Perşembe, Eylül 2

Çılgın Türkler / Çılgın Porto Rikolular


- Birbirine benzeyen iki takım. Bir günü diğerlerine uymuyor. İki taıkım da yenebilirdi, biz yendik. Biz bu sene daha bir sakin ve akıllıyız.

- Ömer Onan diyorum yine. Saygı.

- Ömer Aşık o serbest atışları atsa çok rahat bir maç izlerdik.

- Barea'nın maç başında attığı üçlük ne kadar güzeldi.

- Ersan iyi güzel de o laubali atış yakışmadı.

- Murathanoğlu ne zaman "Semih Erden" dese biz de "Semi Semi Erden" diyoruz içimizden. Bilinçaltına yerleşmiş.

Çarşamba, Eylül 1

13 Numara Lula


Brezilya Devlet Başkanı Lula'nın elinde tuttuğu forma Corinthians takımına ait. Uğursuz numarayı başkana vermişler. Takım, bu sezon 100.yılını kutluyor. Taraftar şampiyonluk bekliyor.

Brezilya'daki çoğu takım 1920'lerde kurulduğundan 100.yılını ilk kutlayan takımlardan biri siyah-beyazlılar. 100.yılda şampiyon olarak tarihe geçebilirler. Ya da Brezilyalılar'ın hiç umrunda değil, çok bilmiyorum.

1998 Sahaya İndi


Fransa'nın dünya şampiyonu olan kadrosunun kalecisi, kaptanı ve yıldızı sahaya indi, idmanlara başladı.

Tanjevic'in Günü


- Tanjeviç'i kimse sevmiyor. Hataları muhakkak vardır ama şu bir gerçek, Tanjeviç, 6 senedir burada ve 6 senedir bugünü bekliyordu. Hem milli takımda hem Fenerbahçe'de bugünü hazırlıyordu. Fenerbahçe'de saçma gözüken o mağlubiyetlerin hepsi bu gün içindi. Dün sahada yer alan kadroyu o yarattı. Fenerbahçe'nin İpekçi'de boş tribünler önünde oynadığı maçlarda bile bu takım için, bu sene için, bu ay için uğraştı. Denedi, üzerine titredi, uğraştı, oldu olmadı sırf bu nedenle maç bile kaybetti. Semih, 2 Ömer, Oğuz.. Hoca çok şey kattı onlara.. Ve sanırım yavaş yavaş meyvelerini alıyor. Kaybederken yerin dibine sokulan Tanjeviç'ın bunda emeği yok demek çok üzücü.

- Hatta şu da var, dün NTV'de yorum yapan İhsan Bayülgen ve Çetin Yılmaz gibi hocalar, Tanjeviç'e hak veren açıklamalar yapmış, e o zaman biz daha ne diyeceğiz.

- Ersan güzel adam. 2006 İzmir takımından, Ömer Aşık, Oguz, Ersan, Semih sahada, Cenk Akyol kenarda havlu sallıyor.

- Dağ başını duman almış, tam zor zamanlarda söylenecek bir tezahürat, marş. 17 Mayıs 2000'de billinçaltımıza oturdu.

- Bütün bir devre çok iyi oynayıp, soyunma odasına sadece 2 sayı farkla girmek büyük talihsizlikti, neyse ki devamı gelmedi.

- Hakemler iyi değildi ama çok da kötü değildi. Murathanoğlu'nu çok severiz ama her milli maç hakemleri ön plana çıkarması en azından benim için rahatsız edici.

- Kaç tane smaç yaptı bizim çocuklar öyle.

- Yunanistan'ı içeriye hiç sokmadık. Çok iyi savunma var. Çocuklar savunmayı kendi yapıyor zaten, hocanın bildiği bir şey değil(!).

- Takım, takım olmuş. O eskiden "ben saçımı sarıya boyamam" diyenler, "o varsa ben yokum" diyenler yok artık. Futbol milli takımı koptu gitti bizden, bu takım tam koparken tekrar kalbimize girdi.

