Salı, Mayıs 30

Sandıktan Değişim Çıktı




Aslında bu yazıyı ilk tur seçimlerinden sonra yazacaktım. Zira aşağıda okuyacağınız fikirlerim, cumhurbaşkanlığından ziyade milletvekili seçimleri ile şekillendi. Fakat yine de ikinci tur seçimin sonuçlarını beklemeye gerek duydum. Bir beklentim yoktu ama doğru bir analiz için yapılması gereken buydu. Gerçi oluşan haritanın ardından kazanan Kemal Kılıçdaroğlu olsaydı, yazacaklarımız çok da değişmeyecekti. Zira seçim sonuçları, içinde bir "sonuç" kelimesini barındırsa da aslında oyunun başıdır. Seçimle beraber bir kazanan çıkar ve yönetim mekanizmalarını elinde bulundurur. Fakat esas olarak toplum yapısını belirlediği için tüm sınıflar, katmanlar, gruplar için kendi gücünü fark etme zamanıdır. Yani oyun yeniden başlar ve yeni başlayacak oyunu bu seçimden çıkan kazanımlarla (veya kaybedilenlere) oynarsın. Haliyle ortada kişilerden bağımsız bir toplum gerçeği var.

Bizim gazeteci büyüklerimiz seçimlerden sonra bazı kalıpları kullanmayı çok severler. "Seçmen mesajı verdi", "Seçmen sandığı kırdı", "Sandıktan şu çıktı" benzeri manşetleri çok kullanırlar. Ben de bu geleneğe uyarak, benzer bir cümleyi taşıyorum manşete.

Recep Tayyip Erdoğan'ın, son 21 yılda artık sayısını unuttuğumuz seçim galibiyetlerine bir yenisini ekledikten sonra bu tip bir başlığı görmeyi belki de çoğunluk beklemiyordu. Son iki haftada konuştuğum muhalif seçmenlerin tamamı da artık umutsuzluğun kapısında duruyor. Yaşanan bu uzun ve karanlık dönemin seçim galibiyetiyle kapanmayacağına inanıyorlar. Onlara göre her şey aynı kaldı, aynı şekilde devam edecek...

Aslında haklılar. Zira kentsoylu, eğitimli, sekuler orta sınıfın kaygılarını giderecek bir değişim çıkmadı. Hatta sandıktan çıktığını düşündüğüm değişim; bizi çok daha kötü yerlere de götürebilir.

O yüzden en başa dönmek lazım... Yani 1999'a... 2002'ye bile değil; 1999'a...

1999 genel seçimlerinde barajı aşabilen beş parti olmuştu. Bunlardan üçü de bir koalisyona imza atmıştı. DSP, MHP ve ANAP'lı koalisyon; Fazilet Partisi ve DYP'yi iktidarın dışında bırakmış; öncesinde de seçmen CHP gibi partileri meclisten uzak tutmuştu.

Fakat 18 Nisan'da yapılan bu seçimler esnasında elinde bir enkaz bulmayan hükümet, sonrasında gerçek bir enkazla karşılaştı. 17 Ağustos depremi ülkede yeri göğü yerinden oynattı. Ardından da büyük bir ekonomik kriz geldi. Ve son olarak da Devlet Bahçeli'nin yoğun çabalarıyla erken seçime gidildi.

Bir ara vakit bulursam Türk siyasetinde yanlış anlatılan ezberlere girmek istiyorum. O ezberlerden birini kısaca analım, zira kendisi 1999'u referans alır. Ekonomik krizlerin iktidarları götüreceği söylenir. Boş tencere metaforu sık sık kullanılır ve AKP'nin yükselişi buraya bağlanır ve düşüşün de buradan geleceği düşünülür.

1999'da iktidarda bulunan üç parti 2002 seçimlerinde barajı geçemeyecek noktaya gelince bu ezber iyice kazındı siyasi zemine. Üç yılda oylar erimişti. DSP yüzde 19'dan yüzde 1.5'a gerilemişti. MHP 8'e, ANAP ise 5'e düşmüştü. Bu nokta anlaşılabilirdi. Zira sorumluluk onlardaydı ve seçmen onları cezalandırmıştı. Fakat aynı zamanda mecliste yer alan ve hükümetle alakası olmayan muhalefet partileri de bu cezadan nasibini almıştı. Fazilet Partisi zaten bölünmüştü. DYP  de barajı 0.5 puanla kaçırmıştı. Aslında kamuoyu bunu işaret etmişti. Birçok köşe yazarı, satırlarında topluma "bu eskimişlere oy vermeyin" çağrısı yapıyordu. Belki sistemli bir çalışmanın ürünüydü, belki de özellikle sola yakın köşe yazarlarının daha farklı bir adresi gösterme telaşıydı. Seçmen bunu kendi çapında uyguladı. Yine düzenin partisi olan ama 90'ların kaosunda kurumsal olarak pek yer almayan iki parti oyları toplamıştı.

1999'da mecliste olmayan iki parti, 2002'de kapıları içerden kilitlemişti. Merkez sağda yeni kurulan AKP, yeni bir parti olarak, yeni bir heyecan olarak seçmenden destek almıştı. Sadece yüzde 34 ile tek başına iktidar olmuştu. 1999'un mağlubu CHP ise yüzde 19 oyla (yani DSP'nin oyları) meclise girmişti. Böylece iki kutuplu bir siyasi iklim, sonrasındaki 20 yıla damga vuracaktı.


Bu kutuplaşama yıllar içinde giderek sıkılaştı. Araya MHP ve Kürt siyasi hareketinin partileri de girdi ama onların rolü daha çok terazinin dengesini sağlamak üzerineydi. İktidar AKP'de, ana muhalefet CHP'deydi.

Haliyle toplumda ve siyaset arenasında, özellikle de muhalifler tarafında, 1999-2002 dönemi unutularak, şöyle bir beklenti oluştu: Eğer bir gün; ne zaman olursa olsun, ister 2002'de, ister 2022'de ister 2032'de ve ne şekilde olursa olsun, ister seçimle, ister parti içi bölünmeyle, ister Erdoğan'ın emekliliği veya vefatıyla; AKP dönemi bir şekilde sona erdiğinde iktidar otomatikman diğer tarafa, yani CHP çatısına geçecekti.

İşte bu büyük bir yanılgıydı. Zira AKP, 2002'de 90'ların sosyolojisini iyi okuyarak, seçimi gerçekten kazanarak, iktidara gelmişti. Fakat CHP'nin söyleyecek ekstra bir sözü yoktu. O adeta piyangodan çıkmıştı. AKP yeni kurulan bir parti olduğu için 2002'de her türlü meclise girecekti (iktidara kavuşamayabilirdi ama meclis garantiydi) ama CHP; 1999'da mecliste olsaydı cezalandırılacaktı. Veya 1999'da ANAP dışarıda kalsaydı 2002'de meclise giren ANAP olacaktı.

ANAP örneği çok da tesadüf değil. Zira şu an CHP'nin kalesi olarak görülen bir çok yer, 1990'larda ANAP'ın kalesiydi. CHP, sosyal demokrat DSP'lilerin oylarıyla meclise girdi ama ANAP'lıların oylarıyla AKP'nin karşısına dikildi. Yani aslında CHP ve AKP; 90'ların çöplüğünü de paylaşmıştı. DYP tarafı daha bir AKP'ye kayarken, ANAP tarafı da daha bir CHP'ye geçmişti.

Benzer bir durum milliyetçi kesim için de geçerliydi. Türkiye'deki en yaygın ideolojilerden biri olan milliyetçiliği yüzde 12 civarlarında gezinen MHP'ye sıkıştırmak haksızlık olur. Esasında AKP, ilk başta mukaddesatçı milliyetçilerden uzak durdu. Atatürkçü, İttihatçı, ulusalcı milliyetçiler ise zaten teşne oldukları CHP içinde yer buldu. Bu dönemde MHP, şimdinin yaygın sloganı "üçüncü yol"u benimsemişti kendine. Fakat sonraki yıllarda (2014) AKP-MHP ile yakınlaşması ile kanatların paylaşımı bir kez daha tamamlandı.

İşte CHP çatısında buluşan muhaliflerin sarıldıkları "iktidar öyle veya böyle, bir zaman sonra bize gelecek" fikri buralarda geçersiz kalmaya başladı. Fakat bu da bir türlü görülemedi. AKP'nin MHP'yi yutacağı düşünüldü. Aslında 2018 seçimlerine kadar ben de böyle düşünmüştüm ama MHP'nin köklü yapısını fazla hafife almışız. Yine de 2018'den beri benim görmeye başladığım gerçek, son beş yıldır yapılan siyasi analizlerin önemli bir kısmında pek karşımıza çıkmıyor. Tabi burada MHP'yi deviremeyen ve onu geçemeyen o kanadın bir diğer partisinden (İYİP) bahsetmek gerekebilir ama şu an değil.

Aslında 22 yılı anlatmak kolay değil ve şu an buna da gerek yok. Ortada yeni bir harita var ve onu okumaya başlamalıyız. Yine de şunun altını çizelim. Tesadüflerle ve zoraki hamlelerle oluşan kutuplar; aslında sandığımız kadar sıkı değildi...

Yakın dönem

Erdoğan, ilk yıllarındaki seçim zaferlerini tek başına (veya partisiyle diyelim ama partiyi Davutoğlu'na teslim eder etmez bile sallanmıştı) kazanırken, sonrasında artık bir destek bulmaya zorunlu kaldı. En sadık destek MHP'den geldi. 2015'ten beri beraberler. Bir zamanlar MHP ile beraber muhalefet ateşini yakanlar o birlikteliğin nedenini anlamlandıramadı. Hatta "Devlet Bahçeli'nin kasedi var" gibi söylemleri dolaşıma soktular. Oysa baktığımız zaman MHP, bir iktidar desteğinden daha fazlasıydı. İktidarı ve AKP'yi dönüştüren bir güçtü. AKP'nin çözüm sürecini kaldırması, HDP'yi devre dışı bırakması ve yerli-milli söylemine sarılması bu zamanlara denk gelir. Belki ülkeyi yöneten yine AKP'ydi ama sözler MHP'ye aitti.

Bu yıllarda Erdoğan muhalifi olan MHP'lilerin, oralardan kopuşlarını izledik. Yeni partiler ve yeni oluşumlar ortaya çıktı. Hemen hepsinin (en başta da İYİP'in) kendi mahallelerinde kısa sürede var olması (ya da doğması) çok zordu; zira kadroları kısıtlıydı. Lidere sadakatin önem kazandığı, Başbuğ kültürünün olduğu camiada ayrı yola sapan kurtları kurt kapabildi. Üstelik bu dönemlerde ayrıldıkları ocaklardan farklı tek düşünceleri antiErdoğanizm'ydi. Milliyetçi sözler, zaten iktidar çatısında karşılık buluyordu. Aynı sözleri onların söylemesi pek karşılık bulmayabilirdi. Fakat Erdoğan karşıtlığı toplumda taraftar bulabilirdi. Yine de bunun için bir alan bulmak zorundaydılar. Ana muhalefet partisi CHP'nin desteğiyle de o alanı inşa edebildiler.

Tabi ki bu ortaklık ve yardımlaşma ilelebet sürmeyecekti. İYİP, yeni bir siyasi hareket kurmanın zor olduğu bir ortamda ortaya çıkmış ve yüzde 8-10 arası oylara ulaşmıştı. Bu başarıydı, üstelik daha fazlasını da yapabilirdi. Zira henüz MHP'den oy alamamıştı. Daha çok; bir dönemin "mecburen CHP" diyen kitlesine seslenebilmişti. Daha fazlası mümkündü ve o sağlandığı takdirde CHP ile aynı yolu yürümesine, hatta o yolun liderliğini CHP'ye vermesine gerek kalmazdı. Ülkedeki milliyetçilik akımını iyi okuyan İYİP, tam da bu yüzden masayı kırdı işte. Fakat zamansız ve saçma bir dönemdi. Bulunduğu çatıya onarılmaz yaralar açtığı gibi, kendine de büyük zarar verdi. Fakat kendisine açtığı zarar sadece birkaç ay sürecek bence... Tabi yine siyasi intiharlara girmezse...

Bu esnada MHP de iktidar ortağı olarak devlette eski gücünü yeniden kazandı. Hatta MHP'den ayrılan bazı İYİP'liler, kendilerince hata yaptıklarını düşündüler. "Biz iktidar olmak istiyorduk. Bu yüzden Erdoğan'a ve kendi partimize karşı durduk. Fakat şimdi hem iktidar değiliz, hem de Erdoğan bizim karşı çıktığımız Erdoğan değil. Neden evimiz MHP'de kalmadık ki?" demeye başlamışlardı. Millet İttifakı'nda 4-5 yıl geçirdikten sonra dümeni kırıp Teknofest'lere katılan Yavuz Ağıralioğlu gibi bir profilden okuyabiliriz burayı.

