Cuma, Mart 31

O Bir Milanlı



Öğrenmenin yaşı yok...

Bazen ne kadar çok ilgi duyarsanız duyarsanız, bir şeyleri ıskalamanız mümkün oluyor. 90'larda da kısıtlı kaynaklarla Avrupa futbolunu takip etmeye çalışırdım. Milan'ın 90'larını iyi bilirim. Brian Laudrup'u çok beğenirim. 

Brian Laudrup'un Bayern'de oynadığını biliyordum. Fiorentina'da oynadığından haberim vardı. Hatta takım küme düşmüştü ve kötü bir sezondu. Daha sonra Rangers'ta onu tanıdım. O yıllarına yetiştim yani. Müthiş bir top sürme yeteneği vardı. Çok zarif bir oyuncuydu. Sonra yeni yeni transferde para saçan Chelsea'ye transfer olmuştu. Orada pek tutunamadı ama zaten yaşlanmıştı.

Bunların hepsi tamam. Fakat beni şaşırtan son bilgi başkaydı. Yeni bir bilgi. 90'ların en özel orta sahası neden düşük profil takımlarda kaldı diye merak ederdim her zaman. Ağabeyi Michel gibi hem Real hem Barcelona yapamamıştı ama en azından bir dev görebilirdi. Meğer Brian Laudrup, en şaşaalı döneminde Milan'a gitmiş.

Dün öğrendim bu bilgiyi. Ya da zaten biliyordum ama binlerce bilgi atınca kafaya bu çıkmış zamanla. 

1993-94 sezonuymuş. Yani Milan'ın finalde Barcelona'yı 4-0 yenerek Şampiyonlar Ligi'ni kazandığı dönem. Laudrup çok az maç oynamış o sezon. O kadrodan herhangi birini kesmek kolay değildi zaten. Yabancı kuralı da işini zorlaştırmış olabilir.

Süre aldığı 15 maçın 12'sinde Milan ya gol atamamış ya da sadece tek gol atabilmiş. Barcelona'ya dört gol atabilen bir takım için kötü bir istatistik. Demek ki gerçekten bekleneni verememiş.

Zaten mesele bu eğil. Acaba bilmediğimiz daha neler var?

Perşembe, Mart 30

İnceciler

Muharrem İnce, konuşulmaya ve konuşmaya devam ediyor. Üzerinde çok durulacak bir konu olmaması gerekirdi ama o zaten böyle şeylere teşne. Bir de ne olursa olsun, seçimin ve dolayısıyla ülkenin kaderi İnce'nin alabileceği az biraz oyla bile şekillenebilir. O nedenle gündemde olması gayet doğal.

Oysa aslında kendisi bir ay öncesine kadar gündemde değildi. 2018'deki fiyaskodan beri kendini ifade etmekte zorlanıyordu. Kimseyi ikna edemiyordu. Onun savunmalarını defalarca dinlemek zorunda kalmış ve çoğunda da kendisine hak vermiştim. Fakat halkın; en azından muhalif kesimin büyük bir kısmı kendisiyle aynı şekilde düşünmüyordu. İnsanları ikna edip de bir sonraki aşamaya (başka konulardan bahsetmeye) geçemiyordu.

Daha eylül ayında bile; yani bundan 6 ay önce ve 2018'den 4 sene sonra, katıldığı Babala TV'de gençlerin esas meselesi bu olmuştu. Ben, Muharrem İnce'nin gelecek planlarını, düşüncelerini, kadrolarını merak ettiğim için açmıştım ama yayın başladıktan yarım saat sonra halen 2018'de kalındığı için, biraz İnce'ye çokça da stüdyodaki gençlere kızarak telefonu kapatmıştım.

Bugün ise İnce'nın destekçilerinin büyük bir kısmı gençlerden oluşuyor. Gerçi konuyla alakalı çok güçlü verilerimiz de yok. Muharrem İnce ne kadar oy alır, bu oyların ne kadar gençlerden, ne kadarı CHP'den ne kadarı sağ seçmenden pek bilgimiz yok. Fakat gözlemlerimiz var.

Öncelikle İnce'nin düşük bir oy alacağından eminiz. Kendisi yüzde 30'lardan bahsederken, şimdi yüzde 15'lere düştü. Üstelik tahmini oyu bile bir hafta içinde değişti. Bu oy oranlarını bizlerle paylaşırken kaynağının, rakip partilere gelen anketler olduğunu söyledi. Oysa hiçbir anket (ısmarlama veya sahici) sonucunun iki haftada bu derece değişeceğini sanmıyoruz. İnce'nin eline ulaşanlar o nedenle merak konusu. Gerçi HDP'nin aday çıkaracağını düşünerek strateji geliştirmiş ve ikinci tura kalma hayalleri kurmuş için bu gel-gitler pek de şaşılası değil.

Fakat bu gelgitli adamın, yüzde 2 de alsa yüzde 6 da alsa, olsun olsun bir şekilde yüzde 10 da alsa seçimin kaderini değiştireceği aşikar. Hatta o yüzde 10'un dahi çıkardığı tantanaya bakarak ne kadar düşük olduğu ortada. Fakat kendisi bunu seçim zaferi olarak görebilir. Zira için ucunda CHP'ye ve Kemal Kılıçdaroğlu'na seçim kaybettirmek var. Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi kariyerini bitirmek onun içini ferahlatır. O nedenle kendi siyasi kariyerinin bitmesini de göze alabilir. Benzer durumlar yüzde 6, yüzde 2 gibi oranlar için de geçerli ama o zaman yaşayacağı hayal kırıklığı, Kemal Bey'in yenilmesini gölgeleyebilir. Ve hatta belki Kemal Bey'in yenilmesine de yetmeyebilir.

Peki kimler oluşturuyor bu adını koyamadığımız ufak yüzdeyi? Aslında her şey 1 Mart günü başladı. Meral Akşener'in masayı dağıtmasıyla... Yani henüz bir ay bile olmadı. Bir ay önce Muharrem İnce yine adaydı ama ne adı geçen, ne de seçim kaybettirmeye gücü olan bir adaydı. Sadece ortalarda dolanan bir karikatürdü. Çok fazla öne çıkamadığı için de çok fazla ciddiye alınmayan, hatta 'İlla bir yerde vazgeçer" denilen biriydi.

Fakat önce Akşener masayı dağıttı. Sıtma ve ölüm arasında tercih yapmayacağı için geri dönmesi mümkün değildi. Çok güvendiği İmamoğlu ve Yavaş da peşinden gelmemişti. "Kazanacak aday" diye tutturup adaysız kalmıştı. Neredeyse Ersan Şen'e sığınacaktı. İşte o günler Muharrem İnce bir kapı olmuştu. Hatta biz de Akşener'i "Kazanacak aday dedikten sonra, son seçimi kaybeden adayın yanında tavır alırsa" diyerek eleştirmiştik. Akşener, İnce ile bile kazanamayacağını anlayınca masaya geri döndü ama o hafta sonu kafası karışan İYİ Parti seçmeni o kadar kolay dönmedi. Bir kısmı arafta kaldı. İnce, kendisinden bağımsız olarak gelişen olayların yaşandığı hafta sonundan üçüncü aday olarak çıktı. Tam o günlerde Fatih Altaylı'nın Twitter anketlerinde başa güreşmesi de onu iyice havaya soktu.

İşte aslında Muharrem İnce taraftarlarının kim olduğuna buradan bakmak lazım. CHP'den hoşlanmayan, o nedenle İYİ Parti'ye sığınan, Akşener'in masaya devirmesinden memnun olan ama sonrasında Akşener dönünce kendini sahipsiz hisseden, ağırlığı gençlerden oluşan bir kitle. Bu gençlerin ortak bir ideolojik bir tavrı yok. Yani hepsi milliyetçi mi? Değil. En azından eski MHP'li değiller. Sosyal demokrat mı? O da değil. Zaten politik anlamda öyle baskın karakterleri de yok. Hatta sırf bu yüzden AKP'den çok rahatsız da olmuyorlar. Rahatsızlar ama 20 yıl boyunca AKP'yi yaşamış kuşaklar kadar da değiller. Daha önce AKZ Kuşağı yazısında bahsetmiştik biraz.

Bu kitlenin hafızasında kıyaslayabileceği bir başka Türkiye yok. Doğdukları, gözlerini açıkları ülke bu zaten. Bizim gibi 90'ların sonunu ve 2000'lerini başını iyi veya kötü özellikleriyle test edememişler. Biz üniversite yıllarında üç kuruşluk bursla yaz tatili yapabilir, Galatasaray kombinesi alıp deplasmanlara gidebilir, konserlere bilet bulabilirdik. Haliyle şu an düştüğümüz karanlık, bizim içimizi daha çok acıtıyor ve bir tepki göstermeyi kaçınılmaz kılıyor. Oysa bugünün gençleri zaten yeni yeni fark ediyorlar dünyayı. O dünya da gördükleri ve yaşadıkları kadar. Yani iktidarın sunduğu kadar. Haliyle gözlerinin önünde kaybettikleri bir şey yok. Bizim kayıplarımız ise onlara 'anlatı' gibi geliyor.

