Cuma, Nisan 8
Perşembe, Nisan 7
The Surface
Beklentimin üzerine çıkan hoş bir film.
Beklentim düşüktü zira, IMDB puanı 4.5 civarıydı. Şimdi biraz daha artmış. Fakat arta arta ancak 4.8'e çıkmış. Bence daha fazlasını hak ediyor. 7'lik film değil tabi ama yüzüne bakılmayacak yapımlarla yakın notu almamalı.
İyi bir konusu var. Michigan Gölü'nde teknesiyle açılan genç Mitch, beklenmedik bir şekilde kazazede yaşlı ve aksi Kelly ile karşılaşır. Filmi izlediğim mecrada, konusu "Aynı teknede olmaması gereken iki adam..." şeklinde bir ibare vardı. Öyle bir giriş cümlesini okuyunca, karşımda gerilim filmi bulacağımı sandım. Herhalde katilli, korkulu, cesetli, denizin ortasında kavgalı dövüşlü bir film izleyebilirdik.
Fakat öyle değil. Hatta tam aksine; kendi dertlerini çözememiş Mitch ve Kelly sadece konuşarak (bazen yüksek tonda) birbirlerine merhem oluyor. Biraz duygusal bir film. Özellikle Mitch'in babası ile anısını anlattığı sahnede gözler doldu. Duygusal doza rağmen çok güçlü değil. Fakat kendini izlettiriyor. Özellikle bir öğleden sonrası için iyi gider. Aksiyonu yok, durağan ilerliyor, gerilim yok denecek kadar az ama ilgi çekici.
Tesadüfen karşı karşıya gelen iki yabancı, tek mekan, kısa bir zaman aralığı.... Bu karışımdan kötü bir filmin çıkması çok zor zaten.
Çarşamba, Nisan 6
Golo #28
Küçümsemek için söylemiyorum ama benim efsane gol tanımıma çok girmiyor. Zira beceri (kesinlikle inkar etmiyorum), rakibin hatasını veya zayıflığını bastıramıyor. Geçen hafta Rafa Silva'nın touchdown'ından sonra, bu hafta da Andre çok uzaklardan muazzam bir gole imza attı.
Kaleci hatası ne kadar öne çıksa da tabi ki bu gole burun kıvırmak kolay değildi. Böyle bir aykırılığa girişmeyeceğiz. Fakat aynı maçta Lucas Cunha'nın attığı gole de yazık olduğunu eklemek lazım.
Öte yandan Andre'nin attığı golün hikayesi bence çok değerli. Yani gole bir hikaye katarsak benim de çok hoşuma gidecek bir kimliğe bürünebilir. O zaman katalım.
Gil Vicente sezonun en iyi takımlarından biri. Düşük bütçeli kadrosuyla ilk dördü zorluyor. 2022 yılında da henüz yenilmemişti. Arouca deplasmanına da favori olarak geldiler. Zor bir deplasman olduğu aşikardı ama küme düşme hattındaki takımın seviyesi de sıralama sayesinde az çok kendini belli ediyordu.
Karşılaşma da beklendiği gibi başladı. Gil Vicente atak üzerine atak yapıyor ama duvarı aşamıyordu. Zaten maç sonunda topla oynama oranları 70-30 Gil Vicente lehineydi. Bunun en önemli nedenlerinden biri Arouca'nın ilk yarını sonunda 10 kişi kalmasıydı.
İkinci yarı başlarken merak edilen Gil Vicente'nin golü ne zaman bulacağıydı. Fakat aksi oldu. Andre Silva sol taraftan Arsenio'nun yatığı ortaya kafayı vurdu ve fileleri havalandırdı. Bu arada golün ortasını yapan Arsenio, bu sezon iki kere (13 ve 11. haftalarda) haftanın golünü kaydederek bloga girmişti.
Ama hikaye burada bitmedi. Dört dakika sonra maçın ve sezonun senaryosuna uygun bir gol geldi. Canhıraş bir şekilde savunma yapan Arouca, ucundan tuttuğu üç puanı kaptırmamak için en ufak fırsatı değerlendirmek zorundaydı. Zira her an gol yiyebilirdi. Gil Vicente atağında boşta kalan top Andre'nin ayağında kaldı. Andre hızlı atağa çıkmayı düşündü önce ama tek başına nereye gidebilirdi? Yolun sonu kapalı gibiydi. O da yaklaşık 65 metreden kaleyi düşündü.Ve top filelere doğru süzüldü.
Golü güzel yapan unsurlardan en önemlisi, top havadan kaleye doğru inerken giderek yükselen tribün sesiydi. Zaten bu seslerin hastasıyız. İkincisi de Arouca kalesinin arkasındaki kameranın çekimi. Orada topun gidişini çok daha net bir şekilde görülürken, Andre'nin de top daha kaleye girmeden sevinmeye başlaması da son dönenin tabiriyle ayrı bir alfalıktı.
Son olarak; golün sol ayakla atılması da bizi ayrıca gururlandırdı.
Böyle Arouca, ilaç gibi beklenmedik bir üç puanı cebine soktu. Andre son iki maçında dört gol atarak sezonun kahramanlarından biri olmaya adaylığını koydu.
Salı, Nisan 5
Sofra Sırları
Siftah için Sofra Sırları'nı seçtim ama seçerken de zorlandım. Birçok internet sitesi filmi korku ve komedi türüne sınıflamıştı. Bu ne yaman çelişkiydi? Korku filmleri benim en sevmediğim türdü. Sırf bu yüzden izlemezdim ama Ümit Ünal kalemi ve oyuncu kadrosu filmi izlememi sağladı.
Açıkçası ne komedi, ne de korku filmiydi. Mizah dozu çok düşüktü. Kara komedi denilebilir mi? Belki. Korku ise hiç yoktu. Yani bu korkuysa... Gerilim belki. Açıkçası tüm bu karışıklıklar filmin geneline de yansıyor.
