Çarşamba, Mart 2

Sporcu Karizması


Rusya - Ukrayna savaşı hakkında iki kutuptan birini tercih edebilirsiniz. Bu konu hakkında zaten uzun uzun konuşacağız gibi...

Fakat esas meseleyi bir kenara bırakırsak; gerçekten sporcuların bu dünyada çok önemli bir gücü yok mu?

Son olarak Milan-Inter derbisi öncesi Andrei Shevchenko dev ekrandan stadyuma bağlandı. Tüm stadyum, Milanlılar, ezeli rakibinin taraftarları, sahada onu izleyerek büyüyen futbolcular ve televizyon başındaki milyonlarca insan onu pür dikkat dinledi.

Gerçi biraz 1984 tarzı bir kare gibi duruyor ama olsun. Belki de etkileyici olan kısmını da oradan almıştır. Bir politikacının, çok yüksek oylar almış bir devlet başkanının, çok zengin bir iş insanının, hatta (spora benzer kültürel bir alan olduğu için) çok sevilen bir sanatçının bile bunu başarması kolay değil gibi geliyor bana. 

Bu sadece sporculara özgü bir karizma, onlara yüklenmiş bir güç.

Yine de bu işin zirve noktası, ülkesindeki savaşı durduran Didier Drogba'dır. Onu anmadan da geçmek olmaz. Bakalım bu savaşın Drogba'sı kim olacak? Yani inşallah biri olur ve tez zamanda çıkar ortaya...

Cumartesi, Şubat 19

Mahur Beste


- Asıl hedefi göremiyorlar. Sadece Abdülhamit ile meşgul oluyorlar. Onu yıkmak, onu devirmmekten başka bir şey düşünmüyorlar. Abdülhamit tek adam... Beride otuz milyon adam var...

- İyi ama bu tek adam, bu otuz milyona göz açtırmıyor. Bütün hayat hakkını gaspetmiş...

- Orası doğru. Kimse itiraz edemez. Hepimiz onun nasıl bu memleketi yıktığını biliyoruz. Fakat mesele o değil. Mesele bu hürriyet aşkının, bu istibdat düşmanlığının asıl düşünülmesi lazım geleni unutturmuş görünmesinde. Hepimiz Abdülhamit ile meşgulüz. Sarayın etrafındaki beş on kişi hariç, ordu, memur, halk, herkes, sabah akşam onu düşünüyor. Onun fenalıklarını saya saya cezbeye geliyoruz. Bu, Kadiri zikri gibi bir şey oldu.

Memlekette iki ses var: "Padişahım çok yaşa!" "Kahrolsun Abdülhamit!" İyi ama, sade bununla iş çıkmaz. Farz edelim bu adam ortadan yok oldu, onu devirdik, saltanatı bıraktı, yahut öldü; o zaman ne yapacaklar? Abdülhamit gitti, biz işimizi gördük, artık bize ihtiyaç kalmadı, Allahaısmarladık, demeyecekler ya… Her şey gösteriyor ki, Abdülhamit’in hakikî halefi tav’en veya kerhen bu cemiyet olacaktır. Onlar iş başına geçecekler; o zaman ne olacak?

 – Hele bir kere o gitsin de… 

– İşte tam onların ağzıyla konuştun. Hele bir o gitsin… Hele bir sabah olsun… Biz sanıyoruz ki bütün fenalıklar sadece ondandır. Halbuki değil; fenalık daha derin, daha köklü. Abdülhamit gibi bir ifriti doğuracak kadar büyük. İyice yerleşmiş. Abdülhamit nedir? Senin, benim gibi bir insan. Yalnız bizden biraz başka türlü. Abdülmecit’in oğlu olmayıp da benim oğlum olsaydı hiç de fena adam olmazdı. Biraz vehimli, korkak. Orta halli bir marangoz. Titiz, dikkatli, küçük şeylerin üzerinde durmaktan hoşlanan bir adam. Saraydan çıkar şu adamı, şöyle orta halli bir eve koy: muhakkak her akşam kalemden gelir gelmez soyunup dökünüp mutfağa girecek, yahut da elinde keser, tahtaboş tamir edecekti. Terliklerini, takyesini giymiş ve Abdülhamit Bey… Rütbesine göre Beyefendi, yahut Saadetlû Abdülhamit Paşa hazretleri. Sabahleyin İkdam gazetesini penceresinin önünde okuyor. Evden çıkarken mutfağın ateşine dikkat etmesini, çocuklarını sokağa salıvermemesini karısına sıkı sıkı tembih ediyor. Eve dönünce bir fırsatını bulup teker teker bütün ev halkından günün olup bitenini soruyor. Yatarken sokak kapısını kendi eliyle kapatıyor, karyolasının altına bakmadan yatağına girmiyor. Bu adam tesadüfün şevkiyle hükümdar olmuş. Olmasa iyi olurdu, fakat olmuş … Küçük, miskin yaratılışı, bütün bir millete nefes aldırmıyor. Bütün talihsizliğimiz bundan mı ibaret?… 

Keşke bu kadar olsa… Mesele bu kadar olsaydı da biz Abdülaziz devrinde mesut olsaydık… Babalarımız Abdülmecit devrinde rahat etselerdi. Dedelerimiz Mahmut zamanını iyi geçirmiş olsalardı… O zaman çocuklarımızın gelecek devirde daha mesut olacaklarını düşünebilirdik… Tek tek al; ne Abdülhamit babasına, ne Aziz kardeşine benzer; birisi vehimli, hilekâr, fakat sebat sahibi, çalışkan; öbürü zalim ve deli, müsrif ve iradesiz

Cuma, Şubat 18

Golo #22

İşlerimizin yoğunluğu nedeniyle hem bloga hem de Portekiz Ligi'ne biraz ara vermiştik. Blogu hareketlendirdik, sıra Portekiz Ligi'nde...

Gerçi bu boşluk gibi gözüken zamanda ligi takibe devam ettik. O konuda kimsenin sıkıntısı olmasın. Fakat yorumlarımızı buraya aktaramadık. Ayrıca yılbaşından sonra fikstürün de çok fazla sıkışması, hakkaniyetli değerlendirmeler yapmayı da zorlaştırdı.

22. hafta ile beraber yeniden serimize devam edebiliriz. 18 takımın 11'i, bu hafta ya hiç gol atamadı ya da tek gol buldu. Gollerin bir kısmı penaltı veya duran top organizasyonuydu. Haliyle haftanın golü de bir duran toptan geldi.

Braga, kendi sahasında oynadığı Paços de Ferreira karşılaşmasının ilk yarısını 1-0 geride kapadı. Öne geçmiş bir Paços karşısında gol aramak, ligin en zor işlerinden biri. Braga da oldukça zorlandı. Fakat 67. dakikada aradığı golü, kaptanının sihirli ayağıyla buldu.