Haliyle belki de ilk kez oy kullanacakları seçime biraz da gençliğin getirdiği "Ben farklıyım ağabey ya" düşüncesiyle bakıyorlar. Türkiye tarihinin en önemli seçimini; özgürlükler üzerinden değil (zira bunu test edip kıyasladıkları bir zaman olmadı), adaylar üzerinden değerlendiriyorlar. Sanki Survivor'da adada kalacak isme SMS atacakmış gibi bir 'ünlü' seçiyorlar.

Esasında biz de gençlik yıllarımızda kazanamayacağını bildiğimiz radikal partilere oy attık. O da bizi 'cool' hissettirdi. Gençliğin doğasıdır belki.. Fakat o radikal partiler; sağda veya solda konumlansa da aslında ideolojisi güçlü partilerdi. Komünist, milliyetçi, islamcı, sosyalist partilerdi yani. Muharrem İnce ise bambaşka bir kategoride. Onun bir ideolojisi yok. Kadrosu yok. Siyasi anlamda cazip bir tarafı yok. Onun tek derdi CHP'den ve Kılıçdaroğlu'dan intikam almak. Ötesi yok. Kimi siyaset uzmanları (ne kadar uzman olmadıklarını da bu dönemde görmüş olduk) İnce'nin sivrilmesini Kılıçdaroğlu adaylığına bağlıyorlar. Mesela "İmamoğlu aday olarak gösterilseydi bu kadar sivrilmezdi" diyorlar. İnce'nin gücü yeter miydi bilinmez ama onun Ekrem Bey'i de deli gibi kıskandığını görebiliyoruz. "Adam kazandı" dedikten bir sene sonra iki seçimi birden kazanan İmamoğlu'nun, partide kazandığı popülerlik İnce'yi yiyip bitiren başka konulardan biri. Fakat o 'kapışma' çıkmadı karşımıza. Haliyle Kılıçdaroğlu-İnce üzerinden okumaya devam edeceğiz.

Özetle İnce'yi tamamen şartlar öne çıkardı. O, durumu kendi kaşından gözünden sansın ama gerçek bu. Bu gençlerin, üçüncü bir isim arayışı vardı. O günlerde (Mart başı) üçüncü aday başka bir siyasi figür olsaydı (mesela daha güçlü bir Mustafa Sarıgül bile) ona gideceklerdi. Piyango CHP ile intikam savaşına giren ve tek başına otobüs kullanan Muharrem İnce'ye vurdu. 

Tabi ki gençleri yadırgamıyorum. Yani belki seçimden sonra yadırgayabilirim. Muharrem İnce'ye oy verdikten sonra kazanacak bir Cumhur İttifakı'ndan rahatsız olurlarsa tepkim büyük olur. Üniversitedeki konseri iptal edilince, arkadaşlarıyla ortak çıkacağı kiralık ev bulamayınca, KPSS'de pelikancılara geçilince, giydiği kıyafet iş yerinde 'aşırı' bulununca Twitter'a yazacağı şikayet dilekçisi farklı tepkiler alır bizden.

Fakat seçim öncesinde olduğumuz şu günlerde en büyük eleştirimiz muhalefet kanadına gelir. Zira Z kuşağını cepte görerek hareket ettiler uzun zamandır. 5 milyon yeni seçmenin ufak bir kısmının AKP'ye, geri kalanın ise komple Millet İttifakı adayına oy vereceğini düşündüler. O nedenle de gençleri ikna etmek için de pek uğraşmadılar. Aslında hiçbir seçmeni (küskün muhafazakarlar hariç) ikna etmek için uğraşmadılar. Fakat toplumun AKP karşıtı olan kesiminin büyük bir kısmı, ne kadar farklılıkları olsa da, baltalarını gömüp tek aday üzerinde birleşme konusunda mutabakat sağlamıştı. Yani o yüzden ekstra bir çabaya çok gerek yoktu. O nedenle de Z kuşağı denilen ama aslında AKP'nin eğittiği (eğitemediği) kuşak da atlandı. O gençler de Jahrein gibi kanaat önderlerini dinleyerek kendilerine bir yol kurdular. O yolun sonu da üçüncü adaya çıktı.

"CHP abi ya, hiç cool değil. Kemal Bey çok yaşlı ya.. Vermem ben ona" diyenlerin manifestosu da Cüneyt Özdemir'in bıyık altından gülerek yorum yaptığı video oldu.


Bugünlerde hem Jahrein gibi gamerlar hem de Cüneyt Özdemir, başka görüşleri savunuyor. Hatta Özdemir, Muharrem İnce ile son konuşmasında İnce'nin kendisine o videodan bahsettiğini, kendisin de İnce'ye "Dün dündür bugün bugündür" dediğini söyledi. Fakat bu isimlerin etkilediği gençler kolay kolay dönmüyor. Hatta, gelen eleştirilerin ardından bunu bir gurur meselesine çevirmiş durumdalar.

Gençleri ikna etmek benim görevim değil. Bakalım adaylığa soyunan ve taşın altına elini sokmak için direten Kemal Bey ne yapacak? Bir kesim muhafazakarı, milliyetçileri, Kürtleri, sosyalistleri, işçiyi, patronu; hemen her kesimi bir potada tutabilen Kılıçdaroğlu, bu burnundan kıl aldırmayan çocukları ikna edebilecek mi göreceğiz.

Öte yandan İnce'nin tek seçmen grubunun gençler olduğunu da düşünmüyorum. Tabi ki ikinci gruba AKP seçmeni demek de mümkün değil. Fakat zamanında (ekonominin iyi yıllarında) AKP'ye oy vermiş olan ama yaşantı olarak AKP  tabanından ayrılan, laik değerlere çok önem vermese de laik bir yaşantısı olan, aşırı dindar olmayan, belki sıkı devletçi bir yapıda olan, şehirde yaşayan, büyük ihtimalle ticaretle uğraşan ve şu anda ekonomiden canı yanan bir kitle de var. Bunlar zaten AKP'nin işleri düzeltmeyeceğinin farkında. Ayrıca CHP alerjisi de ileri boyutta. İsmet İnönü'yü andıran yuvarlak suratıyla aday olan Kemal Kılıçdaroğlu'na  oy vermezler. CHP'den ayrılmış ve CHP'yi diline dolamış Muharrem İnce onlar için iyi bir alternatif. Fakat zaten o kesim de AKP'ye yakın durması sebebiyle, İnce'ye kaptırılması can yakmayacak bir grup olarak da görülebilir.

Esas sıkıntı sosyal demokrat kültürle yetişmişlerin çocuklarının oyları. Seçime 45 gün kalmışken göreceğiz, bakalım daha neler olacak. En azından dünkü buluşma bile İnce'nin değer kaybetmesini sağladı. İnce ortalarda gözüktükçe 1 Mart seviyesine geri dönecektir zaten. Diğer yandan Türkiye'de siyaset için 45 gün oldukça uzun bir süre...

Sanırım bundan sonra sırf teknolojiyi bizden daha iyi kullandığı ve biraz da anaya babaya asi durabildiği için alttan gelen kuşağın çok demokratik ve özgürlük yanlısı olduğunu sanmayız. Onların başka bir hayatları ve başka gündemleri var. Her genç kuşak gibi...

Cool olmak onlar için esas mesele ve yıllarını verdiği partisi CHP'ye (anaya baba) savaş açıp otobüsle ülkeyi gezerken rap dinleyen, müziği kıstığında da bağıra bağıra konuşan Muharrem İnce, kaybedilmiş tüm değerlerin geri kazanılmasından daha cazip geliyor.

Tıpkı 2002'de milli görüş gömleğini çıkaran Erdoğan'a destek veren liberal çocuklar gibi... O da yolda yürümekte zorlanan Bülent Ecevit'ten daha eğlenceliydi çünkü....

Salı, Mart 28

Captain Fantastic

Captain Fantastic gibi filmler, bizim gibi arada kalmışlar için çok değerlidir.

Önce bizim kim olduğumuzdan başlayalım. Modern dünyaya uyum sağlamakta zorlanan, buradaki yaşantının ömrü tüketen bir zehir olduğunu fark eden fakat alternatif bir yaşam modeline girmek için ne cesareti ne de pratiği olan kimseler...

Bizler belki tarihin değil ama coğrafyanın ortanca çocuklarıyız. Şehirlere sıkıştık, köylerden bihaberiz. Arada kalmışız. Kendimizi de ancak bu tarz filmlerle tatmin ediyoruz. Zaman zaman tatminin ötesine geçip, o filmlerden ilham da kapıyoruz. İlhamın sonucunda doğaya dönmüyoruz belki ama buradaki yaşantımızı tüketim çılgınlığına daha az kapılarak modelliyoruz. Gerçi o adımlar bile kabul görmüyor genel yapıda. Bazen "cimri-pinti", bazen "aykırı" olarak tanımlanıp dışlanıyoruz. Öte yandan bir inekten süt sağmasını bile beceremeyecek noktadayız. Şehirde takım elbise giyen güçlü özgüvenli ama gerçek dünyadan, yaşamdan, insandan bihaber CEO'ların küçümsediği, köyde üniversite okumamış köylünün yanında cahil kalan bir modeliz. Yani Almanya'da Türk, Türkiye'de Alman olan gurbetçiler gibiyiz.