Sonuç olarak 14 Mayıs günü bir seçim yapıldı. Oylar ortada. Toplumda konuşulan cümleler de ortada. MHP-İYİP, hatta Zafer'in toplamı 30'a yaklaşıyor. CHP'nin ulusalcı kanadının bir kısmının halen CHP içinde olduğunu ve AKP'nin içinde de esasen milliyetçiliği önemseyen bir kitle olduğunu düşünürsek; yüzde 34'lük AKP'den daha güçlü bir oluşum var karşımızda.

Üstelik 2018 referandumundaki anayasanın rövanşı şeklinde geçmesi gereken, sonrasında buna gerek duyulmadığı düşünerek "boş tencere" metaforuna sığınılan seçim dönemi; son üç ay içinde milliyetçilik kavgasına girişti. İYİP'in HDP'yi saf dışı bırakma isteği, oradaki çatlağı gören Erdoğan'ın gaza basması; milliyetçileri bir yerde toplarken; yeteri kadar milliyetçi olmayanları da vatan haini sınıfına soktu. Bundan sonra da siyasi iklim bu pencereden esecek. Bu rüzgarı hisseden ve ön alan partiler de nemalanmaya çalışacak.

Peki madem öyle; neden bu rüzgarı alanlar Erdoğan'ı devirerek iktidar almadılar da Erdoğan'a can suyu oldular?

Erdoğan her ne kadar son iki haftada iki seçim zaferi kazanmış olsa da (Cumhurbaşkanlığı ve meclis) aslında bir sıkıntı içinde. Tam böyle bir haftada "Erdoğan dönemi bitmiştir" demek, 22 senedir o günü bekleyenlerin öfkesine neden olabilir. Fakat Erdoğan dönemi artık sona eriyor. Belki bu seçimde de sona erebilirdi. Ben halen ülkedeki antierdoğancılığın daha güçlü (kalabalık) olduğunu düşünüyorum. Fakat bu grubu oluşturan herkes aynı şiddette aynı motivasyona sahip değil. Birileri "Erdoğan'ın karşısında tuvalet terliği bile olsa oy veririm" derken, bir kısım da "Erdoğan kötü ama yerine kim gelecek ki, vatan hainleri mi?" diyebiliyor ve o esnada burnundan kıl aldırmamaya başlıyor.

Son 1.5 seneyi aralıksız seçim gündemi ile geçirdik belki de. Ve bu 1.5 senede çok fazla olay oldu. Dolar fırladı, sonra geri düştü, ekonomi kötüye gitti, deprem oldu, altılı masa kuruldu, sonra dağıldı, sonra yapıştırıldı, altılı masanın adayları bile kendi arasında yarıştı. Bu kadar karmaşanın içinde, muhalefet en çok kavgayı karşısındaki ile değil kendi arasında yaptı. İncecileri, Özdilcileri, Özdağcıları, Akşenercileri ikna etmeye çalışmaktan, küskün AKP'liye temas edilemedi bile. Aslında mantığımız şuydu: Herkes bir arada durursa, biz daha kalabalığız. Oysa bugün daha net anlıyoruz ki "biz" diye bir şey yokmuş, zira herkesin başka planları varmış.

Her ne kadar seçimleri Erdoğan kazansa da, bu bir iktidar kavgasıydı. "Başkan babamızın sonbaharına" giriyorduk. Bu herkes tarafından görülüyordu. Peki onun ayrılışının ardından koltuğu, evin(meclisin) en kıdemli çocuğuna devretmeye gerek var mıydı? "Bu despot baba, biraz daha devam etsin, biz de o esnada doğal alternatifi saf dışı bırakmaya çalışalım." düşüncesi çok daha makul duruma geldi. Zira yeni sistemiz sayesinde iktidar, kendinde olduğunda çok daha cezbedici, başkasında olduğunda çok daha korkutucuydu. Bu yetkiler; CHP ideolojisini benimsemiş, Kürtlerle yakın temasa geçmeye çalışan, adaletten bahseden, beşli çeteyi diline dolayan, Namuslu filmindeki Ali Rıza karakterine benzeyen birine teslim edilemezdi.

Zaten milliyetçiliğin tarihsel misyonu da biraz böyledir. Hem endüstri devrimi sonrasında oluşan sınıf farklarına set vurmak için kullanılmış hem de Sovyetler dönemindeki Yeşil Kuşak projesinde ülkemizde çok fazla işlenmişti. Ne zaman halkçı politikalar, sadece bir nefes dahi söylense, ne zaman "eşitlik" kelimesi duyulsa, ne zaman liberal politikalar iflas edip halkın bir kesimini rahatsız etse her zaman milliyetçilik devreye sokulmuştur.

Çok "derin devlet" teorisi veya "Bir mekanizma devreye girdi" diyen Levent Gültekin tarzı gibi kokuyor. Fakat o kadar derin bir boyut katmak istemiyorum. Zaten CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu da yukarıdaki paragraftaki kadar sol temelli bir parti değil. Oranın tek amacı; bu yeni anayasanın ve tek adam rejiminin ortadan kalkmasını sağlamaktı. Bunu 2018 rövanşına sokmak mümkündü. İşler bu doğrultuda gidebilirdi ama Mart itibariyle siyasetin gündemi başka kavgalara girince halkın gündemi de değişti. 

Yani özetle; iktidarı Kürt hareketi destekli bir CHP liderine bırakmak istemediler. Bunun yerine bir dönem daha Erdoğan ile devam edip, iktidar kavgasını kendi aralarında yapmayı tercih ettiler. Siyasi partilerin özellikle sağ tarafında kalanları böyle düşündüler. MHP zaten yıllardır böyle düşünüyor, o yüzden orada. AKP sonrasının en güçlü adayı olmaya devam ediyor. İYİP, Kemal Kılıçdaroğlu'nun iktidarı kazanmasından sonra bir daha aynı güce ulaşamaz, hatta misyonunu doldurup erimeye bile başlayabilirdi. Üstelik HDP'nin var olduğu, siyasal zemin bulabildiği ve kriminalize olmadığı bir denklemde, taca çıkma ihtimali çok daha fazlaydı. Ya kendisinin kontrol etmesinin mümkün olacağı ve HDP'den destek almayacak bir adayla seçime girecekti ya da bir dönem daha "Başkan babasıyla" devam edecekti. Ayrıca, sert geçecek bir kışın ve devamının tüm sorumluluğunu da AKP ile Erdoğan'a yükleme şansına da sahipler. Yani sorumluluktan uzaklar ama sekenleri toplamaya hazırlar. Onlar açısından çok kazançlı bir denklem oluştu.

YRP, Hüda-Par gibi Erdoğan'a karşı duran (tabi CHP'ye de) partilerin ittifağa girmeleri boşuna değildi. Onlar açısından eleştirilecek bir durum da değil açıkçası Daha acınası olanı ise, CHP içindeki ulusalcıların bile bu furyaya kapılmasıydı. Muharrem İnce'nin koltuk sevdası zaten dillere destan. Fakat bir zamanların sıkı ulusalcılarının, bu dönemde "HDP destekli Kemal bey iktidarındansa bir dönem daha Erdoğan" dediğini çok net gördük. Parti içindeki ihanetleri, seçim günlerinde yaşanan aksamaları bile bu paragrafın içinde değerlendirmek gerekebilir.

Siyasi mekanizmalar böyleyken, seçmen de bundan farklı değildi. Milliyetçilik son dönemde artan bir dalgaydı; sadece AKP'nin seçim döneminde sürdüğü "HDP-PKK-terör" kartından ibaret değildi. Zaten MHP ile kurulan ortaklıkla gelişen yerli milli söylem toplumda çok kolay alıcı bulmuştu. Ayrıca son dönemde yetişen genç kuşak da bundan etkilenmişti. Daha önceki AKZ Kuşağı yazımızda bu soruna dikkat çekmiştik. Oy kullanacak 5 milyon yeni seçmenin, Youtube izleyerek Erdoğan karşıtı olacağını ve politik bir bilinçle sandığa gideceğini düşünmek fazla romantikti.

Bu arada göçmenler üzerinden siyaset üretenler de milliyetçiliği geçer akçe seviyesine sokmuştu. Belki onlar kalabalık bir seçmen kitlesi bulamadılar ama milliyetçi duyguları giderek kabaran kesimler, seçim döneminde hangi tarafın daha milliyetçi olduğunu düşünmeye başladı. Erdoğan'ın kartı, tam bu aşamada işe yaramış olabilir.

Bir Twiter kullanıcısının 15 Mayıs sabahı attığı tweet'te yazdığı "Bu ülkede Kürtler anahtar rolüne geçerse, ülke o kilidi kırar" cümlesi gibi; toplum bu geçişe izin vermedi.

Peki ne oldu ve ne olacak?

Sonuç olarak Türkiye her zaman milliyetçi bir toplumdu. Yeni ne var burada? Böyle bir soru çok da anlamsız değil. Fakat değişim tablosu da ortada. Her ne kadar YRP ve Hüda Par gibi partiler de daha çok görünür olacaksa da ülkedeki dini saiklerin giderek azaldığını veya durakladığını görebiliriz. Bu alanın en büyük bayraktarı AKP yüzde 34'e düştü. Bu 2002'de; partinin başlangıç seviyesiydi. O zamanlar tek başına iktidar olmasına yarayan bu oran, artık ortaklara muhtaç kılıyor. Hatta bir dönem (2015-2022) kullandığımız "AKP, MHP'yi taşımak zorunda kalıyor" söylemi de artık terse döndü. MHP, her ne kadar daha düşük oy alsa da, artık AKP'yi taşıyan parti konumuna geçti. Zira AKP'den kaçışları toplamaya devam ediyor. AKP'nin bu düşüşü durdurması ve ülkeyi sürdürebilir bir hale getirmesi kolay değil. Hatta ilerleyen zamanda "Erdoğan, AKP; AKP Erdoğan'dır" düşüncesi bile geçerliliğini yitirebilir. 100 yıllık  cumhuriyetin 21 yılından fazlasını iktidarda geçirecek olan Erdoğan, siyaset arenasındaki son yıllarını geçirirken iyi hatırlanmak isteyecektir. Tabi bu "iyi" kime ve neye göre olur; değişir. Fakat partiler üstü bir şahsiyet olarak hatırlanmayı tercih edebilir. Bu noktada içi yozlaşmış kendi çocuğunu dahi kurban edebilir. Yani reisinden yoksun bir AKP kılabilir. YRP belki de o boşluğu doldurmaya oynayacak. Fakat esas olarak; AKP'nin ve Erdoğan'ın zamanla bırakacağı iktidar boşluğunu, milliyetçiler dolduracak.

İşin bu kısmı bizler için olumsuz senaryo. Hatta insan ister istemez "AKP yüzde 42 civarı ile daha güçlü çıksaydı da bu manzara ile karşılaşmasaydık" diyebilir. 

Çok kısa ve üstün kötü bir kıyas yaparsak; siyasal islam yasaklar, hayatı zorlaştırır ama düzenden yanadır. Aşırılığı sevmez, kaosu sevmez. Aşırılığa kaçanı cezalandırır. Tabi onun sınırlarını da kendi belirler. Olumlu cümleler kurmuş gibi gözükmek istemem. Fakat en azından diğer alternatife göre daha tahmin edilebilirdir. Oysa milliyetçilik öyle değildir. Sınırı yoktur, kuralları kendi belirler, Vicdanı olan biri için yaşaması zor bir ortam inşa eder.

Üstelik Türkiye toplumunda da siyasal islamın ulaşabileceği bir sınır vardır. AKP'nin 2002'den sonra tek başına verdiği zarara rağmen Cumhuriyet halen ayakta. Bu da aslında; toplum nezdinde bir sınırı olduğunu gösteriyor bize. Öte yandan AKP'nin en sert dönemin MHP ile ortaklık koştuğu yıllara denk gelmesi tesadüf değil ve ilerisi için korkmamızı sağlıyor.

Haliyle sandıktan çıkan değişim, orta vadede "keşke değişim çıkmasaydı" dedirtecek noktaya gelebilir. Öte yandan şu an muhalif kanatta gözüken birçok kişinin de böyle bir değişmeden memnun kalacağı da gerçek. Kısacası Türkiye'de hayat benim gibiler için (buraya 'bizler' yazmak isterdim ama artık kim 'biz' emin değilim) daha zor olacak. Sadece evimizde otursak bile, vicdanlı insanların sarsılacağı haberler düşecek önümüze...

O günler geldiğinde 20 yıldır sığındığımız "Kötüler arasında az kötüyü seçmek" noktasına gelirsek; umarız en azından milliyetçinin az çok okumuş, Atatürkçülüğe yakın kesimi bu iktidar kavgasından kendine pay çıkarır. Bunu da kendim için istemiyorum. Zeki hocanın unutulmaz tweet'ini kabullendik bir kez daha. Bu ülkede hiçbir şeyin dilediğim gibi olmayacağını biliyor ve (şimdilik) bundan acı duymuyorum. O yüzden meşhur deniz yıldızı hikayesinde olduğu gibi; en azından daha yumuşak bir geçiş olursa ve bu sayede birkaç kız çocuğu ve okumuş gençler için daha yaşanabilir ortam inşa edilirse içimiz rahatlar.

