocak 7

Çalışma

"Top hangi yönden gelirse gelsin yüksek toplarda tek ayakla sıçrama, tek ayağa yük bindirme anlayışına karşıyım. Kalecinin her iki ayağı ile sıçrayabilecek seviyeye gelmesi lazım. Bunu deneyerek de gözlemledim. Eğer tek ayakla sıçrarsanız o ayak doğal olarak daha güçlü olur; işlev gören ayak olarak beyin de onu o şekilde algılar.

Diyelim sol bacağınızla sıçramaya alışmışsınız... Sağa gelen bir topta sol bacağınızı iterseniz yine kurtarabilirsiniz ama daha uzağa giden bir top için diğer bacağınızdan da destek alarak plonjon yapmanız gerekir. Biz bunu Taffarel'e fark ettirmeden giderebilmek için çalıştırmadığı ayağa ağırlık verdik. 'Tanır'nın eli' dediğimiz, Henry'nin kafasındaki kurtarışta da eskiden zayıf olan ayağının üzerinden uzanır hatta. Belki tesadüf, belki de çalışmaların katkısıydı."

Eser Özaltındere / Socrates Kasım

Perşembe, Ocak 6

Kelebekler

 


Kelebekler, hayatımıza ilk olarak büyük bir beklentiyle girdi. Zira daha vizyonda yerini almadan, Sundance Festivali'nde ödülü cebine koymuştu. Haliyle beklentisi yüksek bir filmin, Türkiye seyircisinde yaratacağı tahribatı da az çok tahmin edebiliyordum.

Türkiye'deki sinema izleyicisini, sadece 'sanat ve festival filmi izleyenler' olarak düşünemeyiz. Devamlı sinemaya giden ama çıtasını çok fazla yukarı çıkarmayan bir kitle de mevcut. Ve oldukça da kalabalıklar. Onlar olmasa Düğün Dernek veya Ayla gibi filmler nasıl rekor kıracak?

Kelebekler, bu seyirci tarafından eleştirildi. Bunu anlayabilirdik. Fakat acımasız eleştirilerin biraz daha 'beğenileri yüksek' kesimden geldiğini gördük. Esasında bu da çok şaşırtmadı.

Yine de benim için en iyi Tolga Karaçelik filmi değil. Halen Sarmaşık, tartışmasız bir liderliğe sahip. Fakat Kelebek'e yapılan acımasız eleştiriler beklentiyi çok düşürünce, keyifle izlenen bir film çıktı karşımıza. Gişe Memuru'nun da önüne geçti.

Öncelikle kurgusu ve genel anlatım tarzıyla sıkıntısı olmayan bir film. Güzel akıyor. Absürd komedi ile sınırlamak haksızlık olur. Biraz daha fazlası mevcut. Bir komedi filmi değil zaten. Bir yol filmi mi bir aile filmi mi? Nasıl sınıflandırılacağı pek önemli değil. Karaçelik röportajlarında daha çok 'aile' vurgusu yapıyordu. Fakat ne olursa olsun, kesinlikle 'alakasız' bir film değil.

Büyük şehirlerde yaşayan üç kardeşin (Cemal, Kenan, Suzan), unuttukları veya unutmaya çalıştıkları ama çocukluklarından beri hiç uğramadıkları kırsala dönmeleri filmin ana konusu. Bu konu bize bir çatışmanın işaretini veriyor.

Hayatlarında birçok sorun ve soru olan bu kardeşler, sorularına o kadar olanaklı bir yaşamın içinde cevap bulamamışlardır. Fakat esas sorun onların geçmişinde saklıydı. Geçmişten kaçarak kurdukları yaşam, sağlam temeller üzerine inşa edilmemişti. Geçmişe, kırsala ve birbirlerine dönmek de en azından filmin başında, onlar için bir alternatif gibi durmuyordu.

Fakat babalarının hastalığı, hiç istemedikleri bir şekilde bir araya gelmelerine ve köylerine gitmelerine neden oluyor Tabi ki hem film bizi hem de köy de onları 'ulvi cevaplarla' karşılamıyor. Hatta tam tersi, absürdlük akıyor. Yağmur duasına çıkmak istemeyen imam, patlayan tavuklar ve tabi ki kelebekler gibi olağanüstü durumlar, oldukça normal bir şekilde yaşanıyor. 

"Bu sahnelere ne gerek vardı" eleştirileri duyunca çok şaşırdım, zira bu sahneler yönetmenin (Tolga Karaçelik) temelini kurmak istediği çatışmanın temelleri. Şehirden gelen çocukların, köydeki yaşama duyacağı şaşkınlıklar, hikayenin sadece bir parçası. Tabi ki her köyde tavuklar patlamıyor. Hatta hiçbir köyde patlamıyor. Fakat köy halkının buna adapte olması ama şehirden gelen çocukların hem oraya hem de kendi yaşam alanlarına adapte olamaması önemli bir detay. Bir de zaten filmin kendine has bir mizahı olmalıydı.