- Mücadele sonundaki sahneler güzeldi.

- Yunanistan'ı 29 sene sonra ilk defa yenmişiz.

- Başbakan Ömer Onan...

- Spanoulis sakalı.

Salı, Ağustos 31

Sempatik Takım Fildişi


- Şampiyonada ilk defa bir maç izledik. Güzel maçtı.

- Şampiyona heyecanı hiç yok, nedeni bilmiyorum ama sokaklarda bunu hissedemiyorum. 2001 çok daha farklıydı.

- Rusya çok top kaybı yaptı.

- Fildişi çok steps yaptı.

- Fildişi çok sempatik takım. Zayıf bir takım ve bunu biliyorlar. Yenersek yeneriz, yenemezsek keyif alırız diyorlar. Sevdim.

- David Blatt'ın Rusya'sı. Savunmayla kazandı. Gerçi Afrikalı kardeşlerden 66 sayı yemek çok iyi değil.

- Khryapa olmayınca Rusya'da izlenecek bir basketbolcu pek olmuyor sanırım. Takım oyunu.

- Mickael Totti..

- Yarın Çin-Rusya maçını verecek televizyon. Belki izleriz.

Boca Mavisi

Rijkaard ve Mustafa Sarp


Çok önemli bir yazı değil. Sadece kafamda beliren ufak 2-3 ufak düşünceyi yazacağım. Akılda kalmasın yazıya geçsin diye. Gerçi bunları daha önce de yazmışızdır satır aralarında ama bir de böyle bir başlık altında yazalım.

Önce Rijkaard. Onu seviyorum. Ona güveniyorum. Ona hala inanıyorum. Başarıyıya tapan biri olmadığım için Rijkaard'ın son 1.5 senede aldığı sonuçları beni çok ilgilendirmiyor. Rijkaard, Galatasaray'ın son 5-6 yılına hakim olan o kaos havasının panzehiri gibiydi. Bir yenilikti, yeni biri isimdi, beyaz sayfanın karşılığıdır. Doğruya doğru Rijkaard yerine o dönem adı geçen Schuster de gelse, Houllier de gelse aynı şeyleri onlara karşı hissedecektim.

Rijkaard'ın avantajı benim hislerimin hemen hemen aynısının tüm tribüne geldiği ilk günden itibaren yayılmasıdır. Rijkaard kadar sevilerek göreve başlayan yabancı hoca yakın tarihte yoktur. Gerets'den Skibbe'ye, Lucescu'dan 2.Kalli'ye, hiçbiri koşulsuz-şartsız bir desteği ilk gününden itibaren arkasında bulamamıştı. (Hagi tabi ki yabancı değildi).

Rijkaard'ın saha içinde hataları vardır, bunların hepsi tartışılır ama hiçbiri umrumda değil., bu yazının konusu da değil. Bu adama güvendik, elbette bir bildiği vardır. Önümüzdeki sene takımda kalması hala soru işareti olsa bile, 10 ay sonra bu takımda kalması sadece alacağı kupalara bağlı olsa da onu seviyoruz. Fakat çok önemli bir noktada eksiği var. Belki de eksik dememeli, tarzı budur ama biraz da bazı noktalarda buranın tarzına ayak uydurması gerekiyor.

Rijkaard'ın biraz daha tribünle iletişim kurması lazım. Eskişehir'de maçın bitiminden 1 saat sonra bir anda sahanın içinde Rijkaard belirdi. İlk başta kimse onun o olduğuna inanmadı. Biri "Rijkaard geliyor" diğerleri "hadi lan oradan" dedi. Koca Galatasaray'ın teknik direktörü, Aanadolu'nun bir şehrinde, ışıkları kapanmış bir stadyumda bomboş tribünlerin önünde tek başına geziyor. Yolunu kaybetmiş bir adam gibi yalnızdı. Rijkaard gibi bir adamın imajına uymuyordu. O olduğu anlaşıldığında tribünlerden onun adına tezahürat yapıldı, kendisi tribüne çağrıldı.