Çok iyi oyuncular var. Demet Evgar bu tip rollerin kadını. Abartılı, çelişki karakter oldu mu onu en iyi yansıtacak isimlerin başında geliyor. Genelde kendisine çok ısınamasam da... Belki de Evgar denilince aklıma gelen en eski görüntüler Beyza'nın Kadınları'na dair olunca böyle bir bilinç altına maruz kalmış olabilirim. Öte yandan bu proje yıllar önce hazırlanmış ve finansman bulunamadığı için ertelenmiş. Ve o dönemlerde akıldan geçen isim Serra Yılmaz'mış. Hiç bu açıdan düşünmemiştim ama Yılmaz ile Evgar'ın tarzları ve havaları birbirlerini andırıyor.
Alican Yücesoy da (benim gördüğüm) ilk defa bir rolün hakkını tam anlamıyla vermiş. Fatih Al ise belki de filmin en iyisi. Set mekanı Mudanya/Tirilye de en az oyuncularımız kadar başarılı ve filme önemli bir katkı sunuyor. Bu da önemli bir yönetmen başarısına işaret ediyor.
Fakat filmde ne yazık ki bir eksiklik var. Beni kendisine çekemedi. Oysa oyuncuların başarılı olmasının bir diğer sebebi de karakterlerin iyi tasvir edilmesiydi. Orada da bir eksiklik yoktu. Fakat psikolojik bir film mi, sosyolojik bir tahlil mi, kriminal bir kara film mi, ince bir komedi mi derken ortalarda kayboluyoruz. Sanki kitap olsa daha iyi bir şey çıkabilirdi ortaya. Zira kalem sağlam. Fakat film ilerlemiyor.
Müge Anlı'nın programına özne olan konulardan bile inanılmaz senaryolar çıkarabilecek zengin bir toplumsal havzaya sahip olan ülkenin sinemasında çoğunlukla Eltilerin Savaşı, Maide'nin Altın Günü gibi hikayelere mahkum kalındığını düşününce; Sofra Sırları faklı konusu ile saygı görmeyi hak ediyor. Fakat yine de işleyişinin yetersiz kaldığını da kabul etmek lazım. En azından, çok iyi bir film olma potansiyelini heba etmiş.
Ayrıca bir de o karanlık ve soluk renklerle dekore edilmiş ev bizim içimizi baydı. Gerçi öyle olması gerekiyordu ama olsun; biz bunaldık. En büyük sıkıntı isi fısıltı ile konuşan karakterlerin ne dediğini anlamamaktı.Belki yabancı bir film olsa ve altyazısı önümüze düşse bakışımız ve notumuz değişebilirdi.
Yine de kurak yerli sinemanın son dönemde çıkardığı böyle bir filmden negatif bahsetmek istemem. Bu gözler neler izledi.... Sofra Sırları zaman harcamaya değecek bir film.
Son not; eğer Ramazan'da oruç tutuyorsanız, iftardan sonra izlemekte fayda var... Fragman bile buna dahil...
Pazartesi, Nisan 4
Haydi Roma, Saldır Marsilya
UEFA'nın Konferans Ligi gibi bir organizasyona ihtiyacı var mıydı emin değilim. Temel düşünce, Avrupa Ligi'nin kalitesini yükseltmekti. Kalite de rekabet seviyesinin yükselmesiyle oluşur. Bunun için de takım sayısını azaltmak, daha doğrusu aradaki makası kapatmak önemli bir adımdır.
O nedenle Avrupa Ligi'ndeki takım sayısını azaltmayı planlayınca, ortada kalan takımlara yeni bir turnuva imkanı verildi. Mantıklı olabilir. Ben olsam; Kupa Galipleri Kupası'nı yeniden alevlendirirdim. Avrupa Ligi'ne katılacak takımlar lig sıralamasından gelsin; kupalardan gelen takımlar ayrı bir turnuva oynasın. Böylece yerel kupalara verilen önem daha da artardı.
Fakat büyüklerimiz Konferans Ligi'ne karar vermiş. Hayırlısı olsun. Sonuçta bu da bir Inter-Toto Kupası değil. Takvimiyle, kulüpleriyle biraz daha ciddiye alınacak bir organizasyon. Oysa ilk sezonunda Türkiye'de pek rağbet görmedi. Trabzonspor erken elendi; elendiğine sevindi. Fenerbahçe Avrupa Ligi'nde üçüncü olduğunda evine dönecekti normalde, bu sezon Konferans Ligi'ne kaldı diye karalar bağladı. Bugünlerde lig yarışında olan takımlar Konferans Ligi'ne kalmamak için dua ediyor neredeyse. Her sene yarı finaller oynayan bir ülke için, bir Avrupa Kupası'nı angarya olarak görmek anlaşılır tabi!
Türkiye toplumu olarak rekabete girmeyi sevmiyoruz. Bir yerde sportif bir organizasyon varsa ve maddi geliri veya şatafatı yoksa oradan kaçınmak istiyoruz. Türkiye Kupası'nı sevmiyoruz, Konferans Ligi'ni beğenmiyoruz, Uluslar Ligi'ne burun kıvırıyoruz, İtalya ile oynanacak hazırlık maçına ek mesai gözüyle bakıyoruz, ligde şampiyonluğu bile bazen transfer yarışlarına yem ediyoruz. Fakat diğer yandan da en kafa takımların olduğu yerlerde olmak istiyoruz. Sahaya çıkmadan nasıl olacaksa...
Yine de Konferans Ligi özelinde bu beğenmeme durumunun haklılık payı da var. Sonuçta yeni bir turnuva. Bir prestiji yok. Biz kupayı değil prestiji severiz. Burada öyle bir durum yok. Jose Mourinho, Brandan Rodgers gibi futbol insanları sezon içinde organizasyonu eleşirdi. Bizim de onlardan farkımız olmadığına göre, Konferans Ligi'ne sırt dönme hakkını elimizde bulundurabiliriz.
Bu tip organizasyonların değer kazanması için, prestijli bir tarih oluşturması lazım. Şimdi geliyoruz esas noktaya.
