Salı, Ocak 31

Gülünesi Aşklar

 


En popüler kitabının ismi Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği olan bir yazar her zaman okuyucu için biraz mesafelidir ve bu mesafe artık bir ön yargıdan da ötedir. İster istemez bilinç altına işlemiştir.

Oysa Kundera'nın hakkını yemişizdir yıllarca. Yani en azından Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni okuyana kadar. O zaman da ilk sayfaları okurken nasıl zorlandığımı hatırlıyorum. Sonrasında geçti ve bambaşka bir yere konu ama "Kundera kitabı" tamlaması kulağa korkutucu gelir her zaman.

Sanırım Orta Avrupalı olması önemli bir etken. Fakat içinde "varolmak" kelimesi geçen uzun bir kitap ismi, bize uzun  cümlelerin kullanıldığı derin felsefi bir roman ile karşılaşacağımızın izlenimini verir. 

Öyle olmadığını yıllar önce ilk defa okuduğumda fark ettim. Ardından birkaç Kundera kitabının kapağını daha, korka korka açtım. Yine beklediğim, daha doğrusu korktuğum gibi değildi. Çok hoş yazan, akıcı, keyifli bir yazar çıktı her defasında karşımızda. 

Gülünesi Aşklar da aynı şekilde ilerliyor. Öncekilere göre farkları var tabi. Öncelikle bir hikaye kitabı. İçinde yedi farklı hikaye barındırıyor. Ve mizahı bu sefer daha çok kendini gösteriyor ve hiç sırıtmıyor.

Kitap hakkında internette yapılan yorumlar, genellikle alıntı ağırlıklı. Gerçekten de üzerine düşünülecek ve gülünecek cümleler barındırıyor. Hatta okuduğum kitabın esas sahibi olan sevgili eşimin de birçok satırın altını çizdiğini gördüm. Sanırım bu, ilişkimiz boyunca nasıl devam etmem gerektiğine dair önemli ipuçları yakaladığımı gösterir.

İlginçtir, altı en çok çizilen öykü Sonsuz Arzunun Altın Elması'ydı. İlginçti zira, sanırım kitapta bir kadın - erkek ilişkisini en düşük tonda irdeleyen öyküydü. Daha çok iki yakın arkadaş Martin ve anlatıcının dostluğuna değiniliyordu. Benim de en beğendiğim öykü oydu (Altı çizili olması en beğenilen olduğunu göstermez gerçi). Bana biraz Bizim Büyük Çaresizliğimiz havası verdi. Martin'in ve anlatıcının kadınlara bakışı, sadakat üzerine düşünceleri tekrar tekrar okunası... Ayrıca hayata farklı bakan iki insanın ortak bir yolda beraber yürüyebildiğini göstermesi açısından da saygı duyulasıydı.

Öte yandan iki ayrı hikayede gördüğümüz Dr.Havel de en beğendiğim isimdi. Onun cümleleri, hayata bakışı, kendine karşı dürüstlüğü, hafif kibiri ve yaşamdan (kadınlardan) keyif almasını bilen tavrı etkileyici oldu.

Hiç Kimse Gülmeyecek öyküsünü sinirlenerek okudum ve profesörün başına gelenlere sevindim. Otostop Oyunu harika bir film olabilecek yaratıcılıktaydı. Yaşlı Ölüler  Yerlerini Genç Ölülere Bırasınlar, en zayıf bulduğum öyküydü ama geçmişe ve anılara dönmesi bakımından en kapsayıcı öyküydü. Edward ile Tanrı da iyi bir kapanış oldu.

Kundera, bu öyküler sayesinde ikili ilişkilere dair çok net bakış açıları sunmasına rağmen esas olarak komünist partiye ve onun yarattığı "korku" düzenine de çok net bir tavır koyuyor satır aralarında. Zaten Kundera bunu sık sık yapıyor kitaplarında. 1958-68 yılları arasında yazdığı bu kitapta da bu tavrından vazgeçmiyor.

Bence Kundera'yı farklı kulan da bu. Yaşadığı dönemin sert, baskıcı ve tek tipleştiren düzenine karşı bir üslup geliştirebilmiş. Üstelik bunu o düzen devam ederken başarmış. Ve bunu sloganlı cümleler üzerinden eğil, çok derin edebi romanların arasına serpiştirerek yapmış.

Öte yandan son dönemde öykü okumaya dair hevesim artmıştı. Zaman zaman bazı kitaplar nedeniyle bu hevesim kaçtı. Kundera sayesinde yeniden arttı. Başlı başına roman olabilecek konulardan (ve onları iyi bir roman dönüştürebilecek bir yazar olmasına rağmen) çok iyi öyküler kurmuştu.

Devam edeceğiz... Hem Kundera'ya, hem öykülere...

Pazar, Ocak 29

Farklı Yollar


Emre Çolak'ın kariyeri ilham verici mi hayal kırıklığı mı çözemiyorum...

Galatasaray altyapısından çıkıp, uzun süre boyunca kulübe iyi kötü hizmet vermiş oyuncu görmek biraz zor. 1987 jenerasyonundan çıkanlardan sonrasına bakarsak o boşluğu doldurmaya en yakın iki isim Emre Çolak ve Semih Kaya...

İlginçtir ikisi de Galatasaray'da hem çok uzun oynadı hem de çok az! Yazıyı yazarken kontrol ettim; Emre Çolak 181 maça çıkmış Galatasaray formasıyla. Biri bana bu rakamı söyleseydi inanmazdım. Semih'in daha çok maça çıktığına emindim ama ondan sadece 30 maç fazlaymış. Yani nereden baksan bir sezon...

Neyse sonuçta ikisi de bir Sabri Sarıoğlu olamadı! Semih Kaya bir ara yolunu Prag'a kırdı. Emre de Coruna'ya... Avrupa'nın birbirinden farklı iki şehrinde, yaşamı yumuşak, kültürü geniş ama futbolun zirvesine uzak iki ayrı noktada top oynadılar. Medeni cesaretleri takdir edilesiydi.

Fakat Emre daha sonra Suudi Arabistan'a gitti. Neydi bu? Önceki tercih bizim için ilham vericiydi. İşini yapmaya imkan bulabileceği, zirvede olmasa da tat alabileceğin bir yere gitmişti. En azından bizde yarattığı imaj buydu. 

Takımınla işler istediği gibi gitmese de, ayrılık vakti geldiğinde benzer bir yoldan devam edebilirdin. Nereden çıktı Suudi Arabistan?

Demek ki herkesin hayattan beklentileri farklı. Bireylerin tercihlerine not verecek değiliz elbette. Herkesin kendi hayatı, kendi doğruları, kendi zorunlulukları ve sorumlulukları var. Fakat ne kadar kayıtsız kalmaya çalışsak da bu iki tercihin arasında zıtlık olduğu da inkar edilemezdi.

Emre bu maceraların ardından Türkiye'ye döndü. Son iki sene içinde, dört farklı kulüpte oynadı. Yani onlara oynamak denirse... Bir tanesi de alt lig takımı Göztepe'ydi. Bu esnada akranı Semih Kaya, baktı olmuyor; zorlamadı ve futbolu bıraktı. Oysa Semih istese daha oynardı. O ışığı veriyordu. Biz Emre'nin artık savrulduğunu düşünürken, o bir kez daha İspanya'nın yolunu tuttu.

Tabi bu sefer 3.Lig... Emre artık Intercity Alicante oyuncusu. Şu anda küme düşme hattında olabilir ama dikkat edilmesi gereken bir kulüp.

2017'de kuruldu. Beş sezonda dört lig birden yükseldi. Bu sezon Kral Kupası'nda son 32'ye kaldı. Barcelona'ya 4-3 yenilerek elendikleri maç İspanya'da gündem oldu. 

Böyle bir proje kulüp, Emre Çolak gibi 31 yaşında olmasına rağmen uzun süredir pek topa dokunmayan bir oyuncuyu transfer ediyor. İyi mi yaptılar, kötü mü yaptılar ileride göreceğiz.

Fakat Emre için iyi oldu. Yeniden İspanya. Biraz daha güneyde, daha sıcak iklimde, daha yumuşak bir ligde... Belki keyifle top oynamaya başlar.

İşleri zor ama küme düşme hattından kurtulup bir de play-off yaparlarsa belki Deportivo La Coruna ile rakip bile olabilirler.

Aslında yazıyı da çok uzattık. Anlatmak istediğim her şey imza töreninde servis edilen fotoğrafta mevcut. Emre Çolak bir kulüple el sıkışır. Arkasında da "Different Way" yazan bir tablo asılıdır. 

Daha iyi özet olamazdı...

Cumartesi, Ocak 28

Ender Gelişen Osasuna Finali

Türkiye'de kendine has sempatisi olan ama dünyanın başka hiç bir yerinde o kadar da meşhur olmayan bir takım Osasuna. Sebebi de malum; artık deyim haline gelen o meşhur kalıp... Başlığımız da oraya gönderme...

Osasuna tam bir asansör takım. Fakat öyle bir asansör takım ki; mesela bizim Samsunspor gibi değil. Samsunspor küme düşer haber olur, lige çıkamaz "Nerede bunlar" denir, yükselir "geri döndüler sonunda" denir. Osasuna küme mi düşer, La Liga'da mı kalır bilinmez. Bir yerlerde gezinir durur ve illa bir ara karşınıza çıkar.

2019-20'den beri La Liga'dalar ama. Üç sezon boyunca 10. sıranın etrafında dolandılar. Varlıkları ile yoklukları yine belli değildi. Zaten berbat pandemi sezonlarına denk geldiler ama onlar da pek renk katamadılar. Fakat bu sezon ise bambaşka bir şekilde ilerliyorlar.

Aslında oyun olarak bana halen keyif vermiyorlar. Ligdeki sekiz galibiyetlerinin altısı tek farklı. Hiçbir maçlarında üçten fazla gol olmadı. Zaten üç gollü maç sayısı da 5...

Yine de; bu sezon sonuç alıyorlar bir şekilde. Sekiz galibiyet hiç fena değil. Puan durumunda yedinci sıraya kadar yaklaştılar ve Avrupa kupaları ihtimalleri doğdu.

Fakat asıl olarak Kral Kupası'nda yarı finale yükseldiler. İki ezeli rakip Real Betis ve Sevilla'yı elediler. Hadi, bu sezon kötü günler geçiren Sevilla galibiyeti anlaşılabilir. Zaten ligde de yenmişlerdi. Fakat geçen sezonun finalisti Real Betis'i elemek önemli işti. 