Haliyle Captain Fantastic gibi bir bir filmin bizim için çok iyi çıkması gerekiyordu. Bizi tatmin etmeliydi. Her anlamda kusursuz olmalıydı. Ne yazık ki olmadı. Filmin sonunda da bir ilham dalgasına kapılamadık. Hatta daha da kötüsü; en sonunda mutlu bir şarkı eşliğinde yenilmiş ve kayıpları olan bir aile de izledik. Tam tersi oldu belki de...

Filmi anlatmayacağım, izleyenler biliyordur. O nedenle biraz ortadan girmekte sıkıntı görmüyorum. 

Captain Fantastic'teki alternatif yaşam modelinin çok sert olduğunu kabul etmek gerek. Eski anarşistlerden Ben ve hiç görmediğimiz karısının ailesi için kurduğu sistem, basit bir "doğaya dönüş"ten çok daha fazlası. Çok zorlayıcı. Çok sert. Haliyle o sistemin ürünleri olan çocukların da çok sağlıklı olmadığını görüyoruz.

Yine de her filmin bir sonu, sonucu vardır. Bizim sonda aldığımız mesaj, tüm hikayenin ana fikrini oluşturur. Burada da modern yaşama bir övgü sunulmasa da, ona yenilmenin kaçınılmaz olduğu vurgulanıyor gibiydi. Haliyle Captain Fantastic, benden geçer not alamadı. Bir 'karşıt' beklerken, uzlaşma ile kapattık kamerayı...

Üstelik sanki bu uzlaşmadan yönetmen ve senarist Matt Ross da rahatsız gibiydi. Kendisinin daha önceki işlerini izlemedim ama benzer konuları işlemiş. Hatta çocukluğunda da 'alternatif' bir yaşamı deneyimlemiş. Yani olayın farkında. Fakat yine de hikayedeki uzlaşmayı, duygusal nedenlerle yedirmeye çalışıp Viggo Mortensen'in oyunculuğuna yüklemiş. Eşini kaybeden bir adam. Çocuklarını seven ve onlar için ilkelerinden vazgeçebilen bir baba. Taraflardan biri buysa, yani içimizden birisi olan duygusal bir adamda, kimse de bu uzlaşmaya karşı çıkamaz.

Tam da bu noktada; "Peki karakterler daha farklı olsaydı bu ütopik filmi nasıl izlerdik" sorusunu sormadan edemiyoruz. Yani mesela sağlıklı bir eş ve belki daha az çocuk... O zaman ikinci yarı değişir miydi?

Filmin temposu ve sinematografisi de çok güçlü değildi açıkçası. Buna rağmen bir bağımsız film olarak Sundance ve Cannes'da dikkat çekmeyi başarmış. 60 yaşında halen karizmatik duran Viggo Mortensen de Oscar'a aday olmuştu. İlginçtir; geçildiği isim Casey Affleck ve Manchester by Sea'ydi. O filmi halen izleyemedim (içimde yaradır) ama az çok konusunu biliyorum ve bir anlamda hakkında "aynı soruna başka bir bakış" diyebileceğimizi tahmin ediyorum.

Öte yandan bizim öznel nedenlerden dolayı Captain Fantastic'e girme konusunda problemlerimiz oldu tabi. Bir yandan deprem, bir yanda seçim... Türkiye'de sıradan bir insanın sıradan meseleleri, hayatta kalma ve var olma sorunları ile eşdeğer. O nedenle daha çok "doğru model hangisi" tarzı bir soruya aranan yanıt, ilk anda bizi çok fazla çağırmıyor. Kendi hayatımızdaki pratiklere dair yanıtlar arıyoruz. Ütopik modeller sonradan gelir gündeme.

Aslında filmin sonundaki uzlaşma, toplumcu biri olarak beni mest etmeliydi. Evet doğaya ve esas (ilk) insani değerlere sırtımızı dönmemeliyiz ama diğer yandan toplumdan uzaklaşmak da benim kabul edebileceğim bir durum değil. Ben ve ailesinin, toplumsal yaşamı bir distopya olarak kodlaması ve onunla asgari düzeyde temas kurması yaşam modellerinin merkezinde yer alıyor. Böylece Ben ve eşinin verdiği akademik ve sportif eğitim; çocuklarına hiçbir haz getirmiyor. Rus edebiyatına hakimler ama herhangi bir arkadaşına "En sevdiğin Dostoyevski romanı hangisi" sorusunu bile soramıyorlar. Muhteşem bir fiziksel güçleri ve kondisyonları var ama herhangi bir sportif rekabete girip yarışamıyorlar. Birinci olamıyorlar, yenilmiyorlar. Karşı cinsle konuşurken de çuvallıyorlar. Böyle bir tablo da hoş değil ve açıkçası filmin sonunda bu aykırı bireylerin toplumla uzlaşabilmesi gözümüze hoş gözükmeliydi

Fakat tam da bu zamanlarda; toplumla uzlaşmaya çalışırken dışlanan ve artık yorulan bir grup insan olarak (tahminim ülkenin yüzde 20'si; ama yarısı da değil) artık yavaş yavaş toplumsal hayattan uzaklaşmanın ütopik hayallerini kurarken, bu uzlaşma çabasını izlemek bana iyi gelmedi.

Tabi bu da filme değil, bize ait bir sorun. Adamlar Türkiye'yi ve Türkiye toplumunu düşünecek değil. Hatta direkt ABD üzerinden okumak gerekir. Filmin 2016 yapımı olduğunu ve Trump'ın başkan adaylığı ve seçim zaferi esnasında çekildiğini hatırlamak lazım.

Öte yandan kendimize iye mesajlar alacaksak, Captain Fantastic'te evlatlarını tek bir stille yetiştirmeye çalışan, dışarıyı düşman gibi gören, dışarıdan saldırı geleceğine inanan ve altındakilere bunu inandıran, bu nedenle kendisinin sorgulanmasına izin vermeyen ve buna kızan, kapalı ve tek bir liderin en sonunda devrildiğini, devrilmese de halkın isteklerine boyun eğdiğini görüyoruz. Tabi orada devreye aile bağı ve evlat sevgisi giriyor ve metaforumuz yine tıkanıyor.

Tabi Captain Fantastic'ten ne kadar negatif cümlelerle bahsetsek de; konusuyla, metaforuyla, atmosferiyle; bizim filmimiz. Yani sonuçta bunlar gerçek sinema; bir Captain America değil. Son dönemin popüler işleri Marvel filmleri sinema aşkımızı düşürüp sinema platformlarını domine edince, Captain Fantastic gibi örnekler çöldeki vaha gibi oluyor. Tam da bu noktada Captain Fantastic'ten çok daha iyisi olan Walkabout'u yeniden hatırlatalım. 1970'lerin sinemasının şu andan daha güzel olduğunu bir kez daha vurgulayalım.

Son cümleyi de Captain Fantastic için kuralım ve keşke daha güzel olsaydı diyelim.


Cuma, Mart 24

Uzattınız Artık

 

Maç izlerken sıkılıyorum artık. Genelleme yapmam haksızlık olur ama izlediğim maçlar sadece Süper Lig veya 1.Lig karşılaşmaları. Zira açık kanalda Avrupa maçları yok. Ben de internetten maç izlemeye üşeniyorum biraz. O işi ligimize delege ediyorum. Yani TV 8.5 yardımı olmazsa evrensel futboldan uzağım bu aralar. Haliyle "maç izlerken sıkılıyorum" dediğimde aslında bu ülke futbolu anlamına geliyor.

Zaten kalite olarak düşük seviyelerdeyiz. Buna bir de son olarak uzatma süreleri eklendi. Bir maç bitsin de işimize gücümüze bakalım diye beklerken her iki devrede toplam 20 dakika uzatma görüyoruz bazen. Saat 19:00'da başlayan maç, kağıt üzerinde 20:45'te bitmeliyken artık 21:30'da bitiyor.

Oysa futbolun ilk çıkış zamanlarında işçi sınıfının kalbine kazınmasının nedeni buydu. Fabrikada mesailer belliydi ve izleyeceğiniz futbol maçı size gününüzü ayarlayabilme konusunda yardımcı olurdu. Ne zaman başladığı ve biteceği bellidir futbolun. Maç bitince mesaine gideceğini bilirsin. O güvenle stada akarsın. İngiliz işçiler tenise ilgi duyamazlardı. Zira ne zaman biteceği belli olmayan bir oyuna zaman ayıramazlardı. İki saat mi sürecek beş saat mi bilinmiyor. Futbol ise nettir; 90 dakika..

Tamam 200 sene öncesine dönmeyelim ama bu son moda işler de oyunun tadını kaçıyor. Nasıl başladığını da biliyoruz. Her şey Dünya Kupası yüzünden oldu.

Kasım ayında, bir maçın sonuna beş dakika uzatma eklemeyi radikal gören Türk hakemleri ve futbol federasyonu, Dünya Kupası'nın ardından bir anda topun oyunda kalma süresinin sıkı takipçisi oldu ve maçları 10 dakika civarında uzatmaya başladı.

Oysa peşlerinden koştukları FIFA bile o kararından henüz turnuva devam ederken vazgeçti. UEFA zaten hiç girişmedi bile. Zira bu oyunda öyle bir durum yok. Bu oyun basketbol değil...

Türkiye'de ezberler çok revaçta. Uzun süre topun oyunda çok kalmadığı iddia edildi. Oysa topun oyunda kalma süresi ligin kendi standardına göre (eğer İngiltere ile boy ölçüşmüyorsak) gayet normaldi. Esas sorunumuz oyunun hızıdır. Oyunu oynama isteğidir.