Normalde her zaman başaltı takımların, sürprizlerin şampiyonluk hikayelerini yazmasını isteriz. Konferans Ligi'nde de son sekiz takıma baktığımızda bu tip örnekler karşımıza çıkıyor. Slavia Prag, Bodo Glimt, PAOK gibi takımlar müzelerine bir Avrupa Kupası ekleme şansına çok yakınlar.
Fakat benim gönlümden geçen bu sefer biraz daha farklı. Bu kupanın değer kazanması, rekabetin artması, ilginin çoğalması gerek. Özellikle Türkiye'de bakışın değişmesi önemli. Hollanda'nın şu anda iki takımla puan topladığını görünce, Konferans Ligi bizim için çok daha değerli hale gelebilir.
Bu ilginin artması ise ancak şaşalı takımların kupayı kazanması ile gerçekleşir. Mesele önümüzdeki sezon başlamadan önce "Bodo'nun şampiyon olduğu turnuva, çok da ciddiye almamak lazım" diyenleri duyar gibiyim. Bunun önüne geçmek lazım.
O nedenle Roma, Marsilya, Leicester gibi takımların bu turnuvayı kazanması; hatta 3-4 sene boyunca fire vermemesi gerekiyor. PSV ve Feyenoord'a da tavım ama ilk tercihlerim olmaz. Fakat Bodo, PAOK ve Slavia gibi takımların şampiyonluğu, bizim gibi ülkelerin organizasyonu küçümsemesine yol açar.
O nedenle; saldır Roma, saldır Marsilya...
Pazar, Nisan 3
Birkaç Kısa Film
Kısa film izleme geleneği bende pek yoktur. Üniversite yıllarında, ortamda sağlayacağı hava nedeniyle biraz ilgi duymuştum ama sonrasında hemen söndü.
Öte yandan aradan neredeyse 15 sene geçti. Daha da önemlisi tüm insanlık olarak hayatımız ve dünyamız çok değişti. Ne olursa olsun artık kısa içerikler daha çok rağbet görüyor. Buna rağmen kısa filmlere gösterilen ilginin sabit kalması şaşırtıcı. 10 dakikalık içeriklere uzun dediğimiz, 2 saatlik filmlere burun kıvırdığımız, hatta 1 dakikalık Youtube videolarına bile üşendiğimiz bir dönemde neden film izleme hakkımızı kısa filmlerden yana kullanmıyoruz merak ediyorum.
O yüzden ben son dönemde bazı zamanlarda bazı günlerde film izleme haklarımı kısa filmlere verdim. Daha net ifadeyle dört kısa film izledim. Bunların üç tanesini tek bir postta birleştiriyorum. Zira vasatı geçemediler. Fakat zaman ayırmaya değer. Dördüncü filmi ayrı bir yazıda belirteceğim ilerleyen dönemlerde; zira o çok hoştu ve ayrı bir yeri hak ediyordu. Şimdilik üç tane
Doroga
Ukrayna filmi. Mischa, boşanmış anne-babası tarafından ihmal edilen bir ergendir. Bir gün arkadaşlarıyla iddialaşırken ilginç bir şey dener. Bir tekerlekli sandalyeye oturur, onu da bir tırın arkasına bağlar ve şehirler arası yolda ilerler. Beklenenden daha maceralı süren yolculuk sonunda, kendisini fark eden ve çok da kızan tır şoförüyle bir bağ kurar.
Hikaye ilginç gibi dursa da film tatmin edici değil. Gerçi birçok festivalde ödül de kazanmış. En azından biz de Mischa'nın tır arkasındaki yolculuğunda adrenalin salgılıyoruz. Teknik açıdan da atlamamak lazım; o konuda başarılı.
Toplam süresi 22 dakika olan filmin tamamı Vimeo'da var ama sanırım altyazı yok.
Sortie de Route
Benzer bir konu diyebiliriz. Yine bir ergen var merkezde. Paul, 14 yaşındadır ve zamanının çoğunu mobiletinde geçirir. Bir gün mobileti çalınır ama onu hemen bulmayı başarır. Hırsız, yine onun yaşlarında bir tamirci çırağı olan Karim'dir. İlk başta birbirlerinden nefret eden ikili, sonra kader ortağına dönüşür.
Toplam süresi 28 dakika olan film, İsviçre'den çıkmış.
Anapeson
İsviçreli varlıklı bilim adamı (botanikçi) Kont Karl Ulysses, 1789 yılında Napoli'ye giderek orada bazı çalışmalar yapar. Bu çalışmalar esnasında da günlük tutar. Filmimiz bu günlükten yola çıkar. Günlükte bahsedilenler, bir anlatıcı tarafından bize aktarılırken, diğer yandan bahsedilen toprakların güncel görüntüleri önümüze düşer. Belgesel desek değil, film desek değil. Görüntüler, sinematografik açıdan çok ilgi çekici olmasa da, doğa bize huzur veriyor.
Diğer iki filmden daha uzun; 40 dakika. Ayrıca daha yavaş bir temposu var.
Fakat bizi o kadar mest eden Akdeniz iklimi, toprağı, görüntüsünü içimize çektikten sonra, filmin en son noktasında otopark, otoyol, arabalar, binalar görüyoruz. Çok vurucu bir andı benim için. Filmi o kadar izledikten sonra, neredeyse gözler kapanacak ve rüyalara dalacakken bir anda gerçeğe döndük.
Cumartesi, Nisan 2
Road to Perdition
Öncelikle çok iyi bir kadroya sahip bazı filmlerde yaşandığı gibi bir hayal kırıklığına uğramadığım için çok teşekkürler...
Çok mu iyi film? Değil! Beklentisinin de Oscar olduğunu, bu hedefle çekildiğini okudum. Bu açılardan bakınca istenen olmamış. Fakat bunların hepsi filmin vizyona girdiği 2002 yılı için geçerli. Yaklaşık 20 sene sonra evimde otururken izlediğim bir film olarak, çok keyif aldım.
