Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Eylül 14

Tarihe İmza

Günlerden 21 Nisan 2001...

İstanbul'da ılık bir bahar günü. Fakat güneş yüzünü göstermemekte ısrarcı. Sabah saatlerinde sıkı bir yağmur da yağmış. Belki yine yağabilirdi. Mahallede top oynamak için uygun ekibi ve zamanı bekliyoruz ama aynı zamanda da vaktimiz sınırlı. Zira akşam lig maçları var...

Tam o sırada arkadaşlarımızdan biri mahalleye girdi. Bağıra bağıra "Oğlum, Cadde'de Maxim Romaschenko'yu gördüm. Yanında da Ramazan Tunç vardı" dedi.

Şimdi geriye dönüp bakınca o anın ne kadar saçma olduğunu hissedebiliyorum. Sivil kıyafetli Romaschenko'yu tanımak herkesin harcı değildi. Fakat bizim mahallenin Süper Lig ilgisi ve atmosferi bir başkaydı. Bizim için o anda ilginç olan, bu insanların Bağdat Caddesi'nde yürüyüşe çıkmış olmasıydı. Zira akşam onların maçı vardı. Ligde üçüncü sıradaki Gaziantepspor'un futbolcularıydı, akşam Fenerbahçe ile Kadıköy'de karşılaşacaklardı ve Kadıköy sokaklarında gezintiye çıkmışlardı. 

Yok olmuyor; 2023 yılında bu cümlelerin hepsi sürrealizmin doruklarında dolaşıyor. O zaman bize ilginç gelen sadece konaklama yerini bize yakın bir yer olarak seçmeleriydi. Geri kalan her şey normaldi...

Yine de bu haberin bizde bir etkisi olacaktı tabi. Mahallenin Galatasaraylılardan ikisi olarak ben ve benden dört yaş küçük olan Mahir; hemen toparlandık. Belli ki Gaziantepspor, Suadiye Hotel'de kalıyordu. Biz de otelin önüne gidecektik. 1993'te büyüklerimizin United kafilesine yaptığı 'uyutmama" operasyonunun tersini icra edecek ve şampiyonluktaki rakibimizin rakibine moral verecektik. İki üç topçuya yalnız olmadıklarını hissetirsek, onlar da maçta o motivasyonla sahaya çıkarsa, sonrasında da maçı kazansalar... 

Yıllar sonra "O sonuçta bizim de payımız vardı" derdik...

Hemen otelin önüne gittik. Oraları bilenler bilir. Otelin olduğu sokak biraz hareketlidir. Hele bir cumartesi gününde oldukça canlıdır. Şu anda da öyle. Tabi o dönem İstanbul'un nüfusu şu ankinin yarısıydı ama yine de o zaman bile aynı sokakta dürümcüler, sinema salonları, kafeler ve dükkanlar mevcuttu. Haliyle orada durup, bir futbol takımını beklemek fark edilecek bir durum değildi. Kimse bizi kovamazdı.

Fakat öte yandan gelen giden de yoktu. Madem bu adamların bir kısmı caddede gezmeye çıkmıştı, o zaman otele giriş çıkışları olmalıydı. Fakat bir hareket yoktu. Çıkıp tezahürat yapacak ve ilgi çekecek kadar da delirmiş değildik. En sonunda Mahir ile muhabbet ederek, biraz daha beklemeye ve sonrasında dağılmaya karar verdik. Sonuçta Gaziantepspor da kendi bacağından asılabilirdi. İlla bizden destek almak zorunda değildi. Zaten onlar da; her ne kadar altı puan geride kalmış olsalar da, şampiyonluk yarışındaydı. 

Derken bir futbolcu geldi otelin önüne. Fakat bu futbolcu Gaziantepsporlu değildi. Hatta bölgenin takımı Fenerbahçeli de değildi. Bu oyuncu Beşiktaşlı'ydı! Gelen isim, Ahmet Dursun'du. Yanlış hatırlıyor olabilirim ama sanırım motosikletle gelmişti, zira bundan sonra yaşanan tüm gelişmeler bir motorun civarında gerçekleşmişti. 

Ahmet Dursun otelin önünde durdu. Görevlilerle bir şey konuştu. Ve karşı kaldırıma geçip, bizim yanımızda beklemeye başladı.