27 yaşındaki Ricardo Horta, bu sezon en verimli dönemini yaşıyor. Daha önce ligde en golcü sezonu 2019-20'ydi. 33 maçta 12 gol kaydetmişti. Bu sezon ise Paços maçına kadar  11 gol atmıştı. Yani rekor an meselesiydi.

Maçın 67. dakikada kazanılan serbest vuruşu filelere yolladı. Serbest vuruş golleri zaten estetik olarak bir adım öndedir ama bu gol türdeşlerinden de ayrılacak güzellikte. Öncelikle mesafe çok uzak. İkinci  detay olarak topun gidiş yönü ve hızı muazzam. Son olarak da topun filelerle buluştuğu yer (tam 90) pastanın üzerindeki krema...

Aynı zamanda maçta beraberliği yakalaması da önemli. Bir de kariyer rekorunu egale etmesini eklersek,  Horta için kusursuz bir andı...

Fakat bitti mi? Bitmedi! Horta maçın son dakikasında bir gol daha attı ve takımına galibiyeti getirdi.  Kariyer rekorunu da kırdı. Onun için muazzam bir hafta sonu oldu... Gol krallığı yarışında üçüncü sırada ama ikinci sıradaki Luis Diaz, lige veda etti. Bakalım Horta sezonu kaç golle tamamlayacak?

Geç gelen edit: Bu gol; Şubat ayının en iyi golü seçildi.

GOLO #15

GOLO #14 GOLO #13

GOLO # 12 GOLO #11

GOLO #9 GOLO #8  

GOLO #7 GOLO #6 

GOLO #4 GOLO #2

Perşembe, Şubat 17

Etienne!

Bir bağımsız sinema örneği...

Bağımsız filmlere genel olarak hoş gözle bakarız, eksiklerini görmezden geliriz, çoğu zaman da çok severiz ama bu film biraz sıkıntılı. Yetersiz oyunculuklara, düşük bir görüntü kalitesine, çok da ilgi çekici olmayan bir senaryoya sahip. Fakat aşırı şekilde insanı duygulandıran bir konusu var.

Asosyal, sessiz, içine kapanık bir tip olan Richard'ın hayattaki tek arkadaşı evinde beslediği hamsteri Etienne'dir. Fakat Richard, zaten hayatında birçok dertle uğraşırken, bir de üzerine Etienne'in tedavisi mümkün olmayan bir kanser türüne yakalandığını öğrenir. Kendisi çok üzülür ama bir yandan da sevgili dostunun son günlerini doğada geçirmesini arzular. Yani onunla yolları ayıracaktır. Önce bir yolculuğa çıkarlar. Bisiklet üzerinde uzun bir yolculuk yaparlar, şehir şehir dolaşırlar. Sonrasında da Richard, Etienne'i doğaya bırakır.

Hayvan seven, evinde bir hayvanla dostluk kurmuş herkes için hüzünlü bir film. Nedense türü komedi olarak geçiyor. Oysa 90 dakikalık filmde birkaç espri dışında komediye dair bir unsur göstermek kolay değil. Oysa gözler sık sık buğulandı... İzlemeye değer mi emin değilim ama izleyince de bir duygu aktarımı sağlanıyor.

Bu arada soundtrack açısından çok zengin ve başarılı bir film olduğunu eklemek lazım. Belki de filmin tek artısı.

Öte yandan spoiler vermek istemem ama vermeden de duramıyorum. Zaten kolay kolay izlenecek bir film de değil. O nedenle kimse "Neden spoiler verdin be insafsız adam" demez. Bu hüzünlü filmin sonu Korkusuz Korkak'a bağlanıyor. Sevinelim mi üzülelim mi bilemiyoruz ama içimizin parçalandığı 70-75 dakika için garip duygular besliyoruz.

Çarşamba, Şubat 16

Yolun Devamı İstanbul Olur Mu?

Avrupa Ligi'nin son 16 turundaki eşleşmelerden biri Borussia Dortmund - Rangers...

Kağıt üzerinde sıradan bir eşleşme gibi duruyor. Mesela Barcelona - Napoli gibi ışıltılı değil. Lazio -Porto gibi dengeli de durmuyor. B.Dortmund biraz daha ağır basıyor. Yine de belli olmaz tabi. Fakat  bültende, izlenecek daha iyi eşleşmeler olabilir. 

Fakat nostalji bakımından zengin bir eşleşme. Hatta belki de diğer eşleşmelerin yanında en 'tarihi' eşleşme olabilir. Bir arka planı var. Bu iki takım Avrupa kupalarında sık sık eşleştiler. Daha önce üç farklı turnuvada dört kere rakip oldular, sekiz kez maç yaptılar.  İlk iki eşleşmede Rangers turladı, üçüncüsü 1995 Şampiyonlar Ligi gruplarına denk geldi. İki maç berabere bitti, Rangers elendi, Borussia Dortmund tur atladı.

Sonuncusu ise 1999'da...Bizim için önemli olan kısmı da burası.

Kasım ayında oynanan ilk maçı Rangers kendi sahasında 2-0 kazanıyor. İki takımda da tanıdık isimler var. Rangers'ta; daha sonra Beşiktaş'a gelecek Norveçli kaleci Thomas Myhre, Borussia'da ise daha sonra Fenerbahçe'ye gelecek Miroslav Stevic oynuyor. Ayrıca iki takımın teknik direktörleri de Dick Advocaat ve Michael Skibbe...

Şu an Rangers'ın başında olan Gio van Bronckhorst, o gün takımın sol beki. Bugün Dortmund'da parlayan Reyna'nın babası Claudio; bu sefer Rangers'ta...

Dortmund Aralık ayına sarkan rövanşta, Victor Ikpeba ve son dakikada Fredi Bobic'in golleriyle aynı sonucu, 2-0'ı yakalıyor. Haliyle önce uzatmalar, arından penaltılar geliyor. Ev sahibi avantajı böyle seri penaltı anlarında çok işe yarıyor. Son dakika golünde kalesinden çıkıp golde katkısı olan Lehmann, bu sefer üç penaltı birden kurtarıyor ve Dortmund, Westfallen'da turluyor...

İşte bizim için dikkat çekisi kısım burası. O akşam çıkan sonuç sayesinde, B.Dortmund Galatasaray'ın rakibi oluyor. Bahsettiğimiz organizasyon 1999-2000 sezonu UEFA Kupası. Bugünlerde Galatasaray için hayaller kurmak pek mümkün değil. Yani bu yolun sonu kupa finaline gitmez. Fakat ilginç bir tesadüfün ortasında da olabiliriz.