İlk 40 dakika çok kritik. Burada; film izleme kondisyonuna yeterli derecede sahip olmayan biri çok çabuk vazgeçebilir. İnat etmekte fayda var. Sonrasında da aşırı bir aksiyon olmuyor veya tempo kazanmıyor. Zaten benim için çok önemli arayışlar değil bunlar. Fakat film o noktadan sonra kendi kalıbına giriyor ve merak arttırıyor. Yine de ister istemez, keşke ilk 40 dakika daha verimli kullanılsaydı demeden geçemiyorum. Mesela baba-oğul arasındaki ilişki (hatta iki baba-oğul arasındaki) daha derin anlatılabilirdi. Gerçi o zaman da film bir ajitasyon yağmuruna dönüşebilirdi.
Senaryonun Godfather'dan esinlendiğini düşünüyorum. Tabi ki bambaşka yerlere gidiyor mevzu. Fakat bir filmi izlerken, bir kitabı okurken "Ya böyle olsaydı" şeklinde bir alternatif öykü yaratmak gayet olası. Öyle midir, değil midir bilmiyorum ama ben o hissi aldım.
Michael daha ortaya çıkmadan önce; sinirli ve öfkeli Sonny, babasının işlerini yapan ve çok eskiden beri ailede olan Tom Hagen'ı kıskansa ne olurdu?
Çoğu kişi bu soruyu merak etmiştir. Cevaplardan biri bu filmde.
Yönetmen koltuğunda Sam Mendes var. Kendisi American Beauty ile başlayan uzun kariyerinde, sükseli çıkışını devam ettirebildi mi emin değilim. Jarhead, çok iyi bir kitap uyarlamasıydı mesela, ama kıyıda köşede kaldı. Road to Perdition da (bu da bir çizgi roman uyarlamasıymış) benzer bir gözden ıraklığa maruz kaldı. Mesela izleye kadar benim de çok kafama giren, merak ettiğim bir film değildi.
American Baetuy'den üç yıl sonra çekilmiş. Mendes, kısa sürede farklı bir tarz denemiş, çok da kötü iş çıkmamış. Fakat üç sene öncesinde kazandığı Oscar'ın etkisinde kaldığını ifade edebiliriz. Tüm klişeleri kırarak çektiği bir filmle heykeli kazanan Mendes, üç yıl sonra bir çok filmin ortak noktalarından esinlenerek, bir Oscar filmi yapmayı denemiş. Evde izlediğimde sıkıntı yaşamadım. Fakat herhalde üç yıl aradan sonra böyle bir filmle karşılaşsam hayal kırıklığım yüksek olurdu. Diğer yandan Mendes iki filmi çektiğinde 34 ve 37 yaşlarındaydı.
Chicago'da geçen bu filmin Oscar'a aday olamadığı sene Oscar'ı kazanan filmin Chicago olması da bir başka ilginç konu.
Tom Hanks ve Paul Newman (kariyerinin son sinema filmi) en iyi performanslarını sergilemiyor ama oldukça uyumlular. Newman zaten Oscar adaylığı da yakalıyor. Daniel Craig iyi iş çıkarıyor. Jude Law'ı izlemek büyük keyif, karakteri de çok enteresan olunca tadından yenmiyor. Fakat herhalde en başarılı olan kısım Conrad Hall'un görüntü yönetmenliği. Klişeleri barındıran bir hikayeyi, benzerlerinden ayıran bir noktaya taşıyan husus burası. Oscar'da da en iyi sinematografi ödülünü alıyor. Hall ise filmden kısa bir süre sonra hayata veda ediyor.
Filmin soundtrack'in de ise muhakkak Bu adam benim babam olmalıydı... Onların kaybı....
Cuma, Nisan 1
İtham Ediyorum
Galatasaray ile kurduğum duygusal ilişki, son 10 yılda tahmin edemeyeceğim şekilde azaldı. Çoğu arkadaşım bunu "mesleki deformasyon" olarak yorumluyor. Nedenler arasında vardır belki ama sonlardadır. Zira ortada daha ciddi meseleler var.
Ben ilk sıraya Passolig yazarım. Tribünden uzaklaştıkça bağ zayıflar. Protestom devam edecek. Tavşan dağa küsmüş ama en azından geceleri rahat uyuyor. Fakat yine de belki Passolig bahane olmuştur.
Hamza Hamzaoğlu'nun gönderildiği zamanı hatırlıyorum. Benim adıma büyük bir kırılmaydı. Galatasaray'da üç kupa kazanan bir teknik direktörün, kavga-dövüş gerekçesi olmadan sırf yeterli bulunmadığı için gönderilmesi bende şok etkisi yaratmıştı. Aynı dönemde sosyal medyanın çok etkin kullanılması, taleplerin artması, hayallerin uçması, tepkilerin günlük reflekslere dönüşmesi işi zıvanadan çıkarmıştı. Şu anın gerçekliği, benim için çok yeni bir durumdu ve kabul edemiyordum.
Taraftarlığın pek bir anlamı kalmamıştı. Yani benim anladığım anlamda bir taraftarlık müessesi, artık çok geçerli değildi. O zaman suya yazı yazmanın da anlamı yoktu. Uzaktan takip ederek devam edilebilirdi. Öte yandan zaten saha içinde de keyif veren bir takım futbol takımı yoktu. Evet; devamında iki şampiyonluk kazanıldı ama ne o zaman ne de diğer sezonlarda heyecan veren, hayal kurduran bir futbol görmek mümkün olmadı. Sayısız gelen giden oyuncular, posası çıkmış transferler, devamlı değişen kadrolar... Bir takımı inadına izlemek ve takip etmek, onun için zaman harcamak içimden gelen bir durum değildi.
İlginçtir; ta ki bu sezona kadar! Bu sezon Galatasaray ile yeniden bağlarımın güçlendiğini hissediyordum. 15. sıradaki Galatasaray benim için önemli değildi. Avrupa'daki Galatasaray çok daha geçerliydi. Üstelik ligde 15. olan Galatasaray da sevabıyla-günahıyla beni ekrana kilitliyordu. Çok güçlü değildi, her zaman kazanamıyordu, hatta çoğu maçta basit hatalarla puan kaybediyordu ama devamlı oynamaya çalışıyordu. Kendini geliştirmek istiyordu. Geliştireceğinin sinyallerini veriyordu.