Nasıl yapıyorlar anlamıyorum. O nedenle bunu anlatacak durumda değilim. En fazla, teknik direktörleri Jagoba Arrasate'ye şapka çıkartırım. 44 yaşında bir Basklı. Görkemli bir futbolculuk kariyeri yok. Teknik direktörlüğü de Bask bölgesine sıkışmış. Real Sociedad'ın altyapısı, ardından kısa bir Numancia, ve 39 yaşında Osasuna'ya geçiş. Ardından da takımı alıp büyütme... 

Bu sezona dair çok bir şey yazamayız belki ama Osasuna benzer bir kupa serüveni yaşamıştı. Kupada sadece bir kez final oynadılar. O zaman da (2004-05) çok ilginç bir hikaye yazmışlardı. 

Meksikalı teknik direktör Javier Aguirre'nin çalıştırdığı takım ıkına ıkına ilerlemişti adeta. İlk turda alt lig takımı Castellon'u penaltılarla elemişlerdi. Ardından Girona'yı uzatmalar sonunda geçtiler, ki attıkları gol penaltıdan gelmişti.

En rahat geçtikleri Getafe eşleşmesinde bile ecel terleri döktüler. Çeyrek finalde ilk maçta 2-1 yenildikleri Sevilla'yı (Dani Alves, Sergio Ramos, Jesus Navas, Baptista, Diego Capel, Ariza Makukula'nın yer aldığı takım), ikinci maçta elediler.

Bu arada o Osasuna da bomboş bir takım değildi. Sık sık kulüp değiştirerek bir kariyer inşa eden Savo Milosevic, en çok oynadığı kulüpteki ilk sezonunu geçiriyordu. Pierre Webo kadrodaydı. Bu günlerde halen futbol oynayan Atletico efsanesi Raul Garcia yeni yeni çıkıyordu. Fakat tabi tartıya koyunca da bunlardan fazlası da çıkmazdı.

Biraz vasat bir ekipti ama yarı finalde 120 dakika boyunca tek golün atıldığı eşleşmede Atletico'yu geçerek finale yükseldiler. Madrid'de Real Betis'e toslayarak peri masalına son vermerk zorunda kaldılar.

Bu sene yine benzer bir şekilde gidiyorlar. Kimse anlamadan, fark etmeden bir anda yarı finalist oldular.

Finale bir engel kaldı. Torbadan Real Madrid ve Barcelona gelebilir. O zaman pek şansları olmaz. Fakat Bask derbisi de çıkabilir ve eğer Athletic ile eşleşirlerse biraz daha şanslı olabilirler. Gerçi kağıt üzerinde ağır basan yine Athletic olur ama Osasuna ligde konuk olduğu rakibine yenilmemişti. Tabi ki tipik bir Osasuna maçı olarak 0-0 bitti.

Bu arada bu sezon Madrid'de Real'e de yenilmedikerini hatırlatalım. Barcelona'ya ise 1-0'dan maç verdiler, 85. dakikada yedikleri golle...

Kuralar 30 Ocak'ta çekilecek. Takipteyiz...

Cuma, Ocak 27

Semt Stadyumları Onurumuzdur

Jorge Jesus'un Ümraniyespor maçı öncesi yaptığı açıklama gündem olmuştu. Çoğu kişi Portekizli teknik direktöre tepki de gösterdi. Aynı konuya değineceğiz ama benzer cümlelerden kaçınacağız.

Derdimiz bir şampiyonluk yarışı esnasında oluşan gündemden beslenmek değil. Jorge Jesus da değil. Jorge Jesus'un söylediklerini başka bir takımın teknik direktörü söyleseydi başka tepkilerin olacağını biliyoruz. Türk bir teknik direktör söyleseydi, o da bu kadar sert karşılaşmazdı, en azından "Sen git önce Portekiz'in sahalarına bak" denmezdi. Yani o bulanık su, biraz tehlikeli; girmeyeceğiz.

Biliyoruz ki; aslında kimse Ümraniyespor'un stadını pek sevmiyor. Oraya gitmek istemiyor. Zaten esas meselemiz de bu. Jorge Jesus herkesin düşündüğünü söyledi. Sonuna kadar haksızdı. Fakat sözleri bu kadar peki çekmeyebilirdi, zira en büyük hatayı zamanlamada yaptı. Ligde geriye düşen ve kötü oynamaya başlayan bir takımın teknik direktörü olarak bu tip açıklamalar yaptığınızda kolay kolay destek bulamazsınız. Hatta taraftarlarınız bile sizle aynı görüşte olsa dahi sizi pek desteklemek istemez.

Jesus'un konusunu geçirdiği saha hakkındaki birikimi de minimum düzeyde olunca tartışma kaçınılmaz oldu. Zaten maç günü stadın zeminin birçok Süper Lig takımından daha iyi olduğunu gördük. Oysa esas mesele Ümraniyespor'un stadının 'çirkin' olmasıydı.

Bizim için değil tabi. Ya da sadece Jorge Jesus için de değil. Hepimiz biliyoruz ki; yeni Türkiye'de toplumsal algılar, ortak değerler, beğeniler değişti. Dünya da bu süreçte bize yardımcı olmadı. Güzellik, kalite gibi kavramlara bakışımız değişti. Daha da doğrusu tek tipleşti.

Herkes takımının Barcelona gibi oynamasını istiyor. Hatta rakibinin de benzer şekilde (ama daha yetersiz) oynamasını istiyor. Herkes tüm maçların Premier Lig temposunda olmasını istiyor. Herkes kusursuz futbolcuların, kusursuz teknik direktörlerin takımlarında yer almasını istiyor. Stadyumlar da aynı taleplerin doğrultusunda ilerliyor.

Eskiden Türkiye'de, çoğunun ismi Atatürk olan ama cismi birbirinden farklı onlarca stadyum vardı. Her stadyumun ayrı bir havası, ayrı bir ruhu bulunurdu. Tribünleri farklıydı, girişleri çıkışları farklıydı. Bu durum, bir yandan çeşitlilik katarken, bir yandan da 'deplasman' sertliğini veriyordu. Senede bir kez gittiğiniz, benzeri olmayan stadyumlar... Oralarda oynamak kolay değildi.

Sonrasında, o stadyumların hemen hepsi değişti. En azından şehir stadyumları bir furya halinde dönüştü. Değişirken, değişik tarafları da kalmadı. Hemen hepsi birbirine benzedi. Televizyonda izlerken farkı anlamayacağınız stadyumlar... Sivas'taki ile İstanbul'daki stadın arasında fark kalmadı. Tekdüzelik futbol ortamına hakim oldu. Tribünü, çatısı, kamera açısı... Her şey aynı artık. Sadece zeminler farklı. Biri güzel, biri kötü, diğeri idare eder. Standart olması gereken yerde standart sağlanamadı, en gerekmeyen noktalarda tek tiplik yaratıldı.

Böyle bir zamanda Ümraniyespor'un stadı çöldeki vaha gibi. Hatta, kelimenin tam anlamıyla çöldeki bir stadyum gibi. Etrafı ıssız, açık, keçilerin otladığı bir yere kourulmuş. Bunun nesi kötü peki? Zemini güzelse, soyunma odaları insani şartlardaysa, tribüne girişler çıkışlar sağlıklıysa stadyumun yerinin veya kapasitesinin ne önemi var?

Modern stadyumlar inşa edilmeye başladığında onlar da bir renkti. Ne de olsa farklıydı. Görkemliydi. Göz alıcıydı. Heyecan vericiydi. Fakat bu sıfatların elde etme nedeni de tek (veya az) olmalarıydı. Şimdi ise her yerdeler. Onlarca var. Farkları kalmadı, güzellikleri söndü.

Oysa rekabetin güzel ve zor taraflarından biri şartların farklılaşmasında yatar. 

Biraz daha açalım. Çoğu stadyum artık çatılarla kapanıyor. Tabi ki zemini korumak önemli bir mesele; oyuncu sağlığı önemli. İşin o kısmını ihmal edemeyiz. Fakat futbol da bir açık hava sporu. Yağmuru, rüzgarı engellemenin ne gereği var? Bir stadyum çok rüzgar alıyormuş! Eeee. Olabilir. Futbol açık havada oynanır ve bazen şehirde fırtına çıkabilir. Doğada bunlar var. Futbolun doğasında da doğa var. Çimin üzerinden oynanan bir oyunun rüzgardan yağmurdan sakınmaması lazım. Bu basketbol değil ki?

Bir zamanlar tribünler "Yağmurlu bir günde görmüştüm seni" diye bağırırdı takımlarına. Şimdi yağmurlu bir gün olup olmadığını fark etmediğimiz, beraber ıslanmadığımız zamanlar yaşıyoruz.

Sırf bu 'küçük stadyum' beğenmezliği yüzünden Türkiye Kupası'nın statüsü değişti. Artık Bartın'a giden Galatasaray'ı, Niğde'de oynayan Beşiktaş'ı göremiyoruz. Niğde ve Bartın'ın takımları İstanbul'a gelip figüran olup dönüyorlar.

Ümraniyespor da Süper Lig'in figüranı olacaktı. Sezon başında Olimpiyat Stadı'nda oynuyordu maçlarını. Karagümrük gibi... İstanbul'un takımı sayısı attıkça birbirinin aynı maç hikayeleri de artıyordu. Yani hepsi birbirinin aynı maçlar. Stad aynı atmosfer aynı, sadece isimler değişik. Oysa Ümraniye'ye gitmek, sezon içinde 3-4 kere Olimpiyat Stadı ziyareti yapmaktan daha ilgi çekici, heyecanlı ve biraz da gizemli olurdu.

Bu tartışmanın burada kapanmayacağına eminim. Yarın Eyüpspor, Pendikspor gibi takımlar da lige yükselecek. Bodrumspor yükselince maçlarını 109 km uzaklıktaki Muğla'da mı oynayacak acaba? Keçiörengücü'nün stadı yerine Eryaman'a mı gidilecek? Cevapları bilmiyorum ama şundan eminiz; o zaman da bu tartışmalar harlanacak.

Yani konunun Jorge Jesus ile alakası yok. O sadece bir özne. Belki seneye burada olmayacak bile. Fakat biz bu tartışmaya devam edeceğiz. İşte ben de o zamanlar için, fikrimi şimdiden belirteyim.

Küçük semt stadyumlarına dokunmayın... Bırakınız oynasınlar, bırakınız konuk etsinler...

Yeter ki zeminleri düzgün olsun, soyunma odasında sıcak suyu aksın...

Pazartesi, Ocak 23

Mete Kalkavan Öz Güveni

Türkiye'de hakemlerin kalitesi ve başarısı giderek düşüyor. Önümüzdeki dönem için de çok umutlu değiliz. Hakemler her zaman tartışıldı, her zaman tartışılacak, hiç bir zaman beğenilmedi ve bundan sonra da beğenilmeyecek ama eskiden iyi hakemlerimizin sayısı daha fazlaydı.