Beşiktaş, yarışa havlu atmıştı aslında ama o durum pek kabullenilmemişti. Fakat son noktayı bir gün önce koymuştu. Samsunspor ile İnönü'de 0-0 berabere kalmıştı. Taraftarların çok büyük tepkisi vardı o gece. Mehmet Özdilek penaltı kaçırmıştı. Buna rağmen tepkilerin adresi Şifo değil, o sezon bekleneni veremeyen Ahmet Dursun'du.

Hatta Ahmet Dursun bizim yanımızda beklerken de karşı kaldırımdan tepkiler gelmeye devam etti. Tabi muhitin rengi belliydi. Fenerbahçeliler çoğunluktaydı. Tepkiler de onlardan geliyordu. Ve daha çok dalga geçer nitelikteydi...

15 yaşındaki ben; 11 yaşındaki Mahir ve yanımızda rakip taraftarların dalga geçtiği milli futbolcu Ahmet Dursun.... Muhteşem bir üçlüydük...

Adam sinirlenip hıncını bizden çıkarmasın diye düşünürken, üçlü grubumuzun sayısı dörde çıktı. Tabi diğer ikili bizi grubun bir parçası olarak görmüyordu muhtemelen. Fakat fiziksel olarak çok yakındık. Uzaktan görenler bizi de ekibin bir parçası hissedebilirdi.

Gruba eklenen dördüncü ise Erhan Albayrak'tı! Gaziantepspor'un sol kanat oyuncusu. Yanımızda duran iki futbolcu, iki sene önce Kocaelispor'da beraber oynamışlardı. Ayrıca iki gurbetçi oyuncuydu. Belki de Almanya'dan tanışıyorlardı. Neyse ne; sonuç olarak Ahmet Dursun, Erhan Albayrak ile hasret gidermeye gelmişti.

Aslında bakınca o da bizim gibiydi. Biz de Ahmet de, Gaziantepsporlu oyunculara maç öncesi başarı dileğinde bulunmak için oradaydık. Biz çok sansasyonel bir iş yapacağımızı düşünerek hareket etmiştik ama karşımıza sadece Erhan Albayrak çıkmıştı. O da Ahmet Dursun sayesindeydi...

İkili Almanca muhabbete başladılar. Ben o dönem okulda Almanca öğrenmeye başladığım için biraz anlayabiliyordum konuşulanları. Büyük ihtimalle onlar iki ufaklığın (zaten ergendim ama ayrıca o dönem yaşıma göre de ufak gösterirdim) kendilerini anlamadığını düşünüyorlardı. Kadıköy sokaklarında hayattan ve kadınlardan bahsettiler ama Kaybedenler Kulübü kadar karizmatik bir muhabbet değildi sanırım! 

Yine de günahlarını alamayayım, ne de olsa Almanca dönem notum iki ay sonra güç bela 3 olacaktı.

Ortamda kendimizi fazlalık olarak hissetmiştik. Artık gitme vaktiydi. İşler planladığımız gibi gitmemişti. Ama boş yere gelmiş olmak da istemedik. Nedendir bilinmez; o gün Mahir'in çantasında defter vardı. Hatta neden çanta vardı onu da hatırlamıyorum. İki oyuncudan imza istedik. Normalde öyle imza koleksiyonu yapan çocuklardan değildik. Fakat mahalleye de boş dönmek istemiyorduk.

Onlar da sağ olsunlar, defterden kopardığımız sayfaları imzaladılar.


Ahmet Dursun'un az önceki tepkilerden dolayı üzüldüğünü, yüzünün düştüğünü hissetmiştik. Ona "Üzülme ağabey, sen iyi futbolcusun" dedik.

Erhan Albayrak'a ise "Abi inanıyoruz sana, bu akşam golün var. Bir şey yok bunlarda; yenersiniz" dedik.

Kötü günler geçiren ve bizi kırmayan Ahmet'e biraz gönlü olsun diye söylemiştik o cümleleri ama Erhan'a gerçekten inanıyorduk.


İnandığımız da gerçekleşti aslında. Akşam saat 19.00'da maç başladı. Erhan, 40. dakikada golünü attı. 0-2 yapmıştı skoru. Devre biterken de 0-3 olmuştu. Gerçekten Fenerbahçe'de bir şey yoktu. Gaziantepspor yeniyordu... Galatasaray da şampiyon olabilirdi.

Fakat ikinci yarıda her şey değişti... Geri kalan 45 dakika tarih oldu. Süper Lig tarihinin en unutulmaz maçlarından biri oynandı.