Fakat önce tribündeki ve sosyal medyadaki tatmin edilemeyen çoğunluğun tepkisini çekti, ardından kalabalığı yönetemeyeceği Mayıs ayından belli olan yönetim kurulu kendi projesine ihanet etti. Terim ayrıldı; bu sefer Terimciler ve anti-Terimciler kavgası çıktı. Her şey yine birbirine girdi.
Böyle kriz anlarında her zaman, tribündeki çoğunluğun aksine lise kültürüne güvenirdim. Aklı selim olanlar, doğru kararı verir ve kulüpteki havayı değiştirirdi. Artık bu da gerçekleşmiyor. Üyelerin yaş ortalamasının değişmesi mi yoksa onların da artık popülist davranmasından mı kaynaklanıyor bilmiyorum. Sonuç olarak bir yönetim kuruluna bir sene süre veremeyen bir Genel Kurul varken; başkanlar da teknik direktörleri hemen değiştirir, taraftar da takımlarını hemen ıslıklar.
İbrasız bir hafta sonu
Gelelim o meşhur hafta sonuna. Genel kurulu sık sıkı takip ettiğim söylenemez. Öncesinde de bir tahminim yoktu. Her şey olabilirdi; tüm ihtimaller eşit oranda birbirine yakın gibi duruyordu. Sonunda da ibrasızlık çıktı. Şaşırmadık. Bu karar, camianın çoğu tarafından bir zafer olarak algılandı. Burak Elmas'ı sevmeyenler için böyle karar mutluluk verici muhakkak. Aynı zamanda demokrasi zaferi olarak da sunuldu. Gerçekten öyle mi peki? Yoksa bu ibra artık bir vesayet aracına mı dönüştü.
Önce; ibra hakkında konuşmamız lazım. Sözlük anlamı; temize çıkarma ve aklama demek. Bir şeyi temize çıkarmak için önce kirlenmesi, aklanması için önce kararması lazım. Bu da başarısızlıkla alakalı değildir. Başarısızlık, suçlanacak bir şey olarak görülecekse zaten vay halimize.
İbra için önce suçlanmak gerekir. Bir suç atılmalı. Spor kulüplerinde bu suç; doping, bahis, şike, hırsızlık, yolsuzluk gibi kavramlardır. Bu tip suçlarla suçlanan bir yönetim kurulu, kendini genel kurula sunar. Karşısındakileri ikna eder veya edemez. Belgeler sunar veya sunamaz.
Peki böyle bir şey oluyor mu Galatasaray'da? Hayır. Bir suçlama yok. O nedenle bir aklamaya ihtiyaç da yok. Fakat yönetimlerin üzerinden sallanan giyotin gibi, "Bizim dediğimizi yap, yoksa ibra etmeyiz" deniyor. Veya "Başarısız oldun, o zaman ibra etmeyiz". cümlesi kuruluyor. İbra oylaması amacından sapıyor. Başarıyı oylayan, sonuç odaklı popülist bir oylama aracına dönüşüyor.
Şimdi başarı kavramı ile devam edelim. Onu sözlük anlamı ile taşımayacağız buraya. Galatasaray'daki anlamı ile devam edeceğiz. Halatı beraber çekenlerin takımı Galatasaray, başarıyı her zaman (en azından benim çocukluğumda ve ergenliğimde) sabırla beklemiştir. Onu en büyük ezeli rakibinden ayıran özelliği de buydu. Bugünlerde "Başarısızlık Galatasaray'da cezasız kalmıyor, ne güzel" diyenlere kanmayın. Galatasaray en başarılı olduğu günlerin öncesinde, başarısızlığı kabullenerek ve alt ederek yoluna devam etmiştir, cezalandırarak değil. Bu günlerde yaşananlara, Galatasaray'da yeni bir geleneğin başlangıcıdır.
Yine de zaten ortada bir başarısızlık varsa bile, bunu değerlendirecek yer ve zaman genel kurul değildi. Bunu en iyi genel kuruldaki üyeler bilir zaten. Fakat onlar, taraftarların da yarattığı atmosferle başkanı indirmeye karar verdiler.
Şimdi şu soru gelebilir: Sekiz ay önce başkanı seçmiş bir genel kurul, bu sefer indirebilir de. Bunun nesi yanlış, nesi taraftar atmosferiyle alakalı?
Açıklayalım ve açıklarken sadece rakamları kullanalım. Bir başkan düşünelim. Yüzde 34 oy alsın ve başkan seçilsin. Rakiplerinden daha çok oy almıştır ve seçimi kazanmıştır. Fakat diğer yandan yüzde 66 ona karşıdır. Eğer yüzde 34 oy olan yönetim kurulu, ağzıyla kuş tutmadıysa, sekiz ay sonra yüzde 66 tarafından indirilebilir ve yeniden seçime gidilebilir. Üstelik kazanan başkanın adaylığını da engeller. Zaten Burak Elmas'ın Haziran ayında geçtiği rakiplerden ikisi, ilk andan itibaren başkanlık için adaylıklarını açıkladılar.
Rakamlardan devam edelim. Galatasaray'da oy verme hakkı olan yaklaşık 8500 üye var. Fakat ibra oylamasına sadece 1300 üye katılıyor. Genel kurulun yüzde 15'i oyluyor başkanın ibrasını. Genel kurulun, koca camiayı ne kadar temsil ettiği ayrı bir tartışma konusuyken, genel kurulun yüzde 15'i ile böyle bir karar alınır mı?
"Üyeler de orada olsaymış,oylarına sahip çıksaymış" çıkışını duyar gibiyim. Sabah 10'da başlayan ve sabaha karşı 7'de oylaması sona eren bir kongre günü için fazla iyimser bir dilek olur. Demokrasi diyerek örnek gösterilen uygulama, daha çok "sabah erken kalkanın darbe yaptığı" üçüncü dünya ülkelerinin tezahürü gibiydi. Gece uykusu gelmeyenin darbe yaptığı bir demokrasi şenliği...