Galatasaray bu turda yok. Bir sonraki turda rakibini çekecek. Yine bir Dortmund - Rangers mücadelesinden sağ çıkan takım Galatasaray ile eşleşirse hoş bir durum oluşur. En azından bu yazı biraz daha değerlenir. Aksi halde pek bir önemi de kalmaz.


Salı, Şubat 15

Bakushū

Öncelikle; eğer çevri doğruysa çok şaşırdım. Türkçe, "Erken Gelen Yaz" adıyla bilinen filmin Japonca karşılığı tek kelimeymiş. Ben en azından iki üç kelimelik bir tamlama bekliyordum. Tam bizim ülkede "İsminin anlamı ne?" sorusuna verilen şiirsel ve detaylı cevaplar gibi olmuş.

Neyse; biz filme ve Japon dilinden Japon toplumuna dönelim. Yasujiro Ozu'nun "Noriko üçlemesi"nin bir filmi Bakushü. Serinin diğer parçası olan Tokyo Monogatari'yi daha önce izlemiştik. O zaman da Japon toplumuyla Türk toplumu arasında ne kadar çok benzerlik olduğunu görmüş, yazmış ve biraz da şaşırmıştık. Burada da görüşümüz değişmiyor.

Tokyo Monogatari'de daha çok Noriko'nun (Setsuko Hara) Tokyo'yu ziyaret eden anne ve babasını, onların geçmişle mücadelelerini, gelecekle ilgili düşüncelerini ve büyük şehirde yaşadıkları şokları izlemiştik. Bu sefer Noriko'ya odaklanıyoruz. Birinde yaşlıların bakışı, diğerinde gençlerin hayata karşı tavrı... Konu farklı ama içerik aynı. Tutucu, hiyerarşik, karşısındakine söz geçirmeye hevesli bir toplum portresi... Daha çok bekar Noriko'nun topluma birey olarak varlığını kabul ettirme çabasını izliyoruz ama diğer yandan da savaştan çıkan Japon toplumunun çarpık ilişkilerine göz atıyoruz.

Evlenmeyi 'başaran' kızların, bekar arkadaşlarına kendilerini üstün görmesi, evliliğin bir statü sembolüne dönüşmesi, ailenin ve hatta etrafın bu konulara çok dahil olması, 28 yaşına gelip henüz evlenmemiş olmanın bir soruna dönüşmesi... Japon toplumunun 1950'lerdeki yapısı bize çok uzak değil. Hatta şu an uzaktan takip ettiğimiz toplumdaki değişim ve o değişimin hızı çok şaşırtıcı. 

Aslında belki de Ozu, tam da bu değişimin başlangıcında filmlerini çekiyor. Değişim hikayesi, tam olarak bu üçlemeyle eş zamanlı başlamış olabilir. İkinci Dünya Savaşı'nda ağır bir tahribatla ayrılan sadece, atom bombasıyla tanışmak zorunda kalan Japon sivil halkı, siyaseti ve askeri gücü değildi belki de. Aynı zamanda ipleri elinde tutan ama toplumuna acı hediye eden ataerkil yapı da büyük bir güven kaybı yaşamış olabilir. Bu kayıp daha bireyci bir toplum talebinin hazırlığını yaratmış olsa gerek. Nariko'nun diğer arkadaşlarından ayrılması da bunun bir simgesi olarak gözükebilir.

Filme dair genel eleştiriler, üçlemenin son filmi olmasından dolayı kendini tekrar etmesinden kaynaklanıyor. Bu film üçüncü sırada ama benim için ikinciydi (İzlemediğim filmin adı; Banshun). O yüzden benzer bir sorun yaşamadım. Hatta Tokyo Monogatari'den daha çok sevdim diyebilirim. Üstelik Japon toplumun dinamiklerine biraz daha hakim olsaydık, Ozu'nun göndermelerini ve metaforlarını çok daha net bir şekilde anlayabilirdik. 

Diğer yandan tıpkı Tokyo Monogatari'de olduğu gibi dönemine göre kaliteli bir tekniği hissettik. Durağan gözüken ama kendi içinde çok şey anlatan, derdini anlatırken ne fazla aksiyona ne fazla repliğe ihtiyaç  duyan filmlerin hastasıyız...  O dönem yaşayıp izleseydik "devam" derdik ama zaten yönetmen de devam etmiş. 

Cumartesi, Ocak 15

Esneklik

 


Oyunun amacı ne? Rakip kaleye gitmek. Geçen sene Çağdaş Hoca'nın (Atan) ve Farioli'nin de geriden oyun kurarken yapmak istediği şey, rakibi kendi yarılarına çekerek arkada geniş boşluklar yaratmaktı. Günümüzde rakipler genelde sizi orta blokta karşılıyor, takım boyunu 20-25 metreye çekiyor ve boşluk vermemeye çalışıyor. Böyle yapılara karşı oynarken de enine ve dikine fazla alanınız kalmıyor. Ama rakibin hücumcularını ve savunmacılarını kendi ceza sahanıza kadar çekerseniz rakibin arkasında geniş boşluklar bulabilirsiniz. Amaç, bloklar arasındaki geçişi, rakibi üzerinize çektikten sonra hızla yapmak. 

Bunu felsefe edinen takımlar kendi kalelerinden rakip kaleye kadar bu pas örüntüsünü sağlayabiliyor mu? Bazen evet, bazen hayır. Eğer kendi yarı sahalarında topa sahip olup pas yapacaklarsa bizim için hiçbir sorun değil, sabaha kadar yapabilirler. Ben de bu oyun anlayışını zaman zaman uygulamak istiyorum ama bizim için risk teşkil ettiği yerlerde de devam ettirmiyorum. Kendi birinci bölgemizde kaptırdığımız toplarda bu kadar ısrarcı olmak bir tercih, bizim de buradaki tercimiz farklı.

Ömer Erdoğan / Socrates Kasım sayısı

Cuma, Ocak 14

Grudge Match

Klasik bir şehir efsanesidir. 1976 Oscar'ını Rocky kazanınca, Taxi Driver'ın yönetmeni Martin Scorcese hafiften bir sinirlenir ve De Niro'yu yanına alarak Raging Bull'u çeker.

Bu hikaye doğru veya yanlıştır ama gerçek olan bahsedilenler, sinema tarihinin en iyi filmlerinden ikisidir. Ve boks filmlerinin en iyi ikilisidir. De Niro zaten o yıllarda şöhretti, Godfather ve Dear Hunter gibi Oscar kazanmış iki filmde boy göstermişti. Fakat Stallone, Rocky sayesinde şöhret merdivenlerinden çıktı

Tüm bu arka planın ardından, her sinemaseverin tartışmaktan hoşlandığı bir konu vardır. Ringde Rocky mi döver yoksa Jake LaMotta mı?