Bize de o günden yadigar ikişer tane kağıt parçası kaldı.. 

Salı, Ağustos 29

Eyyamı Futbol Sıcakları

Bu hafta, Avrupa’da ülkemizi temsil eden dört takımın oynayacağı maçlar ertelendi. Çok ilginç bir şekilde, bu karar kamuoyundan büyük bir alkış aldı. Karar henüz açıklanmadan önce basına sızmıştı zaten. O esnada kendi aramızda, “Bu saçma kararı kim sundu” acaba diye tartışırken, Uğur Meleke gibi birkaç kişi Bu öneriyi haftalar önce ilk ben yazdım bile dedi. O kadar büyük bir sevinçle karşılandı ki yani, herkes kararın altında bir imzası olduğundan bahsetti.

Oysa bundan birkaç sene önce, Avrupa kupaları için maç ertelemeler büyük bir günah olarak sunuluyordu. Maçı ertelenen takımın kollandığı düşüncesi genel bir kabuldü. Sırf bu yüzden, uzun süre maç ertelenmesi olmadı.

Türkçe’yi yeni öğrenen yabancı arkadaşlarınıza veya konuşmaya başlayan çocuklarınıza “Eyyam” kelimesinin anlamını anlatmak çok zor olabilir. Neyse ki Türk futbolu bu konuda yardımınıza her zaman yetişir. Her defasında kelimenin hakkını veren güçlü örnekler çıkarıyor karşımıza. Böylece bu ay içinde de imdadımıza yetişti.

Bu tip ciddi kararların günlük alınması her zaman sıkıntıdır. Yıllardır bu alışkanlıktan vazgeçemedik. Kararın doğruluğu, faydası önceliğimiz olmuyor. Bir ilke üzerinden karar alınmıyor. Önce şartlara bakılır, şartlar uygunsa karar alınır. 

Yani ülkemizi Avrupa’da temsil eden dört takımın da mücadelesine devam etmesi, kararın alınmasında önemliydi. Bu takımlardan biri, önceki turlarda elenmiş olsaydı bu karar alınmazdı. Hatta lobisi daha zayıf Adana Demirspor da elenmiş olsaydı bu karar alınmazdı.

Oysa mesela sezon başında böyle bir karar alınabileceği vurgulansa, o zaman içimiz daha rahat olurdu. Fakat işlerin bu noktaya geleceğini kimse ön görmemiş demek ki?

Üstelik neden bu sezon böyle bir karar alındı ki? Ülke puanının çok değerli olduğu vurgusu yapılıyor da önceki sezonlarda değil miydi? Trabzonspor, geçen sezon son yılların ön eleme oynamak zorunda kalan ilk şampiyonu oldu. Yıllardır şampiyonumuz ön eleme oynamadan gruplara kalıyordu. Geçen sezon böyle bir durum varken neden Trabzonspor için aynı karar alınmadı? Geçen sezon ülke puanımız çok mu yüksekti de şimdi çok kıymetli hale geldi.

Trabzonspor, iki Kopenhag maçı arasında Antalyaspor deplasmanına gitti ve beş gol yedi. O beş golün yarattığı yıkımla çıktığı Kopenhag maçında bir gol atsa maçı uzatmaya götürecekti, ama 90 dakika 0-0 sona erdi. Üstelik bir de bu sezonun başında oynamayan Süper Kupa maçına çıkmışlardı. O maçta da Hamsik sakatlanmıştı. Şimdi o Trabzonspor – Kopenhag eşleşmesini, mesela bu seneki Fenerbahçe – Twente eşleşmesinden daha önemsiz kılan nedir?

Rakiplerimizin, Portekiz, Belçika, Norveç, Hollanda gibi ülkelerin bu tip kararlar alındığından bahsediliyor. Doğru da. Fakat zaten bu ülkeler bu ertelemeleri sık sık yapıyor. Hatta ne zaman yapacakları haftalar öncesinden belirleniyor. Biz ise kararı bir anda ve duruma göre bakarak alıyoruz. Sezon başında; fikstür çekildiğinde, “sezonun üçüncü haftasında Avrupa’da devam eden takımları maçları ertelenecek” denilebilirdi mesela. Ne beklendi ki? Cevap belli. Yukarıda bahsettik neyi beklediklerinden…

Türk futbolu, kendi ayaklarının altına dinamit koymayı çok seviyor. Gereksiz gündemlerle başını ağrıtmak, polemikler yaratmak ve onları çözememek en büyük hobimiz. Bu hafta da o hobiye alet olduk.