Bir umut da, yazının başındaki 1999'a atıf olsun. O gün kaybedenler, şans eseri bir kaosun aktörü olmaktan kurtulmuş ve bu sayede 2002'nin kazananları olup  son 20 yılın aktörlerine dönüştüler. Belki de şu anda da benzer bir durum var. Fakat bundan seçimin en büyük kaybedeni ana muhalefet partileri nemalanmasın. Türkiye yeni sözlere muhtaç kalacak. Bu boşluğu değerlendirebilecekler için umut kapısı halen mevcut. Eskilerin peşinden gidenler ise kaosu hediye edecekler...

Pazar, Mayıs 28

Yargı


Bir insan aynı hataya kaç kere düşer?

Kendi kendime sözler veriyorum bazen. Mesela "artık dizi izlemeyeceğim" diyorum, zira son yıllarda izlediğim nadir diziler beni sinirlendirmişti. Sonra "eğer bir dizi izleyeceksem, en azından tamamen final yapmadan izlemeyeceğim" diyorum. Çünkü bazen diziler güzel başlıyor, sarıyor, izliyorum ama sonra senaryo sarpa sarıyor. Ve bunu da en çok reyting kaygılı yerli diziler gerçekleştirdiği için en sonunda "En azından yerli bir diziyi tamamen final yapmadan izlemeyeceğim" diyorum.

Zaten son 15 yılda sevdiğim iki tane yerli dizi oldu; biri Ezel, diğeri Şubat. İkisini de televizyon yayınlarından yıllar sonra izledim. Çok iyi geri dönüşler ve tavsiyeler alınca, sarpa sarmadan sonlanınca ve tadında bırakınca...

Fakat yine de kendime verdiğim sözleri tutmamaya devam ettim.

2021 yılının sonbaharında, bir gece bomboş bir şekilde zapping yaparken Yargı'nın ilk bölümünün tekrar yayına gelmiştim. "Evet" diyordum "Doğdu güneşim"... Bu sefer ki farklıydı galiba.

Babası baş komiser olan dürüst bir savcının (Ilgaz Kaya / Kaan Urgancıoğlu) kardeşi bir cinayete karıştığı gerekçesiyle tutuklanır. Savcımız o sırada tanıştığı hırslı bir avukattan (Ceylin Erguvan / Pınar Deniz) yardım ister. Avukat bunu zoraki de olsa kabul eder. Ne var ki bir süre sonra olaydaki maktulün avukat kızın kardeşi olduğu anlaşılır. Yani avukat, kardeşinin katilini savunacak pozisyona gelir.

Tabi ki o işin öyle olmadığı birkaç bölüm sonra anlaşılacaktır. Fakat zaten bizim için kimin suçlu olup olmadığı öneli değildir. Akıcı bir olay olsun, karakterler "kusursuz" ve "tamamen iyi" olmasın, çatışmalar yaşansın, bir de dizinin ismiyle orantılı olarak biraz kriminal süslerle macera dozu verilsin... İsteğimiz buydu.

Ve açıkçası ilk sezonda bu taleplerimiz standart üstü bir seviyede karşılık buldu. Tabi eksikleri ve eksileri vardı. Bizi sinir eden detaylardan, bizi sinir eden karakterlerden kurtulamadık. Mesela Erguvan ailesinin, avukat Ceylin dahil, gerizekalıkları sinir katsayımızı arşa çıkardı. Toksik bir ailenin toksik kızı Ceylin'in ve ailesinin işgüzarlıkları bir süre sonra bizi boğmaya başladı.

Mesela, anne karakteri (Gül) evin babasını gaza getirip savcının kardeşi Çınar'ın ölümüne teşebbüs etti. Sonrasında su testisi, su yolunda kırılınca; yani öldürmeye giden baba ölünce, suçlu Çınar oldu. Ceylin'in sinir krizlerini izlemek zorunda kaldı. Gül karakteri zaten başa bela. Dizinin adı Yargı'ydı ama isim "Ceylin Erguvan'ın salaklıkları" olsa daha gerçekçi olurdu.

Tabi bunları her zaman her yerde kolay değil aslında. Zira Ceylin Erguvan, güçlü bir kadın avukatı oynuyor. Ortamlarda Ceylin'i eleştirmek, cumhuriyet kadınını sindirmek ve hatta AKP'li olmakla bile eş değer tutulabilir hale geliyordu. Fakat kural dışılığı sınır tanımayan, en yakınlarına yalan söylemeyi adet haline getiren, yalanı ortaya çıkınca da  çeşitli bahanelerle üste çıkmaya çalışan ("Gerçek kötülerle mücadele ediyorum, bana her şey mübah" veya "hangimiz kusurusuz ki" vs.) birine karşı durmak boynumuzun borcudur.

Üstelik bu karakteri popülist ama içi boş açıklamalarıyla hayatımıza giren Pınar Deniz oynayınca; tüm bu paragraftaki analizlerin gücü ikiyle çarpılmış oluyor.

Tabi Pınar Deniz ve Kaan Urgancıoğlu tercihleri bence çok yerindeydi. Zira dizi yola çıkış aşamasında kısıtlı sayıda seyirci çekebilirdi. Senaryo ilgi çekiciydi ama sadece bizler için. Prime time'da üstelik pazar günü yayınlanacak bir dizi için çok riskliydi. İşte tam bu aşamada ergen kuşağın Aşk 101 ile sevdiği ikiliyi başrole koymak dizinin geleceğini kurtarmıştı. Doğru adımdı.

Fakat bu sefer de en başta bahsettiğim sorun ortaya çıktı. Dizi reyting rekorları kırıp tüm evlerde izlenmeye başlayınca, senaryo ekibinin Türkiye ortalamasının taleplerini dikkate alan (mesela Twitter ve Youtube yorumları) dokunuşlarını görmeye başladık. Mesela oyunculuk dersi veren Uğur Polat'ın karakteri Yekta Tilmen (kendisi kötü bir karakter) seyircinin tefe koyduğu biri olunca daha da kötü çizildi. Bu arada Ceylin ile Yekta arasında keskin farklar olmadığını iddia edemezdik. Seyirci Ceylin'i ve daha doğrusu Ilcey çiftini sevmişti ve onlara zeval gelmesini istemiyordu. O yüzden onlar iyi tarafta, kötülerle savaşan cılkı çıkan bir ilişki olarak önümüzdeydi. Yekta da neden kötü olduğunu belirtmeye gerek duymadan hobi olarak kötülük yapan sıradan bir kötü gibiydi.

Yine de birinci sezon bir şekilde kıyıya yanaşmıştı. İkinci sezonu izlemeye başladığımızda da yine heyecanlandık.

Yeni karakterler diziye dahil olmuştu ve bunlar hakkında çok fazla bilgimiz yoktu. Ayrıca bir kuyu mezarlığı ile açılan sezonun yeni bir gizemli konusu oluşmuştu. Ara iyi gelmiş gibiydi. Tekrar raya oturacak gibiydi.

Fakat olmadı. O karakterlerin çoğunun beklediğimiz kadar büyük gizemleri yokmuş. Dizi sektöründe en sevmediğim iştir bu. Bir merak unsuru yaratılır, o merak unsurunun altı üstü her yeri defalarca çizilir, adeta göze sokulur, sonra bir anda aslında onun çok da önemli olmadığı ortaya çıkar. Kısacası seyirciyle dalga geçilir.

Zaten çok ilginç başlayan ve çok da karizmatik bir yeni karakteri (Burak/ Samet Kaan Kuyucu) barındıran o dönem bir anda sona erdi. Sezon içinde yeni sezon başlarken bu sefer ortalık karıştı.

Dizinin esas yıldızlarından biri olan savcı Pars karakterini canlandıran Mehmet  Yılmaz Ak, diziden ayrılmaya karar verdi. Neler olduğunu bilmiyoruz. Tam da 6 Şubat depremleri zamanıydı. Diziye zaten ara verilmişti. Yeni bölümler çekilmiyordu. O günlerde en kritik karakterlerden biri diziden ayrıldı. Tabi ki senaristler için zorlayıcı bir durum olduğunu kabul etmek gerek. Olayın aslını da hiç öğrenemedik. Umarız çok sevdiğimiz ve beğendiğimiz bu oyuncunun biraz da seyirciye de ayıp ettiği kararının arkasında en azından dizinin gittiği yönü beğenmemesi yatıyordur. Zira o zaman kendisine tüm kalbimizle hak verebiliriz.

Ayrılığın ardından senarist Sema Ergenekon; klasik Türk dizi kılişelerine sığınarak son 2 ayı geçirdi. Deprem sonrası psikolojimizin iyice bozulduğu zamanlarda, bize bol bol ölümler, dramlar, trajediler yağdırdı. Dizi artık izlenemez bir boyuttaydı.

Yine de benim için son nokta Parla karakterinin Serdar'ı öldürmesinden sonra yargılandığı mahkemede oldu. Yargı dizisi genel hatlarıyla gizlenen muhalif bir dizi diyebiliriz. Yani bir duruşu var ama onu çok yüksek perdeden söylememeye dikkat ediyor. Mesela ikinci sezonda gelen yeni baş komiser, tanıdık isimlerin ortalaması gibi ama çok net bir figür değil. Ya da ara sıra kadın cinayetleri gibi toplumsal olaylara göndermelerde bulunuyor. İşte böyle bir dizide Parla'nın beraat ediş şekli skandaldı.

Şöyle ki; Parla ve arkadaşları suçlu Serdar'ı yakalayıp adalete teslim etmeye çalışırken Serdar onları silahıyla rehin alır. O sırada bir boğuşma olur ve Serdar Parla'nın darbesiyle ölür. Mahkemede onu savunan Yargı çetesi, şunu söyler özetle: "Serdar linç sonucu öldü, o yüzden ona öldürücü darbenin kimin vurduğu belli değil. Haliyle Parla suçlanamaz!"

Şu anda bir cumhurbaşkanı adayının başkentte linç edildiği, toplumsal öfkenin sosyal hayatta tavan yaptığı, herkesin birilerini sıkıştırdığı, göçmenlerin tehditler altında olduğu bir ülkede yaşarken, reyting rekorları kıran bir dizinin mesajı bu mu olmalıydı? Oysa mesela Parla meşru müdafaadan dolayı da yırtabilirdi. Hiç oralara girmeden, alengirli bir iş yapalım diyerek topluma bu kadar kötü mesaj vermek, sonra da muhalifliğin ekmeğini yemek saçmalığın dik alasıydı. 

Bu arada ilk sezon biterken alengirli başka bir iş daha yapmışlardı. Gelecekten bir kesit göstermişlerdi. İkinci sezon da o gelecekteki kesitin yanlış hatırlamıyorsam 6 ay öncesinden başlamıştı. Yani aslında ikinci sezonun sonunu, ilk sezondan vermişlerdi. Fakat ikinci sezonda yol 50 kere değişti. O sonu bağlamak için de saçma sapan anlatılara girildi. Kısacası dizi çığırından çıktı.

Yine de ikinci sezonu da tamamladık. Neyse ki hazirana kadar beklemeden, mayıs ayında finali yaptılar. Beni bir aylık zulümden kurtardılar. Üçüncü sezonu da izlemeyeceğim. Normalde bir diziyi, tamamen sona ermeden bırakmazdım. Fakat Yargı için bu ezberimi yıkabilirim. Madem araya tatil girdi, o zaman çekilmenin tam vakti....

Oyuncular ve karakterler

Ilgaz karakterini oynayan Kaan Urgancıoğlu'nu her zaman takdir etmişimdir. Burada da fena değildi. Yine de Kara Sevda'daki Emir Kozcuoğlu seviyesine çıkamadı. Belki orada kötü oyuncuların arasında parlamıştır Burada iyi oyuncuların arasında standart gözükmüştür. Yine de yolu açık olsun, hakkımız helaldir. Pınar Deniz'e ise fena kuruldum. Mehmet Yılmaz Ak, diziyi izleme nedenimdi. Daha önce birkaç dizine denk gelmiştim ama binbir surat bir adam olduğu için ilk başta onun kim olduğunu çıkaramadım.  Sonrasında da çok iyi bir Pars  çizdi. Kesinlikle özel bir oyuncu.

Hüseyin Avni Danyal ortalardan pek görünmeyeli yaşlanmış. Onu uzun bir zaman sonra, görünce mutlu oldum. Erguvan ailesinin tüm bireyleri sinir bozucuydu. Çınar karakteri de Kaya ailesinin çürük yumurtası ve gerizekalısıydı. Fakat yine de onu canlandıran Arda Aranat'ın başarılı bir iş çıkardığını düşünüyorum. Büyük ihtimal o da bu kadar gerizekalı birini gerçeğe yaklaştırmak için bu kadar çabalamak zorunda kalmak istemezdi.