Geçmişi unutan, geçmişinden kaçan bir ve yeni bir ilişki ağı kuramayan çocukların imdadına babanın ölümü yetişiyor. Babayı geride bırakmaları kolay olsa da, onun ölümü olmadan yeni bir şey kuramıyorlar.

Bu bağlamda film keyif verici bir şekilde ilerliyor. Fakat ufak eksikleri de yok değil. Mesela kardeşler  çok keskin bir şekilde tasvir edilemiyor. '90'lar kuşağı'ndan olduklarını anladığımız birkaç sahne var. Suzan'ın Nazan Öncel'den Gidelim Buralardan açarak dans ettiği sahne gibi. Ne kadar Nazan Öncel seven biri olsam da, o sahneyi sevemedim. Oysa filmi sevmeyenler bile o sahneye bayılmış. Sanırım toplumda var olan '90'lar nostaljisi'ne hizmet ederek, karakterler ile izleyicinin özdeşleşmesine neden oldu ve yine bir "90'lar güzeldi, sonra bozuldu" hissiyatına katkı sağladı. 

Yine Suzan'ın pavyonda birdenbire küfürler saydırdığı sahne de ilginçti. Komikti ama hem orada, hem de diğer çoğu sahnede kardeşleri tanımamız çok kolay olmuyor. Hayatlarına dair belli başlı bilgilerimiz var. Mesleklerini, tarzlarını biliyoruz ama iç dünyaları çok iyi tasvir edilmemiş. Bu da Suzan'ın küfürlerine gülmemize ama bir yerden sonra "Neden böyle oldu şimdi" dememizi sağladı. Tabi ki nedenini olay örgüsü sayesinde anlıyoruz ama Suzan geçekten böyle bir karakter mi, yoksa anlık bir tepkisine geldik mi çözemiyoruz. Benzer durumlar diğer kardeşler için de geçerli.

Suzan'ı daha sonra mezarlıkta abilerine isyan ederken de görüyoruz. Bence Tuğçe Altuğ orada da duyguyu geçirmekte zorlanmış. Bartu Küçükçağlayan, birçok çalışmasından daha başarılı bir oyunculuk sergilese de üst seviyelerde değil. Tolga Tekin üç kardeş arasında en başarılısı. Fakat filmi sırtlayanlar diğer oyuncular. Serkan Keskin, Hakan Karsak, Gülçün Kültür Şahin çok iyiler...

Diğer yandan filmin sonu (yani Ercan Kesal'ın çoban rolünde çıktığı sahne) bir mesaj verebiliyor. Bütün absürd köy yaşamına, kendini bulan kardeşlere, hatta birbiriyle olan sorunların çözümüne rağmen karşımızda, sinema açısından daha absürd bir sahne buluyoruz. Zira beklenen olmuyor çünkü bu sahne çok daha gerçekçi. Üç kardeş gibi, tüm seyirci çobanın ağzından dökülecek sihirli sözleri beklerken, bir anda gerçekle karşı karşıya kalıyoruz.

Biraz eleştirilerden bahsetsem de genel olarak sevdiğim bir film. Tekdüze ilerleyen Türk sinemasında bu tip filmler görmek çok güzel. Mesela "Amerikan filmlerin kötü bir kopyası" gibi bir eleştiri de okudum. Fakat Türk sinemasının külliyatında benzer bir film pek olmadığına göre, havuza böylesini atmak çok değerli. Ayrıca kopya mı bilmem ama kötü de değil.

İyi yanları çok ama kötü yanları da var. Ve hepsi beraber, bize yeni bir Tolga Karaçelik filmini izleme isteği veriyor. Biliyoruz ki burada eksik kalanlar bir sonrakinde tamamlanacaktır. Kusursuz olmayan ama kusursuzun kenarlarında gezen (belki de Sarmaşık ile kusursuzu da yakalaya) bir yönetmeni takip ediyoruz. Heyecan verici...

Salı, Ocak 4

Reklamlar

Özellikle ilk altı ayında evlere kapanıp bunalıma girdiğimiz 2021'yi iyi sözlerle anmak pek kolay değil. Fakat yine de bu yıl, bize yeni kazanımlar katmadı değil. 2022'den dört günü devirmişken, geri kalan yıldan bana neler kaldığını kısaca aktarayım. 

Yazının başlığı 'Reklamlar' olsa da, herhangi bir maddi kazanım yoktur. Tamamen gönül bağıyla kurulan beğenilerden yola çıkılmıştır.

1) Kukla Kabare

Kesinlikle 2021'in en güzel yeniliği oldu. Yılın ilk yarısından itibaren takip etmeye başladım. Zaten çok sevdim. Sonra Sinan Mıhçı'nın Caner Özyurt'un kanalında katılığı programa denk geldim. Dayı'yı zaten seviyorduk ama Mıhçı ayrıca sevdiğim biri oldu. İnşallah maddi yönden sıkıntı yaşamaz derken Gain'e transfer oldu. Fakat birçok kişinin yaptığının aksine hem Youtube'da önceden yaptıklarını silmedi, hem de yeni içerikler atmaya devam etti. Bu açıdan da takdirimi kazandı. Sonrasında 'Oğluş' da eklendi. Kız arkadaşım daha çok Oğluş'u sevdiğini söylüyor ama Dayı'ya daha çok gülüyor. Ben zaten halen Dayı'cıyım.