Burak Elmas başarılı mıydı?
Bunun cevabı bende yok. En azından belli bir kısmı için yok. Bir yönetim kurulunu 8 ayda değerlendirecek durumda değilim. Bir teknik direktörü de bir sezon bitmeden değerlendiremem. Fakat üç yıllığına seçilmiş bir yönetim kurulunun değerlendirmesinin en azından 2.5 sene sonra yapılması gerektiğine inanırım.
Bunları okuyan biri büyük ihtimalle beni Burak Elmas destekçisi olarak etiketleyecek. Fakat tam tersi. Mayıs ayından insanlar, Elmas'ı sürecin süperstarı olarak sunarken ben onun popülist söylemlerle hazırlandığını ve bunun çok tehlikeli bir yol olduğunu savunmuştum. Neyse ki Youtube üzerinde bu kayıtlar duruyor. O zaman da çok eleştirilmiş ve küçük düşünmekle itham edilmiştim. Oysa ilkeler üzerinden hareket etmek gerektiğini savunmuştum. Elmas, başarılı mı sorusuna verebileceğim cevap da burada yatıyor.
Başarılı bir iletişim süreci olmadı, başarılı bir proje aktarımı olmadı, popülist yaklaştı. Oysa daha iyisini sunabilecek bir geçmişi vardı. Kalabalığa oynadı. O kalabalık da anında onu yerle bir etti. Duruma şaşırmıyorum. Bu kadar erken olması beklentimin dışındaydı. Fakat daha önemlisi bu tehlikeli azgınlığın ileride birçok yönetim kurulunu esir alma ihtimali çok korkutucu.
Galatasaray'ın tribün kısmını temsil eden taraftarlar, çok sevdikleri Fatih Terim'in gönderilmesinden sonra bir intikam aldıklarını düşünüyorlar. Oysa genel kurulun verdiği kararın Terim ile alakalı olduğunu da sanmıyorum. Mesela Işıtan Gün faktörü çok daha belirleyicidir.
Işıtan Gün konusunda, Burak Elmas hatalı davrandığını kabul edelim. Genel kurul da bu noktada bir öz eleştiri yapmayacak mı?
Işıtan Gün'ün sağlam pabuç olmadığı kongre öncesinde de belliydi. O zaman kimseden tepki yoktu. Hatta tam tersi "Burak Elmas vizyonu" diye pazarlanan algının en öndeki maddesiydi.
Twitter'dan yıllar önce attığı mesajların bilinmediğini de düşünmüyorum. Sıradan taraftar bilmez muhakkak; ben de bilmiyordum. Fakat böyle kişilerin (kulüp içine önceden dahil olmuş ve yönetime aday olan) mesajlarını, genel kurul üyeleri hem zamanında görmemiş hem de seçim döneminde araştırmamış olamaz. Daha önce kulüpte çalışan, o yıllarda bu tweet'leri atan birinden bahsediyoruz. Kimse o zaman rahatsız olmuyor, daha sonra nedense Terim gönderildikten sonra ortaya çıkıyor. Tweet'leri ortaya çıkaranlar da (tepki gösterenlerden bahsetmiyorum) kendi hayatlarında cinsiyetçilik konusunda çok hassas değildi bu arada.
Herhalde Burak Elmas, "Ben Işıtan Gün'ü harcarsam, yönetim kuruluna sahip çıkamadı diye beni yerler" diye düşünmüş olabilir, güçlü durmaya çalıştı, yine yediler. Yine ilkesel değil, gösterişli bir karar vermeye çalıştı ama onu da beceremedi.
Burak Elmas'ın kongre öncesinde sunduğu içi boş vizyonu, anlattıkları, sağdan soldan toparladığı projeleri, popülist söylemleri nedeniyle işi sürdüremeyeceğini tahmin ediyordum. Bu kadar çabuk olmasını da beklemiyordum. Fakat popülizme başvurunca, rüzgar çok çabuk tersine dönebiliyor. İşin karamsar tarafı; o zaman popülist söylemlere tav olanlar; şimdi bir anda rüzgarı terse çevirdiler ve bir ay sonra yeniden başkan seçecekler. Yani aslında Elmas'ı gönderenler, Mayıs ayındaki Elmas gibi bir aday isteyecekler.
Tabi çok ütopik bir şeyden bahsediyorum ama sekiz ayda camiayı kongreye götüren kongrenin bu sorumluluğun bir kısmını yüklemesi gerek. Ayrıca Burak Elmas'a Haziran ayında oy veren 1541 üye, ibra edilmediği takdirde bir sonraki seçimde oy veremeyecek olsaydı, ibra sonucu aynı çıkar mıydı?
Diğer yandan son 11 yılda üç başkan ibra edilmedi Galatasaray'da... Adnan Polat, Mustafa Cengiz ve Burak Elmas... Üçü de Galatasaray Lisesi mezunu değil. Sizce tesadüf mü? Dursun Özbek'in ve kulübü borca sokan ve borçlanma yetkisi verilmediği içn görevini bırakan Ünal Aysal'ın ibra edildiği yerde, bu üç başkanın ibra edilmemesi tesadüf mü?
Perşembe, Mart 31
Hot Pursuit
Konusu itibariyle çok ilgi çekici bir film gibi durmuyordu. Polisten kaçan iki kadın; üstelik biri polis. Bir komediye imza atıyorlar. Eh; daha önce benzerlerini gördük. Fakat çıtır film izlemek için ideal olabilirdi. Bir de baş rollerde Sofia Vergara ve Reese Whiterspoon gibi iki ünlü isim olunca, en azından boş projenin altına girmemişlerdir diye düşündük.