Gelen her yeni sezonda; bir zamanlar tüm vasatlığına rağmen katlanarak sevdiğimiz ligimizden uzaklaşıyoruz. Biz uzaklaşıyorsak, bu ligle yeni yeni tanışan genç kuşaklar nasıl bağlanacak merak ediyorum.


Cuma, Temmuz 7

Hayallerin Kaosundan Sert Real'e

Arda Güler'in damgasını vurduğu son bir ay her haliyle çok ilginçti. Aslında onun sahada olduğu önceki dönem de çok ilginçti. Sahada müthiş işler yapan olağanüstü bir yetenek vardı ve üstelik zaman zaman sahada da değildi'

Fakat yine de bizler, çoğu zaman sahada parlayan genç bir yıldız adayı görürüz ve onu tartışırız. Bu kısa alışığız. Fakat Real Madrid ile Barcelona'yı peşinden koşturan bir oyuncuyu her zaman görmüyoruz. Haliyle hem futbolsever olarak bizler, hem Fenerbahçe yönetimi, hem Fenerbahçe taraftarı hem de basınımız fena çuvalladı. Hatta bana kalırsa Arda Güler'in ekibi de peki sağlıklı iş yapamadı. 

İstanbul depremi gibi bir süreçti. Bağıra bağıra gelen bir yıldız vardı ama kimse onun ortaya çıkışına hazırlanmamıştı!

Çok uzun bir yazı olacak; bakalım sonu nereye varacak?

Aslında sonu kadar, nereden başlayacağımı da bilmiyorum. Fakat ilk olarak, yakın çevreme söylediğim bir cümleden bahsetmek istiyorum. Arda Güler, Galler'e enfes golü attığında Fenerbahçeli taraftarlar gururlanmış ve her yerde bu golü paylaşmıştı. Gayet doğaldı. Ertesi sezon takımı üzerine kurmayı düşündükleri yıldızları, onları bir kez daha mahcup etmemişti. Ben de o maça kadar Arda'nın 2023-24 sezonunda Fenerbahçe'de kalacağını düşünüyordum. Fakat golü gördükten sonra fikrim değişmişti. Fenerbahçeli arkadaşlarıma "Bu gole ileride çok üzüleceksiniz" demiştim.

Çünkü o gün dünya Arda Güler gerçeği ile tanıştı. Tanıştı kelimesi belki biraz anlamsız durabilir, zira scout'lar, hocalar, menajerler zaten onun farkındaydı. Fakat o gün daha fazla insanın gündemine Arda Güler girdi. 

Yurtdışındaki gazeteleri takip ettiğimde zaten ufak tefek Arda haberlerini görüyordum. Gol ise daha büyük haber oldu. Bu da doğaldı. Futbolun duraklamaya geçtiği Haziran ayında, sıkıcı milli maçların arasında, 'tık' aldıracak bir kaliteydi o an. Tüm Avrupa, çölde vaha bulmuş gibi o golü paylaşıyordu. İşte o gol sayesinde Avrupa'daki bir çok 'okuyucu' ve ' futbolsever' de Arda ile tanıştı. İşin şekli de ondan sonra değişti.

İşin bu noktasında birkaç tane paydaş var. Hepsi birbiriyle alakalı, bir o kadar da birbirinden bağımsız. Yazıyı karmaşık hale getirme riski de burada yatıyor. Fakat Arda, artık Real Madrid'e transfer olduğuna göre bir parçayı diğerlerinden ayırmak mümkün olabilir. Fenerbahçelilerin büyük hayalini; Arda ile bir sene daha beraber geçirme isteklerini...

Fenerbahçeli Arda

Tabi ki her taraftarın isteği, arzusu, hayali yetenekli futbolcuların kendi takımında oynamasıdır. Bazıları biraz daha gerçekçi yaklaşır. O tip oyuncuları yakalasa bile, onların uzun süre takımda kalamayacağını fark eder ama en azından süreyi uzatmanın düşünü kurar. Buraya kadar beklentilerin oluşması normal. Fakat bu beklentilerin çok kısa bir zamanda baskıya dönüşmesi (Arda bundan ne kadar etkilenmiştir ayrı konu) çok acımasızdı.