Eren Komiser rolüyle popüler olan ve birçok alanda görmeye başladığımız Uğur Kaya'yı ilk bölümlerde gerçek hayatta da polis memuru olan biri sandım. Ayrıca onun 35 yaşlarında olduğunu düşünüyordum. Oysa ne polismiş ne de o kadar gençmiş. Genç gösteriyormuş, oyuncuymuş ve 50 yaşındaymış. Sema Ergenekon'un eşi olması sebebiyle biraz torpili olabilir ama şansını iyi kullandı. Sanırım üçüncü sezonda dizi onun üzerinden ilerleyecek; ki bunu hak ediyor.

İlk sezonun gizemli ve heyecanlı havasına muhteşem oyunculuğuyla ve o gizemli havayı veren yeteneğiyle (ses tonu, mimikleri, hareketleri) büyük katkı sağlayan Nergis Öztürk'ün adını anmamak olmaz. Sadece 20 bölümde yer alması dizinin şanssızlığı oldu. Çok önde bir karakter değildi ama sanki dizideki düşüş de onun ayrılığı ile başladı. Onun boşluğunu senaryoda Şükran Ovalı doldurmaya çalıştı. Savcı Pars'a yakın duran bir yargı mensubu olarak o girdi diziye ama kesinlikle aynı etkiyi yaratamadı. İyi oyuncu ve ince hesapları olan bir yargı mensubu kontenjanı ise son olarak Serdar Orçin'in canlandırdığı Özcan karakterine geldi Üçüncü sezonda biraz üzerine gidilirse diziye biraz can katabilir. 

Genç oyuncular arasında açık ara en iyisi Tuğçe'yi canlandıran Merve Ateş'ti. Kendisini yıllar önce Masum'da izlemiştik ve sinir olmuştuk. Sinir olmamız gereken bir karakteri oynamıştı ama bunu başarıyla mi gerçekleştirdi yoksa kendisi gerçekten öyle bir insan mıydı emin olamadık. Ondan önce de çok daha ufakken yazık olan dizilerden Beş Kardeş'te görmüştük ama o zaman dikkat çekecek boyutta değildi. Yargı'da kalitesini ispat etti. Çok iyi bir eğitim aldığı belli. Henüz 18 yaşında; herhalde ileride Türk dizi, TV ve sinema sektörüne damga vuracaktır.

Fakat özel paragraf ayırmamız gereken iki kişi var ki onları sona sakladım. Biri Merdan karakterini canlandıran Cezmi Baskın. Bir adam nasıl hem taksici Osman Aga hem de eski ağır abilerden Merdan Dede olabilir.  Yıllar yıllar önce hayatımıza İbrikçi olarak girdi, o günden bu güne tipi hiç değişmedi, ama birbirinden farklı onlarca rolün hepsinin altından kalktı. Muazzam biri...

Uğur Polat ise, Baskın kadar baskın değildi ekranda. Sık görmedik. Bir zamanlar genç kızların sevgilisi olacak bir karizmayla ara ara çıkıyordu. Şimdi 60'larına gelmiş. Fakat o nasıl bir enerji? Dizinin en muhteşem karakteri ve en muhteşem oyuncusu. Ne yazık ki Türk izleyicisinin bariz bir şekilde iyi-kötü görme isteğinden dolayı senaristlerin çok fazla karikatürize ettiğini düşünüyorum. Oysa elde böyle bir oyuncu varken, karakterin biraz daha derinine inebilirdi. Neyse ki son birkaç bölümde karanlık taraftan diğer tarafa geçer gibi oldu. Sanırım üçüncü sezona da damga vuracak. 

Bu arada üçüncü sezonu kurtaracak ve bizim ilgimizi çekecek hamleyi de açıklıyorum. Ceylin'in içindeki fesatlığın, yalancılığının, saygısızlığın, kural tanımazlığının bir sonucu olmalı ve "kötü" tarafa geçmesi. Yekta Tilmen'in "iyi" olup olmaması önemli değil ama bir antikahramana dönüşürse dizi alev alır. Tabi ki olmayacağını biliyoruz ama bu da bir umut işte...

Sonuç olarak maalesef düzene yenilen bir dizimiz daha elinde. Bu iş böyle işte... Kimileri duruşunu bozmuyor reyting alamıyor, kimileri de güzel başlayıp reyting sevdasına kapılıyor ama salça oluyor.

Büyük konuşmak gibi olmasın ama uzun bir süre yerli dizilere kapalıyız...


Cuma, Mayıs 26

İnadına Göztepe


Üniversite yıllarımız, futbol yayıncılığın zirve dönemlerine denk gelmişti. Bunun iki nedeni olduğunu düşünüyorum. Birisi Radikal Futbol ve onun kendisinden daha uzun süren rüzgarı, diğeri de İletişim Yayınları'nın bu işe gönül vermesiyle doğan çabalar.

O dönem ardı ardında kitaplar çıkıyordu İletişim'den. En önemlisi de sadece dışarıdan çevrilen kitaplarla sınırlı değildi. Kendimize ait içerikler de üretmeye çalışıyorlardı. Dahası, zaman zaman, Sultanahmet'teki binalarında paneller düzenleyip yazarları, futbol üzerine kafa yoran insanları getirip bizim gibi hevesli gençlerle buluşturuyorlardı. Sanırım perşembe günleriydi, Beyazıt'tan çıkıp oraya giderdik. Öğleden sonra dersimiz yoksa bile, panel nedeniyle oralarda zamanın geçmesini beklerdik. Hiçbir bekleyişten ve gidişten de pişman olmamıştık.

İşte o dönemin ürünlerinden biriydi İnadına Göztepe. O yıllarda Göztepe enteresan bir dönemden geçiyordu. Her duyguyu kısa süre içinde yaşamıştı. 

Uzun süre Süper Lig'den uzak kalmıştı. 18 sene yoktu. Ondan önce çok güçlü bir takım olduğu anlatılıyordu. O kadar güçlü bir kulübün, 18 sene en üst ligden uzak kalması bana ilginç geliyordu. Ve derhal Süper Lig'e dönmesini temenni ediyordum çocuk aklımla. 1999'da Hasan Çelik-Ceyhun Erişli kadroyla play-off'tan .çıkmışlardı. Fakat kalıcı olamadılar. Düştüler. Bir daha çıktılar. Sonra yine düştüler. Bir sezon Süper Lig'de iyi de bir performans sergilerdiler ama bir türlü olmadılar. İki üç kere zenginleştiler, defalarca battılar. Bu kadar gelgit (med cezir de olabilir) sonrasında artık "demek ki o kadar da güçlü bir camia değilmiş" diye düşünmeye başlamıştım.

İnadına Göztepe o son düşüşün ardından yazılmıştı ki (2006), sonrasında Göztepe'yi daha kötü günler bekleyecekti.

Neyse ne, biz kitaba dönelim. Bu girizgahı o dönemlere duyduğum özlem nedeniyle yazdım. Haliyle o dönemin ürünlerine dair negatif cümleleri kısıtlı tutmak istiyorum. Piyasaya çıktıktan 17 sene sonra okuduğum bu kitap beni doyurmamış, tatmin etmemiş olabilir. Fakat o dönemde içerik üretmenin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Hatta içerik üretmek diye bir kavram dahi yoktu. Ya bir gazete çıkarabilirdiniz, ya da kitap basabilirdiniz. Belki amatörce fanzinler de olabilirdi, ki biz onu da denedik. Onun dışında bir alan bulmak zordu. O alanda da satış kaygısı ve geleneksel kalıpların dışına çıkmak (futbol kitabı basmak) oldukça zordu.

Haliyle Tanıl Bora'dan Halit Kıvanç'a birçok ismi buluşturup onlara sadece bir kulüp (Göztepe) hakkında yazılar yazdırmak kolay iş değildi. Çoğu yazıyı beğenmesem de, ortaya çıkan iş bir kulüp hakkında (iüstelik bu kulüp İstanbullu değil) derli toplu bir kitap oluşturabilme amacına hizmet etmiş.

Bir belgesel veya tarihi anlatan kitap değil. Fakat bir kulübün tüm değerlerini ve özelliklerini barındıyor. Tarihi de var, geleceği de, bugünü (yani o günü) de... Taraftarı da var, gazetecisi de, uzaktan seveni de, rakibi de... Haliyle "Göztepe" kavramının en net tarifi oluyor kitap; üstelik içinde birden fazla kişinin kendi tarifi olmasına rağmen.

Keşke benzerleri daha çok olabilseydi. Bundan sonra da olacağını sanmıyorum. Çünkü artık yazan insanların daha cesur olamayacağını seziyorum. Bir kulüp hakkında kalem oynatmak kolay iş değil. Eğer alıcısı o kulübün taraftarıysa, ona kendi hislerinizi ve düşüncelerini anlatamazsınız artık. Onların duymak ve okumak istediği cümleler geçer akçedir. Böylece heyecan verici yazılar, ufuk açıcı fikirler falan artık bizler için hayal ürünü...

Son olarak yazılar arasında sıralama yapmak istemiyorum ama Tanıl Bora ve Yiğiter Uluğ'un yazılarını beğendiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Göztepe muhabiri Sinan Genç'in anıları da hoşuma gitti. 

Perşembe, Mayıs 25

Kim Gelsin #2023


Play-off'lar başlamadan önce bir geleneğimizi yerine getirelim. 1.Lig'den Süper Lig'e çıkacak son takım kim olsun? Bir tahmin değil, dileğimizi yazacağız.

Öncelikle ilk ikiden çıkan iki takımın Ç.Rizespor ve şampiyon Samsunspor olduğunu hatırlatalım. Eğer Giresunspor da ligde kalırsa Karadeniz'in dört takımı ana sahnede olacak. Tabi play-off'ta beşinci bir Karadenizli gelmeyecek ama İstanbul merkezli bir hale dönüşen lige iki tane şehir takımının gelmesi iyi oldu.

Bu sezon yeni bir formatımız var bence adaletsiz. Bunu daha önce de yazmıştık. Normal sezonu üçüncü sırada bitiren takım doğrudan play-off finali oynayacak. Diğerleri üç maç yapıp birbirlerini kırarken, üçüncü bitiren ekip rakibini bekleyecek. Haliyle bu adaletsiz düzende tarafımızı belirlemek zor olacak ama kimi desteklemeyeceğimiz aşikâr. Umarız Pendikspor finali kaybeder ve üçüncülerin lanetini, sürdürür.

Play-off'ta çeyrek final karşılaşmaları tek maç üzerinden oynanacak. Bodrumspor - Göztepe, eşleşmelerden biri. Açıkçası yıllarını Bodrum'da geçirmiş ve burada sık sık Bodrum hakkında yazılar yazmış biri olarak Bodrumspor'u desteklediğimi düşünebiliriz. Fakat açıkçası kulübün son dönemdeki hali çok içime sinmiyor. Üstelik bu seride yıllar boyunca yazdığım düsturu ihlal edecek değilim. 2.Lig'den 1.Lig'e çıkar çıkmaz, ilk sezonunuzda, ilk kez yükseldiğiniz play-off'ta bu bileti almamanız lazım. Önce biraz play-off'un acısını yaşamak gerek. Buranın gedikli takımlarına saygı duymak gerekiyor. Buranın kendi içinde yazılı olmayan bir kıdemi olmalı. Zaten merdivenleri koşarak çıkanlar, paraşütsüz düşerler. O nedenle Bodrumspor ilk tercihlerimden biri değil.

Diğer tarafta ise Sakaryaspor ve Eyüpspor var. Eyüpspor geçen sezon, bu sezonun Bodrumspor'uydu. Çıkmalarını istememiştik ve ilk turda Bandırmaspor'a elenmişlerdi. Şimdi o yenilgiyi ve acıyı yaşadıktan sonra Eyüpspor'dan yana olmam beklenebilir. Fakat yine değiliz! Çünkü kulüp, bu sezon sık sık teknik direktör değiştiren yapısıyla sempatimizi toplamayı başaramadı. Son olarak da henüz herhangi bir teknik direktörlük deneyimi olmayan Arda Turan'ı getirerek mucize çıkarmasını beklediler. Bu işler o kadar kolay olmamalı! O nedenle Eyüpspor, üst üste ikinci kez liste dışı. Fakat Zafer hoca ile sezon başında başlayan birliktelik sürseydi daha farklı düşünebilirdik.

Keşke Sakaryaspor - Göztepe finali olsaydı. Fakat işler yolunda gitse bile bu bir final olmayacak, karşılaşma yarı final ayarında geçecek.

Yine de bu iki takımdan birini kabul ediyoruz. Normalde Süper Lig'den yeni düşmüş bir takımın da hemen çıkmasını istemem. Madem düştün, asansör olma! Sakaryaspor gibi güçlü bir camia da 2007'den beri en üst platformda yok. Yani yeşil-siyahlı takıma daha yakın olmam gerekirdi.