2) Benekli Ayhan

Dayı sanırım Ankaralı. Ama esas Ankaralı, Benekli Ayhan. Yılın ikinci yarısında o da şöhretini iyice perçinledi. Hakkında belgeseller bile yapıldı. Ben o dönemde biraz daha az izlemeye başladım. Zira videoları çok uzun. Karantina döneminde daha çok vakit buluyordum. Gartoncu Berkay'a Çekçek aldıkları dönem yapılan videolar çok iyiydi. Ankaragücü muhabbetleri ise zaten efsane...

3) Yargı

Her zaman Youtube'dan gitmedik, zaman zaman (hatta çoğu zaman) televizyonu da kullandık. 2020'in sonunda ve 2021'in başında dizi izlemek daha kolaydı. O dönemde Son Yaz hayatımıza girdi ama uzun soluklu olmadı. Çoğu yerli dizi gibi karman çorman bir ikinci sezon başlangıcı ile ayağına sıktı. Tam da o zamanlarda Yargı (Kanal D) çıktı. Muhteşem üç bölümün ardından, diziye tutulduk. Her Pazar izlemeye çalışıyoruz. Maalesef maç günlerinde denk gelmesi biraz sıkıntı yaratıyor. Yine de kaçan bölümleri internetten izliyorum. Dizi sona erdiğinde, hakkındaki yorumları blog'da bulabilirsiniz. Mehmet Yılmaz Ak'ın (Savcı Pars) hastasıyız.

4) Göztepe Dönercisi

Uzun zamandır yerini bildiğim, her zaman önünden geçtiğim Göztepe Dönercisi'ne 2021'de adım attım. Bunda en önemli etken Uğur Şahin, Özlem Türeci ve Fahrettin Koca! Aşının bulunması beni ve kız arkadaşımı şimdilik ikişer kez hastaneye gönderdi. Evimize çok yakın olmasa da randevularımızı Göztepe'deki hastanelerden aldık. Aşı çıkışı da yolumuzu Göztepe Dönercisi'ne çevirdik. Son dönemde fiyatlara zam gelmiş ama zaten zam gelmeyen bir yer de kalmadı. Zengin ikramları ve lezzetli eti ile tavsiye edilir. Telefon numarası yukarıda!

5) Rusya Ligi

2010'ların başında Rusya Ligi, Digitürk'te yayınlanıyordu. İzlerken sıkıldığım liglerden biriydi. Bir faciaydı. O dönemden sonra bir daha açıp bakmadım. Bu sene yeniden başladım.2021-22 sezonun ilk yarısını yakından takip ettim. Eskisinden daha kaliteli. Aradan geçen 10 senede çok fazla düşük seviye maça ve lige maruz kaldığım için Rusya Ligi'nin seviyesi artık beni rahatsız etmiyor. Bu sezon yine Zenit şampiyon olacak gibi. Sardar Azmoun'u izlemek büyük keyif. Dinamo Moskova da fena değil. Fakat benim sempatimizi kazanan FC Sochi oldu.

6) Müze Kart

İstanbul'da yaşayıp çok fazla müze gezmemiş biri olarak, 2021'in son ayında bir eyleme geçtim. Önce Müze Kart' aldık, ardından da Arkeoloji Müzesi ve Topkapı Sarayı'nı gezdik. Hedef 2022'de daha fazlasını geçekleştirmek... 60 liraya bir sene boyunca tüm Türkiye'deki çoğu müzede geçerli.  Yabancılar için ise 15 günlük kart 600 lira! Neyse ki TC vatandaşıyız! Bakalım, 2022'de listeye ne kadar müzeye eklenecek.

7) Özgürüz

Politik gündemi takip ettiğim birçok mecra var. Fakat Can Dündar'ın Youtube kanalı, modern zamana çok daha uyumlu. 50 dakikalık tartışma programlarından veya üç saat sürmesine rağmen karşısındaki konuğun cevabını almadan konuyu değiştiren televizyon kanallarından artık bıktım. Özgürüz ise fena işler yapmıyor. En azından Can Dündar'ın gündemle ilgili her gün koyduğu 2-3 dakikalık videolar tam isabet oluyor, fazlasına gerek kalmıyor.

8) Amin Maalouf

Üniversiteye girdiğim günden beri Maalouf okuma isteğim çok yüksekti ama bir türlü sıra gelmedi ve zaman bulamadım. Bu sene iki kitabıyla başlangıç yaparak kendisiyle tanıştım. Aslında ilk hedefim Semerkant'tı ama ona yine sıra gelmedi. Okuduğum iki kitap hakkında da bilgileri yakın zamanda blog'da bulursunuz.