Bu ülke, ve bu tribünler gaza ihtiyaç duyar. Biraz enerji, biraz sinerji lazım. Haftalardır kazanamayan, 3 gün önce Avrupa'dan elenen bir takım, en sonunda korkulan bir deplasmandan ihtiyacı olan galibiyeti almış. Artık kenetlenme zamanı ve bunu hocayla da yaşamak istiyoruz. Hocanın orada tribüne 2-3 metre yaklaşması çok önemli. Fakat Rijkaard el hareketleriyle "gelemem, otobüs kaçıyor" hareketleri yaptı. Bunu iyi niyetle yaptığını hepimiz biliyoruz ama yetmiyor.

Evet doğrusu budur. Otobus bekletilmez. Herşey sistem içinde olmalı. Ama burayı da biliyoruz. O otobüs 3 dakika daha bekleyebilir. Rijkaard yerine mesela Gerets olsa üstünü-başını yırtarak gelirdi. Kenetlenme denilen o olay bu ufak şeylerde yaşanıyor. Rijkaard geçen sezon, birçok futbolcudan daha çok destek gördü, görmeye de devam edecektir. Meşhur Diyarbakırspor maçında tüm futbolcular tepki görürken Rijkaard diye inledi stadyum. Bu sene yine onun adına tezahüratlar yapılırken, stad hoparlöründen sesler geldi, yine de adı bağrıldı.

Rijkaard'ı çok seviyoruz, o da bizi sevsin istiyoruz. Sonuçta tribün cemaati her zaman sakin düşünemez, nasıl Galatasaray futbol takımını tribüne çağırdığımızda, 3-5 kişi gelince içimiz cız ediyorsa, bu da aynı şekilde ufak bir rahatsızlık nedeni oluyor.

Rijkaard'ı herkes severken biz biraz ufak dokunalım. Bir ufak düşüncem de; Elano'yu 90 dakika göremedik be hocam...?

Elano geçiş cümlesinin öznesi, buradan Mustafa Sarp'a geçelim. Herkes Mustafa Sarp'a sallarken biz de onu koruyalım. Mustafa Sarp, bu takımın günah keçisi oldu. Kendisi kesinlikle Galatasaray'ın topçusu değil, bunu kabul edebiliriz. Çok büyük eksikleri var. Fakat şu var, Mustafa kimseye silah dayamıyor. Hoca formayı veriyor o da oynuyor. Hatta her hafta oynuyor. Hoca ondan beklediğini alıyor demek ki. Fakat bizler, yani saha dışında olanlar, ondan çok büyük şeyler bekliyoruz.

Oysa Mustafa elinden geleni yapıyor ve yapacaktır. Elinden geleni yapabilenle, daha fazlasını yapmak istemeyen arasında fark vardır ve bu bağlamda Mustafa Sarp kızılacak bir oyuncu değildir. Çok sevdiğimiz Rijkaard, Mustafa'yı oynatıyorsa (ve bu Ali Turan gibi bir yokluktan dolayı değil, geçen sene de oynuyordu), Rijkaard'a güveniyorsak, Mustafa Sarp'a da güveneceğiz. Galatasaray futbolcusuna güvenmek, Galatasaray taraftarının 1.görevidir.

Arada kaynıyor bazı şeyler. Mustafa Sarp'ın yedirdiği gol forumlarda/sözlüklerde/bloglarda satırlarca yazılıp, insanların gözüne sokulurken, Mustafa Sarp'ın yaptıkları es geçiliyor. "Galatasaray futbolcusu tabi ki yapacak" iki yüzlü bir cümledir. Yaptıysa ne ala yapmadıysa canı sağolsun.