Arda, Fenerbahçe'de çok uzun süre oynamadı. Bahsettiğimiz süre 1.5 sezonun ta kendisi değil. Evet 1.5 sezon da uzun değildi ama esas olarak o 1.5 sezonu da doya doya yaşayamadı. Oysa kalitesi vardı. Önce İsmail Kartal onu "korumak" istedi, ardından Jorge Jesus görmezden geldi. İş artık koptuğunda, dakika doldurmak zorunda kalınan noktada Arda'yı sahada görmek başladık. Buna rağmen sezon sonunda, en çok süre alan 17. oyuncu olabildi. Ondan daha iyi 16 oyuncu varmış yani!  Burada suçlu Arda mıydı?

Galatasaray TV spikerinin bile yıllar önce canlı yayında övdüğü bir oyuncuyu Fenerbahçe camiası uzun zaman görmezden geldi. Değerini bulduğunda ise ona "takımın efsanesi" rolünü verdi. Üstelik efsane olmanın güzelliklerini yaşamadan, sadece sorumluluklarını yükleyerek.

"Bizi şampiyon yapıp öyle gitmelisin"

Son bir ayda Twitter'da  çok defa okuduğum cümlelerden biriydi. Fecaat bir bakış açısı aslında. Arda gibi bir oyuncunun, bu isteğe "önce bana şans verin de sonra sizi şampiyon yapayım" demesi isabet olurdu. Tabi ki kendisi böyle bir polemiğe girmedi. Onun yerine biz kullanalım o cümleleri. Fenerbahçe taraftarı bir hülya kurdu ve oyuncunun bu romantik isteğe kayıtsız kalmayacağını sandı. Esas hülya ise şuydu; Fenerbahçe'nin seneye şampiyonluk şansının düşük olmasının görmezden gelinmesi...

Tabi ki sezon içinde işler değişir, ligler uzun maratonlardır ve Fenerbahçe de her zaman zirveye oynar. Fakat şu anki kaotik ortamda Arda Güler'i Fenerbahçe'ye çekebilecek, ona şampiyonluk hayalini kurduracak ne var? Mesela, Arda sezonu Fenerbahçe ile benzer noktada bitiren Beşiktaş'ta oynasa daha farklı cümleler kurabilirdik. Arda da başka düşünceler geliştirebilirdi. Çok iyi bir ikinci yarı geçirmiş, iyi bir hoca ile altı ay çalışmış, biraz daha oturmuş bir takımın parçasına dönüşmüş olabilirdi. Ve o zaman kendi kendine, "Sezonun ikinci yarısı çok güzel geçti. Yanımda Gedson, önümde Cenk-Abuş... İyi kadro olduk. Alıştık da birbirimize. Derbiler kazandık. Şenol Hoca da bana değer veriyor. Tamam ya; bir sene daha beraber olalım." diyebilirdi. Peki Fenerbahçe ona benzer bir alan sağlıyor muydu?


Haziran ayının sonuna kadar hocası belli olmayan, en sonunda ise Arda'nın en rahat oynayabileceği sezonda (şampiyonluk yarışından kopulmuş, baskısız ortamda) ona forma vermeyen hocayı açıklayan bir kulüp, sahanın neresinde oynayacağı bile belli olmayan bir yıldız oyuncuya nasıl "Kal da şampiyon olalım" deme cüretini gösterebilir?

"Eda Erdem, Instagram'dan kal demiş" de falan filan... Pardon da Eda Erdem kim? Tabi ki büyük bir voleybolcu ve Fenerbahçe'nin kaptanıdır. Saygımız sonsuzdur. Fakat 17 yaşındaki Arda'nın kararlarında nasıl bir etkisi olabilir, nasıl bir gücü olabilir? Ferdi veya Altay gibi akranı sayılabileceği, hayata beraber baktıkları arkadaşları "Kal be abi" dese daha etkili olur da, büyük ihtimalle onlar da çıkışın yolunu arıyorlar zaten. 

Eda Erdem'in Instagram mesajından daha güçlü iletişimler de kuruyor üstelik bu çocuk. Mesela Luka Modric ve Carlo Ancelotti ile konuşuyor. Siz futbolcu olsanız hangisi sizi daha çok etkiler? Dünyanın en iyi futbolcularından biri mi, yoksa kulübünüzün voleybol şubesinin kaptanı mı? 