Zaten bu sorunu çözmedikten sonra maça 20 dakika eklesen ne olacak ki? Yine yerde daha uzun kıvranan, yine yavaş adımlarla oyundan çıkan oyuncular olacak. 90 dakika boyunca az pozisyon izlettiren bir maç yerine, 120 dakika boyuna az pozisyon izlettiren bir maçı tercih ediyoruz.

Tabi bu işin oluşmasına neden olan bir de VAR kazuleti var. Masa başında oturan hakemler her açıdan izledikleri bir pozisyona dört dakika boyunca karar veremeyince, sislsile domino taşı etkisi gibi başlıyor. Uzat babam uzat sonra... VAR hakkında çok defa yazdığım için tekrar girmiyorum o konuya... 

Fakat bir de işin istatistik tarafı zarar görüyor. Tam bu noktada "Derdini..." diye başlayan cümleler kurduğunuzu fark ediyorum. Ama yine de mesela "Bu sezon Galatasaray 90 +'larda şu kadar gol buldu" demek pek makul değil. 90+ denilen süre zaten devrenin kendisi kadar neredeyse.

Veya Kaan Ayhan Trabzonspor maçının 89. dakikasında oyuna giriyor. Sezon sonu o maçta bir dakika oynadığı yazacak. Oysa 10 dakika sahadaydı.

Esas konumuza dönersek ve yazıyı bitirirsek; şu anlamsız uzatma dakikalarından vazgeçelim. Konumuz bu. Bu oyun bir zamanlar güzeldi ve herkes izliyordu. Şu an seyirci kaybediyor olabilir. O zaman o "bir zamanlar"a bakmak gerekir. O dönemde neler doğruydu? Böyle abidik gubidik uygulamalar son dönemde geldi. Demek ki, bu uygulamalar olmadan da futbol insanların gönlüne ve evlerine girebilmişti. Uzatmadan köklere dönme zamanı...

Perşembe, Mart 23

Son 10 Numara


Gerard Pique... 2010 Dünya Kupası'nı kazanan İspanya'nın en önemli futbolcularından biriydi. Barcelona formasıyla bayrak adamlığa kadar ulaşmıştı. Dünya futbolunda stoperin tanımını değiştirmişti.

Geçen senenin sonuna kadar Barcelona'daydı ama artık tartışılıyordu. Yaşlanmıştı da. Vedası yakındı. Bir gün ansızın futbolu bıraktı. İçinde bulunduğumuz sezonun günlerinden birinde, bir kasım gününde. Kazandığı Dünya Kupası'nın arasına girmeden hemen önce...

1 Kasım günü Şampiyonlar Ligi maçına çıktı, ardından vedasını açıkladı, 5 Kasım günü son kez Camp Nou'ya çıktı. Her şey bir anda oldu. Sezon planlamasında yer alan bir oyuncu, eskisi kadar çok olmasa da, oynayabilir vaziyetteyken bıraktı futbolu.

Tabi ki Pique'nin başka planları vardı. O artık bir iş insanıydı. Yarattığı Kings League, bir modadan daha fazlasına dönüşebilir ve ileride ondan daha çok bahsedebiliriz.

Fakat onun vedası görülmemiş bir şekildeydi. Nadirdi. Ama bu sefer aynı sezon içinde; bu sefer Mesut bıraktı. Nadir olan durum, son beş ayda iki kez yaşandı.

Tabi ki her iki oyuncunun ortak yönleri de var farkları da... Mesut artık o eski seviyesinden çok uzaktı. Üstelik uzağa düşmesi de yeni değildi. En az dört senedir yoktu. Sahada görülüyordu ama o görünen Mesut Özil değildi.

Oysa bir zamanlar Ronaldo ve Messi'den başka birini izlemek isteyenlerin başvurduğu adresti Mesut. En azından benim için öyleydi. "Normal olanların en iyisi"ydi.

Pique ile de karşılıklı çok oynadılar. Real - Barcelona rekabetinin son iyi zamanlarıydı o yıllar. Zaten Mesut bir Real futbolcusu kalacak akıllarda. Arsenal'de daha çok sezon geçirmesine, Dünya Kupası'nı Arsenal'deki ilk sezonunun ardından kazanmasına rağmen. Çünkü Mesut'un Real dönemi bir futbolda izlediğimiz sanat gösterilerinden biriydi. Muhteşemdi. Son 10 numaraydı belki de. Ronaldo'yu santrfor yapan isimdi hatta. Sol ayağına mancınık, sağ ayağına mıknatıs takarak çıkardı sahaya.

Bu tip övgülere mahzar olan çok oyuncu vardır. Bir şekilde kariyerlerinin sonunda sallantı geçirmiş olabilir ama hepsi bir şekilde kıyıya sakince yanaşmasını başardı. Ronaldo, Ronaldinho... O sallantılı kariyer sonları genelde Güney Amerikalılara denk gelir zaten. Nasıl bir Alman'a denk gelebilir? O Alman, Zonguldaklı olunca iş değişiyor işte...

Dünya Kupası'nı da kazanan çok oyuncu vardır tarihte. Bazıları tesadüfen denilebilecek bir şekilde kadroda yer bulmuştur. Fakat Pique ve Mesut başkaydı. Onlar en yüksek seviyeye çıkmış ve uzun süre kalmış oyunculardı. Mesut da Pique'den farklıydı. Sonuçta bir 10 numaraydı. Cambazdı. Sanatçıydı.

Sezon devam ederken futbolu bıraktıklarını açıkladılar. "Sezon sonunda futbolu bırakacağım" duyurusu değildi yani, bir anda bitirdiler her şeyi. Sıkıldılar. Tak etti bir anda bu, ömürleri boyunca oynadıkları ve büyük kısmında çok iyi oynadıkları oyun. Pique'nin başka planları vardı gerçi. Onun kafada bitmişti futbol...

Futbol ise önce Mesut'u bırakmıştı. Çok önceden bırakmıştı. Mesut didinse de olmuyordu, olmayacaktı. Arsenal tercihine yanlış demek biraz haksızlık ve sonuç odaklı olur. O Real günlerinin üzerine bir Premier Lig yakışırdı. Almanya Milli Takımı'nı bırakması da doğru bir duruştu. Fakat sonrasında hep yanlış kararlar geldi Mesut'tan. Belki de en doğru karardı dünkü. Fazla uzatmamalıydı zira fazla uzamıştı!

Yine de futbol tarihine damga vurmuş insanların sahneden böyle çekilmesi beni üzüyor. Bir veda turu yaparak çıkmaları gerekirdi son sezona. Kobe'nin NBA'de yaptığı gibi mesela. Gerçi Mesut için şartlar buna uygun değildi. Veda turu bile tribünleri gezerek olurdu anca. Yine de; tatsız oldu işte...

O kariyere, o sol ayağa, o paslara hiç yakışmadı. 

Buraya gelen Mesut değildi. Yüzünden belliydi mesut olmadığı.... Belki böyle avutabiliriz hikayeyi. Son sayfaları yırtarak. 2014'ten sonrasını keserek. Kurtarır mı? Bernabeu'ya bıraktığı iz her şeyi kurtarmaya yeter sanki...

Çarşamba, Mart 22

Tek


Siyasi olarak gerginlik yaşadığımız ülkelerle, ne olursa olsun futbol arenasında iyi kötü veya az çok bir ilişkimiz var. 1999 depremlerine kadar Yunanistan ile mesafeliydik ama o da son 20 yılda kırıldı. Ligimizde Yunan futbolcular var, milli takımlar ve kulüp takımlarımız karşılaşıyor. Güney Kıbrıs deplasmanlarına bile gidiyoruz.

Fakat Ermenistan ile aynı sıklıkta denk gelmiyoruz. Tarihimizde iki maç yaptık. 2010 Dünya Kupası elemeleriydi. İçeride dışarıda, iki maçı da 2-0 kazanmıştık. İçerideki maçı Bursa'ya almanın niyeti az çok belliydi ama zaten grubun son maçı bir formaliteye dönmüştü. Iğdırlı Servet Çetin gol atmıştı. Fatih Terim'in de hatırlamadığım döneminin (sanırım ikinciydi) veda maçıydı.

Avrupa kupalarında da herhalde pek denk gelmedik. Şimdi hatırlayamadım ilk anda. Ararat (Ağrı Dağı'nın Ermenice adı), Urartu, Alashkart (Eleşkirt), Van, Noah gibi takım isimlerinin olduğu bir ligin temsilcisi ile karşılaşmış olabilir miyiz yakın tarihte? En azından Galatasaray'ın yok.

Varsa da azdır. "Varsa az" olan bir diğer başlık da ülkemizde oynayan Ermeni futbolcular. Aslında onun da sayısı sıfır. Fakat bu sıfırın içinde bir tane istisna var. Türkiye / İstanbul doğumlu çoğu Ermeni gibi Aras ismini alan ve Ermenistan Milli Takımı'nda daha önceleri oynayan Araz Özbiliz.