Öte yandan kendimle ilgili bir istatistik; 2021 yılında beş kitap okuyup, 43 film izlemişim. Tabi ki az. Fakat 2020 Mart'tan bu yana kafamı sanata harcayamadım. Sosyalleşemeden bu tip şeylere kendimi veremiyorum. Sanılanın aksine, "şimdi kozamıza dönme zamanı" hiç bana göre değildi. Buna rağmen 260 günü spor yaparak geçirmişim. Herkes kültürlenirken ben cahil kaldım, herkes kilo alırken ben kilo verdim. Hatta hafta sonu sokağa çıkma yasakları olmasa 320 günü de bulurdum. 365 günlük bir sene için çok iyi. Fakat sadece 27 futbol maçı yapmış olmam üzücü. Son 10 yılın en düşük rakamı.

9) Altın Hasat çekirdekleri

Ayçekirdeğini çok seven biriyim. Fakat 2018'den beri çekirdeklere çok ciddi zamlara geldi. Piyasayı elinde tutan vasat Tadım'ın hem gramaj düşürüp hem de fiyat arttırması çok can sıktı. Zira birçok markette Tadım'dan başka marka bulmak zordu. Fakat boşluğu Altın Hasat doldurdu. Daha önce hiç adını duymamıştım. Bir gün Mopaş'ta denk geldim. 1 kilo ve yarım kiloluk paketleri, neredeyse Tadım'ın 200 gramıyla aynı fiyata sahip. Üstelik çok da güzel. Özellikle tuzlu çekirdek sevenler için öneririm, pişman olmazlar.

10) Saha İçi

Son maddeyi de kendimize ayıralım. Sanki diğerleri başkalarına aitti! Neyse; eski ev arkadaşım Sinan Yılmaz'ı birçok mecrada görmeniz mümkün. Fakat kendisi bir yandan da kendi Youtube kanalını yürütmeye çabalıyor. Bu sene yola yeni bir ekiple devam etmek zorunda kaldı. Benden de destek istedi. Euro 2020 ile başlayan yolculuğumuz devam ediyor. Süper Lig maçlarından sonra, ortada görüntü yokken konuşan iki kişi görmek isterseniz, biz de varız!


Pazartesi, Ocak 3

Haram

Bu dönemde Hülya Avşar'dan bahsetmek ve hatta ona övgü dizmek biraz riskli bir iş. Fakat biz bu riski alacağız.

Türk sinemasının en kötü dönemi olan 80'lerin, akılda kalan filmlerinden Haram. IMDB notu 4.2, hak ettiği not değil belki de ama çok yukarılara çıkmasını da bekleyemezdik.

O dönemin çoğu filminde şifre; popülerleşen genç oyuncular, güzelliğini sergilemekten çekinmeyen kadınlar ve para kazanmak zorunda olduğu için düşük kalite filmlerde rol alarak o kötü filmin kalitesini yükselten kurt oyunculardı. Haram üçünü de sonuna kadar kullanıyor.

Salih Güney slip mayosuyla, Hülya Avşar mayosu, bikinisi, pareosu, iç çamaşırı ve zaman zaman üstsüz güneşlenmesiyle karşımıza çıkıyor. Fikret Hakan filmin esas yıldızı. Muhteşem bir oyunculukla filme heyecan ve karizma katıyor. Filmin ilk yarısında da Neriman Köksal ile Avşar'dan önceki Avşar Suzan Avcı karşımıza çıkıyor.

Yönetmen Osman Seden, o dönem sık sık tek kelimelik filmler yönetiyor. Haram; Kahır, Yabancı, Nefret, Damga, Savunma ve Suçlu gibi filmlerle beraber anılıyor. Bu filmlerin çoğunda da Hülya Avşar var. Haram en azından mesaj kaygısı gütmüyor ve seyirciyi rahat bırakıyor.

Oysa benzerlerine çok rastladığımız bir hikaye var karşımızda. Fakat özellikle Atilla Özdemiroğlu'nun müzikleri sayesinde duyguyu biraz daha sahipleniyoruz. Duygu dediğimiz de; aşk, ihanet, entrika vs gibi hisler.

Esasında 2000'lerin bir yerli dizisine göre oldukça düşük bir 'entrika' yoğunluğuna sahip. Olay sadece dört kişi arasında geçiyor. Hatta üç; ama yine de İngiltere'den Türkiye'ye gelen ve eski aşıkları yakınlaşırken gören Jane'i bu üçgene sokuyoruz, zira kilidi çözen isim o oluyor. Bu arada Jane rolündeki Diana Taylor'ın Hülya Avşar'dan daha güzel olduğunu söylemek gerek.

Öte yandan Avşar genel kanının aksine iyi bir oyuncu. Belki bu filmde değil. Zira henüz 20 yaşında ve ilk filmi. Yine de fena değil. Fakat değerlendirme yapacak kadar etkin bir oyunculuk alanı da bulamıyor. Daha çok yerli erotizme katkıda bulunuyor.

Tabi ki Haram, dönemin birçok filmi gibi hayranı olunacak yapımlarda biri değil. Fakat son 10 yılda ilginç bir gelgitli çizelgeye sahip olmuş. Ona dair yorumlar, yayınlandığı platformlara göre değişim göstermiş.