Bunu görmek pek mümkün değildi ama yapımcılar 2013 yılında vizyona bir film sokmuşlar. 60'ını aşmış De Niro ve Stallone'u yeniden (biri 70, diğeri 67 yaşındayken) ringe ve beraber kamera karşısına çıkarmışlar.

Daha proje aşamasındayken dahi bunları düşününce, karşımıza hoş bir filmin geleceğini hissedebilirdik. Fakat ilginçtir, benim böyle bir projeden hiç haberim yoktu. Belki benim gözümden kaçmıştır ama yine de isminin daha çok duyulması gerekiyordu. Gerçi ABD'de gişede bekleneni verememesi de önemli bir ayrıntı...

Tabi şahane bir fikir olmasına rağmen, şahane bir filmden bahsedemeyiz. Bazı sahneler bilgisayarda hazırlanmış gibiydi. İki ustanın yanındaki yırtık menajer Kevin Hart, izlediğim en zayıf Kevin Hart'tı. Kim Basinger ve Alan Arkin güzel renk katmışlar. De Niro'nun oğlunu oynayan Jon Berthal, mimiklerini, duruşunu ve hatta mizacını De Niro'ya çok iyi benzetmiş. Hiç yadırgamadık.

Filmde Rocky esintileri çok daha fazla. Harika bir mezbaha sahnesi var. Bir boks salonunda duvarda Rocky posteri görüyoruz. Hikaye de Rocky'nin hikayesini andırıyor. En sonda da Mike Tyson ve Evander Holyfield'ı görüyoruz.

Grudge Match'ı izlediğim akşam, diğer alternatifim I am not Madam Bovary isimli bir Çin filmiydi. Belki ikincisi daha kalitelidir ama günün sonunda yanlış karar vermediğimi düşünüyorum. Fena zaman geçmedi.

Perşembe, Ocak 13

Krallık Sezonu

 


Umut Bulut, 2016 yazında Galatasaray'dan adeta kovularak gönderildiğinde 32 yaşındaydı. Fakat halen iyi oyuncuydu. Galatasaray'da belli sürede görev alabilecek durumdaydı. Taraftar gazına geldi, fatura ona çıktı. Hatta o giderken bazı Galatasaray taraftarları onun hakkında "1.Lig'de bile oynayamaz" diyordu.

Yeni futbol çağında taraftarları ve sosyal medyayı pek dinlememek gerekiyor. Tabi ki Umut, Galatasaray seviyesinde kalmadı. Çok yıpranmıştı. Fakat devamında hep Süper Lig'deydi. Geçen sezon tarihe geçti ve Süper Lig'de en çok maça çıkan oyuncu unvanını eline geçirdi.

2017-18 sezonunda Kayserispor gibi bir takımla 14 gol imza attı. O sezon Galatasaray'da Gomis gerçeği vardı ama devamındaki üç sezonda, sarı-kırmızılı takımda 14 gole ulaşan tek bir oyuncu dahi olmadı. Bu sezon da pek olacak gibi durmuyor.

Neyse artık olan oldu Umut da yaşlandı. O artık 1.Lig oyuncusu. Kariyerine en üst seviyeden başladığı için, 38 yaşında ilk kez 1.Lig'in havasını soluyor. Ve halen gol atıyor.

18 maç 11 gol... Son 11 maçta 9 gol... Şu anda gol krallığı listesinin ilk sırasında. 1.Lig'i eskisi kadar sıkı takip edemiyorum ama Umut sayesinde bir gözüm Eyüpspor maçlarında. Bu sezondan tek beklentim de Umut Bulut'un sezonu gol kralı olarak bitirmesi. Bu kariyere öyle bir son yakışır. Ve belki de Eyüpspor Süper Lig'e çıkarsa, o da (Paixao gibi) bir Süper Lig sezonu daha yaşayarak bırakabilir.

Oralara daha çok var. Önce krallık tacı... Bu sessizce işini yapan çalışkan adama bu yakışır.

Çarşamba, Ocak 12

The Last Dance

NBA'i çok yakından takip etmiyorum. Tabi ki sonuçları, şampiyonları, tarihini, figürlerini biliyorum. Fakat detaylara hakim değilim. Haliyle detaylardan ve az bilinen bilgilerden beslenen bir yazı veya dokuman beni tatmin etmeye yeterde artar bile. Bir NBA aşığının "Ne var bunda be, biliyoruz bunu" dediği bir bilgi, benim şaşırmama yetebilir. O nedenle birçok insanın bayılarak izlediği The Last Dance'den beklentim çok yüksekti. 

2020 yılının ilk yarısına damga vuran kapanma dönemi, herkesin psikolojisini allak bullak etmişti. Haliyle evde otururken boşluğa böyle bir belgeselin düşmesi çölde vaha gibiydi.

Fakat benim izlemem bir sonraki karantina dönemine denk geldi. 2020'i, 2021'e bağlayan günlerde... Bir yandan spor müsabakaları devam ederken, diğer yandan yeni diziler, filmler gelirken artık The Last Dance'e muhtaç değildik.

Aslında tüm yanılgım; isimden ve mottodan başladı. The Last Dance, efsane takımın ve kadronun son sezonuna taktığı isimdi. Tanıtım yazılarında da "Bulls'un soyunma odasına, idmanlarına, maçlarına tam erişim hakkı olan bir görevlinin çektiği kayıtlardan oluşan belgesel" ifadeleri yer alıyordu. Haliyle ben o sezonun belgeseli olacağını düşünmüştüm. Yani teşbihte hata olmaz ama biraz Eski Açık Sarı Desene ekolünden bir yapım bekliyordum.

Oysa Bulls'un tarihe damga vuran tüm sezonlarını anlatan bir belgeselmiş. Bu kötü mü? Değil tabi. Fakat iş bir yerden sonra Jordan üzerinde yoğunlaşınca benim canım sıkılmaya başladı. Pippen, Rodman, Kukoc, Jackson gibi karakterlere de eğildik. Onların hayatlarını öğrendik. Onların görüşlerini dinledik. Fakat hepsi bir yerde Jordan'a bağlandı. Mesela Kukoc gibi bir figürün kıyıda köşede kalması beni üzdü. Hatta Hırvat oyuncunun daha sonrasında, "Keşke Krause de hikayeyi kendi bakış açısıyla anlatsaydı" eleştirisi çok yerindeydi. Tabi ki Krause 2017 yılında vefat ettiği için bu zor bir kısımdı. Fakat hem belgesel çalışmalarına 2016'da başlandığını unutmayalım. Onu da geçtim; Krause belgeselin içinde olmasa bile, daha iyi anılabilirdi. Onu karikatürize etmek, tarihin en iyi takımını kuran bir genel menajere saygısızlıktı. Daha da önemlisi bir belgeselin en önemli özelliği 'tarafsızlık' ilkesinin ihlali gibiydi.