Bir önceki dönemde, yani Cüneyt Çakır ve Fırat Aydınus gibi isimlerin sahalarda düdük çaldığı yıllarda Mete Kalkavan da maç yönetmeye çalışıyordu. Ve açıkça söylemem gerekirse, o yıllarda hiç beğenmezdim kendisini. En azından Aydınus ve Çakır seviyesinde olmadığı kesindi.

Zaten bu yazıda, Kalkavan dahil, bahsi geçen hakemlerin yeterliliklerini tartışmayacağım. Biraz sahadaki duruşlarını öne çıkarmak istiyorum.

Mesela o dönemde özellikle Aydınus adeta 'kült' statüsüne ulaşmıştı. Sadece maç yönetme biçimi değil; mimikleri ve jestleriyle de hem 'sahanın patronu benim' imajını veriyordu hem maçlara keyif katıyordu hem de futbolseverlerin (en azından olabildiği kadarının) sevgisini kazanıyordu. Bu anlamda şu video önemlidir. Başka hangi hakeme benzer bir 'edit' yapılmıştır ki? Üstelik Aydınus için bundan fazlası yapıldı...

Son yıllarda bu bayrağı Mete Kalkavan'ın devraldığını düşünüyorum. Belki ona böyle videolar hazırlanmayacak, o kadar sevilmeyecek ama yine de meslektaşlarından daha farklı durduğu ve olduğu kabul edilebilir. E tabi; ne de olsa tecrübesi var. Artık hakemlik camiasının ağabeyi konumunda. Süper Lig'de 13 sezon az buz değil. Bu da insana doğal olarak bir rahatlık ve öz güven veriyordur.

Bu yazıyı yazma nedenim Kalkavan'ın Kayserispor - Beşiktaş maçında Valentin Rosier'i oyundan atarken yaptığı hareket değil. Çok şaşırdım bir hakemin öyle bir hareketi ayan beyan göstermesine. Sonrasında da güldüm.

Fakat sadece bu hareket değil. Kalkavan bir süredir böyle... Çoşkuyla maç yöneten bir hakeme dönüştü. Mesela eğilerek ve neredeyse çimlere vurarak avantaj kararını gösterdiği oldu, o da çok hoşuma gitmişti. Keşke Süper Lig'in az izlenen maçlarının görüntülerine ulaşmak kolay olsaydı ama hem telif korkusu hem de düşük reytingi, editçi tayfayı bundan alıkoyuyor. 

Sonuçta futbol sahası bir pandomim alanı değil. O nedenle bu övgü pek karşılık bulmayabilir. Diğer yandan Kalkavan aynı zamanda iyi maç yönetiyor. En azından bugünlerde sahada olanlara kıyasla... Zira kendine güveniyor. Mimik ve jestleri bunu gösteriyor zaten. Fakat kararlarının arkasında durabilmek de bir öz güven alametidir. Özellikle de Türkiye'de hakemlik yapanlar için...

Bunun belli nedenleri olmalı. Mesela uzun süre hakemlik yapan biri artık pek korku yaşamaz. "Beni bir kulüp eleştirse de önemli değil artık" moduna girer. Kaybedecek bir şeyi kalmamıştır. Korkularından arınmıştır. TFF'den kolay kolay uyarı almayacağını bilir. Bu da sahadaki duruşunu etkiler.

Zaten Kalkavan hakemliğe muhtaç olmadığını geçen senenin mart ayında göstermişti. TFF'nin anlamsız hakem kıyımı kararı esnasında meslektaşlarının yanında durdu ve tepkisini ortaya koydu.

Bitti mi? Bitmedi! Ne kadar eleştirilse de bir basketbol maçına (Anadolu Efes - Galatasaray Nef) Anadolu Efes forması ile gitmesi önemliydi. Tabuları yıkabilecek bir cesaret örneğiydi. Bunu da her hakem yapamaz. Hadi Anadolu Efes, basketbol kulübü olduğu için bir futbol hakemini bağlamaz. Fakat aynı maçta oğluyla beraberdi be onun üzerinde de Samsunspor forması vardır. Oğlunun forma giyme isteğini, kendisine gelecek eleştirilerin üzerine koyması da önemliydi.

Bence bunlar önemli hamleler. Saha dışı cesaret, saha içindeki öz güveni de beraber getiriyor. Yanlış karar verebilirsiniz ama en azından bu sayede bildiğinizi, gördüğünüzü çalarsınız.

Eğer hakemlerin üzerinde "düdük astırma, görevden alma" gibi kılıçları sallandırırsanız; onlar da hem saha içinde hem de saha dışında cesaretli kararlar veremezler. Her düdüğü astırılan hakem, bir sonraki kuşağın daha da korkaklaşmasına neden olur. Zira öz güvenleri ipotek altına alınır. Tabi 20 senedir istikrarlı bir şekilde yanlış kararlar veren Özgüç Türkalp'i bundan ayırmam gerek.

Tabi bir de Kalkavan'ın saç uzatması var. Benim görüşümü o da etkilemiş olabilir Saçı dökülmüş eski bir uzun saçlı olarak, Kalkavan'ın "varken uzatalım, kim ne derse desin" anlayışına saygı duyuyorum ve destekliyorum. Her ne kadar Batuhan Karadeniz aksini düşünse de ben katılmıyorum.

Tamam Mete hocamız bu konuda da bir Fırat Aydınıs değil ama olsun... Böyle devam...

Cumartesi, Ocak 21

Kazanç ve Kayıp



Blog tarihinin en çok okunan yazılarından biriydi bu. Sık sık paylaşıldı. Seneler içinde güncelliğini hiç yitirmedi.

Gerard Pique, tarihin en iyi futbolcusu değildi belki ama tarihinin en özenilecek sporcusu gibiydi. 

Fakat son dönemde işler değişti. Son 3-4 yılda antipatik bir karaktere dönüştü. Çok fazla falsosu ortaya çıktı. Pandemi zamanında kulübü ile yaptığı maaş görüşmeleri, şirketinin karıştığı yolsuzluk iddiaları, 12 yıllık sevgilisi Shakira'yı aldatması ve daha fazlası...

Futbolu bırakmak zorunda kaldı. Erken değildi belki ama ani oldu. Onun gibi bir kariyerin son vedası böyle olmamalıydı. Shakira ile ayrıldı. bir zamanlar 'geleceğin başkanı' olarak görüldüğü Barcelona'da eski sempatisini kaybetti.

Yine de bu adam halen kazanan mı yoksa yeni bir kaybeden mi çözemiyorum.

Pique, son olarak Shakira'nın şarkısı ile yeniden gündeme geldi. İlk başta herkes Shakira'nın bu atarlı giderli şarkısıyla Pique'nin karizmasını çizeceğini düşündü. Fakat bana kalırsa, nasıl gerçekleşeceğini anlamadan tam tersi oldu.

Shakira'nın ağırlığı ve karizması daha çok zedelendi. Davanın haklı tarafı olan Kolombiyalı, bir anda Demet Akalın'a döndü.

Şarkı sözlerini zaten duymuşsunuzdur. Shakira, "bir Rolex'i Casio ile takas ettin" diyor. Şarkının yayınlanmasından hemen sonra Casio piyasada değer kaybediyor. Fakat Pique ne yapıyor? Yeni projesi Kings League'e Casio'yu sponsor yapıyor. Hem kendisi bir sponsor kazanıyor hem de Casio kendini toparlıyor.

Benzer bir durum Ferrari-Twingo mısrası için de geçerli. Twingo'nun durumu biraz daha farklı. İlk başta Twingo için negatif bir durum söz konusu değildi ama özellikle Casio'nun hareketinden sonra Twingo da kült haline geliyor.

Neyse bunlar detay... Sonuç olarak Pique kaybederken yine kazanıyor.

Barcelona'dan ayrıldıktan sonra  (hatta ayrılmadan önce) bir iş insanına dönüştü. Belki de daha çok para kazanmaya başladı. Kings League de birçok ülkeye yayılacak bir proje gibi duruyor. Acun Ilıcalı bunu beğendi!

Sponsor da kazanıyor. zaten. Öte yandan İspanya'da birçok insan, bu üçgende Ferrari'nin 22 yaşındaki Clara olduğunu düşünüyor. Tabi ki iki hanımefendiyi kıyaslayacak değilim ama Clara da bbu sayede 'yuva yıkan kadın' imajından popüler bir figüre dönüştü. Bu arada kendisi bana göre özellikle bazı fotoğraflarında Shakira'yı andırıyor. Uzun süreli ilişkilerde eşlerini aldatan insanların, partnerlerine benzeyen insanlarla sevgili olduklarını gözlemliyorum. Zira eşlerini fiziksel olarak beğenmeye devam ediyorlardır zaten ama ilişkide daha çok karakter uyuşmazlığı yaşanır, sıkılmalar baş gösterir ve 'yeni' kişi benzer fiziksel özellikleriyle hayat girince karakter olarak daha ilgi çekici gelir.

Bu da ayrı bir konu...

Sonuç olarak Pique kazanan mı kaybeden mi bilmiyorum. İspanya'da son dönemde şöyle deniyor: "Pique'ye saldırırken dikkat edin, zira o, ona yolladığınız oklardan faydalanmasını iyi bilir."

Kelimesi kelimesine böyle değil tabi de ana fikir bu. Yani ona saldırdığınızda zararlı çıkan siz oluyorsunuz, o ise bir şekilde kâr etmesini biliyor.

Yine kâr etmiş olabilir. Ama esas olarak son üç senede itibar kaybetti... Gerçi bunu dert eder mi bilmem..

Cuma, Ocak 20

Dev Buluşma


 



Dünya futbolu dün akşam dev buluşmaya kilitlendi.

Cristiano Ronaldo'nun Suudi Arabistan'a transferinden sonraki sahaya ilk çıkış gecesinde rakibi Lionel Messi oldu. Uzun bir aradan sonra tekrar karşı karşıya geldiler. Öyle bir karşılaşmaydı ki bu; bir süre önce Messi dünyanın zirvesine çıkarken Ronaldo mirasına adeta hakaret ederek Körfez'in yolunu tuttu. Ve ikili orada karşılaştı. Katar'da final oynarlar mı diye düşünürken, Arabistan'da dostluk maçına çıktılar.

Neyse ne; işin futbol kısmı kenarda dursun. Fakat esas olarak ben siyasi açıdan neyi kaçırdığımı merak ediyorum.