Mesela eskiden (90'ların sonu) biz Haram'ı televizyonda yakalardık. Ben tamamını izlememiştim o dönemde. Buna rağmen sık sık karşımıza çıktığı için konusuna hakimdim. O dönemde sosyal medya yaygın olmadığı için milletimizin Haram hakkındaki yorumlarını bilmezdik.

Fakat internet ile durum değişiyor. Önce Ekşi Sözlük'te film hakkında yorumlar döşeniyor. Tabi ki Ekşi beğenmeme timi iş başında. Sonra film Youtube'a düşüyor. Youtube'un ilginç bir muhafazakâr kitlesi var. Yani kelimenin gerçek anlamıyla muhafazakâr. İnanılmaz bir şekilde eskiye dair ne varsa öven bir ekip var. Haram'ı izlemeyen biri sadece yorumları okusa, filmi Oscar aday adayı zanneder. Son dönemde ise film Netflix havuzuna girmiş. Genç kuşaklar değişiyor tabi ama eskiden sevmeyen genç kuşakların yerini artık Netflix'te görünce kült bir izlediğini sanan genç kuşaklar alıyor.

Benim için ise, her zaman izlenecek kötü bir film. Bunun en büyük mimarı da Atilla Özdemiroğlu. İnsanın aklına o melodileri duyunca Ennio Morricone gelmiyor ama o melodi sayesinde Hülya, Fikret ve Faruk arasındaki bakışmalarda  "İyi, Kötü ve Çirkin"deki  kadar heyecanlanıyor.

Bu arada neden Hülya ve Fikret varken; Salih Güney, Faruk olmuş. Acaba cast ilk belirlendiğinde rol Faruk Peker'e mi gitmişti? Sanki çok daha iyi olurdu...

Perşembe, Aralık 30

The Man Who Shot Liberty Valance


James Stewart, 1939 yılında Washington'a gitmişti.

1962'ye geldiğimizde halen genç görünen fiziğiyle bu sefer Batı'ya yolculuk yaptı. Zaten 53 yaşında olan Stewart, üniversiteden yeni mezun olmuş 30'larındaki bir avukatı canlandırıyordu. Batı'da ise onu 54 yaşındaki John Wayne karşılıyordu.

Birbirinden farklı bu iki karakterin (Ranson ve Tom) birlikteliği, Batı'nın haydutlarının diz çökmesini sağlıyor. ABD Western'lerinin dayanak noktası olan Kızılderili ordularıyla savaş hikayeleri, bu sefer karşımıza çıkmıyor. Filmde tek bir Kızılderili yok. Zaten filmde silahlar az konuşuyor. Anayasa, kanun, hukuk, insan hakları gibi kavramlar ön plana çıkarılıyor. 

Hatta ABD toplumunu ve ulus bilincini güçlendiren Western türünün, 1962'de o kültürü eleştirecek (tabi ki haddini aşmayarak) bir film çıkarması ilginç bulunabilir. Bu türün en önemli ve en üretken (144 film) yönetmenlerinden John Ford'un da herhalde diğerlerinden ayrılan filmi olarak bir köşede durabilir.

Eh ne de olsa 20'ler, 30'lar, 40'lar geride kalmıştır. ABD'nin bir düşmana hazırlanma durumu ortadan kalkmış, savaşlar çağı sona ermiştir. Artık başka şeyler konuşma zamanıdır. Sinema da buna göre hareket eder.

Bir tane kötü, gaddar, vandal bir karakterimiz var. Karşısında da akıl ve bileğin ittifak kurduğu bir iyiler ordusu var. Bu açıdan benzer yıllarda Türk sinemasında karşımıza çıkan Güneydoğu filmlerine de benzetebiliriz. Köye 'medeniyet' getiren Cumhuriyet çocukları (avukatlar, komutanlar, öğretmenler) ve onların karşısında duran yobaz ağalar. Tabi ki başkentin yolladığı çocuğa kol kanat geren eğitimsiz ama yürekli bir yerli...

Haliyle hem alışkanlıklarımızdan hem de karakterlerin henüz ilk başta yarattığı çatışmadan dolayı filmin varacağı yeri kestirebiliyoruz. Buna rağmen sonuna kadar izlettirmeyi başarıyor. Zaten öykünün sonunda izleyicinin kafasında soru işaretleri yaratan harika bir tartışma noktası mevcut. Sırf bu sayede diğer Western'lerden biraz daha ayrılıp bir 'klasik' haline gelmeyi hak ediyor. Hatta belki de türünü 'politik-western' olarak tanımlayıp, bulunduğu yerde yalnız kalmayı da başarıyor. 

Aradan geçen 60 yılda değerini kaybetmeme nedeni de burada yatıyor. Tabi ki etkileyici oyuncuları ve başarılı yönetmeni saymadan olmaz. 


Çarşamba, Aralık 29

Kağıttaki Notlar

"Oyuncularımdan geride hücumu başlatmalarını istiyorum. İnsanlar da bana 'Bunu talep etmekten korkmuyor musun?' diye soruyorlar. Dürüst olmam gerekirse, bundan korkmamı gerektirecek bir deneyimim yok. Kapalı gişe San Siro'nun önünde kalecimden top alıp oyun kurmadım ki! Maçları izlerken kağıda, tahtaya aldığım sayısız notu sahaya yansıtmaya çalışıyorum."