Kendisi 2016-17'de Beşiktaş'a transfer olmuştu. Her detayına kadara araştırılması gereken bir transferdi. O transferin sonucunda Aras, sadece bir maç ve sekiz dakika Süper Lig'de oynayabildi. 2016-17 sezonunun ilk haftasındaki Alanyaspor maçı... Ricardo Quaresma'nın yerine oyuna girdi ve sonrasında bir daha hiç ligde gözükmedi. Ara sıra kupa maçlarında oynadı veya altyapıya gönderildi ama onlar konu dışı...

Ermenistan'ın aday kadrosunda; Arsen, Arman, Andre Calısır, Bayramyan (Rostov'da oynuyor, çok beğendiğim bir orta saha), Edgar Babayan, Muradyan, Sargis Adamyan gibi oyuncular var. Fakat artık Aras yok. Bizde de Can Arat yok. Bakalım nasıl bir maç bizi bekliyor.

Ermenistan'ın bizim doğumuzda olması güzel. Bu sayede deplasmandaki maç, 20:00'de başlayacak. Cumartesi akşamı saat 22.00'den sonrası bize kalır.

Maçla alakası yok belki ama mart sonu itibariyle Batı Avrupa ile saat farkımız azalacağı için artık daha rahat maç izleyebileceğiz. Bunu da fark edince bir rahatlama geliyor bünyeye...

Salı, Mart 21

Son Sekiz

Şampiyonlar Ligi kuralarına bir bakalım.

Bir taraf alev alev yanıyor, diğer taraf bir başka...

Manchester City, Real Madrid, Chelsea ve Bayern Münih'ten üçü finali göremeyecek. Açıkçası artık finalde bir Real Madrid görmekten sıkıldım. Bu sezonun Bayern Münih'i de çok verimli değildi. Gerçi Bayern'e böyle derken, Chelsea'den olumlu bahsetmek adaletsiz olur. Fakat adamların finale çıktıkları her sezonda hoca değiştirdiklerini düşününce (2012 Boas - Di Matteo / 2021 Lampard - Tuchel) ve ligde beraber gittiklerini düşününce insan ister istemez bir "acaba" diyor...

Bu sezon Pep Guardiola kupayı kazanırsa hepimiz rahatlayacağız. Yani hayranı değilim, sıkı takipçisi değilim ama onun gibi bir hocanın Şampiyonlar Ligi şampiyonluğundan bu kadar yıldır uzak kalması da futbolun bir ayıbı gibi. Bence City ile bir kupa hak ediyor. Yine de ilk tercihim olmaz. Fakat bu dörtlüden ilk sıraya onları yazarım.

Diğer dörtlü, biraz düşük seviye kalıyor. Yine de bizim gönlümüz burada yatıyor. Benfica, Napoli, Inter ve Milan dörtlüsünden birinin final görmesi değişik olacak.

Benfica 1990'dan beri final göremedi. 1990'da Milan'a yenilmişlerdi. Bir kez daha yolları kesişebilir. Milan ise 2007'den beri burada yok. 2007'de tarihin en çok final oynayan ikinci takımıydı. Gerçi halen öyleler ama 2007'de Real ile aralarındaki fark sadece bir finaldi. Kapanabilir gibi duruyordu. Şimdi ise fark altıya çıktı.

Napoli'nin zaten daha önceden hiç finali yok. Finali en taze gören takım Inter bile 2010'da çıktı buraya. Eğer Inter, Benfica'yı yenerse bir İtalyan'ın İstanbul'a geleceği kesinleşecek. Diğer tarafta da iki İngiliz olduğuna göre; 2005'te olduğu gibi bir kez daha bir İngiliz-İtalyan finaline ev sahipliği yapmamız en yüksek ihtimal...

Benim bu dörtlüden tercihim İtalyanlardan ziyade Benfica. Napoli zaten yıllar sonra ligi kazanacak. Onlara o coşku yeter. O coşkunun devamında da buralar da oynamayı bir alışkanlık haline getirebilir. Inter'e karşı ekstra bir samimiyetim yok. Milan'ı severim. Final dünyanın başka yerinde olsaydı onları isteyebilirdim ama İstanbul'da bir final daha izleme imkanım olursa, bir kez daha Milan'ı görmeyi tercih etmem. Değişik bir takıma denk gelelim. Benfica da zaten çok iyi bir baş altı ekip. Buralara üç büyük lig ve Bayern ile PSG dışından biri gelirse çok şaşırıyor ve seviniyoruz. Üstelik Benfica buraya kadar da şansa gelmedi. Çok iyi oynayan bir ekip. Hak ediyorlar yani finali...

Bu sekizli; aynı zamanda çok fazla hikaye potansiyeli de barındırıyor. Mesela bir Real-Milan eşleşmesi Carlo Ancelotti açısından ilginç olur. Veya yarı finalde Milano derbisi. Ya da yarıda geçen seneden ve son 15 seneden kalan bir Real - Guardiola... Onlara da zamanla bakarız.

Şu an elimizde Bavyera'ya dönecek bir Pep Guardiola ve geçen seneki geri dönüşün devamı olan bir Real - Chelsea var.... O hafta gelince belki eşleşmeler özelinde daha yakından irdeleriz.

Ama şimdilik temennim belli.  Umarım TV 8.5, Milan - Napoli maçlarını verir...

Pazar, Mart 19

Kazanacak Aday Kim ve Nasıl Kazanır?

Ay başındaki "Masa krizi" esnasında gündeme yeniden sokulan "Kazanacak Aday" kavramının tekrar üstünden geçmekte fayda var. Zira her ne kadar kriz çözülmüş gibi dursa da ve aday artık belli olsa da bu kavram yine ara pası olarak ortamlara atılıyor.

Aslında şu yazıda ufak bir değinme yapmıştık. Tekrarlama gibi bir niyetimiz yok ama sözü yine oralardan almak zorundayız.

Kazanacak aday kavramı aslında uzun zamandır Türkiye'nin gündeminde yer alıyordu. Fakat o zamanlarda da, (tıpkı şimdilerde olduğu gibi) içi doldurulmadığından kazanacak aday hep yanlış yerlerde arandı. Bunu dillendirenlere göre adayın 'sağa' çekmesi isteniyordu. AKP'den oy devşirebilecek, özellikle de CHP ile pek bağı olmayacak, tercihen muhafazakar ve milliyetçi bir aday gerekiyordu.

Esasında bu stratetji denendi de. Ve başarısız oldu. Buna rağmen Ekmeleddin İhsanoğlu fiyaskosundan sonra dahi yine ezberlenen formülde adaylar (Abdullah Gül, Ali Babacan, İlhan Kesici) zaman zaman öne çıktı. Zaten toplum iyi okunmadığı için bu isimlere gidiliyordu ama aynı zamanda bu ezberlere takılıp kalmışken toplumun dinamikleri ve öncelikleri değişiyordu. Yani bahsedilen bu figür, giderek "mutlak doğru" olmaktan uzaklaşıyordu. Zaten mutlak doğru sanıldığında ve uygulandığında da başarı gelmemişti.

2017 referandumu bu açıdan önemli bir eşikti. Oraya döneceğiz. 

Ardından 2018 seçimleri geldi. Bu sefer "kazanacak adayı halk belirlesin" gibi resmen açıklanmamış ama uygulanmış bir strateji gelişti. Akşener'in "Halka gidelim" çağrısına ne kadar da benziyor aslında...

O stratejinin sonucunda bütün muhalif adaylar seçime girdi. Buna göre; aralarından biri ikinci tura kalacak, Erdoğan ile kapıştığında da diğer adayları destekleyenler ona verecekti. Fakat ilk aşamada plan patladı; ikinci tur olmadı bile...

Yine de o günün şartlarında bu stratejilerin öne çıkması abes değildi. Biz de zaten aslında sonuçlar üzerinden okuyoruz. Fakat o günlerden sonra halen bu kavram üzerinde durulması oldukça yersizdi. Gelinen noktada "kazanacak aday" diye bir kavram giderek gücünü kaybetti. Artık her aday kazanacak durumdaydı.

Tabi ki 2109 yerel seçimlerindeki büyükşehir zaferlerine rağmen o günlerde bunu söylemek imkanszıdı. Ve o günlerden itibaren kazanacak aday sıfatının altını dolduran tek isim bana göre Ekrem İmamoğlu'ydu. Halen de en yüksek oy potansiyeli onda. Fakat hem onun yargıyla boğuşması hem de diğer adayların da kazanacak hale gelmesi İmamoğlu'nu o sıfattan uzaklaştırdı. Yeni sıfatı "Seçime girebilseydi rekor oyla seçilecek aday" oldu.

Tam da işler bu noktaya gelmişken, ilmek ilmek örülmüşken, şartlar herkes için müsait olmuşken Meral Akşener'in "Kazanacak aday" diye tutturmasının iki ihtimali olabilir. Ya bir akıl tutulması, ya da seçimi kazanacak adayın kendi istediği aday olmasını tercih etmesi (veya tersten okuyacak olursak; tercih etmediği adayın kazanmasını istememesi).

Erdoğan'ın son seçim zaferlerinin hiçbirinde Türkiye bu halde değildi. Dolar 20'lere dayanmamış, çöküş dönemini somut bir simgeye çeviren deprem yaşanmamış, devamında artan toplumsal muhalefet hiç bu kadar göz önünde olmamıştı.