Mesela Mustafa Sarp'ın son maçta golden önce attığı o ince pas konuşulmuyor. Veya Sarp'ın bütün kazmalıklarına ve dağınıklığına rağmen oyun bilgisinin diğerlerinden daha fazla olması. konuşulan birşey değil. Fakat Mustafa'ya kızacağımız bir nokta da var. 1.5 senede kendini pek geliştirmedi. 30 yaşındaki bir adamdan bunu beklemek zor. Ama Elano hiç bir maçı 90 dakika oynamazken Mustafa'nın şunu demesi lazım: Hoca Elano'yu çıkarıyor, beni 11'de tutuyorsa, ben daha fazla şey yapabilirim, yapmam lazım."

Karışık bir yazı. Galatasaray ile ilgili çok yazmak istemiyorum ama hayatımızdan atmak zor, blogdan nasıl çıkaralım. Kupa kazandıranlardan çok, bize güzel anılar bırakan futbolcu ve teknik direktörleri daha çok sevelim diyerek son noktayı koyalım.

Pazartesi, Ağustos 30

Eskişehirspor 1-3 Galatasaray


İş hayatına başladığımdan beri ilk defa bir deplasman yapabildim. Çıkan sonuç bir yana, aldığım keyif bunun devamını istememe neden oluyor. Zorlayacağız.
Bostancı'dan, yani kendi semtimizden, bindiğimiz trende bile Eskişehirsporlular bizden fazlaydı. Şehre vardığımızda karşılaştığımız atmosfer "deplasman" kelimesinin tam karşılığıydı. Bilmediğimiz sokaklarda gezerken, her yerden karşımıza kırmızı-siyah formalı insanlar çıkıyordu. Tramvaylarda bile "ES-ES'e Başarılar" yazısı yazıyordu. Esnaf, dükkanının içinde formayla oturuyor. Şehir inanmış sözünün tam karşılığı. Can sayesinde Eskişehir turu atarak maç havasından sıyrılıp, Galatasaray'ın geçmişini ve geleceğini masaya yatırdık. Bu süreçte sanki Eskişehir'de değilde kendi stadımıza yakın bir yerlerdeymişiz gibi hissettik. Tabi ne olursa olsun, oturulan mekandan sokağa bakınca Eskişehir'de olduğunuzu anlıyorsunuz.

Bütün bu yazdıklarıma rağmen, "Eskişehirspor Deplasmanı" sadece bunlardan ibaret. Stada girişimiz de çıkışımız da çok kolaydı. Değil Kadıköy'e/İnönü'ye, Sami Yen'e bile bu kadar rahat girmemişizdir. Stadın içinde de Eskişehirspor tribünü suskundu. Muhakkak özel bir nedenleri vardır. Sanırım takım içi sorunlar onlarda da had safhada. Alemci futbolcular, tartışılan bir hoca, başarı bekleyen kitle... Böyle bir ortamda herşeyi unutup iyi bir tribün yapmak zor. Bu arada yeri gelmişken Allah her şehire Eskişehir polisi gibi bir polis teşkilatı versin.

Maç da, keyifsiz tribünlerden farklı değildi. 4 golün atılmış olması önemli değil, iki takım da isteksizdi. Ev sahibi ekipte en dikkat çekici uzun boyu ve 26 numaralı formasıyla Batuhan'dı, o da ayakta durmakta zorlanıyordu. Galatasaray'da ise özel olarak beğendiğim bir isim yoktu ama Hakan Balta'dan sonra Serkan Kurtuluş'u izleyince o kulvardaki farkı hissettik.

Her galibiyet gibi, bu da keyifliydi. Böyle zamanlarda gelen galibiyetin iyisi kötüsü olmaz. Haliyle sahadaki futbol pek de önemli değildi. Fakat İstanbul'dan kalkıp Eskişehir'e gelince yine Galatasaray'a özgü manzaralar gördük, yine gol sevinçlerini kıa kestik, yine atılmayan paslarda senaryo yazdık.

Elano'nun 45 dakika boyunca pas alamamasından, Arda'nın golden sonra tek başına geçen sene yuhalandığı tribünlere koşması, Arda (Aydın ile beraber) tribünlere koşarken diğer topçuların kulübeye koşması, maç sonu çekilen 3lüler vs.. Bunların hepsi ileride çok konuşulacaktır ama şimdi zamanı olmasın. Bir kenara yazarak es geçelim .