Uzun bir süre Katar ile Suudi Arabistan adeta kanlı bıçaklıydı. Hatta bizim hükümetimiz de tarafını seçmiş ve Katar ile dost olup, Arabistan tarafına cephe almıştı. Gerçi yakın geçmişte biz de Suudi Arabistan ile yakınlaştık ama ekonomisi sarsılan bir ülke olarak böyle temaslara ihtiyacımız vardı.

Katar ise böyle bir zorunluluk içinde olmasa gerek. Konunun Katar ile ne alakası var diyen olursa da hafif bir ışık yakalım.

Paris SG, malum Katarlı sahipleri olan bir kulüp. Yani Fransız liginde oynasa da onlar için bir Katar takımı demek mümkün. Bu tip organizasyon kararları boşuna alınmıyor. Üzerine uzun uzun düşünülüyor. Hatta ülkenin (yani Katar'ın) tüm katmanları ile temasa geçiliyor. Haliyle PSG'nin Suudi Arabistan'a giderek Suudi Arabistan karmasıyla maç yapması bana çok ilginç geliyor.

Yani Katar ile Suudi Arabistan'ın bir anda bu kadar yakınlaşması beni şaşırttı. Tam olarak ben nerede, neyi kaçırdım? Böyle bir şovun, organizasyonun tek nedeni iki dünya yıldızını karşı karşıya getirip maddi gelir elde etmek olamaz. Bu işin bir de siyasi boyutu olmalı.

Katar'da düzenlenen Dünya Kupası'nda Katar sıfır çekerken, Suudi Arabistan Lionel Messili Arjantin'i yenmişti. Suudi Arabistan, Katar'dan şovu çalmıştı. Belki onlar da gruptan elendi ama en azından Katar'da turnuvaya vurulan damga Suudilerin hoşuna gitmişti. Damganın kendisinden ziyade, adresin Katar olması ekstra memnun etmişti.

Ne oldu da iş buralara geldi çözemedim.

Sanırım 2007'de El Ittıhat - Fenerbahçe maçından sonra, Ortadoğu'da oynanan en önemli maçtı.

Messi ve Ronaldo için artık devir kapanıyor ama başka bir masada kartlar yeniden dağıtılıyor olabilir. Bakalım bu sefer bize ne düşecek?

Perşembe, Ocak 19

Elveda SSK


Ferhan Şensoy'un 2005 yılında yazdığı roman...

Kitabı ana hatlarıyla değerlendirmek gerekir mi emin değilim. Hem haddimiz değil, hem de şaşırtıcı bir tarafı yok. Klasik bir Ferhan Şensoy yazımı. Mizahı, akıcılığı, olay örgüsü çok alışıldık. Zaten kapaktaki imza, bizim burada yazdıklarımızdan daha açıklayıcı olur.

Kitabın ismi ise biraz aldatıcı. "Elveda SSK" denilince, bir sistem eleştirisi bekliyoruz. Hatta kitaba dair yapılan yorumlarda da benzer cümleler vardı. Fakat öyle bir misyonu yok romanın. Ya da varsa da pek başarılı değil o konuda.

Spoiler vereceğiz ama; okuduğumuz hikaye bir anda "aaa rüyaymış"a bağlanıyor. Esasında benim en sevmediğim tarzlardan biridir. O açıdan ufak bir eleştirim var.

Zira; rüyadan sonra ufak bir sistem eleştirisi devreye giriyor. Sanki karakterimiz Şükrü o mesajı verebilmek için rüyadan uyandırılmış gibi. Zira öncesinde çalışanların sigortasını ödemeyen, belki maaşlarını da geç yatıran bir karakterdi ve o sayfalar boyunca sistem eleştirisi yoktu. O nedenle son sayfalar biraz yapay kaldığı gibi, rüya gerçek olsaydı aslında o zaman da çok sağlam bir orta sınıf eleştirisi olacaktı.

Şükrü karakteri tasvip edeceğimiz biri değil. Zaten Şensoy da onun için "denyo" tabirini kullanıyor. İşi gücü, hatta şirketi olan, parası olan, caz dinleyen, tatillerde güneye inen ama kendini geliştirmemiş, sadece cinselliğini düşünen tam bir hıyar. Çevremizde çok var bunlardan. Şenşoy'un karakteri tasvir etmesi, onu anlatması, bir baş karakter olmasına rağmen ondan soğumamızı sağlaması çok hoşuma giderken, bir anda karakter uyanıyor ve "aslında o kadar da kötü biri değil herhalde" düşüncesini doğuruyor.

Neyse sonuç olarak Şükrü bir denyo. Hayvanları sevmeyen, onları zehirleyen, hatta onlarla cinsel ilişkiye girmeyi düşünen, devamlı kadınları kovalayan, tecavüze yeltenen, hatta tecavüz de eden, tacizci pis bir herif. Bu adamın bulunduğu ortamlar da sanıldığının aksine aslında hepimizin olabileceği yerler. Kötü insanlar hep pis mahallelerde olacak değil ya. Bir şirkette patron, iyi bir semtte komşu, iyi bir otelde müşteri de olabilirler... Dışarıdan bakınca "denyo" demeyeceğin, arabasında caz cd'leri olan birileri işte...

Keşke Şensoy bu eleştiriyi daha vurgulu bir şekilde yapabilseydi.

İşin esas acı tarafı 2005 yılında yazılan kitabın 2020 yılında yeniden gündemimize girmesiydi. Şükrü'nün denyoluğu Twitter ahalisini öfkelendirmişti ve bu durumun sorumlusu olarak gösterilen Şensoy'a eleştiriler yağmıştı.

Bu işin iki tane noktası var. Ferhan Şensoy'u çok sevdiğini iddia edenler ve bunu devamlı vurgulayanlar bile aslında bu kitabın varlığından haberdar değildi. Tabi ki bir kesim haberdardı, bir kesim de benim gibi haberdardı ama okumamıştı. Fakat bir kesim Şensoy'u dost meclislerinde överken, onun kendilerinin değer yargılarına ters gelecek cümleler kullandığının farkında bile değillerdi. Bunu 15 sene sonra gördükleri tweet'ler sayesinde fark edince şok olmuşlardı.

İkinci nokta ise daha dramatik. Sanatçı, neyi üretmek zorunda? Gerçekten ideali mi resmetmeli yoksa var olanı mı anlatmalı? Normalde ilkiydi, uzun yıllar sanat bu şekilde ilerledi, sanatçılar özgürdü ama son 15 senede artık ideal olanı anlatmak zorundalar. Onlara böyle bir misyon yüklendi. O sınırların dışına çıkıp, biraz gerçeğe ve idealden uzak is bir gerçeğe, yönelirlerse üzerlerine sıfatların takılması çok muhtemel. Oysa sanat bu değildi. Bir kesimin sopasını üzerinde hissederek üretemezdin. Gerçi bunu iktidarlar, diktatörler, krallar, hükümdarlar devamlı yapmıştı. Fakat o da anlaşılabilirdi. Peki şu an yaşadığımız durumu nereye koyacağız?

Çok detaylı bir konu ve  bu konuya sohbetlerde girdiğimde bile çok içim acıyor.  Haliyle yazasım da yok. Fakat Elveda SSK'nın bu şekilde anılması ve değerlendirilmesi beni çok üzüyor. O nedenle bu notu araya iliştirmek istedim. Benim aklımdan geçenleri de yakın amanda izlediğim Verdens Verste Menneske filiminde Aksel karakteri çok iyi anlatıyordu. Meraklısı için oraya da bir referans verebilirim.

Yine de, Elveda SSK, Şensoy'un en iyi kitaplarından biri değil gibi. Bunu itiraf etmek gerek. Ve bunun Şükrü ile hiç alakası yok. Öte yandan kitabın önsözü, romanın kendisinden daha iyiydi sanki.

Kitabın kapağı da çok güzeldi. En beğendiğim kitap kapaklarından biri oldu ama keşke Şükrü'ye değil de başka bir romanın hisli, duygulu ve hayalleri olan başka bir karakterine denk gelseydi. 

Salı, Ocak 17

92-93 Sezonunda

 


Konu nereden nereye geldi ve sonunda böyle bir takım fotoğrafı ile karşılaştık. Adeta Konya-Belgrad hattı...

Dün gün içinde Türkiye'de beklenmedik bir gelişme yaşandı. Konyaspor, başarılı teknik direktörü  İlhan Palut, ile yollarını ayırdı. Bir yandan şaşırdık bu gelişmeye, bir yandan da kabuk bağladığımız için çok fazla üzerine düşmedik. Konuyla ilgili yazacağımız birkaç cümle olabilirdi ama sıcağı sıcağına girmek istemedim.

Sonra akşam saatlerinde Konyaspor'un yeni teknik direktörüne dair haberler çıkmaya başladı. İsmini daha önce pek duymadığımız Sırp hoca Aleksandar Stanojevic'in, ligimize geleceği söylendi. Konyaspor'un son 20 yıldaki ilk yabancı teknik direktörü olacaktı. Hatta kaynaklar doğruysa, tarihindeki üçüncü yabancı teknik direktör. Bu da tercihi daha ilginç hale getiriyor. Öte yandan hocanın yardımcısı Konyaspor'un eski savunmacısı Jagos Vukevic olacakmış. 

Gelişmeleri takip ederken ben de hemen hoca hakkında bir araştırma yapmak istedim. Stanojevic henüz 49 yaşında ve sadece Partizan ile PAOK'ta görev yapmış. PAOK'tan Süper Lig'e geçen hoca denilince aklıma hemen Igor Tudor geliyor. Belki Aleksandar hoca da buradan Serie A ve Marsilya'ya uzanacak bir kariyer çizebilir.

Fakat tabi önemli bir handikabı var. Bunu da araştırma yapınca gördüm. Kendisinin Tudor kadar görkemli bir futbolculuk kariyeri yok. Partizan'da gençliğini geçirmiş, Sonra ülke içinde başka takımlara transfer olmuş. Arada  ufak bir Mallorca yapmış. Kariyerinin sonunda yine Partizan'a gelmiş.

İşte tüm bu araştırma esnasında Partizan tarihine girmek durumunda kaldık. Yukarıdaki foto da o sayede önüme düştü.

1992-93 sezonunun Partizan'ı. Kadroda tanıdık isimler var. Savo Milosevic, Predrag Mijatovic, Zlatko Zahovic... Muhteşem bir hücum hattı. Arkalarında Slavisa Jokanovic, Roma'dan hatırladığımız Ivan Tomic...  Tarihte daha iyi kadrolara sahip Yugoslav takımları mevcut ama gece gece önümüze böylesi düşünce de hislendirdi bizi....