Fakat yanılmışız. İlginç bir şekilde Vergara'nın Whiterspoon'dan daha iyi rol kestiğini söyleyebiliriz. Gerçi o da yeterli seviyede değildi. Herhalde komedi; Vergara'ya biraz daha uygun. Fakat ne olursa olsun iki oyuncu da çok keskin bir şekilde komedyen sınıfına giremiyor. Senaryo da çok yetersiz kalınca, onlar da kurtaramadı, bizim de hoşumuza gitmedi.
Bir filmden ziyade, skeçlerin bir araya geldiği 90 dakikalık televizyon etkinliği gibiydi. Son 10 yılda, insanların uzun süreli yapımları izleyemez duruma gelmesi sinemayı da etkiledi. Gişe için film yapınca; bazı kaygılar çok fazla öne çıkıyor.
Öte yandan komedi de çok baskın bir ezber önümüze çıkıyor devamlı. Karakterlerin salak olması! İşin kolayına kaçılıyor gibi. Zira salak karakter, devamlı salakça bir şey yapıyor ve bu çoğunluğu güldürmeye yetiyor. En sıkışılan anda, karakterimiz bir şeye takılıyor, yere düşüyor, kayboluyor, yanlış numara arıyor, yemeğine tuz yerine kırmızı biber atıyor vs... Artık bu tip sekanslara gülemiyorum. Bu filmde de bunlarca boldan var...
Tabi ki salak durumlara düşmek oldukça komik aslında. Hepimiz bunları yaşıyoruz. O yüzden ideal olanın sıradan bir insanın hayatında yaptığı saçmalıkların komedi unsuruna dönüşmesidir. "Mizah sefaletten doğar" dendiği gibi... O sefaleti, zavallılığı vurgulamak daha değerli. Karakterin fiziksel salaklıkları artık çok sıradanlaşıyor.
Filmin IMDB notu da 5.1'miş. Daha düşük puanlı filmler görmüştüm ama iki şöhretli oyuncudan böyle düşük bir puanlı film çıkmasına şaşırdım.
Çarşamba, Mart 30
1986
Meksika sıcağından, Katar çöllerine...
Salı, Mart 29
Puslu Kıtalar Atlası
Puslu Kıtalar Atlası'nın şöhretini duymuştum. İyi bir kitap olduğundan emindim. Okumaya geç kaldığım için kendime de biraz kızgındım. Bir yandan da, acaba oluşan fazla beklentiden dolayı kitabı beğenmeme ihtimalim olur mu diye sorguluyordum.
Hayatımda ilk defa bu kadar derin bir uçurumla, beklediğimden farklı bir eserle karşılaştım. Konu olarak, dil olarak, üslup olarak; beklediğim bu değildi. Zira bunu beklemem için, tahmin edebilmem gerekirdi. Kafamda bir örneği olmalıydı. Değerlendirmeler, tecrübelerle yapılır. Ben, daha önce böyle bir kitabı okuma deneyimi yaşamamıştım.
Türü "fantastik" olarak geçiyor. Kesinlikle benim uzak olduğum türlerden biri. Fakat fantastik türdeki diğer romanlarla aynı mı? Bence değil. Diğer fantastik kitaplar, yeni bir evren, yeni bir dünya yaratır, başka bir dünyada geçtiklerini daha ilk sayfadan okuyucuya verirler zaten.
Puslu Kıtalar Atlası ise bunun tam tersi; okuyucu normal kurgusal bir roman okuduğunu bile inkar edip tarihte var olan kişilerin öykülerini öğrendiğini hissedebilir.
Belki de o yüzden "rüya gibi bir kitap" demek mümkün. Nasıl ki rüyalar, içine girdiğimizde en gerçekçi hislerle yaşanır ama sona erdiğinde hızlıca akıldan uzaklaşır, Puslu Kıtalar Atlası da benim için öyleydi. İstanbul'un gerçek tarihine ışık tutmuş gibi içine girdim ama sona erince yavaş yavaş ne okuduğumu unutmaya başlamıştım. Karakterler aklımda, olaylar hayal meyal gözümde ama biri sorsa düzgün cümlelerle anlatılamaz gibi.. Buna rağmen; yaşadığım his baki kaldı. Tam bir rüya...
Türk edebiyat tarihinin en iyisi mi? En güzeli mi? İddialı sıfatlar kullandırmaya gerek yok. Bunlardan biri de olmayabilir. Kendisinin bir 'en'i var; ama onu ben bulamıyorum.
Çok mu abarttım? Olabilir. Bugüne kadar birçok kitabı çok beğendim. Çok beğendiğim kitaplar için aklımda hep "Keşke bu kitabı yazabilseydim" cümlesi geçti. Biraz kıskanma gibi gözükse de aslında bir hayranlık barındırıyor. Puslu Kıtalar Atlası'na ise o kadar hayran oldum ki; bu cümleyi kullanmak aklımın ucundan geçmedi.
Eğer bir keşkeli cümlem varsa bu kitapla ilgili; o da "Keşke bu kitabı yazarken İhsan Oktay Anar'ın yanında (veya kafasında) bulunsaydım" olurdu.
Puslu Kıtalar Atlası'na daha sonra, İlban Ertem tarafından çizimler de yapılmış. O kısımları görmedim ama kitabı okurken devamlı kafamda bir çizgi roman tadı belirmişti zaten. Diğer yandan kitabı alıp Suriçi'nde okuma isteğim de artıyordu. Görerek, karakterleri 300 yıl öncesinin İstanbul'unda canlandırarak...
Bunlar olmadı tabi ama kafamda devamlı bir şarkı çaldı.
"Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor.
Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.
Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi: Dünya bir düştür. evet, dünya... ah! Evet, dünya bir masaldır.'"
Pazartesi, Mart 28
14
İnternette bu kadar uzun ömürlü bir mecra var mıdır?
Muhakkak vardır. Ekşi Sözlük var, Tribun Dergi var... Daha da vardır. Ama sayısı da azdır. Yani kendimizi övsek kimse karşı çıkmaz sanıyorum.
Bugün doğum günümüz. İlk post bundan tam 14 sene önce bugün, 28 Mart 2008'de atıldı.