Fakat içimden Göztepe geçiyor. Bunun esas nedeni iki kulübün kurumsal yapıları. Göztepe, geçen sezon çok şansız bir şekilde düştü. Tekrar bir ikinci şansı hak ediyor. Ve bir daha yükselirse kolay kolay düşmeyeceği izlenimini veriyor. Sakaryaspor ise Süper Lig'e son üç yükselişinde sadece birer sezon barınbildi ve bugünlerde de o günlerden farklı bir takım olacağının sinyalini vermiyor.

Öyleyse beş takım arasından sıralamamızı yapalım:

İlk sırada İzmir'in çocukları var. İkinci sırada Tatangalar. Üçüncü sırada kalbimizin attığı Bodrum, dördüncü sırada şehrimizin bir parçası Eyüpspor. Son sırada ise maç yapmadan finale yükselmiş Pendikspor...

 KİM GELSİN 2018

KİM GELSİN 2020

Çarşamba, Mayıs 24

Night on Earth


Bu tarz filmleri seviyorum. Dünyanın çeşitli noktalarına dikiz. Bazen arka planda bir olay olur, bazen de hiçbir şey olmaz. Mesela One Day in Europe, bir Şampiyonlar Ligi finali esnasında Avrupa'da yaşananları konu alırdı. 1991 yapımı Night on Earth'te öyle bir olaya gerek yok. Tamamen doğal ve sıradan geceler...

Jim Jarmush'un sekiz günde yazdığı senaryonun ilk bölümü Los Angeles'ta başlıyor. 1991'de sevimliliğin zirvesinde olan (henüz 19 yaşında) Winona Ryder, sert mahallenin kızı olarak direksiyonda. Yine fazlasıyla sevimli. Sertleşmeye çalışsa da olmuyor. Sonunda da bir tamirci olma hayali nedeniyle ünlü bir oyuncu olmayı reddediyor. Fena başlamıyor film.

 

Daha sonra New York'a gidiyoruz. Kendi ülkesinde bir palyaço olan Doğu Alman göçmeni Helmut, ABD'nin yerlisi ama ezileni olan bir Afroamerikalıyı (ten rengi sebebiyle tüm taksiler onu pas geçmişken) arabasına alıyor. İşin hüzünlü tarafı hayatını sürdürmek için dilini bile iyi bilmediği bir ülkeye gelen Doğu Alman'ın, esas olarak araba kullanmayı beceremesiydi. Onu belki de en iyi New York filmleriyle kariyer inşa etmiş İtalyan asıllı aktör Giancarlo Esposito'nun canlandırdığı YoYo anlardı. Direksiyona da o geçiyor bir yerden sonra.  Bir yerden sonra üzülerek izliyoruz ama sonunda dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu hissediyoruz... O nedenle favori iki bölümümden biri...



Daha sonra Paris'e geçiyoruz. Önce Kamerunlu müşterilerinin ırkçılığına maruz kalan Fildişili şoför (adını bilediğimiz tek şoför), bu sefer kör bir Fransızı alıyor arabasına. Bu sayede hayatının en büyük aydınlanmalarından ve şoklarından birini aynı anda yaşıyor. Ayrımcılığın sadece ırk ve milliyet üzerinde sınırlı almadığını anlıyor. Filmin politik unsurları en keskinleşen bölümü burası bence. Diyaloglar da şahane... New York ile diğer favorim...


Ardından Roma'ya uzanıyoruz. İtalya'nın çomarı; çocukluğunda balkabağına, ergenliğinde köydeki koyunlara, gençliğinde de yengesine hallenen şoförümüz, günah çıkarma işlemini bir kiliseye gitmek yerine arabasına binen rahip sayesinde kısa yoldan halletmeye çalışıyor. Tabi ki pek başarılı olamıyor. Diğerlerine göre daha hareketli, gürültülü ve biraz daha esprili duruyor...


Sonra Helsinki'ye uzanıyoruz. Bence en zayıf olan kısım burası. Fakat öyle bir bitiyor ki; hüzünle ayrılıyoruz koltuktan. 

1.5 saat içinde dünyayı dolaşıp türlü türlü insan tanıdıktan sonra elimizde kalan en güçlü duygu hüzündü. Ve bu hüzün; bana dünyada ne kadar yalnız olduğumuzu hissettirdi. Belki son dönemde yaşadıklarımızdan dolayıydı, belki de filmin esas vurgusu buydu. Gerçi Helsinki; yalnızlık hissi için en ideal mekan olabilirdi ve yönetmen orayı sona bıraktığına göre bir bildiği vardı. Zaten Jarmush'un tarzına da uyar.

Fakat bu tip filmleri ne kadar çok sevsem de ben bu sefer .çok hoş ayrılmadım. Zira benim gibi toplumcu birisinin, bu tarz 'çoklu' içeriklerden beklentisi daha bütünleştirici hissiyatlar uyandırmasdır. Ya film ya da ben bunu ıskaladık bir yerde.

Öte yandan dünyaca ünlü oyuncularımızın performansları çok iyiydi. Adeta kafa patlatan bir şekilde ara vermeden konuşan Roberto Benghini'nin, senaryo metninde herhangi bir repliği olmadan tamamen doğaçlama oynadığını öğrenmem onu bir adım öne çıkardı. Üstelik taksinin hızlı ve artistlik kullanıldığı sahneleri önce bir dublorün denemesi ve başarısız olması, ardından da Benghini'nin bunu başarması filmle ilgili öğrendiğim ilginç notlardan biriydi.

Hemen hemen taksilerde geçen bir film için kaliteli bir yönetmenlik ve kamere kullanımı mevcuttu. Burada da görüntü yönetmeni Frederick Elmes öne çıkıyor. Öte yandan iki paragraf önce olumsuz cümlelere kullanmış olsam da bir sosyoloji meraklısı olarak bu beş şehrin, beş ülkenin ve beş toplumun fotoğrafının bu kadar net çekilmesi de takdirlikti. 

Yine de bizim beş şehir daha güzeldi.

Cumartesi, Nisan 15

Yalı Kaplanı


Direkt konuya girelim. Bilmeyenler önce linke tıklayabilir.

Biz devam edelim. Tabi ki Hilal Kaplan hanımefendinin ve olayda adı geçen ama gerçek adını kullanmayan beyfendilerin özel hayatlarına karışacak, onları değerlendirecek ve ahlak bekçiliği yapacak değiliz.

Fakat dönemin başbakanının da dediği gibi "Bu özel değil genel, genel..."

Her ne kadar dönemin başbakanı, bahsettiği olayı (Deniz Baykal) genel sıfatına sokarken bir 'ahlaksızlık' olarak yorumlamış ve bunu halkın üzerine servis ederken işin tamamen uçkur kısmına odaklanmış olsa da biz aynı yoldan gitmeyeceğiz. Biz de bir genel ahlaksızlığı kabul ediyoruz ama bunun iki kadın ve iki erkek arasında yaşananlardan dolayı olduğunu düşünmüyoruz. Bu onların kendi bileceği iş. Bu problemle kendileri yaşayacaklar zaten.

Her daim bireyselleşmenin öneminden bahsederken ve bireysel kararlar alarak hayatlarına yön vermiş insanları iyi örnekler olarak gösterirken; bireysel kararlar alarak hayatlarına devam eden insanların karşısına bu bağlamda çıkmamız mümkün olamaz. 

Fakat işin "genel" bir kısmı var ve onu da atlamamız mümkün değil. Eğer siz bir kanaat önderi olarak yıllardır her Allah'ın günü topluma bir çizgi çizmeye çalıştıysanız, çizginin dışına çıktığınızda başınıza geleceklere katlanmak zorunda kalırsınız.

İnsanlar eşleriyle anlaşamayabilir. Başka ilişkiler yaşarken başka insanlara aşık olabilirler. Hayatlarında kaos ve karmaşa olabilir, duygusal gelgitler yaşayabilirler. Bence de olmaması gerekir. En güzeli yıllarca sürecek uzun bir ilişkidir. Fakat bunu düşünüyorum ve düşlüyorum diye; kesin olarak bu modeli yaşayacağımı iddia edemem. O iddiada bulunsam bile ve tamamen öyle bir hayat yaşasam bile, her insanın böyle yaşaması gerektiğini de söyleyemem. Bunu kendime had göremem.

İnsanların nasıl yaşaması gerektiğini söyleme haddini kendinde bulan Hilal Kaplan ise olayın ortaya çıkmasıyla birlikte ilerleyen günlerde feminizmin 'özgür kadın' ilkesine sarılarak kendini savunacaktır ama bu savunmayı yaparken "Ailenin Adı Yok Ama Neden Feminist Değilim" adlı bir kitabın yazarı olarak çok sakil duracaktır. Olduramayacaktır. Aslında o kitapta yer alan ve devamlı topluma buyurduğu fikirlerini de bir türlü olduramamıştı. Çokça temelsiz, biraz eksikti. Fakat bir şekilde, vasatlığın tahakkümünün damga vurduğu yıllarda, bir de üzerine Fetullahçılar sahneden çekilince, boşluğu doldurdu, yürüdü gitti ve zamanla önümüze bir kanaat önderi olarak düştü. 

Gündemdeki her konu hakkında yorum yaparken en çok "aile, kadın, toplum yaşamı, ahlak" gibi kavramlara sığındı. Zira başka bir sözü olamazdı. Olsa da sonunu getiremezdi. Türkiye'nin ne yazık ki en çok okunan gazetelerinden birinden halka seslenmesini, üzerine devletin kanalından hatırı sayılı miktarda maaş almasını sağlayacak bir yeterliliği yoktu. Fakat muhafazakar topluma, muhafazakar bir kadın olarak  seslenmek için "aile ve kadın" demekten, anti feminizm propogandası yapmaktan başka  bir yolu yoktu. İnönü Savaşları'nın İsmet İnönü'nün soyadından geldiğini sanan, Covid olduğunda burnuna tereyağı süren birine göre oldukça iddialı bir konuma yükselmişti. Bunu da ancak kadına ve aileye biçtiği rollerle sürdürebilirdi.

Netflix'in boşanmalarını arttırdığını, İstanbul Sözleşmesini'nin aile mefhumunu yok ettiğini iddia ederek; AKP  övgüleri dışında da başka sözü olmayan biri olarak bu noktalara kadar gelmişti. Şimdi böyle bir insan için bir empati oluşturmak; onun özel hayatına saygıyı gözetmek mümkün mü? Zira bu olay bir Caner Erkin - Asena olayı değil ki! Hilal Kaplan bir topçu değil, bir popçu değil. Hatta gazeteci olması da onu bir zorunlu hayata hapsetmezdi. Fakat senelerce insanlara anlattığı modelin dışına çıktıysa, konu artık başka bir yere evrilir.

Toplumsal hayata dair fikirlerini ve karanlık ideolojilerini halka empoze ederken; kendisi yalılarda başbakan indirmenin dışında zaman zaman evlenip boşanıyormuş. Bu gayet mümkün. Fakat diğer tarafa ise yoksul halkın kadınları, istemedikleri hayatları yaşamak zorundaydı. Zira onları için çizilen çizgilerin dışına çıkan herhangi bir 'aksi' davranış, ufacık bir isyan, bir başkaldırı (mesela kentsel bir yaşam sürmek) Hilal Kaplan gibilerin şekillendirdiği modele, devamında devlete ve dine zarar demekti. Vatan hainliğine, topluma nifak sokmaya kadar giden bir adım olarak adlandırılabilirdi sıkı sıkıya bağlı toplumsal ilişkilerde...

Haliyle böyle çelişkiler mevcutken; şimdi  'özel hayat" diyerek  hiç sesimizi çıkaramayacağız mı?

Toplumun diğer kesiminde yer alan ve feminizm kavramının sahibi olduğunu iddia eden Düzkan ailesinin Ayşe olanı aksini düşünüyor. O da feminizmi kendi "yalı"sında kurgularken, yine hem steril, hem de bir o kadar buyurgan ve tartışmaya kapalı bir söz söyle şansına erişmişti. Fakat o da beklemediği bir tepki aldı. Sonunda da çareyi Twitter'ını kilitlemekte buldu. Zira toplum artık her nereden gelirse gelsin, bir baskılanma istemiyor. Yukarıdan bir buyruk, bir yol çizici görmek istemiyor.

Tabi ki meselemiz Düzkan değil. Biz yine Hilal Kaplan'da kalacağız. Fakat bazı boş empatilerin romantizmlerin sırası olmadığını vurgulamadan geçemezdik.

Ayşe Hanım bize "Siz de şu an ahlakçı geçiniyorsunuz" derken, bizim bahsettiğimiz ahlaki sorumluluğun yaşanan ilişkiler olmadığı ortada. Dini kullanarak topluma model biçen, tarikat ağlarına düşmüş kız çocuklarında sorun görmeyen, İstanbul Sözleşmesi'ni topluma bir suç unsuru gibi anlatan birine karşı tabi ki ahlaki sorumluluk yükleyeceğiz. Yaşatmadığı hayatı yaşama riyasına girmek; illegal bir durum değil. Suç değil, cezası yok. Fakat ahlaki olarak olması gereken şudur: Sözünden dönmüş bir kanaat önderinin, kendi gerçeğiyle hesaplaşmak.