Zaten bu kadro da ligi şampiyon olarak bitiyor. Tam savaş dönemi. Yeni Yugoslavya Ligi'nin ilk şampiyonu. Tabi Hırvatlar, Boşnaklar falan yok artık; Sırplar ve Karadağlılar. Partizan da ikinci Kızılyıldız'ın önünde 14 puan farkla yakalıyor şampiyonluğu.

Mijatovic o sezonun takımdaki en golcü oyuncusu oluyor. Sezon sonunda da Valencia'nin yolunu tutuyor. Aynı transfer döneminde Zlatko Zahovic de Portekiz'den Vitoria Guimares'e transfer oluyor. İyi ki de yle yapıyor zira hem Porto hem Benfica'da kendisine güzel bir kariyer inşa ediyor.

Savo Milosevic iki sezon daha kalıyor, bu sefer sezonun en golcü oyuncusu o oluyor, ardından 1995'te o da Aston Villa'ya gidiyor.

Tabi bu hikayelerin Stanojevic ile pek alakası yok. O bu dönemde henüz genç bir oyuncu. Zaten Partizan'da da pek tutunamıyor önceleri. Fakat geri döndüğünde, yani 90'ların sonunda, Sasa Ilıc, Mateja Kezman, Zoran Mirkovic gibi tanıdık figürlerle takım arkadaşlığı yapıyor.

Belki bir ara o kadroya da bakmak lazım. Fakat önce hocanın Konyaspor ile imzalamasını bekleyelim. Yeşil-beyazlı kulübün Partizan ile bu kadar sık anılacağı bir yazı yazacağımı düşünmezdim ama futbol böyle bir şey işte...

Pazartesi, Ocak 9

Çok Güzel Ama Tatsız


Maç sabahı. Güneşli bir pazar günü. Hiçbir heyecanım yok. Stresim yok. Biraz şaşkınım. Biraz da düşünceli. Maçı düşünmüyorum ama. Onlar eskidendi. Neden bu duruma geldiğimi düşünüyorum. Yaştan dolayı olabilir mi? Büyüdük galiba artık. Oysa hayatımın diğer noktalarında "büyümüş" gibi değilim. Bu olgunluk denen zımbırtı, bula bula burayı mı buldu? Yoksa mesleki deformasyon mu? O da bir etken olabilir ama pek meslek kısmı da kalmadı işin. Gün ilerledikçe kendimi, yani eski beni bulacağımı tahmin ediyorum ve güne başlıyorum.

Güneşli bir pazar günü. Ocak ayı ama sanki öyle bir hava var ki, sanki sezonun son haftaları. Sanki bahar. Cadde ve sahil dolu. Her yer sarı-lacivert. Eskiden kalabalıktan içinde azınlık ve hatta saklanmış bir azınlık olmaktan tat alırdım. Motive olurdum. Heyecanım artardı. Şimdi hiçbiri yok. Neden? Yakın zamanda Kadıköy'de maç kazanmış olmaktan dolayı mı? Bütün o büyü, serinin devam etmesinden dolayı mıydı? Öyleyse neden Ali Sami Yen'de, Aslantepe'de, Erzurum'da, Manisa'da oynanan maçlarda duyduğum heyecan, bu sefer yok.

Eski totemler yok. Her derbiye, maç izleyecek mekanlar arama telaşı yok. Totemsiz maçlar, totemsiz yıllar... Aklıma bile gelmiyor artık öyle işler. Mekanda izlemek zaten bunaltıyor beni. Saçma sapan yorumlar yaparak maç izleyenlere kapalıyız. Arkadaş ortamı da geriyor. Bence en güzeli böyle. Aslında en güzeli değil de, en güzelinden bir önceki. En güzeli, anın yerinde olmak, o kesin...

Maç başlıyor. Evde izliyorum. Yalnızım odamda. Eşim içeride Netflix izliyor. Normal bir hafta sonu bizim için. Beşiktaş - Gaziantep FK maçı da olsaydı aynı durumda olurduk. Goller geliyor. En ufak bir çığlığım yok. Hatta maç sonunda eşim skoru soruyor. Eskiden olsaydı, aynı evi paylaştığım insanlar, maçı izlemeden bile bir skor tahmini yürütebilirdi.

Maç bitiyor; 0-3! Tarihte daha kusursuz derbi galibiyeti hatırlamıyorum. 1993'te 4-1 yendiğimizde çocuktum ama olaya hakimdim. Fenerbahçe şampiyonluktan uzaklaşmıştı, eksikleri vardı ve biz favoriydik. Maçı televizyon bile naklen vermemişti. Öyle bir derbiydi. Çok sevinmiştim. Halen en sevindiğim derbidir herhalde.

Fakat bu maçı düşününce, her unsurunu değerlendirince, onun üzerine çıkacak düzeyde. 50 bin kişilik stadyumun tribünleri dolmuş, gol yememişsin, havaya giren yarıştaki rakibini dağıtmışsın, herkes prim-time'da seni izlemiş, ofsayt olan veya kaçırdığın goller var, rakibin ile transfer dalaşına girdiğin oyuncu kırmızı kart görmüş... 

Daha da eklenir...

1998'deki 4-1 TSYD maçıydı, 2005'teki 5-1'de rakip daha iyi oynamıştı, 2011'deki 3-1 kendi sahandaydı. Düşünüyorum bulamıyorum. Bundan daha iyi derbi var mıydı sorusuna yanıt aramıyorum. Yanıt belli. Son 30 yılda daha iyisi yok! Esas soru benimle alakalı; ben neden ve nasıl böyle oldum?

Uzun yıllar boyunca futbol, basketbol, stadyum, salon, İstanbul, Anadolu gezdiğimiz arkadaşlarım mesajlar yazıyor. Kimisi oğluyla fotoğrafını yolluyor. "Bizim çektiklerimizi evladım çekmiyor" diyor. Son altı senede tek Kadıköy yenilgisi... 7 yaşındaki Galatasaraylı bir çocuğun hayata girişine bak! 

15 sene önce aklımıza bile gelmezdi. Ya da gelirdi. Gelirdi ve şöyle derdik, "Böyle bir şey olduğunda neler hissederiz, neler yaparız, ne yaşarız çok merak ediyorum?"

15 sene önce, hayatımda en çok istediğim senaryo gerçekleşti ama 15 sene sonra onu artık o kadar istemediğimi biliyorum. O an yaşanıyor ve geçiyor.

2014'ten beri maçlara gitmiyorum. Tribün kovalamıyorum. Passolig bir etken tabi ama başka nedenler de vardır. Zaten Passolig olmasa ne olurdu ki? Deplasman tribünü zaten kapalı, olsa ateş pahası, gitsen genç çocuklarla aynı tadı alır mıydın, o da soru işareti...

Neyse ne... Melankolik biraz yazı değil bu zaten. Öyle karamsar hislerim yok, sadece şaşkınım. Hatta mutluyum da. Güzel oldu. İzlemesi de keyifliydi, sonrası da. İçinde bulunduğum şartlar, yeni yaşantım, hayattan beklentilerim beni başka biri yapmış olabilir ama günün sonunda halen maç izliyorum, halen takım tutuyorum ve halen takipteyim. Sonuç olarak da takımım kazandı. Haliyle bu da güzel bir geceydi. Rahatlattı. Sevindirdi.

Sanırım esas problem anın bir parçası, öznesi olmamakla alakalı. Oyundan, oyunun kendisinden, tribünden, uzaklaştırıldık. Arkadaşlarımız dağıldı, stadyum yıkıldı, futbola dair yazılan çizilen konuşulan konular değişti. Bizim 15 sene önce yaşadığımız dünya artık yok, onun yerine bizim izlediğimiz bir 'olgu' var. Artık özne değil, izleyiciyiz. Bu da, anın tadını çıkarmaktan alı koyuyor. Daha doğrusu bu "an", bizim "an"ımız değil.

15 sene önce beklediğimizdi ama artık bize ait değil.

Bende de değişimler var tabi. Belki de gündüz yaptığım turu akşam bir daha yapsaydım daha farklı olabilirdi ama eşimle evde oturup Seinfeld izlemek, o esnada Twitter'dan editlere bakmak daha cazip geldi.

Ertesi gün iş var. Hayat devam ediyor. Napoliler haklı değil sanırım. En azından benim için. Ertesi sabah borçlarım da yok üstelik. Fakat o gece dünyanın en mutlu insanı da değildim. Mutsuz da değildim. Her şey birbirine karıştı işte...

Çok güzeldi ama tatsızdı...

En iyisiydi ama eskisi kadar güzel değildi...

Pazar, Ocak 8

Baharda Yine Geliriz


Geçtiğimiz yılların sonlarında Barış Bıçakçı'nın bir romanını okuyunca, kendimce öykülere merak salmıştım. Bir roman okuyup, öyküye ilgi duymak ilginç gelebilir ama Bıçakçı'nın dili buna çok müsait. O günden sonra okuduğum birkaç öykü kitabından sonra ise Bıçakçı'ya geri döndüm.

Baharda Yine Geliriz, Ankara'yı arka plana alan 32 hikayeden oluşuyor. Tamamı da çok kısa. Belki en uzunu dört sayfadır. Durum hikayeleri hepsi. Şehrin belirli mekanlarında (evlerde, sokaklarda, parklarda, pastahanelerinde) sıradan insanların sıradan hikayeleri yazılmış.

Hatta sıradan hikayeler bile değil. Sıradan hikayelerin, en sıradan anlarına bir göz atıp çıkmış. O en sıradan hikayenin sonu bile gelmemiş çoğu zaman. En heyecanlı yerinde kesmiş (mesela iş arayan kızın telefonu çaldığında). Büyük ihtimalle zaten yaratmak istediği heyecan değildi, en heyecansız anların dikkat çekiciliğiydi. Leyla Hanım'ın hayatının hikayesini dinliyoruz ama onunla konuşun adamın gözünden okuyoruz o anı ve onun Leyla Hanım'ı dinlemesi gibi biz de kitabı okuyoruz, "Hikayenin bu kadar olduğunu anlayıverdim".

Sanki yazar herhangi bir fotoğraf karesine bakmış ve o karenin ne anlattığını, o karenin nasıl oluştuğunu, o karedeki inanların ne konuştuğunu yazmış. Yazarlık biraz da böyle işte.

Rivayete göre bir gün genç yazarlar Attila İlhan ile muhabbet etme fırsatı yakalamışlar ve ona "Biz yazacak konu bulmakta zorlanıyoruz, ne yapmak lazım?" diye sormuşlar. İlhan hepsine kızmış. "Siz İstanbul'da yaşıyorsunuz, burada otobüs şoförünün bile bir hikayesi vardır" demiş. 