Francesco Farioli bu röportajı Socrates'in Kasım sayısına verdi. Yani Ekim ayında bu cümleleri kullanmış olmalı. Bense Aralık ayında röportaja denk geldim. Cümleyi okuduğum anda kafamda bazı düşünceler çarpıştı. Bu cümleden ne anlamalıydık?Çok fazla fikre davet eden bir paragraf vardı önümüzde. Teori ve pratik karşı karşıya... Peki hangisi ağır basar?

Soruların hiçbirine net cevap bulamamışken o günün akşamında Karagümrük'ün Farioli ile yolları ayırdığı haberi geldi. Ekim ayının en parlak ismi, Kasım ayında adı Beşiktaş ve Fenerbahçe ile anılan genç teknik direktör, Aralık ayında işsiz kalmıştı.

Süleyman Hurma sonrasında yaptığı açıklamada hocası hakkında çıkan transfer haberlerinden rahatsız olduğunu dile getirip, ayrılık kararını bu gelişmelere bağlamıştı. Fakat son yedi maçında sadece bir kez kazanmış takımın istatistikleri sezon başındaki gibi olsaydı (ilk 10 haftada 2 yenilgi ve 19 puan) birliktelik devam ederdi sanki.

O zaman sahanın içine biraz göz atmakta fayda var. Esasında Karagümrük'ün oyunu hakkında ufak eleştirilerimizi Galatasaray maçının ardından yazmıştık. O yüzden bu büyük parçayı es geçeceğiz ve Farioli'den alıntı yaptığımız cümlelerden devam edeceğiz.

Farioli, 19 yaşında futbolu bırakan ve o yaştan sonra antrenörlük eğitimi almaya başlayan bir kaleci. Yani futbolculuk geçmişi çok kısa. Zaten yeni dönemin modası olan 'genç teknik direktörler'in hayat hikayesinde bu tip geçişler söz konusu. Ya yetersiz oldukları için ya sakatlandıkları için ya da paraya ihtiyaçları oldukları için futbola erken veda ediyorlar. Saha içini, son 90 yılda büyük sahnede görülen teknik direktörler kadar deneyimlemiyorlar. Tabi ki "Jokey olmak için at olmak gerekmiyor" diyen Arrigo Sacchi ve Jose Mourinho gibi çok başarılı örnekler de çıkmıştı. Bundan sonra da çıkacak, hatta Farioli de onlardan biri olabilir. Fakat kariyerlerinin başında oyunun iki yönünden birine daha fazla ağırlık veriyorlar; yani duyguya değil teoriye...

İlginçtir; bu antrenörler genel olarak oyuncularına karşı fazla talepkâr oluyorlar. Tabi ki bunu diktatörlük seviyesine taşımıyorlar; en azından son dönemdekiler... Fakat istekleri, kafalarındaki modele fazla bağlanmayı da beraberinde getiriyor.

Daha çok bir mimar gibiler. Harika işler çiziyorlar. Kağıda her ayrıntıyı aktarıyorlar. Kağıda bakan biri bile, daha eserin kendisini görmeden heyecan duymaya başlıyor. O kağıtta her detay düşünülüyor. Fakat mimar, işçilerin o yapıyı kolayca yapacaklarını ve işin zor kısmının geçildiğini düşünüyor.

Bir de sahada çalışan mühendisler var. Onlar yağmurda inşaatın duracağını, soğukta yavaşlayacağını, maaşını alamayan işçinin yavaşlayacağını, baskının panik yaptıracağını, istimlak edilecek arazinin mahkeme sürecinin uzayacağını bilirler. Belki mimarlar kadar muhteşem projeler üretemezler. Yoktan var edemezler. Fakat işin nasıl ilerleyeceğini iyi bilirler.

Farioli'nin yukarıdaki açıklaması ve pas oyunundaki ısrarını düşünce, bu ayrım kafamda daha da belirgin hale geliyor. Pas oyununa sadık olmak bir yerden sonra düşük tempolu maçları, bir sonraki noktadan sonra da pas hataları nedeniyle yenilen golleri ve kaybedilen puanları beraberinde getirdi. Farioli için bunlar belki de çok önemli değildi. Yol kazaları olarak defterine işlemiş olabilir. Fakat kaybeden veya hata yapan futbolcunun aynı oyuna aynı şevkle sahip çıkamaması da bir gerçekti ve belki de o bunu göz ardı etti. Kötü gidişi durduramamasını belki de buradan okumak gerekir.

Aslında benzer bakış açısına oyunu yorumlayan bazı isimler de sahip. FM kuşağının hem sahaya hem de saha dışına inmesiyle artık futbolculardan kusursuzu talep eden bir anlayış ortaya çıktı. Daha da ötesi, futbolcuları bu kusursuz yapıyı inşa eden işçiler olarak düşünmeye başladık. Bir zamanların sanatçıları, artık Mısır piramitlerini yapan yüzlerce köle gibi görülüyor... Teknik direktörler ise piramit düşüncesini akla getiren firavun veya uzaylılar...