Arşiv kayıtlarıyla, ulaştığı kişilerle ve Jordan'ı ikna etmesi sayesinde çok güçlü bir projeye dönüşen yapım, işin içine girdikten sonra promosyon çalışmasına dönmüş gibiydi. Benzer bir eleştiri daha sonrasında Pippen'dan da gelmişti zaten. Üstelik Netflix de zaman zaman, Jordan'ı Ürdün diye çevirmeyi ihmal etmeyerek not düşürmeden yardımcı oldu!

Jordan, bana göre NBA tarihin en büyük oyuncusu. Fakat en büyük olması, onu çok sevdiğim anlamına gelmiyor. Tarafsız bir noktadaydım ona karşı. Fakat bu belgeselle, eksiye doğruya yönelmeye başladım. Yani bende, amaçlanandan daha ters bir etki yarattı. Başta Krause ile yaşadıkları ve ona yaptıkları, diğer insanlara karşı tutumları, aşırı takıntılı halleri, kendine motivasyon yaratma biçimleri beni ondan soğutmaya yetti.

Muhakkak böylesine büyük sporcuların dominant karakterler olması şaşılacak durum değil. Hatta olağan akışa uygun. Biraz sert, biraz antipatik, biraz rahatsız edici ama bütüne vurunca tamamen baskın... Fakat Jordan, bu karakterini parlatmayı da sevmiş gibi. Olduğundan daha fazla 'rahatsız edici' karaktere dönüşmek istemiş, kendini öyle anlatmayı seçmiş. İşte bu kırmızı çizgi, ona olan duygularımı değiştirdi.

Öte yandan işin mutfak kısmı etkileyici ve ilham verici. Esasında karışık duran bu anlatıyı bütünleştirmek çok önemli bir başarı. 1997-98 sezonu her bölümde yavaş yavaş ilerlerken, aynı anda hem o takımın geçmiş sezonlarına bir flashback atılıyor, hem de her bölümde o takımın bir üyesi daha yakından tanıtılıyor. Tüm bu akışı, anlamlı bir hale getirmek, bir araya getirmek çok sağlam bir kurgu çalışması gerektiriyor. Tabi bir de arşiv çalışması var ki, orası zaten belgeselin (veya dizinin) alametifarikası. 10 bölüm içinde toplam 106 kişiye mikrofon uzatılması da ayrı bir başarı.

Zaten güçlü bir yapım olduğunu kabul ediyoruz. Başarısız olduğunu iddia etmek de zor. Fakat kamuoyunda yarattığı heyecan bana uğramadı. Oysa beni etkilemek çok daha kolay olurdu. Yine de izlediğime pişman olmadım tabi ki. Spor belgeselleri arasında "iyiler" arasında yer alacaktır.

Herhalde Jordan'ı ve The Last Dance'i anlatan en güçlü şey, henüz doğrulanmayan bir şehir efsanesi. Rivayete göre ilk yıllarda belgeseli çekmek için Jordan'ı ikna etmek pek mümkün olmuyor. Yapım ekibi bunun için çok uğraşıyor ama yıllarca olumlu bir geri dönüş alamıyor. Tam artık umutlar suya düşmüşken, 2016 yılında LeBron James, Cavaliers ile NBA şampiyonluğuna uzanıyor. O şampiyonluktan hemen sonra yapım ekibine bir telefon geliyor. Arayan Jordan, ekibe şöyle diyor: Hadi yapalım!

Yalan da olsa güzel hikaye. Jordan'ı anlatmaya, belgeselde gördüğümüz Jordan'ı tamamlamaya müsait bir anekdot.

Bir de şunu bir kez daha anladık ki; iyi bir kadronuz varsa ve maç öncesinde Sirus çalıyorsa, kazanma ihtimaliniz çok yüksektir.

Pazar, Ocak 9

Tersine Dünya

Brezilya'dan Portekiz'e, oradan da kıtaya dağılan futbolculara aşinayız. Fakat son dönemde tersine bir göç hamlesi var. Portekizli teknik direktörler, Brezilya'nın yolunu tutuyor. Üstelik son üç Libertadores'i de Portekizli hocaların çalıştırdığı Brezilya takımları kazandı.

Jorge Jesus (Flamengo) ve Abel Ferreira'dan (Palmeiras) sonra Paulo Sousa da güneye uçtu. Flamengo, takımı ona emanet etti. Hatta listedeki diğer isimlerden biri eski antrenörleri Jorge Jesus'tu ama son karar Paulo Sousa oldu.

Ayrıca tam da bugünlerde Carlos Carvalhal de A.Miniero'nun gündemine girdi ama Beşiktaş'ın eski hocası Braga'da kalmayı tercih etti.

Portekiz'in menajer ağı çok kuvvetli. Oyuncu konusundaki başarılarında, bundan faydalanıyorlar. Fakat özellikle Mourinho sonrası, aşırı sayıda teknik direktör ihracına başladılar. Türkiye'de bundan nasiplendi.

Biz genel olarak futbolu bilmediklerini düşünüyoruz ama dünya Portekiz'e açık. Paulo Sousa da Brezilya'nın yolunu Polonya Milli Takımı üzerinden tuttu. Yine de Brezilya Ligi'nin onları değil de onların ligi tercih etmeleri şaşırtıcı geliyor. Alışık değiliz.

Bu arada futbolculuk döneminde uzun saçları ve güçlü fiziğiyle kızılderili şefi gibi duran Paulo Sousa'nın şu anda emeklilik bekleyen fizik öğretmenine dönüşmesi de üzücü...




Cumartesi, Ocak 8

Latin Amerika'nın Kesik Damarları

Eduardo Galeano'nun kalemine laf söylemek kolay değil, haddimiz de değil.

Latin Amerika'nın Kesik Damarları, onun kaleminden çıktığı çok belirgin olan bir kitap. Anlatımı ne sıkıcı, ne boğucu, ne düz, ne yapay, ne didaktik, ne mesaj kaygılı. Tam Galeano'ya göre. 500 yıldır bildiğimiz hikayeyi anlatıyor önce. Bunu yaparken, kafanızda yeni dünyalar kurmamızı sağlıyor. Hikayeler anlatıyor, müthiş betimlemeler ile manzarayı önümüze sunuyor.