Sanki Bıçakçı ustaya hem karşı çıkmış hem onay vermiş; "Evet herkesin hikayesi yazılabilir. Ama sadece İstanbul'dakilerin değil... Ankara'dakilerin bile..."

Buna rağmen ve Bıçakçı'nın dilini sevdiğime bir kez daha ikna olsam da kitap beni çok tatmin etmedi. İlginç bir durum. Bir yandan bu tip anlara dikiz atıp bir yazı üretebilme yeteneğine hayran oldum ama bir yandan da okuyucu olarak beklediğim hazzı yakalayamadım.

Öte yandan, son yıllarda çok sevdiğim ama çok detaylı tanıma fırsatına ulaşamadığım Ankara'ya dair merakımı da kabarttı. Orası tam da bu kitap bir şehirdi zaten. Bir İstanbullu olarak orayı ne kadar özlediğimi ama uzun süre kalırsam ne kadar sıkılacağımı düşündüm. Uzun süre kalmayı tercih ederdim sanki. Fakat bu başka bir konu...

Bir de benim için Bodrum kısmı var. Ne alaka?

Baharda Yine Geliriz'in en akılda kalıcı cümlesi "İnsan güzel kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?"di. Haklıydı Aklıma hemen Bodrum'da okuduğum Bizim Büyük Çaresizliğimiz geldi. O kadar heyecanla okumuştum ki, her akşam gün batımında sahilden eve yürüdüğüm yolda bile açıp birkaç sayfa okuyordum önüme bakmadan. O yaz orada çok sıkılmıştım ama sonrasında her yaz oraya gitmeye devam ettim. Bir gün yine aynı hislerle bir kitap okurum veya en azından aynı hislerle başka şeyler yaşarım diye.

O yüzden devamlı "yazın yine geliriz" diyoruz soranlara. Fakat yine de Baharda Yine Geliriz, bir Bizim Büyük Çaresizliğimiz değil...

Cuma, Ocak 6

The Bucket List


 2023'te izlediğim ilk film. Hatta 2023'te yaptığım ilk eylem.

Bu sene yeni yıla, eşimle evimizde yalnız girmeye karar verdik. Zaten yaklaşık son 15 senedir böyle giriyorum ben. Onunla olduğum yıllarda da genelde aynı geçti. 

Bu sene yılbaşı hafta sonuna denk gelince, yani takvimden ekstra bir tatil günü de çıkmayınca geleneğin devamı kaçınılmazdı. Sakin bir cumartesi gecesinden biraz daha uzun bir gece bize yeterdi. O nedenle de gecenin sonunu, yeni yılın ilk saatlerini bir filmle geçirmeyi düşündük.

Yılbaşı gecesi izlenecek filmin, bize iyi duygular vermesi gerekiyordu. Gerilim, korku, polisiye gibi türlerden kaçınmalıydı. Komedi bile o akşama yakışmazdı; cıvık cıvık gülmeye gerek yoktu. Geleceğe umutla bakacak, bize ilham erecek, ilham vermese bile güç verecek bir film bulmalıydık.

Önümüze düşen aday filmlerden biri The Bucket List'ti. Künyesi tam aradığımız gibiydi. Birbirinden farklı iki yaşlı adam, bir hastane odasında denk gelirler ve birbirlerinin hayatlarına dokunurlar.

Konu istediğimiz gibiydi. Oyuncular Morgan Freeman ve Jack Nicholson gibi iki usta isim. Yönetmen koltuğunda zamanında yine beraber izlediğimiz ve çok sevdiğimiz Stand by Me'nin yönetmeni Rob Reiner...

Bu film de Stand by Me ayarında çıkarsa, üstelik de bu sefer çocuk oyuncular yerine iki usta varsa (bu arada Stand by Me'deki oyuncularımız da çok iyi iş çıkarmıştı) yine enfes bir film izleyebilirdik.

Lakin en azından benim beklediğim gibi olmadı. Daha felsefi, daha derin, daha dokunaklı bir film bekliyordum. Oysa ikinci yarıyla beraber adeta turizm şirketi reklamlarına döndü.

İlginçtir, filmin "boğucu" kısmı olan ilk yarısı, yani hastanede geçen sahneler çok daha sahici, güçlü ve vurucuydu. Ölüme yaklaştığını fark eden, ne yapacağını bilemeyen, bir yandan da fiziksel acıları olan iki yabancının daracık bir hastane odada yaşama tutunmaları; daha ilgi çekici ve daha güzeldi.

Ne zaman ki hastaneden çıktılar; dünyadaki 7.5 milyar insana denk gelmeyecek şekilde piramitler senin Tac Mahal benim gezmeye başladılar, hikaye biraz yavanlaştı, yapaylaştı. Üstelik extrem spor yaptıkları sahnelerle de film teknik olarak da yapaylığını iyice arttırdı. O ilk 45 dakikadaki hava kayboldu.

Zaten sonu da bir Hollywood klişesine bağlandı. Biraz hüzünlendik, duygulandık. Fakat filmin sonunda hüzünleneceğimizi de biliyorduk. Ondan önceki 90 dakika bizim için daha önemliydi ama orası da beklentinin altında kaldı.

Yine de pişman değilim. En azından Nicholson ile Freeman izledik. Özellikle, bu film için saçlarını kazıtan ve iyice yaşlandığı belli olan (ki o zaman sene 2008) Jack Nicholson çok iyiydi. Yılbaşı akşamımızı mahvedecek kadar kötü bir film de değildi. En azından akıcıydı. Sıkmadı. Araya birkaç tane hoş diyalog da sıkışmıştı. Allah bereket versin...

Ayrıca film, bittikten sonra insana bir "Bucket List" de yaptırıyor. Beklediğimiz ilham bu değildi belki ama olsun. Bir ihtimal; bizi de harekete geçirebilir. O zaman filmin 'gücünü' bir daha değerlendiririz.

Perşembe, Ocak 5

VAR Kayıtları

Beklenen oldu ve VAR kayıtları açıklandı.

UEFA'nın genel prensibi, kayıtların açıklanmaması yönündedir. Fakat eğitim amaçlı olmak şartıyla kayıtların halka açıklanmasını tavsiye ediyorlar. Oysa bizim önümüze düşen kayıtlar bir eğitim unsuru değil. Daha çok kamuoyu tatmin olsun diye sunulmuş. Peki oldu mu?

Tabi ki olmadı. Zaten olmazdı da...

Hem Sivasspor - Galatasaray hem de Gaziantep FK - Beşiktaş maçında çok tartışılan kararları değerlendirmek istemiyorum. Zaten özellikle ikinci örnekte söyleyeceklerim, çoğunluğu üzebilir. Bulanmış tartışma ortamına yeni bir katkı sunmamak için o konuya girmeyeceğim.

Biz yine büyük suda boğulmayı tercih edelim ve ülkede yaşanan kaosla ilgili konuşalım. Fakat önce en başa dönelim.

VAR uygulaması ilk geldiğinde de karşı olduğumuzu defalarca söylemiş ve yazmıştık. O zaman bize karşı çıkanların en önemli argümanı "Bu sayede hakem tartışması bitecek, bitmese de azalacak" cümlesiydi. Öyle olmadığını daha ilk sezondan gördük. Bu sefer başka bir talep belirdi. "VAR kayıtları açıklansın, şeffaflık gelsin"

Hakim de savcı da avukat da olmak isteyen toplumumuz böyle istekleri her alanda dile getirir zaten. Her şeyi öğrenmek ister.  O günlerde de (ve sonrasında) bu talebi tüm unsurlar; yönetici de taraftar da gazeteci de dile getirdi.

Dışa vurulan sebep, "Ne olduğunu öğrenelim"di. Oysa ne olduğunu biliyorduk zaten. Bir pozisyon / karar neden iptal edildi, ne karar verildi hepsini zaten biliyorduk. Son oynanan Sivasspor - Galatasaray maçı konunun tek istinasıydı. O güne kadar verilen her kararın (doğru veya yanlış) neden verildiğini, hangi gerekçesi olduğunu bize zaten anlıyorduk.

O nedenle "Ne olduğunu bileeim" gerçekçi bir argüman değildi. Ya gerçekten insanlar önlerinde yaşananları ve yıllardır izledikleri oyunu anlamıyorlardı ya da bu tamamen bizim toplumun dedikodu seven, gözetleyici, meraklı yapısından kaynaklanıyordu.

BBG gibi programların çok sevildiği ülkemizde tabi ki VAR odasındaki konuşmalar da merak edilecekti. Çoğunluk zaten şu tip konuşmalar bekliyordu:

"Kardeşim Beşiktaş'a penaltı verme. Neden veriyorsun. Bırak şampiyon olmasınlar"

" Abi, Galatasaray'ı ittiriyoruz değil mi, ofsayt çizgisini ona göre çizelim"

"Fenerbahçe'den büyük baskı var hocam, biz golü iptal edelim"

İnsanlar ciddi ciddi bu tarz konuşmaların olduğuna inanıyordu. VAR kayıtları beklenmedik bir zamanda ve en tartışılan, en belirsiz kalan maçta (Sivasspor - Galatasaray) çıkınca, üstelik bekledikleri gibi bir diyalog olmayınca da önce bir şaşırdılar.

Tabi ki ülkemizde kimse düşüncesinin yanlış olduğunu düşünmez ve geri adım atmaz. O nedenle anında, bu kayıtlarda ne türlü rezaletler olduğunu yaymaya, topluma empoze etmeye çalıştılar.

Herkes "ofsaytımsı" lafına takıldı mesela. Ne dedi ki orada hakemler? "Ofsaytımsı bir şey var, golü vermeyelim" mi dediler? Hayır. Bir karambol pozisyonu var, onu inceleyecekler, "Burada ofsaytımsı bir şeyler olabilir" diyerek pozisyonu izlemeye başlıyorlar. Yani ofsayt olabilir, pasif ofsayt olabilir, hatta faul de olabilir. Adam zaten buna bakacak, bunda rahatsız edici ne var?

En az üç kişinin anlık karar vermek zorunda olduğu, aynı anda hem pozisyonları tekrar tekrar izlediği hem de birbirleriyle konuştuğu ortamda; tüm cümlelerin mahkeme kayıtları gibi resmi Türkçe ile olmasını mı bekliyorduk? Bunu yapabilmek, bunu beklemek normal mi?

Fakat işte iş TFF'de bitiyor. Bu VAR kayıtlarının yayınlanmasıyla bir sorunun çözüleceğine dair inanç nereden geldi hayret ediyorum. Oyun oynamayı beceremeyen tayfanın, suyu bulandırmak için bu tip gündem maddeleri uydurmasına alıştık da; TFF neden bu tuzağa düştü?