Yani en iyi döneminde bile yüzde 50'yi bazen yakalayan bazen göremeyen Erdoğan'ın yeniden yüzde 50 üzerinde olması hayal ötesi bir durum. Tabi ki seçim matematiğinde durum farklı olabilir. Yani "Erdoğan kesin kaybetti", "Diğer aday kesin kazandı" demek mümkün değil. Fakat Nagehan Alçı'nın bile son 1-2 yılda "Rejim" diye adlandırdığı bir dönemde Türkiye'nin sadece iki ideolojiye sahip olduğunu söylemek mümkün: Erdoğanizm ve antierdoğanizm.

Anti taraf kesinlikle yüzde 50'nün üzerinde, bana göre yüzde 60'a yaklaşıyor. Önemli olan soru ise şu: Seçime girecek adayın bu yüzde 60'tan 51 çıkarabilecek mi?

Bana göre 6 Şubat atmosferinden sonra  (ve 2 Mart krizine kadar) her aday yeterli çoğunluğu çıkarabilirdi. Erkan Baş'ın da son bir senedir çok güzel tasvir ettiği gibi; "ikinci turda oy verebileceğimiz bir adayımız olursa, onu ilk turdan çıkaralım" dediği o doğru aday yeterliydi. Zira artık Erdoğancı seçmenden oy devşirmeye gerek kalmamıştı. Antierdoğancılardan oy almak yeterliydi. Haliyle sağa çekmek gerekmezdi.

Peki kim bu anticiler? Kaba bir şekilde çuvala atalım. Tabi ki CHP seçmenleri, yakın dönemde Erdoğan'la iş tutmamış ve karşısında durmuş milliyetçiler, bir zamanlar AKP ile yürüyen ama şimdilerde muslukları kesilen liberaller, solcular, Kürtler, AKP'nin eski küskünleri...

Bu sayı yüzde 60'u geçer bile. İşte bu nedenle Kemal Kılıçdaroğlu da en az Mansur Yavaş kadar kazanacak adaydı. Fakat İyi Parti'nin yarattığı kriz, Kılıçdaroğlu algısının yeniden sarsılmasına neden oldu. Her ne kadar Kılıçdaroğlu son bir ayda sahada ve masada muhteşem bir performans sergilese de, geçmişinden kalan tortuların yüzeye çıkarılması nedeniyle yeniden bir riskle karşı karşıya kaldı. Üstelik AKP seçmeninin masasında değildi bu kriz; bizzat kendi havuzunda durduk yere "İstenmeyen adam"a döndü.

Mesela 2 Mart'a kadar esamesi okunmayan Muharrem İnce, o kriz zamanı üç gün boyunca bir alternatif olarak sunulmasının ekmeğini yemeye devam ediyor. Alacağı oyun düşük olacağı kanısındayız ama o ufak farkın belirleyici olması da muhtemel. Havaya girmesinin nedeni 2 Mart krizinden kaçanların onda toplanması. Üçüncü aday başka biri olsa, o insanlar oraya gidecekti. Zira rahatsız oldukları Kemal Kılıçdaroğlu'ydu, önemli olan ona tepki göstermekti. Ve Meral Akşener o krizi yaratmasaydı, bu rahatsızlık o kadar da belirgin olmayacaktı.

Oysa Kılıçdaroğlu da bahsettiğimiz yüzde 60'tan oy alabilecek, en azından bir kısmında fire yaşasa da çoğunluğu sağlayabilecek bir adaydı. Bu konuda Mansur Yavaş'tan daha dezavantajlı olmadığını, yukarıda referans gösterdiğim yazıda da belirtmiştim.

Seçim stratejisi: Hedeflenen yüzde 60

Peki bu yüzde 60'ı nasıl test edebildik? İşte onun için 2017 referandumuna gitmek lazım.

Ben son 20 yılda sonuca etki edecek bir seçim hilesi olduğunu düşünmeyenlerdenim. Fakat bir istisnam mevcut. O da 2017 referandumu. 2017 referandumu, net bir Erdoğan ve anti Erdoğan seçimiydi. Ve seçimin esas hakkı anti tarafın kazanmasıydı.

Yine de o kıl payı geçen referandum döneminde bile Türkiye bugünkünden çok daha farklı noktaydı. Doların 4 lira olduğu (ve buna "çok" denildiği), mülteci sorunun gündemde olmadığı, işlerin biraz daha iktidar lehinde olduğu bir dönemdi. Buna rağmen AKP istediğini elde ederken zorlanmıştı. Halkın yarısı bu sisteme karşıydı.

Aradan beş sene geçinde içler değişti. Artık futbolcular güçlü bir Türkiye için mesaj göndermekten çekiniyor. Tribünler 10 sene aradan sonra "istifa" diye bağırıyor ki bunu en son yaptıklarında AKP tek başına hükümet kuramayacak noktaya gelmişti. Hal böyleyken yüzde 60'lık bir havuzun olduğunu iddia etmek hiç de saçma değil.

Fakat yine de bu, öne çıkan adayın yüzde 60 oy alacağını ve hatta kazanacağını göstermez. Özellikle İyi Parti'nin son çıkışının ardından milliyetçi cephenin çok da mutlu olmadığını görüyoruz. Zaten onları Erdoğanizm'den uzak tutan ufak tefek pürüzler var. Yani bu seçimi ölüm kalım seçimi gibi görmemeleri gayet muhtemel. Yani Akşener de ölüm ve sıtma olarak nitelendirdiğine göre; iki tarafı kıyaslayınca çok da keskin bir noktada kalmıyorlardır. 

Yine de özellikle ekonominin belirleyici bir referans olduğu da gerçek

Haliyle seçimin nasıl kazanılacağı da burada bir işaret veriyor. Krizleriyle, 90'ları anımsatan koalisyon görüntüleriyle, mutsuz suratlarıyla, bakanlık pazarlıklarıyla önümüze çıkan altılı masa; yeniden fabrika ayarlarını hatırlamalı.

O fabrika ayarında masanın ne amaçla kurulduğu yazıyor. Yani "Cumhur'a karşı hepimiz bir arada olabiliriz, önceliklerimizi öteleyebiliriz ve bu sayede seçimi kazanabiliriz" mesajı. Masanın ilk günlerinde verdiği bu mesaj değerliydi. Haliyle ortaya çıkacak aday da bu mesajı temsil eden biri olmalıydı. Kemal Bey buna uygun bir isim. Zira o yüzde 60'ın sevmediği biri değil. Asıl nefreti, AKP'nin kutuplaştırması sayesinde karşı tarafta duran yüzde 40'tan alıyor. Onların oyuna talip olmasına gerek kalmadı. Zaten o tarafın oyunu değiştirmesi de pek mümkün değil. Zira tip olarak da biraz CHP'nin 1940'lı yıllarını andıran, zorlasak İsmet İnönü'ye benzeyen, Ecevit gibi kasket takabilecek sembolleşebilecek bir fizikten bahsediyoruz. Sanki CHP alerjisi olan halka bir CHP çiz desek bize bu görüntüyü çizer. Erdoğan'ın marjinalleştirmesi de ekmeğe sürülen yağ...

Bu dezavantaja rağmen kendisi geri kalan yüzde 60'ın rahatsız olduğu bir isim değil.

Son bir aya kadar sokakta sıklıkla duyduğumuz bir cümle vardı; "Abi Kemal Bey iyi ama bu halk ona oy vermez"

Oysa bu kişilere "Sen oy verir misin?" diye sorduğumuzda hiçbiri vermem demiyor, hatta "Veririm, keşke kazansa" diye devam ediyordu.

Öyleyse matematik ortada. Sen, ben ve havuzun içindeki herkes oy verirse seçim kazanılıyor. Bu arada "Siz Anadolu'yu bilmiyorsunuz" diyenlere de bir cevabımız olacak ama o da başka yazılarda. Zaten bu noktada Anadolu'ya çok ihtiyaç da kalmıyor. Zira seçmenin önemli bir kısmı zaten büyükşehirlerde. O büyükşehirleri de yakın dönemde ittifak unsurları kazandı. Ve referandum yine akıllarda olmalı...

Seçim stratejisinin de o koalisyon görüntüleri ve Kemal Kılıçdaroğlu figürü gibi kavramlardan arınması lazım. Bu seçimin, bir geçiş dönemi olduğunun anlatılması gerek. "Bunlar nasıl ülke yönetecek şimdiden kavga ediyorlar" imajının ortadan kalkması onun yerine "Biz ülke yönetmeyeceğiz, yönetiliebilir bir ülke devredeceğiz" mesajı vurgulanmalı. Zira şu anda ülke yönetilemiyor.

Ülkenin tali sorunlarına eğildiğinizde muhakkak birileri rahatsız olacak veya memnun olmayacak. Fakat o sorunlar, şu andaki esas problemlerin tartışılmasının da önünü tıkıyor. Kızılay'ın çadır sattığı, depremzedeye konteynerin gönderilmediği, yoksulluğun derinleştiği, kiraların arttığı bir dönemde başka başka sorunlar üzerinden vaatler vermenin hiç bir faydası yok. Zira onlar ne toplumun önceliği ne de karşınızdakinin yapamayacağı şeyler... 

Öncelikle referandum ile gelen bu ucube sistem ortadan kalkacak, ardından da herkes meşrebine göre oy verecek ve en yüksek oy alanlar denetlenme mekanizmalarının işlediği ortamda ülkeyi yönetmeye talip olacak. Olay bundan ibaret... Oylanacak olan budur! Ne Kılıçdaroğlu, ne başka bir aday, ne CHP, ne ittifak! Halkın da görmek istediği budur!