Oysa bu oyunun en temel ve en öndeki aktörleri futbolcular. Onların da bazı duyguları var. Üstelik nabzın arttığı yerde o duygular çok daha baskın hale gelir. 

En basitinden futbolcular topu sever, zira oyunun temelinde top vardır. O nedenle oyuncularını topun arkasında durmaya ikna eden hocalara hayranım. Öte yandan topla kötü bir şey yapmak da çok büyük özgüven kaybıdır. Pas hatası, top kaptırmak, çalım yemek veya gol kaçırmak... En iyi yaptığın işte, çocukluktan beri yaptığın işte, paranı kazandığın işte en basit görüleni yapamamak... Üstelik bir de bunların devamlı olursa... Oyuncularda çok ciddi mental yaraların oluşması işten bile değildir.

Faroli'nin San Siro'da deneyimlemediği için rahat olduğu yer tam burası. Gerçi 19 yaşına kadar futbol oynamış olması bile önemli bir deneyim. Bu satırların yazarında öyle bir tecrübe dahi yok. Mahalle arasında, halı sahalarda veya seyircisiz turnuvalarda oynanan maçlar, İtalya 6.Ligi'nde oynanan iki sezonun yerini tutamaz. Fakat kağıda fazlasıyla odaklanmak da, yaşanan deneyimlerin hafızadan çıkmasına yol açabilir.

Uzayan yazının sonunu getirelim. Satır aralarında bahsettiğimiz şeyin dışına çıkmayacağız. Bu oyunun aktörleri futbolculardır. Ve oyun, insana dair bir oyundur. Haliyle hisleri gözardı etmek ve sahaya kağıtlar üzerinden bakmak başarının önüne konulan engellerdir.

Üstelik insan bazen engelleri, kendi yoluna kendisi koyar...

Salı, Aralık 28

Capitalism: A Love Story

 


Michael Moore bir belgeselci mi? Sanki daha çok bir komedyen.

2008 krizinden sonra yaşananları derlediği Capitalism: A Love Story, dramatik altyapısına rağmen oldukça eğlenceli işleniyor. Tabi vurucu olma özelliğini kaybetmeden.

Bundan en önemli pay tabi ki Moore'a ait. Provokatif tarzını zekasıyla birleştiren Moore'u birçok eylemde görüyoruz. Ekonomik krizi din adamların soruyor, Wall Street'in önüne zırhlı kamyon dayayıp halkın parasını istiyor, hatta en sonda mekana tekrar uğrayıp meşhur binanın önüne olay yeri bandı çekiyor.

Bunlarla sınırlı kalmıyor. Olayın özünde yatan Mortgage skandalının mağdurlarıyla, ek iş yapmak zorunda kalan pilotlarla, banka soymayı aklından geçirdiğini itiraf eden bir borçluyla (bu kişi bana Hell or High Water'ı hatırlattı), kavga ettikleri için özel ıslahevlerinde bir yıl geçirmek zorunda kalan gençlerle konuşuyor.

Aslında Moore, bu çatışmalı konusuna rağmen bir taraf tutmuyor. Daha doğrusu kapitalizmi yerin dibine sokarken, karşısında duran sosyalizmden övgülerle bahsetmiyor. Tabi ki sol öğeler çok fazla. Fakat filmin birçok yerine kullanılan Enternasyonal'in caz versiyonu bize bir şey işaret ediyor. Moore, daha çok Amerikan tarzı bir 'sol'dan bahsediyor. Onu da 'demokrasi' olarak adlandırıyor.

Krizin 2008'de patlak vermesi ve belgeselin 2009'da çekilmesi önemli bir detay. Böylesine hassas bir konu için hızlıca reaksiyon almak kolay iş değil. Üstelik aradan geçen 12 senede güncelliğini korumayı da başarıyor. Sadece son kısmının biraz fazla iyimser kaldığını söylemek gerek.

Barack Obama, belgeselin 'kurtarıcı kahraman'ı rolünde. 2008 yılında ilk kez seçilen Obama, birçok noktada umutla beklenen kişi olarak gösteriliyor, seçilmesi sevinçle karşılanıyor ve zaten sonrasında da sözler sona eriyor. Geriye dönüp baktığımızda icraat kısmında da Obama'nın çok başarılı bir ekonomi politikası geliştiremediğini söyleyebiliriz. Zaten amacımız Obama eleştirisi yapmak da değil. Fakat Moore'un çok fazla uçlara gitmediğini söylemek gerek. Zaten belgeselin bir noktasında söylediği "Böyle bir ülkede yaşamak istemiyorum. Ve bu ülkeyi terk etmeyeceğim" cümlesi çok anlamlı duruyor. Yani o zaten bir 'devrimci' değil, böyle bir kaygısı yok. Sadece dönüşüm ve değişimden yana.