Onlardan, Galatasaray maçındaki pozisyon için bir açıklama bekleniyordu. Bu açıklama yazılı olarak yapılabilirdi. "VAR kayıtlarını inceledik, VAR hakemini cezalandırıyoruz" diyebilirlerdi. Onun yerine; herhangi bir cümle kurmadan, sorumluluk almadan, bundan sonra maç yönetecek hakemlerin güvenini sarsarak bu yolu seçtiler. Şimdi bir kesim taraftar "Neden daha önce açıklanmadı da bizim maça denk geldi", diğerleri "Acaba daha öncekilerde ne oldu" diyor. Yani kimse memnun olmadı.

VAR protokolünün doğru işlediği Beşiktaş maçında bile (hakemin kararına doğru demiyorum, protokol doğru işledi) insanlar rahatsız oldu. Twitter'da birçok Beşiktaşlı, "Bu VAR hakemi maçlarımıza gelmesin, baksana kırmızı kart çıksın diye çırpınmış" diyor.

Kısacası bu milleti tatmin etmek zordur. Hatta zor bile değildir, imkansızdır. TFF'deki insanlar futbolu yönetmeyi biliyor mu bilmiyor mu bilmiyorum ama bu toplumu ve taraftarlık kültürünü bilmedikleri ortada.

Türk futbolunun ortasına bir bomba bıraktılar. Bomba daha patlamadı ama hem hakemler hem de kendileri yandı.

Bizse saçma sapan bir lig izlemeye devam edeceğiz. Gerçi zaten kimse izlemiyor, sadece konuşuyor. Ligi izleme görevi uzun zamandır bize kalmıştı ama bizim de artık başımız ağrıyor.

Yine de bildiğimizi söylemekten vazgeçmeyelim; suların durulması için en iyi yol aşikar:

VAR'ı kaldırın! Bundan daha kötüsü olmaz, en azından bizim başımız ağrımaz.

Çarşamba, Ocak 4

FIFA Uncovered

Yine Netflix’te izlediğimiz skandal bir belgesel daha.

Skandalların belgeseli değil, skandal belgesel; zira artık 21.yüzyılda bu derece salağa yatar gibi davranarak propaganda işi yapmak komik kaçıyor.

Belgeseli ilk duyduğumda çok heyecanlanmamıştım ama yine de bir beklentim vardı. FIFA’nın gizli kalmış pisliklerini (daha ne kadar varsa) gözler önüne sereceğini veya son dönemde artan tüm adli sürecin, iddiaları, mahkemelerin derli toplu bir anlatımı olacağını düşünmüştüm.

Oysa yanılmışım. Aslında belgeselin Katar’daki Dünya Kupası’ndan önce yayınlanmasından işkillenmeliydim.

Yapımın özeti şöyle...

Futbola soccer diyen ABD’liler, 2022 Dünya Kupası’nı Katar’a kaptırmanın öcünü almak için Dünya Kupası öncesinde bir belgesel çekerler. Söz konusu belgesel, yine onların Dünya Kupası’nı kaptırmış olmanın getirdiği hırs sayesinde açılan davadan yola çıkar. Neden FBI’ın uluslararası bir soruşturmaya imza attığını anlamamış olsam da (daha sonra bunun bankacılık sistemi nedeniyle olduğunu öğrendim) gösterilen çabaya saygı duymayı tercih ettim ve belgesele şans verdim.

Belgeselimiz dört bölümden oluşuyor. Biz dört bölümü ayırmayacağız ama tüm yapımı dörde bölmek mümkün. ABD’liler Dünya Kupası’nı alamamalarına ve haklarının yenilmesine neden olan 'adaletsiz' yapıyı, kökünden suçlayacak bir yapı kurmuşlar. Önce FIFA’nın tarihine gitmişler ve Avrupalıların kutsal gördükleri ve saygıyla yönettikleri futbola ağıtlar döşemişler, sonrasında üçüncü dünya ülkelerindeki kodamanların bu oyuna (daha doğrusu FIFA’ya) girmesinin ne kadar kötü olduğunu anlatmaya çalışmışlar. Ardından yetinmemişler, Katar’daki siyasi ve toplumsal sorunların küresel futbola ne kadar yakışmadığını anlatmışlar. Devamında Katar’ın yine bu pislikler içinde Dünya Kupası’na uzandığını eklemişler. En sonunda da kendi yargılarının ne kadar kusursuz ve ulvi amaçlarla çalıştığını göstermişler.

Ve tüm bunları, dünyanın tepkisinin harlandığı bir zamana denk getirip 2022 Dünya Kupası’ndan hemen önce yayınlamışlar.

İtirazlarımız çok fazla...

Öncelikle şunu beyan edelim; FIFA’daki pislikleri yok sayacak değiliz. Fakat bu konu hakkında çok fazla içerik üretildi. Üstelik çok detaylı bilgi belge kapsayan raporlar, haberler, kitaplar yazıldı. 2022'nin sekizinci gününde vefat eden Andrew Jennings bu konunun başını çeken isimdi. Bu arada belgeselde onu da ufak bir şekilde görüyoruz. Üstad; Michael Moore tarzı provokatif bir gazetecilik anlayışına sahipmiş.

Yani aslında Jennings gibi üstadları okuyanlar için, bu belgeselde yeni bir şey pek yok. Belki FIFA’nın son döneminde yaşananları bizler için yeni sayılabilir.

Katar’ın Dünya Kupası’nı alması bizim de içimize sinmedi. Fakat bize kalacak olursa, ABD de içimize sinmezdi. Katar’da insan hakları ihlalleri varsa ABD’nin Ortadoğu’da yarattığı daha büyük eziyetler var. Bunları birbiriyle bağlayabilir miyiz? Zor ama, FIFA Uncovered'ın yolundan gidersek biz de başarırız.

Katar futbol coğrafyasına uzak bir ülkeyse ABD de oldukça uzak. 1994’te yaşananları hatırlıyoruz. Soccer dediğiniz oyunu bir Katarlıdan daha çok sahiplendiğinizi size düşündürten şey ne?

Katar, futbola girip para kazanmayı veya para aklamayı düşünen bir ülke olabilir. Peki ABD’nin son dönemdeki futbol sevgisi nereden geliyor? Oyunu çok sevdikleri için mi? En azından ABD’nin 30 yıl önceki Katar olduğunu söylemek hiç de ağır kaçmaz. Buradaki tek fark, iki ülkenin toplumsal yaşamları. Birinde alkol serbest, diğerinde yasak; birinde eşcinsellik tabu olmaktan çıkıyor, diğerinde suç oluyor.

Zaten bu noktada biz de FIFA’yı eleştirmiştik. Oyunun, yani elindeki ürünün bir değerler bütünüyle tanınması lazım. Bu değerler eril, muhafazakar ve kısıtlayıcı değerler mi olacak yoksa özgürlükçü değerler mi? Buna karara verecek olan FIFA…

Belgeseldeki Katar vurgusunun bu kadar belirgin olması, bence yanlış tepti. Belgeselin ilk iki bölümün Dünya Kupası’nın ilk günlerinde, son iki bölümünü de turnuva bittikten sonra izledim. Belgeseldeki hakim görüş, Katar’da bu işin becerilemeyeceği, bir skandala imza atılacağı, Katarlıların organizasyon yapmakta yetersiz kalacağıydı. Belki turnuva başlamadan önce izleseydik, biz de benzer düşüneceğimiz için o cümleler gözümüzden kaçacaktı.

Oysa zamanlama manidar oldu. Belgesel bir komediye dönüştü. Son dönemim en iyi turnuvalarından birini izledik zira… Üstelik Katar turnuvayı almasaydı ve ABD alsaydı; önceki turnuva da Rusya yerine İngiltere’ye gitseydi bu belgesel çekilmeyecekti. 

Ne güzel işte, Katar sayesinde  siz de bir projeye imza atmış oldular...

İşin komik tarafı, FIFA’nın nispeten temizlendiğini işaret eden sürecin sonunda bir Avrupalı (UEFA Genel sekreteri) Giovanni Infantino, FIFA’nın başına geçiyor ve bir sonraki turnuva hemen ABD önderliğinde Kuzey Amerika’ya gidiyor. Sizce tesadüf mü? Üstelik tarihte ilk kez, iki turnuva üst üste Avrupa dışında yapılacak. Premier Lig kulüplerini satın alan ABD'liler kendilerini Avrupalı olarak mı görmeye başladı yoksa?

Öyleyse kötü bir haber verelim. İki kıta arasında bariz bir saat farkı. Bunu NBA’den zaten biliyoruz ama 1994 Dünya Kupası’nda da yaşamıştık. Katar’daki turnuvaya “Kışın Dünya Kupası olmaz" demişlerdi. Haklılardı. Peki yazın ABD’de olacak bir turnuvada, Avrupa ile saat farkını nasıl ayarlayacaklar? Avrupalıları izleyebilsin diye yine öğlen sıcağına maç mı koyacaklar, yoksa Avrupa izlemesin diye sabah karşı 03.00’te maç mı olacak? Çözülmeyecek sorun değil tabi ama Katar’a küfreden Müslüman olsa keşke!

Dört yıl sonra bu blog devam ederse, o zaman yine değerlendirmelerimizi yaparız.  Biz FIFA Uncovered içinde kalalım. Hatta yavaş yavaş da yazıyı noktalayalım. Olmamış veya eksik kalmış demek ayıp olur. Bu tip yorumlar, niyeti iyi olan ama beceremeyen yapımlar için söylenebilir. Bu belgesel ise direkt kötü niyetli. Ve tüm çabasına rağmen oyuna uzak olduğunu belli etmekten o kadar kaçamamış ki, tüm çatı bir üflemeyle uçacak gibi durmuş.

Hadi babalar, siz soccer demeye devam edin ve Dünya Kupası ile Avrupa Süper Ligi projesinden vazgeçin artık… 

Salı, Ocak 3

Yapılmayacak İş


Tüm zamanların en iyisi tartışması tüm zamanlar boyunca devam edecek.

Cristiano Ronaldo da o tartışmaların bir adayı olarak her zaman kalacak. Fakat tüm kariyeri boyunca yaptıklarını bir kenara koyalım; son imzası onun listedeki birinci aday olmasını zorlaştıracak. Önündeki engel olarak kalacak.

O meşhur tartışmaya şu an girmenin gereği yok. Kimin daha iyi olduğu uzun uzun konuşulur.

Fakat şunu belirtmekte fayda var. Tüm zamanların en iyisi olmak için birçok etkenin bir araya gelmesi gerekir. Yetenek, beceri, başarı, rekorlar, kupalar... Bunların hepsi tamam. Ama bir de iyi bir hikaye lazım...