Keşke tam da bu dönemde Kemal Kılıçdaroğlu, "Ben partisiz cumhurbaşkanı olacağım ve size istediğiniz hükümeti seçebileceğiniz bir ortam bırakacağım. Samimiyetime inanmanız için de CHP genel başkanlığından istifa ediyorum" diyebilseydi. Seçimin kaderini belirleyen hamle olurdu. Fakat ne yazık ki yara alınan Mart krizinin ardından yapılan adaylık açıklamasında o sürecin çok sonralara bırakılacağı ifade edildi. Bana göre yanlış hamle..

Yine de hiçbir şey bitmiş değil. Toparlayacak olursak; önemli olan bu seçimi partiler ve ittifaklar arasında geçen sıradan bir yarış gibi göstermekten kaçınıp, kritik bir eşiğe çevirmektir. Bunu başardığınız anda "kazanacak aday" arayışı anlamsız kalır, zira öyle bir ortamda kazanamayacak aday yok! 

Cumartesi, Mart 18

Trendsetter Olarak Play-Off

Son dönemde basında çıkan "Jorge Jesus play-off istedi" haberlerini bir asparagas olarak düşünmüştüm. Fazla önem vermedim. Yalanlanacağını düşündüm, hatta sonra yalanlanmasına bile gerek olmadığından beklentim kayboldu.

6 Şubat sonrası burada Beşiktaş'ın taleplerine tepki göstermiştik. Fakat o talepler bile en azından bir düzleme oturuyordu. Play-off'un ise herhangi bir mantığı dahi yoktu.

Deprem oldu. Gaziantep FK ve Hatayspor ligden çekildi. Hem Fenerbahçe hem de Galatasaray bu iki takımla birer maç yapmıştı. Yani toplam dört maç. Bu dört maçı da "Büyükler" kazanmıştı. Önlerinde de iki maç vardı. Her birine üçer puan gelecekti. Yani şampiyonluk yarışını değiştirecek, en azından Galatasaray-Fenerbahçe çekişmesi aşısından bir kafa karışıklığına neden olacak bir durum yoktu.

Diğer takımların fikstürden dolayı feryatlarını bir nebze anlayabilirdik de (gerçi onlar da bizce haksızdı) bu seferki talebin hiçbir gerekçesi yoktu. O nedenle bu talebin gerçekte olmadığını,  medya tarafından yaratıldığını düşünmüştüm. Sanırım bazen fazla naif kalıyorum!

Fena yanılmışım. Jorge Jesus'un Sevilla'ya elendiği maçtan sonra düzenlediği basın toplantısı şaşkınlık vericiydi. Jesus, bu fikrin arkasında duruyordu. Daha da kötüsü bir de Avrupa kupası maçının ardından Süper Lig eleştirisi yapıp "Ligin masada kazanıldığını" iddia ediyordu. Hakem hataları mıyıd ona bunu dedirten yoksa play-off oynanmaması mı? Bu soruyu bile yanıtlayamadık. Play-off gelirse masada gelmeyecek mi? Masada değil sahada kazanan aranıyorsa, Kadıköy'e kafayı çevirip 3-0 sona eren maça bakmak yeterliydi.

Oysa kazanırken her şey ne kadar güzeldi. Jorge Jesus, gökten Türk futboluna inmiş bir peygamberdi. Bunu ben veya sıradan bir taraftar değil Uğur Meleke söylüyordu.

Aslında zaten tam da bu noktada Jorge Jesus'un açıklamaları çok da rahatsız edici ve şaşırtıcı değil. Her kulübün personelinden zaman zaman böyle çıkışlar gelir. Üstelik Jesus da her zaman zor bir karakterdi. Portekiz'de buna benzer çok basın toplantısı yapmıştı. Fakat bu sefer zamanlaması rahatsız ediciydi. Sevilla'ya elendikten sonra girilecek konu değildi bunlar.

Sanırım kendisi veda turlarına başladı. Sözleşmesi bitiyor, Türkiye'de kalmak istemiyor, şampiyonluk gelmeyecek gibi duruyor, öyle bir durumda kendisi kalmak istemez, ayrıca kulüp de sabır göstermeyebilir. Bu nedenle tepkisini dışa vuruyor sanki. Yine de giderken masaları yıkarak ayrılmak hoş değil 

Kendi bileceği iş. Bizi asıl üzen Jorge Jesus hakkında daha önce kimselere (sadece teknik direktörlere değil, sanatçılara, bilim insanlarına vs) söylenmemiş cümleleri kuranların hiçbir şey yaşanmamış gibi devam edecek olması. Serdar Ali Çeliker, Fenerbahçe'nin son sezonlarında olduğu gibi yine övgü dolu cümleler kurduğu teknik direktörü yerden yere vurmaya devam ediyor mesela. Şu an prim yapan orası. Birkaç isim daha göğe koymamış gibi yerin dibine sokmakta birbiriyle yarışıyor. Fakat benim asıl merak ettiğim Uğur Meleke. 

Hadı o zaman yazıyı bitirirken Uğur Meleke'den alıntılar ekleyelim. Jesus hakkında daha önce yazdığı birkaç cümle... Play-off talebi, hakem şikayeti, masa söylemi, oynanan vasat futbol... Acaba yeni cümleler gelecek mi?

"İki bin yıl önce yeryüzüne adaşınız inmişti, bu sene de Türk futboluna siz indiniz adeta! "

"Bizim 30 yıllık ezberimize göre ligi iyi bilen teknik adam makbuldür burada. Jesus sadece iki ayda futbolda ortak bir dil konuşulduğunu, iyi oyun oynatmak için ligi çok da bilme zorunluluğu olmadığını gösterdi sanırım."

"Bu ülkede çalışan her teknik adamdan Avrupa maçları sonrası duyduğumuz o klişeyi de mahvetti Portekizli Hoca. Rennes ve Alanya maçları arası tam 8 oyuncu değiştirip aynı futbolu oynatabiliyor takımına."

"Jesus öyle bir teknik adam ki, 'Avcı ne kadar hile bilirse, ayı o kadar yol bilir' atasözünü anımsatıyor insana."

"Jesus sadece bir teknik direktör değil. Ecnebilerin deyimiyle bir ‘trendsetter’. Trend belirleyici yani... Türkiye’ye geldiğinden beri trend belirliyor, ezber bozuyor. "

Perşembe, Mart 16

Savaşçı Yetenek


8 numara

Bayrak adam

Adı savaşçı

Kendi yetenekli

Kupa kazanamadı ama çok sevildi

Çarşamba, Mart 15

La Combi Barcelona

Barcelona en sevdiğim takımlardan biri olmadı. Nedenini bilmiyorum ama tahminim 1990'larda Şampiyonlar Ligi'ndeki eşleşmelerdi. Çocuk aklımızla, o zamanki rakiplere soğuk bakmış, hatta ciddi bir şekilde nefret etmiştik. O da bir şekilde bilinç altımızda kaldı. Benzer duygular Manchester United için de geçerliydi mesela. Juventus'u saymıyorum bile, o bilinç altını da aştı...

Yine de o zamanlarda Barcelona'nın saygı duyduğum bir özelliği vardı. Formasına reklam almıyordu. Tıpkı Athletic Bilbao gibi; kendi kültürünün önemli bir sembolü olarak formasını görüyordu ve orayı sponsorlara ayırmamaya inat ediyordu.

Tabi ki futbol ekonomisi bu direnmeyi bir yerde engelleyecekti. Geçişi Unicef ile yapmışlardı. Biz yutmamıştık ama en azından Barcelona taraftarı "Kutsal bir görev, sosyal sorumluluk" diyerek durumu kabullenmişti. Sonra Katar Havayolları'ndan Spotify'a uzanan bir süreç gerçekleşti. Formanın yazısızı olduğu zamanlar, sanki ilk çağlar kadar uzak. Oysa 15 seneden daha fazlası değil...

Fotoğraftaki isim, meşhur şarkıcı Rosalia. Üzerindeki, Barcelona'nın önümüzdeki El Clasico'da giyeceği forma. Formanın üzerine yazan Motomami, Rosalia'nın bir sene önce çıkan albümünün adı.

Tamam kızımız Barcelona taraftarı, o sayede kulübün yüzü olabilir. Fakat formaların önü artık bu şekil işlere mi ayrılacak? En popüler olan formanın önünü mü kapacak? 

Türkiye'de yıllar önce, sponsorluk emekleme dönemindeyken oluyordu bunlar. Bir maçlığına Samantha Fox konserinin reklamı ile çıkan Altay gibi örnekler mevcuttu. Fakat 40 sene öncesinden bahsediyoruz.

Sponsorluğun fersah fersah önümüzde olduğu Avrupa'da bir kulüp, 40 yıl önceki Türkiye'ye mi benzeyecekti? Şaşılacak bir durum. Tabi ki Barcelona, Altay'dan daha çok gelir elde etmiştir ama yine de içimize sinmedi. Barcelonalıları bilemem; acaba ne düşünüyorlardır.