Yazar, bir politik kitabın farklı bir dille de yazılabileceğini iddia ediyor. Bunu zaten kendisi de vurguluyor. Sonra da iddiasını gerçeğe dönüştürüyor. Sosyologlar, tarihçiler, siyaset bilimcileri gibi yazmıyor satırlarını. Belki de etkileyici olmasının altında bu yatıyor. Alışılmışın dışına çıkıyor, geniş kitlelere ulaşabilme ihtimalini doğuruyor. Diğer yandan çoğunluğa oynamıyor, slogancı bir coşkuya da kapılmıyor. Kitap, anlattıklarından ziyade anlatımıyla büyülüyor.

Tabi ki tespitler ve çözüm önerileri de işin içine giriyor. Bu noktada yazarın beslendiği sol geleneğin ağırlıkta olması kaçınılmazdı. Çözümlerde sıkıntı yok ama üstad tespit işinde 'Dış mihraklar' kısmını biraz fazla kullanıyor. Yine de diyecek lafımız olmaz. Onun ülkesi, onun coğrafyası, onun tarihi. Haksız da değildir. Ama toplumsal öz eleştiri kısmı eksik kalıyor.

Belki de biz bunu istiyorduk. Zira kilometrelerce uzakta olsak da, yaşanmışlıklar üzerinden ortaklıklar kurmamız çok kolay oluyor. Bu da bize ister istemez, satırları arasında gezinirken "Hayır öyle değil, böyle" deme lüksünü bize tanıyor. Gerçi Galeano da sonrasında kitabı ile arasına mesafe koymuş. İlk olarak 31 yaşındayken yazmış, sonrasında gelişmeler yaşandıkça içerik güncellenmiş ama yazar yıllar sonra "Ben olsam tekrar okumazdım" demiş. Anlamak mümkün.

Bazen o kadar bilindik hikayeler, gerçekler, veya istatistikler veriyor ki, daha önce benzerlerini okuduğumuz kitaplardan farkını sorguluyoruz. Tam bu noktada Raimondo Luraghi'nin Sömrügecilik Tarihi kitabını önerebilirim. Fakat sonradan düşününce; Galeano gibi bir şöhretin elinden çıkan kitabın, doğru yere daha çok ulaşacağını düşünüyorum. En azından buna inanıyorum. Belki de Güney Amerika'da olanları bilmeyen Kuzey Amerika ve Avrupalılar, Galeano sayesinde ufak da olsa bir aydınlanma yaşarlar. Ya da bu sadece bir züğürt tesellisidir.

Diğer yandan Hugo Chavez'in Barack Obama'ya hediye ettiği kitap olması, onu apayrı bir yere koyuyor. Amacına ulaşmış mıdır bilinmez ama amacına ulaşmanın en sembolik görüntüsünü yaşatmış. Zaten satış rakamları da çok iyi gitmiş kitabın. Baktığımız zaman 'güney' cephesinde yeni bir şey yok ama olsun. Belki bir gün olur.

Cuma, Ocak 7

Çalışma

"Top hangi yönden gelirse gelsin yüksek toplarda tek ayakla sıçrama, tek ayağa yük bindirme anlayışına karşıyım. Kalecinin her iki ayağı ile sıçrayabilecek seviyeye gelmesi lazım. Bunu deneyerek de gözlemledim. Eğer tek ayakla sıçrarsanız o ayak doğal olarak daha güçlü olur; işlev gören ayak olarak beyin de onu o şekilde algılar.

Diyelim sol bacağınızla sıçramaya alışmışsınız... Sağa gelen bir topta sol bacağınızı iterseniz yine kurtarabilirsiniz ama daha uzağa giden bir top için diğer bacağınızdan da destek alarak plonjon yapmanız gerekir. Biz bunu Taffarel'e fark ettirmeden giderebilmek için çalıştırmadığı ayağa ağırlık verdik. 'Tanır'nın eli' dediğimiz, Henry'nin kafasındaki kurtarışta da eskiden zayıf olan ayağının üzerinden uzanır hatta. Belki tesadüf, belki de çalışmaların katkısıydı."

Eser Özaltındere / Socrates Kasım

Perşembe, Ocak 6

Kelebekler

 


Kelebekler, hayatımıza ilk olarak büyük bir beklentiyle girdi. Zira daha vizyonda yerini almadan, Sundance Festivali'nde ödülü cebine koymuştu. Haliyle beklentisi yüksek bir filmin, Türkiye seyircisinde yaratacağı tahribatı da az çok tahmin edebiliyordum.

Türkiye'deki sinema izleyicisini, sadece 'sanat ve festival filmi izleyenler' olarak düşünemeyiz. Devamlı sinemaya giden ama çıtasını çok fazla yukarı çıkarmayan bir kitle de mevcut. Ve oldukça da kalabalıklar. Onlar olmasa Düğün Dernek veya Ayla gibi filmler nasıl rekor kıracak?

Kelebekler, bu seyirci tarafından eleştirildi. Bunu anlayabilirdik. Fakat acımasız eleştirilerin biraz daha 'beğenileri yüksek' kesimden geldiğini gördük. Esasında bu da çok şaşırtmadı.

Yine de benim için en iyi Tolga Karaçelik filmi değil. Halen Sarmaşık, tartışmasız bir liderliğe sahip. Fakat Kelebek'e yapılan acımasız eleştiriler beklentiyi çok düşürünce, keyifle izlenen bir film çıktı karşımıza. Gişe Memuru'nun da önüne geçti.

Öncelikle kurgusu ve genel anlatım tarzıyla sıkıntısı olmayan bir film. Güzel akıyor. Absürd komedi ile sınırlamak haksızlık olur. Biraz daha fazlası mevcut. Bir komedi filmi değil zaten. Bir yol filmi mi bir aile filmi mi? Nasıl sınıflandırılacağı pek önemli değil. Karaçelik röportajlarında daha çok 'aile' vurgusu yapıyordu. Fakat ne olursa olsun, kesinlikle 'alakasız' bir film değil.

Büyük şehirlerde yaşayan üç kardeşin (Cemal, Kenan, Suzan), unuttukları veya unutmaya çalıştıkları ama çocukluklarından beri hiç uğramadıkları kırsala dönmeleri filmin ana konusu. Bu konu bize bir çatışmanın işaretini veriyor.

Hayatlarında birçok sorun ve soru olan bu kardeşler, sorularına o kadar olanaklı bir yaşamın içinde cevap bulamamışlardır. Fakat esas sorun onların geçmişinde saklıydı. Geçmişten kaçarak kurdukları yaşam, sağlam temeller üzerine inşa edilmemişti. Geçmişe, kırsala ve birbirlerine dönmek de en azından filmin başında, onlar için bir alternatif gibi durmuyordu.