Pele'nin, Breziyalı Ronaldo'nun, Ronaldinho'nun ilgi çekici hikayeleri var. Maradona zaten başlı başına bir hikaye. Zidane bile; bilmeyerek ve istemeyerek son maçında kırmızı kart görerek hikayesine bir ilginçlik kattı.

Cristiano Ronaldo da Madeira'dan çıkıp zirveye oturan hayat hikayesiyle birçok kişinin kendisiyle bağ kurmasını sağlamıştı. Fakat yarattığı hikayeyi bir imzayla yerle bir etti.

Suudi Arabistan'a gitmesi, yani gittiği ülkenin siyasi masadaki yeri konumu ilk etapta önemli değil. Zaten futbolcular kariyerinin sonunda daha çok para kazanmak için Körfez'e, Çin'e daha rahat yaşamak için ABD'ye gidebilirler. Bunu sıkça yaşadık, bu tercihlerin yabancısı değiliz.

Zaten başkalarının tercihlerini sorgulamak da bize yakışmaz. O tip geçişler, üst seviyeden kopup başka bir sayfa açmanın göstergesidir. O da doğanın kanunudur zaten. Yaşınız geçer ve yolunuz Doğu'ya düşer...

Ronaldo'nun hikayesini bozan ise bu geçişin çok hızlı şekilde olmadı. Bir ay önce Premier Lig'in en hırslı ve kazanamaya aç oyuncularından biriyken, bir anda Suudi Arabistan Ligi'ne geçti. Avrupa'da kimsenin istemediği, istese de kamuoyunun bunu hissetmediği bir süreç yaşadı. Dünya Kupası'nı bir ülkeye kazandırabilecek nadir oyunculardan biriyken yedeğe düştü. Bunların hepsi bir röportajla ve yaklaşık 30 gün içinde oldu.

Ben bu kadar hızlı bir düşüşü, bu kadar çabuk bir değişimi hatırlamıyorum.

Dünyanın en iyi futbolcusu musun, devri geçen bir yıldız mısın? İkincisi isen yine de rekabetçi bir ligde rekabetçi bir takımda kalamaz mıydın? Eğer düşüşteki bir yıldızsan bu görevi bir ay önce Manchester United'da niye kabul etmedin? Orada veya benzer bir takımda 'kulübedeki ağabey' olmak sana yetersiz geldiyse, Suudi Arabistan Ligi nasıl yeterli geldi? Sorular çok, daha da artabilir. Fakat tüm zamanların en iyisi olmaya aday biri böyle bir geçişi yaşamamalıydı.

Transfer duyurusu bile ikinci sınıftı. Dünyanın en iyi futbolcularından birinin transferi, Anadolu kulübünün çekmeyeceği bir fotoğrafla sunuldu.

Bu transferin perde arakasında yaşananlar zaman içinde ortaya çıkar. Fakat bir dönem Ronaldo'yu Messi'nin önüne yazan biri olarak itiraf etmem lazım; on yıla yayılan bu savaş Aralık 2022'de noktalandı ve Messi kazandı.

Pazartesi, Ocak 2

Verdens Verste Menneske


Joachim Trier, bir kuşağın gönlünü Oslo, 31 August ile çalmıştı. Ben de onlardan biriydim. Fakat yalan yok; yönetmenden ziyade film benim kalbime daha çok girmişti. Yönetmenin peşinden koşacak bir hevese sahip olmamıştım.

Oslo, 31 August'u izleyeli seneler geçti ama o günden sonra Trier'in külliyatına hiç bakmadım. Kim olduğunu bile unuttum belki de...

Verdens Verste Menneske vizyona girip çok fazlaca övgü ve beğeni kazandığında dikkatimi çekmişti ama o zaman bile yönetmenin kim olduğunu merak etmemiştim. Filmin Trier'e ve onun senaryodaki arkadaşı Eskil Vogt'a ait olduğunu bilmiyordum.

2022'nin son hafta sonunda filmi izlemeye karar verdiğimizde, bunun bir Trier-Vogt filmi olduğunu, hatta "Oslo üçlemesi"nin son filmi olarak etiketlendiğini öğrendim. Zaten Oslo 31 August'in bir üçlemeye ait olduğunu da bilmiyordum. O kendine münhasır bir filmdi benim nezdimde.

Bu bilgileri edinince ve hatta filmde Oslo, 31 August'un Anders'i Anders Danielsen Lie'yi de görünce ister istemez, hisleri, karakterleri ortak bir 'yarı devam' film izleyeceğimizi hissettim. Düşündüm demiyorum, zira mantığım öyle olmadığını biliyordu. Fakat hislere ket vuramazdık.

Film boyunca Oslo görüntülerinden, beyaz gecelerinden, tanımadığım sokaklarından, karakterlerden, şarkılardan, hikayeden bir bağlantı kurmaya çalıştım. Beyhudeydi. Baş karakter Julie (Renate Reinsve), melankolik Anders gibi bağ kurabileceğimizi biri değildi. 31 Ağustos melankolik bir gündü, Julie'nin hayatı akıyordu. Anders direniyordu, Julie vazgeçiyordu, biri ajitasyona girmeden içimizi dağlayan hüzünlü bir filmdi, diğeri komik ögeler barındıran hafif romantik bir filmdi.

Julie, dünyanın en kötü insanı değildi ama bizden uzaktı. Hep daha iyisini isteyen, kararsız, plansız, kolay sıkılan bir karakter. Açıkçası çok beğenilen bu filmi Julie ve onun ilişkileri üzerinden izlemek bana biraz bıkkınlık getirdi.

Julie'yi küçümsemem çok kolaydı, zira o batılı dertleri olan biriydi. Tamam; aslında evrensel sorulara sahipti ve genelde bu tip cümle kuranların buranın kompleksli insanları olduğunu düşünürüm.. Sonuçta kendini bulamamak, anlam arayışı içinde olmak, daha iyisini istemek, denemek, vazgeçmek, bu çağda Doğu'da yaşayan insanlar için de mevcut. Fakat yine de buralarda 30'lara dayanmış birinin artık bu dertlerden uzak durması beklenir. Beklentiden de ziyade bu bir zorunluluktur artık. Mesela "kendini bulamamış" herhangi biri bile istikrarlı bir şekilde para kazanmak zorundadır. Julie böyle değildi. Ya da öyleydi ama bize o kadar verilmemişti. Belki Julie'nin biraz "gençlik dizisi karakteri" olarak 'soft' çizilmesi gerekiyordu. Bilemem ama o karakterin hikayesi beni saramazdı. Peki benim böyle düşünmem; filmin gücünü zayıflatır mı? Bunu da bilemem ve cevabı belki de Oslo'lulara, İskandinav'lara sormak lazım.

Verdens Verste Menneske de 31 August kadar güçlü ilerlemiyordu. Hem zaten Julie'nin olmamışlığını, kararsızlıklarını, hayata bakışını, arayışını sadece erkeklerle ilişkileri üzerinden anlatmak da benim içi sınırlayıcı geldi. Belki bu durum, müthiş Oslo görüntüleri çeken kameranın da eşliği sayesinde filme romantik bir hava katmış olabilir ama  keşke mesela hikaye Julie'nin iş hayatına daha çok girebilseydi. Aile ile ilişkisinin de çok kilişe kaldığını hissettim. Baba ve çocuğu arasındaki sorunlu ilişki, doğum günler unutuluyor vs... Julie'nin işi gücü, ailesi, belki arkadaşları için içine girebilseydi bu sayede biz de Julie hakkında daha net fikirler edinebilirdik.

İşte tam bu sıkıldığımız, açmaza girdiğimiz anlarda devreye Aksel girdi. Yani Julie'nin terk ettiği ve sonrasında hastalığa yakalanan; Anders Danielsen Lie'nin canlandırdığı çizgi roman yazarı. Verdens Verste Menneske'den güçlü duygular almamızı sağlayan karakter oydu.

1990'larda doğan ve 2000'lerin çocuğu olan Julie ile ondan daha büyük olan eski toprak Aksel'in hayata bakışının ne kadar farklı olduğunu bir hastane ziyareti sahnesinde gördük. Şöyle diyordu Aksel, onu terk etmiş Julie'ye...

"Bazen hiç bilmediğim şarkıları dinliyorum ama onlar bile eski. Kendi gençliğimden ama hiç duymadığım müzikler… İnternet ve cep telefonlarının olmadığı bir çağda büyüdüm… Farkındayım, çok yaşlı biri gibi konuşuyorum ama durum bu. Benim büyüdüğüm dünya yok olup gitti. Biz sabahtan akşama kadar plak dükkânlarını gezerdik… Sahaflarda ikinci el çizgi romanlara göz atardım, videocularda dolaşırdım… Kültürün objeler aracılığıyla yayıldığı bir dönemde büyüdüm… İlginç objelerdi, çünkü onların arasında yaşayabilirdik. Kaldırıp bakabilirdim, elimizde tutabilirdik. Kıyaslanabilirdi.

Elimde bir tek bunlar var, hayatımı böyle geçirdim… Tüm o şeyleri biriktirerek… Çizgi romanlar, kitaplar... Bir de biriktirmek 20’li yaşların başında hissettiğim kuvvetli duyguları vermediğinde bile devam ettim. Ve şimdi elimde bir tek bunlar kaldı. Kimsenin umurunda olmayan aptalca ve boş şeyler hakkında bir yığın bilgi ve anı..."

“Geçmişe tapmaya başladım… Çünkü artık geleceğim yok, bu hissettiğim nostalji bile değil… Sadece ölüm korkusu…"

Aksel'i 10 yıl önceki Anders'in 10 yıl sonra yaşayan hali gibi görmemiz boşuna değildi. Aslında Anders de Julie gibiydi. O nedenle zaten ikisi de iki ayrı dönemde Trier'in hikayesinin baş kahramanıydı. O da aradığını bulamamıştı. Fakat diğer yandan ne aradığını kafasında tasvir edebiliyordu. Cafe'de otururken dinlediği kızın sıraladığı listeden ne kadar da etkilenmişti mesela. Oysa aynı cümleyi Julie duysa "Ne saçmalıyor bu salak" diyerek geçerdi oradan. Ne de olsa Aksel'den sonra yanına gittiği Elvind'i de bir zaman sonra barista olduğu için küçümseyecekti.

Fark etmez. Bunların hepsi detay. Verdens Verste Menneske hoş bir film ama güçlü değil bence. Fakat güçlü bir karakteri ve güçlü bir bölümü var. Orayı filmden ayırıyoruz ve onu Oslo 31 August'un sonuna ekliyoruz. Film bize vereceğini vermiştir artık.

Geri kalan iki saat Julie'nin ve akranlarının hikayesidir.