Zaten Amerikan toplumuna (ve hatta tüm halklara) yapılan bir belgeselin güncel siyaset ve temel tartışma noktaları üzerinden gitmesini anlayabiliriz. Hak da veriyoruz. Bu bağlamda değerlendirince takdir de ediyoruz.

Özgür Demirtaş'ın son bir ayda hayatımıza soktuğu 'finansal okur-yazarlığı düşük olan kitleler'in anlayabileceği bir yapım olmuş. Hatta Moore'un, 'türev araçları' gibi bizim anlamadığımız kavramları gidip Wall Street'teki kravatlılara sorması ve açıklayıcı bir yanıt alamaması da belgeselin amacını ve kimler için hazırlandığını gösteren bir sekans olarak yerini alıyor.

Yani esasında iyi bir politik belgesel değil, daha ziyade çok sağlam bir ekonomi belgeseli.

Filmle ilgili ilginç bir not. Moore, belgeseli yayınladıktan sonra Amerikan halkının siyaset kurumuna bir tepki göstermesini bekliyor. Yani halkın sokağa çıkması ve protesto gösterileri yapmasını istiyor. Hatta  gerçekleşmezse bir daha film çekmeyeceğini ifade ediyor. Moore'un film çekmesi için değil tabi ama tam da Moore'un filminden çıkılan yolla 2011 yılında Wall Street işgal ediliyor. Moore da yeni belgeseller için kolları sıvıyor.

Öte yandan filmin evrensel boyutunun ne kadar güçlü olduğunu kendi gündemimize bakarak da anlayabiliriz. Anlatılanlarla kendi hikayemiz arasında paralellikler var. Emlak krizi zaten her daim bahsedilen bir benzerlik olmuştu. Öte yandan Merkez Bankası'nın içinin boşaltılması ve izlenen 'gizli' yollar bize uzak değil.

127 dakika kimileri için uzun bir süre, finans kimilerine göre sıkıcı bir konu, belgesel kimileri için rağbet gösterilmeyen bir tür... Fakat Moore 127 dakikada finans konulu eğlenceli bir belgesel çekmiş. Dolar her yükseldiğinde, enflasyonun her arttığı ayda; yani sık sık izlenir..


Cumartesi, Aralık 25

Golo #15

Yedi maçın oynandığı 13. haftayı saymazsak, son iki ayın en düşük gol sayısına bu haftada ulaşıldı. Dokuz maçta 25 gol atıldı. Üstelik bu gollerin 11'i Porto ve Benfica'dan geldi. Zaten Benfica'nın genelde altıpastan attığı goller, bu serinin konusu olmuyor. Porto da çok rahat bir Vizela deplasmanı oynarken, çok kolay goller buldu.

O nedenle gözümüzü diğer maçlara çevirdik ama şahane bir gol görmek kolay olmadı. Öne çıkan iki gol vardı ki, ikisinde de golleri güzelleştiren asistlerdi. Famalicao karşısında 2-2'ye razı olan Estoril'de Andre Franco yaptığı iki asistle yıldızlaştı. Kendisini daha önce 9.haftada buraya konuk etmiştik. Bu sefer asistleriyle parladı. Özellikle ikinci golde Chiquinho'ya yaptığı asist çok şıktı. Devamındaki golün vuruşu da fena değildi. Bu gol Portekizliler tarafından 'haftanın golü' seçilse de bana daha çok 'haftanın asisti' gibi geldi.

Boavista - Moreirense maçının tek golünde ise hem asist güzeldi hem gol vuruşu iyiydi hem de golün hazırlanışı değerliydi. Boavista üçlü oynayan bir takım. Yanis Hamache de sol kenarda oynayan isim. Daha önceleri dörtlünün  sol beki olarak gördüğümüz oyuncu, üçlüde sol tarafta oynamaya başlayınca hücum istatistikleri de coştu. Şimdiden üç gol ve üç asiste ulaştı. Bir gole daha katkı yaparsa kısa kariyerinin rekorunu kıracak.

Bu pozisyonda da "bir sol beke (veya beke) nasıl got attırılır?" sorusunun yanıtını izliyoruz. Merkezden başlayan atak sağa doğru evrilecekken, rakip savunmayı sağa çekerek bir anda sola dönüyor. O esnada Hamache'nin bindirmesini görüyoruz. Yusupha Nije ceza sahasına sokulduktan sonra klas bir pas veriyor. Hamache de bindirmeyi net bir tek vuruşla tamamlıyor.

Kesinlikle güzel bir vuruş ve örnek bir hücum. Tabi ki sol ayakla atılması da cabası... 

Boavista, daha önce 2. ve 4. haftalarda buraya Gustavo Sauer'i sokmuştu. Bu sezon üçüncü kez bloga giriyorlar. 17 golle ligin en az gol atan takımlarından biri için gayet iyi bir sonuç... 

Bu arada atılan 17 golün 10'u yazıda adı geçen üçlüden (Hamache, Nije, Sauer) geldi...

GOLO #14 GOLO #13

GOLO # 12 GOLO #11

GOLO #9 GOLO #8  

GOLO #7 GOLO #6 

GOLO #4 GOLO #2