Galatasaray'ın başarı yolu diğer takımlardan farklı sanırım. Herkes çiçekli yollardan başarıya koşaren, Galatasaray başarya iğrenç yollardan geçerek ulaşıyor. Son 2 şampiyonluk bunun en büyük örneği. Milli maç arası güzel bir toparlanma süreci olacak.
Eskişehir'den dönerken yine treni kullandık ve yine azınlıktık. Fakat bu sefer trenimiz komple Eskişehirspor taraftarıydı. Eskişehirspor tribünü, Eskişehir'in yapısına uygun olarak farklı bir oluşum. Güzel bir renk.
Yine de şunu eklemek lazım, bizler de İstanbulluyuz. Burası biraz daha farklı. Ne olursa olsun; Müslümoviç o golü atmasaydı büyük ihtimal dün Eskişehir'de olmazdık. Garip bir rekabeti yaşıyoruz burada, bu da diğer şehirlerde olmayan bir tarzı benimsememize neden oluyordur.
Güzel oldu...

Okan

Eminim her Fenerbahçeli'nin istediği şey oldu dün, tamamen altyapı olmasa da 2 yıldır A2 takımında oynayan Mardinspor orijinli Okan Alkan ilk 11'de sahaya çıktı. Özellikle Okan'ın oynaması değil elbette ortak istek, yılarca altyapısında dikili ağacı olmayan takımda bu çocukların da şans bulabilmeleri, bu olaya bizim tanıklık etmemiz, ve daha bunun örneklerini görebileceğimizin habercisi olan dürüst bir adamın bu kulüpte futbolun tek patronu olduğu. Daum Okan'ı geçen sene Almanya kampına götürmüş, ancak onun takıma bir genç kazandırayım gibi bir düşüncesi olmadığından hiç oynatmamıştı. Hatta geçen sene yine burada oynanan Manisa maçında sağ bek Bekir İrtegün'ündü. Stoperden bozma, orta özürlü, hücuma katkısı sıfır olan bek kadar sevimsiz birşey yok bence futbolda.
***
"Onu oynatma kararı verirken Gökhan'ın yokluğunda kurguyu bozmayalım, oranın bir oyuncusu devam etsin, hataları bizim, sevapları onun olsun diye düşündük."

Cuma, Ağustos 27

Haftaiçi Tribün Mesaisi

TRABZONSPOR

PAOK


NAPOLİ



FENERBAHÇE




ARİS

Kötü, Çok Kotü, Teselli


Bütün bir sokak boyunca Galatasaray maçını verecek yer aramak. Ve tabi ki bulamamak. Maçı veren tek yerde boş masanın olmaması. Geri kalan her yerde önce Beşiktaş, sonra Trabzonspor, en son Fenerbahçe maçının verilecek olması. Sıkıntılar erken başlamıştı.

Quaresma golü atarken Süper Loto kuponu dolduruyordum. Hiçbir şey çıkmadı. Guti golü atarken yer arıyorduk, Necip golü atarken yer arıyorduk. Holosko atarken yer bulamayacağımızı anladık.

Trabzonspor'un golü esnasında sokaktan çıkan gol sevinci sesi, tarihte ilk olabilir. O sokakta Fenerbahçe golünde bile bu kadar ses çıkmamıştır. Kitleleri birleştiren takım; Trabzonspor.

Saat 21.45. Düşman kardeşler aynı saatte, aynı kupada, farklı sahalarda maça başlıyor. İkisi de gol atamıyor. Bir o televizyon, bir diğer televizyon. PAOK'un kaçırdığı gollere sessiz ve heyecanlı üzülmeler, bizim sahadaki çaresizliğimizi sezdirmeme çabası.