Fakat babalarının hastalığı, hiç istemedikleri bir şekilde bir araya gelmelerine ve köylerine gitmelerine neden oluyor Tabi ki hem film bizi hem de köy de onları 'ulvi cevaplarla' karşılamıyor. Hatta tam tersi, absürdlük akıyor. Yağmur duasına çıkmak istemeyen imam, patlayan tavuklar ve tabi ki kelebekler gibi olağanüstü durumlar, oldukça normal bir şekilde yaşanıyor. 

"Bu sahnelere ne gerek vardı" eleştirileri duyunca çok şaşırdım, zira bu sahneler yönetmenin (Tolga Karaçelik) temelini kurmak istediği çatışmanın temelleri. Şehirden gelen çocukların, köydeki yaşama duyacağı şaşkınlıklar, hikayenin sadece bir parçası. Tabi ki her köyde tavuklar patlamıyor. Hatta hiçbir köyde patlamıyor. Fakat köy halkının buna adapte olması ama şehirden gelen çocukların hem oraya hem de kendi yaşam alanlarına adapte olamaması önemli bir detay. Bir de zaten filmin kendine has bir mizahı olmalıydı.

Geçmişi unutan, geçmişinden kaçan bir ve yeni bir ilişki ağı kuramayan çocukların imdadına babanın ölümü yetişiyor. Babayı geride bırakmaları kolay olsa da, onun ölümü olmadan yeni bir şey kuramıyorlar.

Bu bağlamda film keyif verici bir şekilde ilerliyor. Fakat ufak eksikleri de yok değil. Mesela kardeşler  çok keskin bir şekilde tasvir edilemiyor. '90'lar kuşağı'ndan olduklarını anladığımız birkaç sahne var. Suzan'ın Nazan Öncel'den Gidelim Buralardan açarak dans ettiği sahne gibi. Ne kadar Nazan Öncel seven biri olsam da, o sahneyi sevemedim. Oysa filmi sevmeyenler bile o sahneye bayılmış. Sanırım toplumda var olan '90'lar nostaljisi'ne hizmet ederek, karakterler ile izleyicinin özdeşleşmesine neden oldu ve yine bir "90'lar güzeldi, sonra bozuldu" hissiyatına katkı sağladı. 

Yine Suzan'ın pavyonda birdenbire küfürler saydırdığı sahne de ilginçti. Komikti ama hem orada, hem de diğer çoğu sahnede kardeşleri tanımamız çok kolay olmuyor. Hayatlarına dair belli başlı bilgilerimiz var. Mesleklerini, tarzlarını biliyoruz ama iç dünyaları çok iyi tasvir edilmemiş. Bu da Suzan'ın küfürlerine gülmemize ama bir yerden sonra "Neden böyle oldu şimdi" dememizi sağladı. Tabi ki nedenini olay örgüsü sayesinde anlıyoruz ama Suzan geçekten böyle bir karakter mi, yoksa anlık bir tepkisine geldik mi çözemiyoruz. Benzer durumlar diğer kardeşler için de geçerli.

Suzan'ı daha sonra mezarlıkta abilerine isyan ederken de görüyoruz. Bence Tuğçe Altuğ orada da duyguyu geçirmekte zorlanmış. Bartu Küçükçağlayan, birçok çalışmasından daha başarılı bir oyunculuk sergilese de üst seviyelerde değil. Tolga Tekin üç kardeş arasında en başarılısı. Fakat filmi sırtlayanlar diğer oyuncular. Serkan Keskin, Hakan Karsak, Gülçün Kültür Şahin çok iyiler...

Diğer yandan filmin sonu (yani Ercan Kesal'ın çoban rolünde çıktığı sahne) bir mesaj verebiliyor. Bütün absürd köy yaşamına, kendini bulan kardeşlere, hatta birbiriyle olan sorunların çözümüne rağmen karşımızda, sinema açısından daha absürd bir sahne buluyoruz. Zira beklenen olmuyor çünkü bu sahne çok daha gerçekçi. Üç kardeş gibi, tüm seyirci çobanın ağzından dökülecek sihirli sözleri beklerken, bir anda gerçekle karşı karşıya kalıyoruz.

Biraz eleştirilerden bahsetsem de genel olarak sevdiğim bir film. Tekdüze ilerleyen Türk sinemasında bu tip filmler görmek çok güzel. Mesela "Amerikan filmlerin kötü bir kopyası" gibi bir eleştiri de okudum. Fakat Türk sinemasının külliyatında benzer bir film pek olmadığına göre, havuza böylesini atmak çok değerli. Ayrıca kopya mı bilmem ama kötü de değil.

İyi yanları çok ama kötü yanları da var. Ve hepsi beraber, bize yeni bir Tolga Karaçelik filmini izleme isteği veriyor. Biliyoruz ki burada eksik kalanlar bir sonrakinde tamamlanacaktır. Kusursuz olmayan ama kusursuzun kenarlarında gezen (belki de Sarmaşık ile kusursuzu da yakalaya) bir yönetmeni takip ediyoruz. Heyecan verici...

Salı, Ocak 4

Reklamlar

Özellikle ilk altı ayında evlere kapanıp bunalıma girdiğimiz 2021'yi iyi sözlerle anmak pek kolay değil. Fakat yine de bu yıl, bize yeni kazanımlar katmadı değil. 2022'den dört günü devirmişken, geri kalan yıldan bana neler kaldığını kısaca aktarayım. 

Yazının başlığı 'Reklamlar' olsa da, herhangi bir maddi kazanım yoktur. Tamamen gönül bağıyla kurulan beğenilerden yola çıkılmıştır.

1) Kukla Kabare

Kesinlikle 2021'in en güzel yeniliği oldu. Yılın ilk yarısından itibaren takip etmeye başladım. Zaten çok sevdim. Sonra Sinan Mıhçı'nın Caner Özyurt'un kanalında katılığı programa denk geldim. Dayı'yı zaten seviyorduk ama Mıhçı ayrıca sevdiğim biri oldu. İnşallah maddi yönden sıkıntı yaşamaz derken Gain'e transfer oldu. Fakat birçok kişinin yaptığının aksine hem Youtube'da önceden yaptıklarını silmedi, hem de yeni içerikler atmaya devam etti. Bu açıdan da takdirimi kazandı. Sonrasında 'Oğluş' da eklendi. Kız arkadaşım daha çok Oğluş'u sevdiğini söylüyor ama Dayı'ya daha çok gülüyor. Ben zaten halen Dayı'cıyım.