Yine de kapıyı tam kapatmıyorum. Ergen değiliz sonuçta. Olur da hayatımızın bir döneminde Barcelona'da yaşarsak FC Barcelona taraftarı oluruz ve en azılı fanatik gibi savunuruz. Espanyol taraftarı olacak değiliz ya. Gerçi Camp Nou'da bilet bulmak da zor olur.

Başlığı merak eden olursa; Motomami albümünün şarkılarından biri La Combi Versace'ydi. Rosalia, kombinini değiştirmiş!

Bu arada tam bunları yazarken, Omuz Omuza kampanyasına yüklü miktar bağış yapan Trendyol'un Süper Lig kulüplerine bir maçlığına sponsor olacağı duyuruldu. Aslında bu bambaşka bir mevzu. Depremzedeler bağış mı yapıldı, yoksa bağış adı altında sponsorluk mu koparıldı? Bu sorunun cevabını başka yazılarda aramak lazım, zira Türkiye çok karışık. Futbol ve pazarlamanın dışına çıkmak gerekecek...

Zaten karışık olduğu için kendimize İspanya'dan takım bakıyoruz ya...

Salı, Mart 14

Kurallara Bağlılık

Tek tek pozisyon tartışmayı seven biri değilim. Zaten yine bir pozisyonu tartışıp değerlendirme yapmak istemiyorum. Bir felsefeden bahsetmek gerek. Ve bunun için iyi bir örnek var elimizde.

Adnan Januzaj'ın Gedson'a yaptığı hareketi görmüşsünüzdür. Hatta daha doğrusu Gedson'a bir hareket yapmıyor. Ayağı kayıyor ve o hareket Gedson'u buluyor. Kırmızı kart olmalı mı olmamalı mı? Kural ne diyor?

Hepsi çetrefilli sorular. Kuralın ne dediğine kitaptan bakarsak kırmızı kartın çıkarılması hiç abes değil. Üstelik bu tip pozisyonu VAR'dan izleyen bir hakemin dönüp devam etmesi, hele son aylarda Türkiye'de yaşananları düşününce, hiç kolay değil. Haliyle bu bir Mete Kalkavan eleştirisi de değil.

Fakat yine de bir soru var aklımızda; bu oyunda gerçekten kurallara sadık kalmak zorunda mıyız? Ya da kurallar gerçekten bu kadar keskin mi?

Hepimizin bildiği ve sık sık dillendirdiği gibi, "hakem yorumu" diye bir olgu var. Bu olgu, birçok sporda futboldaki kadar güçlü yer kaplamıyor. Oysa futbolda kesin çizgilerle tasvir edilmiş kurallar çok azdır. Ofsayt gibi geometrik kurallar veya maça nasıl başlanacağına dair ritüeller kesinleştirilmiştir ama fauller ise gri bölgede yer alır. Yani hakeme yorum yapma alanı bırakılmıştır. Çok geniş bir alandır bu...

Son yıllarda hem dünya hem de Türkiye futbolunda 'adalet' vurgusu çok yapılıyor. Yanlış anlaşılmayı göze alarak buna karşı çıkacağım. Gerçekten de oyunun önceliği adalet ve kurallar mı?

Dünya çapında adalet vurgusunun bu kadar ortaya çıkmasının nedeni bana göre genç kuşağın bu oyunu konsollar üzerinden öğrenmesi ve sevmesi. Haliyle kuralların bir mekanizmaya yüklenmesini (ona en yakın gerçekliği) ve her oyunda kuralların aynı şekilde uygulanmasını talep ediyorlar. Bundan bizim gençlerimiz de muaf değil. Onlar da benzer şekilde oyunu sevdiler.

Fakat Türkiye'de ekstra olarak bir adalet açlığı var. Bu açlık toplumsal hayatın her alanını etkiliyor. Haliyle trafikte bile en ufak konuya dahi 'adalet' üzerinden bakmamızı sağlıyor. Yani kurallara o kadar uymayan insan var ki ve bunlar cezasız kalıyor ki; yolda yavru kediyi gördüğü için sağ şeritte durup yolu kapatan adama kızıyoruz.

Futbolda da benzer durumlar söz konusu. Trafik tabi ki tamamen kurallarla çevrilmiş bir alan. En ufak bir ihlal bir domino taşı etkisi yaratabilir. Oysa futbolda durum daha farklı. Onun doğası başka. Onun önceliği adaleti sağlamak değil, oyunu devam ettirebilmek. Hatta oyunu eşit şekilde devam ettirebilmek bile diyebiliriz ve buradaki 'eşitlik' kavramını da adaletten ayırabiliriz. Hatta adaletten çok rekabete yakınlaştırabiliriz. Zira bizim için önemli olan adalet değil, rekabet...

Çok geniş konu. Biz kısa kesmek zorundayız. O nedenle bu pozisyon iyi bir örnek. Onun üzerinden devam edelim.

Aslında hakemin varlığı; bir tarafın diğer tarafı sistemli bir şekilde ezmesinin önüne geçmek için oyuna eklenmiş. Mahalle maçlarını düşünelim. Bıçkın mahallenin çocukları, daha naif çocuklara istediklerini hükmettirirdi. Kurallar esnerdi. Zira aksi halde, yani en ufak bir çıkışmada, dayak yeme tehlikesi mevcuttu. Futbolun ilk zamanları da bundan farklı değildi. Kavgalar çıkıyor, maçlar tamamlanmıyordu. Çözülemeyen meseleler maçın oynanmasını engelliyordu. Bir pozisyona biri faul diyor, diğeri faul değil diyor. Aslında ikisi de haklı olabilir. Pozisyon çetrefilli olabilir. Hakem de işte tam burada devreye giriyor. Onun en doğru kararı vermesi tabi ki önemli ama 22 kişinin anlaşamadığı, hatta herhangi bir "adamın faul diyor" sözünün bile duyulmadığı pozisyonda hakem nasıl "doğru" karar verecek ki... Doğrusu hangisi? Kural kitabı bu noktada ne kadar yardımcı olacak.

İşte o yüzden hakemden istenen kitabın sayfaları karıştırıp doğruyu bulması değil, en hızlı kararı vermesi ve maçın devamını sağlaması.

"Abi sen gel maçı yönet. Bu oyundan anlıyorsun zaten. Biz anlaşamıyoruz. Sen gel böyle anlarda bir karar ver, biz de sana saygı duyalım ve devam edelim. En azından maç devam etsin..."

Hakemin oyuna girişi böyleydi. Tabi ki, aradan 150 sene geçti. Futbol değişti, dünya değişti. Fakat yine de bu ruha biraz olsun sahip çıkmak gerekir.

Net konuşalım. Bazı pozisyonlar bazı maçlarda faul olabilirken, aynı pozisyonlar başka maçlarda faul olmayabilir. Bu da hiç adaletsiz bir durum oluşturmaz. Zira her maçın kendine has bir atmosferi ve kendine ait bir doğrusu vardır. Bazı maçlar sert geçer, bir pozisyon faul olmaz. Bazıları yumuşak geçer ve o diğer maçtaki sertlik oyunu baltalar.

Bazı pozisyonlar kitaba göre kırmızı kart olabilir ama kitabın anlattığı pozisyon gerçekleştiğinde kırmızı kart çıkmak zorunda değildir. Önemli olan maçın, oyunun kendisidir. O yüzden verilecek kararın, oyuna ve oyunun rekabetçi yapısına ne kadar zarar vereceği düşünülmelidir.

Bu pozisyonda da benzer durum söz konusu. Kırmızı kart mı? Olabilir. Çıkmalı mı? Hayır. Oyuncunun ayağı kaymış. Maç boyunca agresif bir görüntü çizmemiş. Üstelik takımı da 1-0 mağlup. Oyundan atıldığı anda maç 30. dakikada sona erecek. Bir formaliteye dönecek. Oyunu bu kadar değersizleştirmeye gerek var mı?

Pozisyon ilk gerçekleştiğinde Gedson yerde kıvranırken bile Beşiktaşlı oyuncuların bir kart talebi yoktu. Mete Kalkavan VAR'a giderken pozisyon henüz ekrana gelmeden "Hangi pozisyon için gidiyor" diye sorduk birbirimize. Yani saha içindeki vicdanın kırmızı kart talebi yoktu. Tartışmalı bir pozisyon da değildi. O eski çağlara dönersek, aynı pozisyon o yıllarda yaşansaydı, sahadaki oyuncular kendi aralarında maça devam eder, kimse de "Bu adam atılsın" demezdi. Zaten o dönem kırmızı kart yoktu ama olsun. Derdimin anlaşıldığını düşünüyorum.

Adnan Januzaj 30. dakikada kırmızı kart gördü. Geri kalan 60 dakikayı zor izledim. Keyifle ekran başına oturduğum maç, beni hayal kırklığına uğrattı. Oysa ilk yarım saat fena gitmemişti.

Adalet toplumsal hayatın birçok alanında çok önemli. Tabi ki futbolda da belli, bir seviyede korunması gerekiyor. Fakat öncelik oyunun ve rekabetin devam etmesi olmalı. Ayağı kayarak düşen bir oyuncunun istemsiz hareketini görmezden gelmek ayıp, sahtekarlık, adaletsizlik değil. Tam tersi oyunun akışına saygıdır... İyi bir maç izlemek için; oyuna ve rakibine saygısızlık etmeyen her oyunun sahada kalmasını sağlamak gerekir diye düşünüyorum.