Emre golü atıyor. Bizim takımda en iyi adam Ayhan. Gökhan Gönül'ü izlerken, Ali Turan'ı görmek. Fenerbahçe'nin tur atladığı bir gece kupadan elenmeyi düşünmek. Tam o sırada Giray Kaçar'dan gol haberi geliyor. Trabzonspor eleniyor. Herkes üzülüyor. İddia'da Liverpool'a oynayanlar dışında.

Emre sakatlanıyor, Karpaty 10 kişi kalıyor. Biz atarız da Fener'in işi zor dakikaları. Biz atamıyoruz ama Fener zorlanıyor. Son dakikada PAOK atarsa gole nasıl sevinirler senaryosu. Salpi atar, kolları açar, uçak yaparak tribüne koşar. Fenerbahçe maçı bitiyor. Bizim 4 dakikamız daha var.

Olmayacak şey oluyor. Aydın Yılmaz son dakikada gol atıyor. Bambaşka bir kariyer çizgisi olabilirdi aslında. Yeşil-beyazlı takımlara deplasmanda son dakika golü atmak, Aydın'ın kaderi olabilirdi. Ama olmayacak şey bir daha oluyor. 3 dakikalık bir yolu yürüyorum elimde Galatasaray atkısıyla. O dakikada golü yiyoruz. Eleniyoruz. Fedetskiy'nin gol sevinci ona kırmızı kart getiriyor.

Yoğun bir telefon trafiği ile aynı anda Kadıköy'de uzatmalarla başlıyor. "Bu takım niye böyle, neler olacak, neden böyle oldu, neler olmalı. Bu takım için değil Eskişehir'e, kahveye bile gidilmez." lafları. Bir karamsarlıkla telefonlar susuyor. Akabinde hemen Müslümoviç atıyor. Jeneriklik bir gol sevinci. Telefonlar bir daha açılıyor.

"Abi Fener yedi."

"İyi o zaman pazar sabahı çıkarız yola"

Bu rekabet yüzünden erimeye devam ediyoruz aslında ama olsun muhabbeti güzel..