Skandal patlamadan saatler önce Hilal Kaplan'ın hesabından bir seçim reklamı paylaşıldı.


Bir cafe'de üniversiteli üç genç otururlar. Bunlardan biri göbeği açık, dar pantolonlu bir kız.  Karşısında da iki tane şaşkın delikanlı. Biraz sonra bu şaşkın delikanlıları; "ikon" Merve'nin cazibesinden uzaklaştıracak dürüst, duruşu olan, yerli ve milli, Churchill'e tuz-limon-soda diyen  ve o yüzden Merve'nin yargılayıcı bakışlarına maruz kalacak mağdur AKif girecek ortama...

Aslında zaten vurgulamak istenen belli. Boş hayaller peşinde olan seküler bir kızın yanında mı olacaksınız, ona boyun eğen şaşkınlara mı katılacaksınız, yoksa onun sansürüne uğramayan Akif mi olacaksınız? Tamam; şimdi bu başarısız videonun analizini yapmayacağız. Kız tavlamak için ne yapacağını şaşıran AKP'li nesil onların problemi. Zaten AKP'nin seçim stratejileri ne zaman özel yetiştirilmiş Fetullahçı kadrolardan çıkıp da çapı düşük Pelikancılara geçti; işte o zaman partinin oy oranı da düşmeye başladı. Kendileri çeksinler, düşünsünler; bizi bağlamaz...

Bu başka bir konu ama bizim konumuzla da bağlantısı var: Bu insanların hepsi; yani videodaki AKif de gazetedeki Hilal de; "ikon Merve"yi kıskanıyorlar aslında. Onun, kendi hayatını yaşamasından rahatsızlar. Merve saf olabilir, çok zeki olmayabilir, yetersiz olabilir. Bunların hepsi insani durumlardır. Fakat belli düşüncelere sahip olması, bunu dile getirmesi, ona göre yaşaması ve en önemlisi "bireyselleşebilmesi" (mesela tek başına tatile gitmek isteyip, ailesi ile yaptığı tatilde sıkılması); sıkı örülmüş ağlarla yaşantısına devam eden, o yaşantıyı sorgulamaktansa karşı tarafın bireyselliğine ket vurmayı düşleyen karşı tarafın kompleksini hoplatan en önemli unsurdur. O kompleks yüzünden hem Merve'nin hayat tarzını kısıtlamaya çalışırlar hem de onu itibarsızlaştırmaya, küçümsemeye uğraşırlar. Uğraştılar. Başardılar da... Kaplan ve türevlerinin engin siyasi bilgisi değildi onları buraya taşıyan, tam olarak bu kompleksti.

Sonra takke düştü işte. O yalıların içinde aslında Merve gibi yaşayarak, özendikleri hayatların benzerine girdiler. Bunu da her gün yazılarıyla buluşan, TRT'de kendilerini izleyen toplumdan sakladılar. O toplumun özellikle kızları iki göz odalı evlerin duvarlarına sıkışmışken, onlar dilediklerini yaşamaya muktedir oldular. Üstelik hem dilediklerini hem de yaşadıklarını sakladılar.

Gerçi zaman zaman saklamadılar bile. Tam benzer bir konu olmasa da; Covid zamanı bir yandan devletin verdiği ilaçları halkın kullanmasını tembihlerken, devletin ne kadar güçlü, basiretli, problem çözücü olduğunu anlatırken, iktidara övgü şelaleleri dizerken, ilaçlara karşı bir sorgulama getirenleri kıskanç, devlet düşmanı ve hatta terörist olarak yaftalarken (mesela TTB), kendileri o ilaçları kullanmadıklarını "tıbbi bir tavsiye değildir" şerhi ile anlatıyorlardı. Yani yoksullara, sıradan vatandaşlara bir dayatma sunup başka bir hayat yaşamak yalı tayfası için yeni bir durum değildi.

İnsanlara Netflix'i kötüleyen ama Netflix dizilerine taş çıkaran senaryolara imza atan; hükmettikleri gençler evlerinde Yalı Çapkını izlemek dışında bir sosyal eğlence bulamazken, başbakan devirdikleri yalılarda eşlerini aldatarak ilişkilere girenler; basit bir "aman ahlakçılık yapmayın", "aman özel hayata mücadele etmeyin" düsturuyla halının altına süpürülmemli. Bu, yapılacak en büyük yanlışlardan biri olur.

Çünkü biliyoruz ki, bugüne kadar süpürüldükleri tüm halılardan çıkarak, üzerimizde ahlak satmaya da fikir kusmaya da devam ettiler. Hatta belki de bu halı alından çıkma işini hızlandırmak için; tek olayı sekuler-şehirli görüntüsüyle AKP övgüsü yapmak olan Büşra'ya hızlıca "Siz sokaklarda kucak kucağa otururken sorun yok, biz boşanınca mı mesele oldu. Çok kötüsünüz ve anlamıyorsunuz" içerikli bir video hazırlatırlar

Aslında topluma çizdiğiniz yaşantının dışına çıkmakta da sorun yok. İnsan  70 sene boyunca aynı ilkelere sarılıp yaşayamaz ya! İlla bazen fire verir. Kimse sınanmadığı günahın da masumu değildir. 

Ama eğer topluma çizdiğiniz yaşantının dışına çıktıysanız, artık kanaat önderi olarak ortalıkta gezinemezsiniz. Zaten gereğinden fazla zapt ettiniz köşeleri, ekranları.... Artık kenara çekilme vakti..

Cuma, Nisan 14

Jesus Etkisi

Brezilya futbol konusunda İngilizleri aratmayacak şekilde içe dönüktür. Tabi ki dünyaya yayılmışlardır ve  dört bir bucağa ihraç ettikleri birçok isim vardır. Fakat yerel lig ve milli takım dışarıdan çok beslenmez. Kıta dışından yabancı futbolcu pek gelmez. Milli, takım kadrosu kurulurken aynı seviyede iki oyuncu varsa, yerel ligde olanı tercih edilir veya onun seçilmesi için baskı yapılır. Birkaç aylığına geçici hocalık yapan Portekizli Flavio Costa (1944) ve Arjantinli Filpo Nunez (1965) dışında milli takımı yabancı bir teknik direktör çalıştırmadı. Tabi ki tüm bunlarla paralel olarak yerel ligde de yabancı teknik direktörler görmek pek mümkün değildi.

2018’de ligde görev yapan tüm teknik direktörler Brezilyalıydı. Öncesinde de yabancı teknik direktörler ufak radikal hamleler dışında tamamen kıta içinden isimlerdi. Mesela Cruzeiro 2016’da Paulo Bento’yu göreve gelmişti ama çok az kalmıştı.

2019 ise Jorge Jesus’un senesiydi. Flamengo’nun başına geçtiğinde yaratacağı etki tahmin edilemezdi. Diego Ribas’ın kaptanı olduğu ve Gabigol’ün sırtladığı takım ile hem ligi hem Libertadores’i kazandı. Ve ardından olayın seyri değişti. Portekiz artık bir moda oldu...

Bu hafta Brezilya Ligi yeniden başlıyor. Ligdeki 20 takımın sadece 11’i Brezilyalı teknik direktörlere emanet . Yani yüzde 55. Herhalde tarihin en düşük oranıdır. Yedi tane de Portekizli var. Listeleyelim:

Bahia: Renato Paiva
Botafogo: Luis Castro
Bragantino: Pedro Caixinha
Coritiba: Antonio Oliveira
Cruzeira: Pepa
Cuiaba: Ivo Vieira
Palmeiras: Abel Ferreira

Aslında bu isimlerin büyük kısmı, göçebe hocalar. Dünyanın birçok yerinde, özellikle de Körfez ülkelerinde görev yaptılar. Portekiz'in muhteşem menajerlik bağlantıları onlara devamlı bir iş olanağı sağlıyor zaten. Brezilya ile yakın olan kültür de alternatiflerin artmasına neden oluyor. Fakat esas etki bence Jesus...

Yakın zamana kadar yabancı hocaların yer almadığı ligde bu kadar Portekizli olması dikkat çekici. Jesus’un başarısı önemli. Ve yine yukarıdaki listede olan Abel Ferreira

Kıta dışından gelip Libertadores’i kazanan ilk hoca Jesus’tu. Abel Ferreira çıtayı yukarı çekti ve o kupayı üst üste iki kere kazandı. Haliyle Portekizli hocaların Brezilya’ya girişi de o sayede hızlandı.

Şimdi böyle bir yazı yazmak da biraz sakıncalı. Kimisi gelip “Jesus mu övüyorsun Uğur Meleke gibi?” diyebilir, bazısı gelip “Jesus Brezilya’ya gitsin diye algı mı yapıyorsun” şeklinde kızabilir. İkisi de değil. Jesus'un Türkiye'deki varlığı ile alakası da yok. 

Konunun ilginçliği her zaman ilgimi çekmişti. Hatta Pauolo Sousa’nın yolu da Brezilya’ya düşünce, şöyle bir yazı yazmıştık.

Haliyle biraz fikri takip olsun istedik. Madem lig başlıyor, bir göz atalım dedik ve karşımıza çıkan manzarayı paylaşmak istedik.

Hatta Jesus'tan çok aklımıza gelen isim Vitor Perreira'ydı. Keşke o da sezon başını görebilseydi..

Bakalım bu senenin kazanan Portekizlisi kim olacak?


Perşembe, Nisan 13

Hoş Gelen

 

Sezon başında Samsunspor'un Süper Lig'e çıkacağını tahmin etmiyordum.

Aslında sezon başlamadan önce favorilerim arasındaydı. İyi bir kadrosu vardı. Şehir güçlü duruyordu takımın arkasında. Son dönemde de Süper Lig'i çok istemişlerdi. Ayrıca ligde yatırım yapan çok fazla takım da kalmamıştı, yani öne çıkıyorlardı doğal bir şekilde.

Fakat sezona facia bir şekilde girdiler. İlk yedi maçta sadece iki galibiyet! Bir türlü iyi hoca olup olmadığını anlamadığımız Bayram Bektaş dönemi de o sonuçların ardından anında sona erdi.

Kulübün sahibi başkan Yüksel Yıldırım'ın son yıllarda defalarca uyguladığı fevri kararlarından biri olduğunu düşündüm. Bu fevri kararlar, domino taşı gibi devam ederse (ki edebilirdi) Samsunspor play-off bile yapamadan sezonu noktalayabilir diye düşünüyordum.

Bektaş'ın yerine gelen Hüseyin Eroğlu da bu düşüncemi pekiştirdi. Zira yıllarca Altınordu'da çalışan Eroğlu'nun Samsun gibi baskısı kuvvetli bir şehirde, hem de sezon ortasında aldığı bir kadroyla çok fazla ilerleyemeyeceğini düşünüyordum. Hatta gelir gelmez eski takımı Altınordu'ya yenilince beklentim sıfır noktasına geriledi.

Fena yanıldım. O Altınordu yenilgisinden sonra aylarca (geçtiğimiz hafta sonundaki Göztepe maçına kadar) yenilmediler. Müthiş bir çıkış yakaladılar.

Altınordu'na yenildikleri haftanın sonunda puan durumunda sekizinci sıradaydılar. Tabi ki puan farkları azdı ve lig uzun bir maratondu. Play-off'a da girmek mümkün olabilirdi. Fakat yine de favorilerden biri değildi artık Samsunspor.

Sonrasında Samsunspor yükselişe geçti. Lige çıkabileceğine ikna oldum ama o zaman da muhteşem giden bir Eyüpspor vardı.

Zaten ligi takip edenler sezonun gidişatına hakimdir; o nedenle uzatmayalım. Esas şaşırdığımız yakın zamana kadar 9-10 puan geride olan Samsunspor'un Eyüpspor'u geçip, bir de üzerine sezonun bitmesine altı hafta kala şampiyonluğu garantilemesiydi. Müthiş başarı.

Yanıldım ama yanıldığım için şikayetçi değilim. Samsunspor'u Süper Lig'de görmek güzel olur. Esasında "şehir takımı olsun, taraftarı olan takım gelsin" romantizmini pek sevmem. Kim iyiyse o kazansın Süper Lig biletini. Fakat çok kaliteli keyifli bir Ümraniyespor - Konyaspor maçını izlerken de uyuklamak istemiyorum artık. Tribünler, taraftarlar bu işin coşkusu ve rengidir. İstanbul takımlarının bollaştığı bu dönemde geleneği olan bir kulübün geri dönmesi güzel oldu.

Samsunspor'u en son 2011-12'de izlemiştik Süper Lig'de. Çok ilginç bir sezondu. Daha sonra Serie A yapacak Vladimir Petrovic ile başlamışlardı sezona. İşler berbat gidince yollar ayrıldı.