Ben o zaman askerdeydim. Blogu açan, büyüten ve beni yanına alan Peralta'ya her zaman olduğu gibi yine teşekkürler.
Belki eskisi kadar okunmuyoruz, belki eskisi kadar da üretmiyoruz ama olsun. 14 sene ne demek?! O gün doğanların şimdi nasıl olduğunu düşününce şaşırmamak elde değil. Çoğu konuda sadık, muhafazakar ve istikrarlı biriyim. Haliyle herhangi bir şeye 14 sene boyunca devam etmek benim için çok şaşırtıcı bir durum değil. Fakat bunun bir internet mecrası olması, üstelik ısrarla ve uzun bir süre boyunca karşılıksız bir emek vermiş olmam benim açımdan bile çok ilginç.
Mesela yıllar önce günlük tutmaya başlamıştım. O geleneğim 6-7 senede sona erdi. Bunun iki kat daha uzun sürmesi muazzam bir olay.
Daha da sürer. İttire ittire, zorlaya zorlaya sürer ama yine de sürer.
Peki post'un fotoğrafı ne alaka?
İlk post'un fotoğrafında Costanza varmış. Alakalı bir şey olmasını istedim. Seinfeld'in son bölümünden bir kare koyduk ama bu tabi ki son post olmayacak.
Emeği geçen herkese, bir kez bile uğrayan, yorum yapan, okuyan, paylaşan, küfreden, beğenmeyen herkese saygı duruşu...
Pazar, Mart 27
Free Samples
Afişi ve okuduğumuz sinopsisi ile bizi ilk başta aldatan bir film.
Denk geldiğim sinopsis bir yol filmi hikayesinden bahsediyordu. Yol filmlerini seven biri olarak, konuyu okur okumaz izleme kararını verdim. Fakat bir yol filmi değilmiş.
Hatta tam tersi; baş karakterimiz Jillian bir gün boyunca, sabit duran bir dondurma arabasında satış yapmaya çalışır. Yine de çok büyük bir yanılgı içine düşmüyoruz. Zira otobüs hareket etmiyor ama senaryo, yol filmi dinamiklerine sahip çıkıyor.
Malum; yol filmlerinde karakter ilerler ve devamlı yolda yeni birileri ile tanışır. Yeni karakterler girer, çıkar, olaylar gelişir.
Burada da dondurma arabasının önüne devamlı yeni karakterler geliyor. Bazen Jillain'ın tanıdığı kişiler, bazen de hayatında hiç görmediği ve görmek istemediği kişiler...
Fakat yine de bu tatlı tatlı ilerleme bir sona bağlanmıyor. Aslında bir sonumuz var, senaryo havada kalmıyor ama yol filmlerinin en sonunda çıkan o "aydınlanma" hissi burada pek doğmuyor. Yine de 80 dakika için çıtırlık hoş bir film. Ayrıca tek mekanda geçen filmler listesine de girebilir, onları da seviyoruz. Hatta tek mekanda geçen bir yol filmi olarak türünün tek örneği de olabilir.
Öte yandan afişinde bizi aldatan bir başka detay var. Başrollerden biri Jesse Eisenberg'e yazımış. Kendisi çok beğendiğim ve proje tercihlerine çok güvendiğim bir oyuncu olduğundan filmi tercih etmem bir kez daha kolaylaşmıştı. Fakat kendisinin süresi çok azdı. Canı sağolsun.
Yine de hoş bir projeydi.
Cumartesi, Mart 26
Golo #27
Zaman zaman burada güzel gol bulamadığımız, en iyi golü seçerken zorlandığımız haftalar oldu. Hatta çok sayıda golün atıldığı haftalarda bile en iyisini seçmek her zaman kolay değildi.
Milli maç arasından önce oynanan son haftada, Portekiz'de 22 gol atıldı. Ortalama bir rakamdı ama yine düşük diyebiliriz. Fakat bu kısır sayılabilecek haftada inanılmaz güzel goller geldi. Aralarından birini seçmek zorlayacaktı ama Rafa Silva bu zorluğu dindirdi.
1950'lerdeki Oscar adayları gibi... Başka zaman çekilse Oscar alacak filmler, o dönemde dev bir filme takıldığı için sadece aday olarak kaldılar.
Burada da atılan standart bir kafa golü bile vuruşuyla, ortasıyla belli bir kalitenin üzerine çıktı ama Rafa Silva'ya geçildi. Marcus Edwards'ın eski takımı Guimaraes'e deplasmanda attığı gol güme gitti. Arouca'dan Andre Silva'nın, İlhan Mansız'ın Senegal'e attığı gole benzeyen golü, başka bir haftada bizi çok rahatlatırdı ama bu haftada arada kaynadı.
Benfica'nın tartışılan yıldızı (Jorge Jesus'u gönderen tayfadan olmakla suçlanıyor) Rafa Silva, bu hafta tüm Avrupa basınında popüler olan golüyle hepsini solladı. 80 metre boyunca top sürerek fileleri havalandırdı.
Aslında bu tip gollere muhalifim. Güzel goller ama mesela Maradona'nın İngiltere'ye veya Messi'nin Getafe'ye attığı gollerle kıyaslanmasına karşıyım. Zira Rafa Silva bu eşsiz top sürme deneyimi boyunca kimseyi çalımlamıyor. Diğer yandan Son Heung-Min'in Puskas ödülü kazandıran golünü düşününce Rafa Silva'ya da haksızlık etmemek lazım. Belki de yıl sonunda, haftanın golünden daha fazlasını elde edecek. O zaman da kimse dönüp "Yılın golünün atıldığı haftada gittin kimsenin hatırlamadığın golü koydun" demesin diye önlemimizi aldık.
Benfica da bu bloga en son haftanın golüyle konuk olduğunda daha dünyada Covid-19 pandemisi yoktu. Porto Taremi'yi, Luis Diaz'ı ve daha fazlasını buraya sokarken; Benfica en son Carlos Vinicius ile uğradı buraya.
Devamı daim olsun, severiz Benfica'yı...