Fenerbahçe 1-1 Paok

Emre çıkana kadar eğrisini doğrusuna getirir 2.yi de atarız diyordum ama olmadı işte bir türlü. Ve sonuçta olabilecek en kötü şey oldu, daha ağustos ayında avrupa kupalarından elendi takım.
***
Lugano-Edu tandemi oturduğundan bu yana birisinden birinin sakatlanması, hastalanması, öksürmesi hep krize neden oldu 4 yıldır. Zico, Aragones, Daum, Aykut Kocaman ellerinde ne varsa, klasik ikilinin yerine monte etmeye çalıştılar. Bu bazen Can oldu, bazen Yasin, bazen Önder, bazen Deniz, geçen sene Bekir, bu sene de İlhan Eker. Değil eksikliklerini gidermek yanlarına bile yaklaşamadılar performans olarak. Yönetim de ısrarla bu ikili ile rekabet edecek, koyduğun zaman sırıtmayacak hazır bir stoper alayım demedi. 6 sene boyunca "ben yetersizim" diye bas bas bağıran Önder joker eleman olarak kah sağda kah stoperde oynadı. O sıkıntı hala devam ediyor, Fenerbahçelilerin geneli kadar kötü bulmadığım Bilica güven vermeyen bir oyuncu. Sizi eksik bırakabilir, olmadık bir hata yapabilir, işte dün kendisinden en az 10cm kısa Vierinha'ya verdiği kafa topu gole mal oldu. Yani takıma stoper şart...
***
İlle de Niang demek 1 aya mal oldu Fenerbahçe'ye... Geçen sene de Poulsen için kasmıştık bu kadar. Poulsen'deki de ne kısmet, Liverpool'da oynayacak şimdi de. Sizin forvetleriniz yetersiz, en azından siz öyle düşünüyorsunuz, ama Şampiyonlar ligi elemesinden önce yapamıyorsunuz forvet transferini. Hazırlık kampında olmuyor oyuncunuz. Bunu kabullenmek mümkün değil. Niang da Dia da çok geç transfer edildi. Transferleri zamanında bitirmeyen yönetim bayağı kabahatli.
***
"Ben yetersizim 2" Selçuk takımın ne zaman gole ihtiyacı varsa oyuna giriyor, anlamış değilim. Selçuk oyuna girince, oyunun bütün kontrolü Paok'un eline geçti. Bu iki adam, Selçuk ve Cristian, defansif oyuncular, doğru mudur, doğrudur. Peki hücumdaki etkinliğin kaybolmasını, dikine oynayamadıkları için anlarım, ama defans güvenliği de artması gereken yerde daha çok azalıyor. Paok'a verilen bütün pozisyonlar hemen hemen son 15 dakikada. Bu ikili pres de yapmadığı için oyunun kontrolü tamamen rakibe geçti. Zaten golü o dakikada değil de iyi olunan dakikada yemek kötü oldu. Ama oyunculara da bir yere kadar kızabilirsiniz, hala Selçuk ve Cristian ile orta saha ikilisi kurmak hangi akla hizmettir anlamıyorum. Mehmet Topuz dünkü temposuyla orta sahada devam etmeliydi bence.
***
Yine de, onca şeye rağmen, ben bu takımdan ümidimi kesmiş değilim. Young Boys serisi gibi olmadı Paok maçları. 20 günde, bayağı bir aşama kaydetti Fenerbahçe. Bunlarla avunmak saçma da olsa, elimizdeki şey bu şu anda. Eylül ayından itibaren gerçek bir çıkış bekliyorum. Ancak bu dönemde de Kayseri deplasmanı, Beşiktaş ile içeride oynanacak maç, hep zor geçecektir. Kalan 4 günde bir stoper ya da orta saha transferi olacak sanırım. Bana göre ikisi de lazım, hatta Twente'den Stoch'u getirirken Cristian'ı memleketine yollayıp, takım arkadaşı Tiote'yi monte etmeliydik bu takıma. Bir ara Galatasaray'ın da gündemindeydi. Bilica-Lugano AŞ'nin dün yaptıkları zincirleme hata sonucunda stoperden yana seçim yapılacaktır.

Çarşamba, Ağustos 25

Aurelio'nun matematiği

2 yıl önce kendisi için 1 (niyeyse), Aurelio için de yıllık 3 milyon euro talep etmişti Bayram Tutumlu. Aurelio o dönem 1.2 milyon dolara oynuyordu. Rakamlar fenerbahce.org'a ait. Bugün yılık 1.5 milyon euroya anlaştığı söyleniyor Beşiktaş ile. 5.haftada sahada en çok yuhalanmasını istediğim, 2 yıl boyunca başarısızlıktan başarısızlığa koşmasını dilediğim oyuncudur artık Mehmet Aurelio. Yolu açık olsun (!)
***
Not: Esat Dergi yıllık 750bin euro, maç başına 25bin euro diyor. Daha da kötü anasını satayım...

Salı, Ağustos 24

Mido'yu Kayseri'de Gören Var Mı

Hafta sonuna damga vuran olaylardan biriydi, Mido'nun Kayserispor'a gelip Süleyman Hurma'nın gazabına uğraması. Süleyman Hurma, anlattığına göre Mido'yu Türkiye'ye getirip ders vermiş ve bunu büyük bir kahramanlık hikayesiyle anlatmıştı. Bu olaya tepki gösteren insanların çoğunluğu da Hurma'nın yakışıksız bir hamlede bulunduğunu söylemiş ve yazmıştı.

Bu noktadan sonra olay kapanmıştı. Bazıları Hurma'yı suçlamış, bazıları ona hak vermişti. Ama benim kafamı kurcalayan bir soru var. Dün Mido, Ajax'a imzlayınca bu soru işareti iyice arttı.