Ardından Mesut Bakkal geldi. Bakkal'ın ilk maçı Fenerbahçe karşılaşmasıydı. 3-1 kazanmışlardı. Maçın yıldızı Gekas'tı. O da kış transfer döneminde gelmiş, ilk defa Süper Lig'de forma giyiyordu. 11 maçta 8 gol atınca Samsunspor'un da ligde kalma umudu artmıştı.

Fakat sonrasında Gekas ile Mesut Bakkal arasında yaşanan kriz; Yunan oyuncunun şehri terk etmesiyle sonuçlandı. Devamında da Samsunspor'un havası söndü. Bir Nisan günü, Beşiktaş'ı İnönü'de 1-0 yenerek küme düştüler.

2014'te Mersin İdman Yurdu'na, 2015'te Antalyaspor'a play-off finali kaybedince düşüş başladı. 2016'da puan farkıyla, 2017'de averajla ligde kaldılar. 2018'de küme düştüler.

Birçok takım için karadelik haline gelen ve geri dönüşün imkansız olduğu 2.Lig'de kaderleri tayin edilecekti. Aşağısı da yukarısı da eşit uzaklıktaydı. İlk sezon yine play-off'ta kaybettiler. İkinci sezon doğrudan lige çıktılar. Ertuğrul Sağlam projesi işe yaramıştı. Fazla uzatmadılar. İş uzasaydı sonu kötü olabilirdi.

Ertesi sezon 1.Lig'de averajla üçüncü oldular. Yeni çıkmış bir takım için oldukça iyi bir performanstı. Bu sefer Yüksel Yıldırım projeyi dağıttı. Sağlam ile yollar ayrıldı. Bence, Sağlam kalsaydı Samsunspor ertesi sezon (yani geçen sezon) Süper Lig'e çıkardı. Fakat üç teknik direktör değiştirdiği sezonda play-off bile yapamadı.

Olan oldu ve sonu iyi oldu. Bu sene çıktılar. Gayet de iyi oynadılar. Çok fazla transfer de yapmadılar. Gelenlerden Douglas Tanque, müthiş bir solak santrfor çıktı. Özellikle ikinci yarıda coştu. Alim Öztürk, Celil Yüksel, devre arası transferi Soner  Aydoğdu sezonun kilit isimleriydi.

Son oynanan Tuzlaspor maçının son dakikasında bir gol yedi Samsunspor. Nizami bir goldü ama hakem Direnç Tonusluoğlu ve VAR, bir faul uydurdu. Haliyle gol geçersiz sayıldı. Samsunspor 1-0 kazandı. Eğer 1-1 bitseydi belki de daha iyi olacaktı. O zaman böyle; bir gece ansızın evde otururken garantilemeyeceklerdi Süper Lig'i.  Ertesi hafta stadyumda yaşarlardı bütün heyecanı ve tüm sezonun mutluluğunu.

Hüseyin Eroğlu için de iyi oldu. Altınordu'nun memuruna dönüşmüştü. Başarılıydı ama başarısını yarışmada test edemiyorduk. Konfor alanından çıktığı ilk sınavında farkını belli etti. Bakalım bir yükselişin ilk adımları mı olacak yoksa "ligi bilen hoca" grubuna mı sıkışacak? Umarız Süper Lig'de devam eder...

2011-12'de Deplase Keyifler'de babasının "Samsunsporlu olma üzülürsün" dediği çocuk acaba şimdi ne yapıyordur? O zaman takım Süper Lig'deydi ve kendisi ağlıyordu. Sonra 1.Lig'i de 2.Lig'i de gördüler. 11 sene sonra yeniden Süper Lig'i yaşayacak. Yine ağlıyor mudur?

Çarşamba, Nisan 12

Birden Fazla Doğru


Premier Lig'i çok fazla izlemiyorum. Hatta belki de bu sene izlediğim nadir maçların hiçbirinde ekranda Manchester City yoktu.

Yani Erling Haaland'ın City'e katkısını değerlendirecek konumda değilim. Fakat İngiliz medyasındaki tartışmalar çok hoşuma gidiyor.

Aslında olay şu:

Manchester City, Pep Guardiola ile özdeşleşen futbolu uzun zamandır çok üst düzey bir şekilde oynuyor. Bu sayede İngiltere içinde kupalar da kazanıyor. Fakat o istenen Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu bir türlü gelmedi. Bu noktada Guardiola'ya yapılan en büyük eleştiri, "gerçek bir santrfor" ile oynamamasıydı. Bir Benzema, bir Lewandowski, bir Suarez gibi oyuncusu yoktu. Bu yüzden o muhteşem oyunu ceza sahası içinde taçlandıramıyor, sonucu alamıyordu. Görüş buydu yani..

Geçtiğimiz yaz beklenmedik bir olay yaşandı. İdeallerinden taviz vermeyen ve bu nedenle "inatçı" olarak etiketlenen Guardiola, transfer piyasasının en gözde ismi olan Erling Haaland'ı transfer etti. Norveçli, o tanıma uyan gerçek bir santrfordu. Barcelona'ya imza atması bekleniyordu. Olmadı. Adamı kapan Manchester City oldu.

İlk başlardaki beklenti, ilk sezonun biraz alışma dönemi olacağı şeklindeydi. O da gerçekleşmedi. Adam zaten babasından dolayı İngiltere doğumlu. Havasına suyuna alışık. Şu anda geldiğimiz noktada 39 maçta 45 golü var. Makine gibi çalışıyor. Ben izlemiyorum ama "Haalandmania"dan uzak kalmak mümkün değil. İlla önümüze düşüyor. Haftanın iki gününde gol atıyor adam. Haliyle devamlı gündemde...

Buna rağmen bazı yorumcular, Haaland'ın çok iyi bir oyuncu olduğunu kabul etmekle beraber, City'e zarar verdiğini iddia ediyorlar. Bu görüşün başını da eski Liverpool oyuncusu Jimmy Carragher çekiyor. Bunun için ufak bir dayanağı da var. Haaland'ın ligde oynamadığı iki maçtan birinde Manchester City, Leicester deplasmanından üç puan çıkardı, diğerinde Liverpool'u 4-1 mağlup etti. FA Cup'ta Chelsea'yi elerken Haaland kadroda değildi ama Lig Kupası'nda Southampton'a elendiklerinde ilk 11'deydi.

Carragher'a göre, Pep'in futboluna tam olarak uymuyor Haaland. Sonuç alınıyor ama katalizörler eşleşmiyor. Üstelik Carragher'a destek çıkanlar da oluyor. Yani öyle bir "deli saçması" olarak da bakılmıyor. Zaten Carragher da tabloid basın yorumcusu da değil.

Yine de ben bu noktada bir görüş sunamıyorum. Bunlar benim tezim değil. Maçları da izlemedim zaten. Fakat tartışmalar hoşuma gidiyor.

Dünyanın en iyi teknik direktörünün takımını forveti yok diye eleştirdik yıllarca. Sonra adam gitti dünyanın en formda santrforunu aldı. Takıma da monte etti. Bu santrfor gelir gelmez gol rekorlarını kırdı.

Sonra çıkıp "Aslında City o yokken daha iyi" diyebiliyorsunuz. İşte futbol böyle bir şey. Birden fazla doğru var. Ya da birden fazla cümleyi doğru sanmanız mümkün. Her türlü görüş temellendirilebilir ama en doğru görüş değil skor tabelası nihai kazanan olur.

Bu arada ben de katılıyorum bu yoruma, zira bizim tarafımız Mbappe... Kesin Haaland bozuyordur takımı!

Pazartesi, Nisan 10

Lige Oyuncu Bakıyoruz

Bu hafta Avrupa Ligi çeyrek finalinde Feyenoord - Roma maçı var. Haftaya da rövanşı oynanacak. Gözlerimiz bu iki maçta olacak. Neden?

Bu iki takım tarihlerinde üç kez karşılaştı. Üçü de yakın dönemde. 2014-15 sezonunda yine Avrupa Ligi'nde eşleşmişlerdi. İlk maç 1-1 sona ermiş, Hollanda'daki rövanşı 2-1 kazanan Roma tur atlamıştı.

Berabere biten ilk maçta goller Gervinho ve Colin Kazım'dan gelmişti.

De Kuip'teki rövanşta Roma'nın golleri Adem Llajic ve Gervinho'dan geldi. Feyenoord'un Elvis Manu ile ile bulduğu tek gol tura yetmedi.

Geçen sezon Arnavutluk'ta oynanan Konferans Ligi finalini ise Roma 1-0 kazandı. Kupayı getiren golü Nicolo Zaniolo kaydetti.

Bu kadar bilgiden sonra neden bu haftaki maçları dikkatle izleyeceğimizi anlamamış olamazsınız...

Gervinho, Colin Kazım, Llajic, Elivs Manu ve son olarak Nicolo Zaniolo...

Bu eşleşmede gol atanlar muhakkak kariyerlerinin bir bölümünde Süper Lig'e uğruyor.

Zeki Çelik ve Orkun Kökçü şu anda gole (ve Süper Lig'e) en yakın isimler gibi duruyor!


Cuma, Nisan 7

Cuma, Mart 31

O Bir Milanlı



Öğrenmenin yaşı yok...

Bazen ne kadar çok ilgi duyarsanız duyarsanız, bir şeyleri ıskalamanız mümkün oluyor. 90'larda da kısıtlı kaynaklarla Avrupa futbolunu takip etmeye çalışırdım. Milan'ın 90'larını iyi bilirim. Brian Laudrup'u çok beğenirim. 

Brian Laudrup'un Bayern'de oynadığını biliyordum. Fiorentina'da oynadığından haberim vardı. Hatta takım küme düşmüştü ve kötü bir sezondu. Daha sonra Rangers'ta onu tanıdım. O yıllarına yetiştim yani. Müthiş bir top sürme yeteneği vardı. Çok zarif bir oyuncuydu. Sonra yeni yeni transferde para saçan Chelsea'ye transfer olmuştu. Orada pek tutunamadı ama zaten yaşlanmıştı.

Bunların hepsi tamam. Fakat beni şaşırtan son bilgi başkaydı. Yeni bir bilgi. 90'ların en özel orta sahası neden düşük profil takımlarda kaldı diye merak ederdim her zaman. Ağabeyi Michel gibi hem Real hem Barcelona yapamamıştı ama en azından bir dev görebilirdi. Meğer Brian Laudrup, en şaşaalı döneminde Milan'a gitmiş.

Dün öğrendim bu bilgiyi. Ya da zaten biliyordum ama binlerce bilgi atınca kafaya bu çıkmış zamanla. 

1993-94 sezonuymuş. Yani Milan'ın finalde Barcelona'yı 4-0 yenerek Şampiyonlar Ligi'ni kazandığı dönem. Laudrup çok az maç oynamış o sezon. O kadrodan herhangi birini kesmek kolay değildi zaten. Yabancı kuralı da işini zorlaştırmış olabilir.

Süre aldığı 15 maçın 12'sinde Milan ya gol atamamış ya da sadece tek gol atabilmiş. Barcelona'ya dört gol atabilen bir takım için kötü bir istatistik. Demek ki gerçekten bekleneni verememiş.

Zaten mesele bu eğil. Acaba bilmediğimiz daha neler var?

Perşembe, Mart 30

İnceciler

Muharrem İnce, konuşulmaya ve konuşmaya devam ediyor. Üzerinde çok durulacak bir konu olmaması gerekirdi ama o zaten böyle şeylere teşne. Bir de ne olursa olsun, seçimin ve dolayısıyla ülkenin kaderi İnce'nin alabileceği az biraz oyla bile şekillenebilir. O nedenle gündemde olması gayet doğal.

Oysa aslında kendisi bir ay öncesine kadar gündemde değildi. 2018'deki fiyaskodan beri kendini ifade etmekte zorlanıyordu. Kimseyi ikna edemiyordu. Onun savunmalarını defalarca dinlemek zorunda kalmış ve çoğunda da kendisine hak vermiştim. Fakat halkın; en azından muhalif kesimin büyük bir kısmı kendisiyle aynı şekilde düşünmüyordu. İnsanları ikna edip de bir sonraki aşamaya (başka konulardan bahsetmeye) geçemiyordu.

Daha eylül ayında bile; yani bundan 6 ay önce ve 2018'den 4 sene sonra, katıldığı Babala TV'de gençlerin esas meselesi bu olmuştu. Ben, Muharrem İnce'nin gelecek planlarını, düşüncelerini, kadrolarını merak ettiğim için açmıştım ama yayın başladıktan yarım saat sonra halen 2018'de kalındığı için, biraz İnce'ye çokça da stüdyodaki gençlere kızarak telefonu kapatmıştım.

Bugün ise İnce'nın destekçilerinin büyük bir kısmı gençlerden oluşuyor. Gerçi konuyla alakalı çok güçlü verilerimiz de yok. Muharrem İnce ne kadar oy alır, bu oyların ne kadar gençlerden, ne kadarı CHP'den ne kadarı sağ seçmenden pek bilgimiz yok. Fakat gözlemlerimiz var.