2) Benekli Ayhan

Dayı sanırım Ankaralı. Ama esas Ankaralı, Benekli Ayhan. Yılın ikinci yarısında o da şöhretini iyice perçinledi. Hakkında belgeseller bile yapıldı. Ben o dönemde biraz daha az izlemeye başladım. Zira videoları çok uzun. Karantina döneminde daha çok vakit buluyordum. Gartoncu Berkay'a Çekçek aldıkları dönem yapılan videolar çok iyiydi. Ankaragücü muhabbetleri ise zaten efsane...

3) Yargı

Her zaman Youtube'dan gitmedik, zaman zaman (hatta çoğu zaman) televizyonu da kullandık. 2020'in sonunda ve 2021'in başında dizi izlemek daha kolaydı. O dönemde Son Yaz hayatımıza girdi ama uzun soluklu olmadı. Çoğu yerli dizi gibi karman çorman bir ikinci sezon başlangıcı ile ayağına sıktı. Tam da o zamanlarda Yargı (Kanal D) çıktı. Muhteşem üç bölümün ardından, diziye tutulduk. Her Pazar izlemeye çalışıyoruz. Maalesef maç günlerinde denk gelmesi biraz sıkıntı yaratıyor. Yine de kaçan bölümleri internetten izliyorum. Dizi sona erdiğinde, hakkındaki yorumları blog'da bulabilirsiniz. Mehmet Yılmaz Ak'ın (Savcı Pars) hastasıyız.

4) Göztepe Dönercisi

Uzun zamandır yerini bildiğim, her zaman önünden geçtiğim Göztepe Dönercisi'ne 2021'de adım attım. Bunda en önemli etken Uğur Şahin, Özlem Türeci ve Fahrettin Koca! Aşının bulunması beni ve kız arkadaşımı şimdilik ikişer kez hastaneye gönderdi. Evimize çok yakın olmasa da randevularımızı Göztepe'deki hastanelerden aldık. Aşı çıkışı da yolumuzu Göztepe Dönercisi'ne çevirdik. Son dönemde fiyatlara zam gelmiş ama zaten zam gelmeyen bir yer de kalmadı. Zengin ikramları ve lezzetli eti ile tavsiye edilir. Telefon numarası yukarıda!

5) Rusya Ligi

2010'ların başında Rusya Ligi, Digitürk'te yayınlanıyordu. İzlerken sıkıldığım liglerden biriydi. Bir faciaydı. O dönemden sonra bir daha açıp bakmadım. Bu sene yeniden başladım.2021-22 sezonun ilk yarısını yakından takip ettim. Eskisinden daha kaliteli. Aradan geçen 10 senede çok fazla düşük seviye maça ve lige maruz kaldığım için Rusya Ligi'nin seviyesi artık beni rahatsız etmiyor. Bu sezon yine Zenit şampiyon olacak gibi. Sardar Azmoun'u izlemek büyük keyif. Dinamo Moskova da fena değil. Fakat benim sempatimizi kazanan FC Sochi oldu.

6) Müze Kart

İstanbul'da yaşayıp çok fazla müze gezmemiş biri olarak, 2021'in son ayında bir eyleme geçtim. Önce Müze Kart' aldık, ardından da Arkeoloji Müzesi ve Topkapı Sarayı'nı gezdik. Hedef 2022'de daha fazlasını geçekleştirmek... 60 liraya bir sene boyunca tüm Türkiye'deki çoğu müzede geçerli.  Yabancılar için ise 15 günlük kart 600 lira! Neyse ki TC vatandaşıyız! Bakalım, 2022'de listeye ne kadar müzeye eklenecek.

7) Özgürüz

Politik gündemi takip ettiğim birçok mecra var. Fakat Can Dündar'ın Youtube kanalı, modern zamana çok daha uyumlu. 50 dakikalık tartışma programlarından veya üç saat sürmesine rağmen karşısındaki konuğun cevabını almadan konuyu değiştiren televizyon kanallarından artık bıktım. Özgürüz ise fena işler yapmıyor. En azından Can Dündar'ın gündemle ilgili her gün koyduğu 2-3 dakikalık videolar tam isabet oluyor, fazlasına gerek kalmıyor.

8) Amin Maalouf

Üniversiteye girdiğim günden beri Maalouf okuma isteğim çok yüksekti ama bir türlü sıra gelmedi ve zaman bulamadım. Bu sene iki kitabıyla başlangıç yaparak kendisiyle tanıştım. Aslında ilk hedefim Semerkant'tı ama ona yine sıra gelmedi. Okuduğum iki kitap hakkında da bilgileri yakın zamanda blog'da bulursunuz.

Öte yandan kendimle ilgili bir istatistik; 2021 yılında beş kitap okuyup, 43 film izlemişim. Tabi ki az. Fakat 2020 Mart'tan bu yana kafamı sanata harcayamadım. Sosyalleşemeden bu tip şeylere kendimi veremiyorum. Sanılanın aksine, "şimdi kozamıza dönme zamanı" hiç bana göre değildi. Buna rağmen 260 günü spor yaparak geçirmişim. Herkes kültürlenirken ben cahil kaldım, herkes kilo alırken ben kilo verdim. Hatta hafta sonu sokağa çıkma yasakları olmasa 320 günü de bulurdum. 365 günlük bir sene için çok iyi. Fakat sadece 27 futbol maçı yapmış olmam üzücü. Son 10 yılın en düşük rakamı.

9) Altın Hasat çekirdekleri

Ayçekirdeğini çok seven biriyim. Fakat 2018'den beri çekirdeklere çok ciddi zamlara geldi. Piyasayı elinde tutan vasat Tadım'ın hem gramaj düşürüp hem de fiyat arttırması çok can sıktı. Zira birçok markette Tadım'dan başka marka bulmak zordu. Fakat boşluğu Altın Hasat doldurdu. Daha önce hiç adını duymamıştım. Bir gün Mopaş'ta denk geldim. 1 kilo ve yarım kiloluk paketleri, neredeyse Tadım'ın 200 gramıyla aynı fiyata sahip. Üstelik çok da güzel. Özellikle tuzlu çekirdek sevenler için öneririm, pişman olmazlar.

10) Saha İçi

Son maddeyi de kendimize ayıralım. Sanki diğerleri başkalarına aitti! Neyse; eski ev arkadaşım Sinan Yılmaz'ı birçok mecrada görmeniz mümkün. Fakat kendisi bir yandan da kendi Youtube kanalını yürütmeye çabalıyor. Bu sene yola yeni bir ekiple devam etmek zorunda kaldı. Benden de destek istedi. Euro 2020 ile başlayan yolculuğumuz devam ediyor. Süper Lig maçlarından sonra, ortada görüntü yokken konuşan iki kişi görmek isterseniz, biz de varız!