Olayın tartışıldığı yerlerden biri olan Tribün Dergi'de; Hollanda'dan yazan bir kullanıcı, Mido'nun Ajax ile anlaştığını, resmi imza için Mısır'dan gerekli evrakları beklediklerini yazmıştı.

Pazartesi günü Mido, beklendiği gibi Ajax'a imzaladı. O zaman şunu sormak lazım. Mido gerçekten Kayseri'ye geldi mi?

Mido olayı her yerde tartışıldı ama Mido'nun ne bir fotoğrafı ne bir videosu var. Kayseri'ye böyle bir futbolcu gelse en azından 2 kare fotoğraf çekilirdi. Hatta bence, Süleyman Hurma böyle bir şov yapabilecek imkan bulsa, kendisi çekerdi o fotoğrafları. Fakat öyle bir fotoğraf olmadığı gibi, Hurma'ya göre transfer döneminde yalnız ve aciz kalan Mido, Ajax gibi Şampiyonlar Ligi'ne girmek için tek bir maçı bekleyen bir takıma 2 gün sonra resmi imzayı atıyor.

Bu haberin, bu olayın nasıl bir tezgah olduğu benim için hala soru işareti. Altından ne çıkacağını sanırım öğrenemeyeceğiz, çünkü unutulacak. Anca bir Türk gazetecinin gidip Mido ile röportaj yapması lazım. Bakalım belki yıllar sonra öğreniriz.

Bu arada Mido'nun Kayseri'de çekilmiş fotoğrafı yoksa, bu yazının da fotoğrafı olmaz.

Akşam Keyfi


- Bir Fenerbahçeli gözünden dünkü maç aşağıda yazıyor, Galatasaraylı olarak biraz biz karalayalım.

- Perşembe ve pazar 2 Galatasaray maçı izledikten sonra dünkü maç ilaç gibi oldu.

- Trabzonspor çok heyecan verici bir takım. Zayıf yerleri yok gibi. Onur, Ceyhun, Colman başta olmak üzere çoğu futbolcusunu Galatasaray'da görmek isterim.

- Fenerbahçe de iyi. Stoch'un yedek başlaması tartışılır, yedek oturacak bir futbolcu değil. O girince şekil değişti.

- Niang çalışıyor, golü kovalıyor, golü de atacaktır illa. Fakat Fenerbahçe'nin daha önceki forvetleri de böyleydi (Kezman, Guiza). Niang'ın artısı onlardan daha güçlü olması.

- Niang Semih ile beraber oynayacaksa, Guiza'nın ve Kezman'ın günahı neydi?

- Madem o kadar andık; Kezman ve Guiza bence iyi forvetlerdi.

- Trabzonspor, Liverpool'a sıkıntı yaşatır ama Yattara ile Teofilo'nun kaçırdığı goller, Colman'ın penaltısı.. Bu tarz cömertlikler o maçta olmamalı.

- Penaltı, penaltı değildi sanki.

- Bünyamin Gezer en sevmediğim Türk hakemi, en çok beddua ettiğim insan.

- Kolbastı bu maç es geçildi, Liverpool maçı sonrasında çalar,oynar herkes.

- Bu gol atan Polonyalı savunmacı iyi çocuk ama Stepanov'dan daha iyi değil. Şimdilik.

- Çocuk dediğim adamın adını da yaşını da biliyorum, polemik olmasın.

- Emre'nin duran toplarda, rakip savunmanın ceza sahası dışına gönderdiği topları kapmasına hastayım. İyi ekmek çıkar, iyi kovalıyor.

- Bilica son pozisyonda ne yapmaya çalıştı bilemedim, daha da kötüsü Bilica'nın da kendisi ne yaptığını bilmiyordur.

- Bilica İstanbul takımı topçusu değil.

- Mert güven verdi. Penaltı kurtarması da ayrı bir motivasyon. Fenerbahçe'nin Türk kaleci çıkarma geleneğine saygı duymak lazım. Babacan dışında kaynayan olmadı nerdeyse.

- Güzel maç, 5 gol. Böyle maçlar izlemek isteriz.