Öncelikle İnce'nin düşük bir oy alacağından eminiz. Kendisi yüzde 30'lardan bahsederken, şimdi yüzde 15'lere düştü. Üstelik tahmini oyu bile bir hafta içinde değişti. Bu oy oranlarını bizlerle paylaşırken kaynağının, rakip partilere gelen anketler olduğunu söyledi. Oysa hiçbir anket (ısmarlama veya sahici) sonucunun iki haftada bu derece değişeceğini sanmıyoruz. İnce'nin eline ulaşanlar o nedenle merak konusu. Gerçi HDP'nin aday çıkaracağını düşünerek strateji geliştirmiş ve ikinci tura kalma hayalleri kurmuş için bu gel-gitler pek de şaşılası değil.

Fakat bu gelgitli adamın, yüzde 2 de alsa yüzde 6 da alsa, olsun olsun bir şekilde yüzde 10 da alsa seçimin kaderini değiştireceği aşikar. Hatta o yüzde 10'un dahi çıkardığı tantanaya bakarak ne kadar düşük olduğu ortada. Fakat kendisi bunu seçim zaferi olarak görebilir. Zira için ucunda CHP'ye ve Kemal Kılıçdaroğlu'na seçim kaybettirmek var. Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi kariyerini bitirmek onun içini ferahlatır. O nedenle kendi siyasi kariyerinin bitmesini de göze alabilir. Benzer durumlar yüzde 6, yüzde 2 gibi oranlar için de geçerli ama o zaman yaşayacağı hayal kırıklığı, Kemal Bey'in yenilmesini gölgeleyebilir. Ve hatta belki Kemal Bey'in yenilmesine de yetmeyebilir.

Peki kimler oluşturuyor bu adını koyamadığımız ufak yüzdeyi? Aslında her şey 1 Mart günü başladı. Meral Akşener'in masayı dağıtmasıyla... Yani henüz bir ay bile olmadı. Bir ay önce Muharrem İnce yine adaydı ama ne adı geçen, ne de seçim kaybettirmeye gücü olan bir adaydı. Sadece ortalarda dolanan bir karikatürdü. Çok fazla öne çıkamadığı için de çok fazla ciddiye alınmayan, hatta 'İlla bir yerde vazgeçer" denilen biriydi.

Fakat önce Akşener masayı dağıttı. Sıtma ve ölüm arasında tercih yapmayacağı için geri dönmesi mümkün değildi. Çok güvendiği İmamoğlu ve Yavaş da peşinden gelmemişti. "Kazanacak aday" diye tutturup adaysız kalmıştı. Neredeyse Ersan Şen'e sığınacaktı. İşte o günler Muharrem İnce bir kapı olmuştu. Hatta biz de Akşener'i "Kazanacak aday dedikten sonra, son seçimi kaybeden adayın yanında tavır alırsa" diyerek eleştirmiştik. Akşener, İnce ile bile kazanamayacağını anlayınca masaya geri döndü ama o hafta sonu kafası karışan İYİ Parti seçmeni o kadar kolay dönmedi. Bir kısmı arafta kaldı. İnce, kendisinden bağımsız olarak gelişen olayların yaşandığı hafta sonundan üçüncü aday olarak çıktı. Tam o günlerde Fatih Altaylı'nın Twitter anketlerinde başa güreşmesi de onu iyice havaya soktu.

İşte aslında Muharrem İnce taraftarlarının kim olduğuna buradan bakmak lazım. CHP'den hoşlanmayan, o nedenle İYİ Parti'ye sığınan, Akşener'in masaya devirmesinden memnun olan ama sonrasında Akşener dönünce kendini sahipsiz hisseden, ağırlığı gençlerden oluşan bir kitle. Bu gençlerin ortak bir ideolojik bir tavrı yok. Yani hepsi milliyetçi mi? Değil. En azından eski MHP'li değiller. Sosyal demokrat mı? O da değil. Zaten politik anlamda öyle baskın karakterleri de yok. Hatta sırf bu yüzden AKP'den çok rahatsız da olmuyorlar. Rahatsızlar ama 20 yıl boyunca AKP'yi yaşamış kuşaklar kadar da değiller. Daha önce AKZ Kuşağı yazısında bahsetmiştik biraz.

Bu kitlenin hafızasında kıyaslayabileceği bir başka Türkiye yok. Doğdukları, gözlerini açıkları ülke bu zaten. Bizim gibi 90'ların sonunu ve 2000'lerini başını iyi veya kötü özellikleriyle test edememişler. Biz üniversite yıllarında üç kuruşluk bursla yaz tatili yapabilir, Galatasaray kombinesi alıp deplasmanlara gidebilir, konserlere bilet bulabilirdik. Haliyle şu an düştüğümüz karanlık, bizim içimizi daha çok acıtıyor ve bir tepki göstermeyi kaçınılmaz kılıyor. Oysa bugünün gençleri zaten yeni yeni fark ediyorlar dünyayı. O dünya da gördükleri ve yaşadıkları kadar. Yani iktidarın sunduğu kadar. Haliyle gözlerinin önünde kaybettikleri bir şey yok. Bizim kayıplarımız ise onlara 'anlatı' gibi geliyor.

Haliyle belki de ilk kez oy kullanacakları seçime biraz da gençliğin getirdiği "Ben farklıyım ağabey ya" düşüncesiyle bakıyorlar. Türkiye tarihinin en önemli seçimini; özgürlükler üzerinden değil (zira bunu test edip kıyasladıkları bir zaman olmadı), adaylar üzerinden değerlendiriyorlar. Sanki Survivor'da adada kalacak isme SMS atacakmış gibi bir 'ünlü' seçiyorlar.

Esasında biz de gençlik yıllarımızda kazanamayacağını bildiğimiz radikal partilere oy attık. O da bizi 'cool' hissettirdi. Gençliğin doğasıdır belki.. Fakat o radikal partiler; sağda veya solda konumlansa da aslında ideolojisi güçlü partilerdi. Komünist, milliyetçi, islamcı, sosyalist partilerdi yani. Muharrem İnce ise bambaşka bir kategoride. Onun bir ideolojisi yok. Kadrosu yok. Siyasi anlamda cazip bir tarafı yok. Onun tek derdi CHP'den ve Kılıçdaroğlu'dan intikam almak. Ötesi yok. Kimi siyaset uzmanları (ne kadar uzman olmadıklarını da bu dönemde görmüş olduk) İnce'nin sivrilmesini Kılıçdaroğlu adaylığına bağlıyorlar. Mesela "İmamoğlu aday olarak gösterilseydi bu kadar sivrilmezdi" diyorlar. İnce'nin gücü yeter miydi bilinmez ama onun Ekrem Bey'i de deli gibi kıskandığını görebiliyoruz. "Adam kazandı" dedikten bir sene sonra iki seçimi birden kazanan İmamoğlu'nun, partide kazandığı popülerlik İnce'yi yiyip bitiren başka konulardan biri. Fakat o 'kapışma' çıkmadı karşımıza. Haliyle Kılıçdaroğlu-İnce üzerinden okumaya devam edeceğiz.

Özetle İnce'yi tamamen şartlar öne çıkardı. O, durumu kendi kaşından gözünden sansın ama gerçek bu. Bu gençlerin, üçüncü bir isim arayışı vardı. O günlerde (Mart başı) üçüncü aday başka bir siyasi figür olsaydı (mesela daha güçlü bir Mustafa Sarıgül bile) ona gideceklerdi. Piyango CHP ile intikam savaşına giren ve tek başına otobüs kullanan Muharrem İnce'ye vurdu. 

Tabi ki gençleri yadırgamıyorum. Yani belki seçimden sonra yadırgayabilirim. Muharrem İnce'ye oy verdikten sonra kazanacak bir Cumhur İttifakı'ndan rahatsız olurlarsa tepkim büyük olur. Üniversitedeki konseri iptal edilince, arkadaşlarıyla ortak çıkacağı kiralık ev bulamayınca, KPSS'de pelikancılara geçilince, giydiği kıyafet iş yerinde 'aşırı' bulununca Twitter'a yazacağı şikayet dilekçisi farklı tepkiler alır bizden.

Fakat seçim öncesinde olduğumuz şu günlerde en büyük eleştirimiz muhalefet kanadına gelir. Zira Z kuşağını cepte görerek hareket ettiler uzun zamandır. 5 milyon yeni seçmenin ufak bir kısmının AKP'ye, geri kalanın ise komple Millet İttifakı adayına oy vereceğini düşündüler. O nedenle de gençleri ikna etmek için de pek uğraşmadılar. Aslında hiçbir seçmeni (küskün muhafazakarlar hariç) ikna etmek için uğraşmadılar. Fakat toplumun AKP karşıtı olan kesiminin büyük bir kısmı, ne kadar farklılıkları olsa da, baltalarını gömüp tek aday üzerinde birleşme konusunda mutabakat sağlamıştı. Yani o yüzden ekstra bir çabaya çok gerek yoktu. O nedenle de Z kuşağı denilen ama aslında AKP'nin eğittiği (eğitemediği) kuşak da atlandı. O gençler de Jahrein gibi kanaat önderlerini dinleyerek kendilerine bir yol kurdular. O yolun sonu da üçüncü adaya çıktı.

"CHP abi ya, hiç cool değil. Kemal Bey çok yaşlı ya.. Vermem ben ona" diyenlerin manifestosu da Cüneyt Özdemir'in bıyık altından gülerek yorum yaptığı video oldu.


Bugünlerde hem Jahrein gibi gamerlar hem de Cüneyt Özdemir, başka görüşleri savunuyor. Hatta Özdemir, Muharrem İnce ile son konuşmasında İnce'nin kendisine o videodan bahsettiğini, kendisin de İnce'ye "Dün dündür bugün bugündür" dediğini söyledi. Fakat bu isimlerin etkilediği gençler kolay kolay dönmüyor. Hatta, gelen eleştirilerin ardından bunu bir gurur meselesine çevirmiş durumdalar.

Gençleri ikna etmek benim görevim değil. Bakalım adaylığa soyunan ve taşın altına elini sokmak için direten Kemal Bey ne yapacak? Bir kesim muhafazakarı, milliyetçileri, Kürtleri, sosyalistleri, işçiyi, patronu; hemen her kesimi bir potada tutabilen Kılıçdaroğlu, bu burnundan kıl aldırmayan çocukları ikna edebilecek mi göreceğiz.

Öte yandan İnce'nin tek seçmen grubunun gençler olduğunu da düşünmüyorum. Tabi ki ikinci gruba AKP seçmeni demek de mümkün değil. Fakat zamanında (ekonominin iyi yıllarında) AKP'ye oy vermiş olan ama yaşantı olarak AKP  tabanından ayrılan, laik değerlere çok önem vermese de laik bir yaşantısı olan, aşırı dindar olmayan, belki sıkı devletçi bir yapıda olan, şehirde yaşayan, büyük ihtimalle ticaretle uğraşan ve şu anda ekonomiden canı yanan bir kitle de var. Bunlar zaten AKP'nin işleri düzeltmeyeceğinin farkında. Ayrıca CHP alerjisi de ileri boyutta. İsmet İnönü'yü andıran yuvarlak suratıyla aday olan Kemal Kılıçdaroğlu'na  oy vermezler. CHP'den ayrılmış ve CHP'yi diline dolamış Muharrem İnce onlar için iyi bir alternatif. Fakat zaten o kesim de AKP'ye yakın durması sebebiyle, İnce'ye kaptırılması can yakmayacak bir grup olarak da görülebilir.

Esas sıkıntı sosyal demokrat kültürle yetişmişlerin çocuklarının oyları. Seçime 45 gün kalmışken göreceğiz, bakalım daha neler olacak. En azından dünkü buluşma bile İnce'nin değer kaybetmesini sağladı. İnce ortalarda gözüktükçe 1 Mart seviyesine geri dönecektir zaten. Diğer yandan Türkiye'de siyaset için 45 gün oldukça uzun bir süre...

Sanırım bundan sonra sırf teknolojiyi bizden daha iyi kullandığı ve biraz da anaya babaya asi durabildiği için alttan gelen kuşağın çok demokratik ve özgürlük yanlısı olduğunu sanmayız. Onların başka bir hayatları ve başka gündemleri var. Her genç kuşak gibi...

Cool olmak onlar için esas mesele ve yıllarını verdiği partisi CHP'ye (anaya baba) savaş açıp otobüsle ülkeyi gezerken rap dinleyen, müziği kıstığında da bağıra bağıra konuşan Muharrem İnce, kaybedilmiş tüm değerlerin geri kazanılmasından daha cazip geliyor.

Tıpkı 2002'de milli görüş gömleğini çıkaran Erdoğan'a destek veren liberal çocuklar gibi... O da yolda yürümekte zorlanan Bülent Ecevit'ten daha eğlenceliydi çünkü....