Daha acımasız ve gerçeklikten kopuk olan ise "voleybolcu sana böyle diyorken, sen nasıl kalmak istemezsin" bakışıydı...

Tüm bu saçmalığa tuz biber eken de Ali Koç oldu. Başkan, İsmail Kartal'ı açıkladığı son basın toplantısında Arda konusunu "Fenerbahçe'de kalmak istemedi" olarak yorumlamadı. Tam bir Türk melodramı, romantik soslu mağduriyeti. Hayır! Arda Fenerbahçe'de kalmak istemedi değil; Arda dünya devlerine gitmek istedi. Arda Fenerbahçe'de kalmak istemese; mesela Galatasaray'a, Olympiakos'a, Wisla Krakow'a gitmek isterdi. Neresi olursa olsun... "Ben bu iş yerinde kalmak istemiyorum" diyorsanız, her seçeneği düşünürsünüz. Fakat Arda Fenerbahçe'de kalıp kalmamayı düşünmedi. O Real Madrid ve Barcelona'dan gelen teklifleri gördü ve oralara gitmek istedi. Arda bu seviyede kalmak istemedi. O sıçrama yapmak istedi. Fenerbahçe (ve Süper Lig) ona aynı imkanı tanımayacaktı. 

Gidiyor ama nereye?

Şu an cevabını bildiğimiz soru son bir ayda çok seçenekliydi. Bu tip savaşları kazanan da genelde (eğer savaşın tarafıysa) Real Madrid olur. Gelenek değişmedi. Fakat açıkçası benim düşünceme göre bu tercih biraz soru işaretleri barındırıyor.

Zaten Real Madrid ve Barcelona, transfer sayfaların en önce düşen takımlardan değillerdi. Benfica, Ajax, Bayern, Sevilla ile Milan; adı daha önceden ve daha sık anılan takımlardı. Benim kafamdan geçen plan; geliştirmeye yatkın, Arda'yı oynatacak ve şampiyonluk baskısını yaşayacağı bir kulübe gidilmeseydi. Yani Benfica ve Ajax ilk adaylarımdı. Sevilla'da kafaya oynayamaz, Milan'da gelişemez, Bayern'de süre alamazdı. Zaten Benfica ve Ajax etiketini alınca da değeri otomatikman artacaktı. Belki bu iki takımdan birinde iki sezon geçirse, 100 milyonluk bir transfer yapması işten bile değildi.

Zaten diğer devlerinin ağzının sulanması da tam olarak buradan doğdu. 17.5 milyon, günümüzde devler için sakız parasından hallice. Arda'nın yeteneği tartışılmaz. Eksikleri de var ama 17.5 milyon o eksikleri görmezden gelmeye değecek kadar düşük bir miktar. Üstelik rakiplerinizin bu oyuncuyu kapma ihtimali de korkutucu.

Haliyle Real Madrid de yokladı. Tabi Barcelona da. İşin bundan sonrası biraz benim komplo teorilerim, biraz da satır aralarını okumamla alakalı. Sanırım Arda'nın ekibi, onu Real Madrid'e götürmeyi kafasına çok önceden (yani bir ay öncesinde) koymuştu. Fakat Real ilk başlarda çok hevesli değildi. İşte tam o anlarda Barcelona devreye girdi. Nasıl girdi bilmiyorum ama benim aklımda iki senaryo var. Düşük ihtimal şu; Barcelona ile ufak bir ittifak yapıldı Real Madrid'in daha çok para ödemesi için "devredeymiş" gibi davranılması sağlandı. Bu da Real'in elini çabuk ve bonkör tutmasına neden oldu.

Fakat vurguladığım gibi; düşük ihtimal. Zira Arda'nın menajeri aynı zamanda Courtois'nın da menajeri ve Real Madrid ile papaz olmak istemeyeceği gibi, Barcelona'yı da böyle bir iş için kullanması kolay olmazdı. Ayrıca Barcelona olarak böyle bir gündeme dahil olup, "Real Madrid'e topçu kaptırmanın" maliyeti, rakibinizin ödeyeceği ekstra ücretten daha büyük kayıp olabilir.

O zaman ikinci senaryom devreye giriyor. Arda'nın menajerinin İspanya bağlantıları, medyada çok fazla haber üretilmesini sağladı. Bu da Barcelona'nın bir yoklama çekmesine neden oldu. Fakat tüm o haberler esnasında Barcelona'nın Arda'yı transfer edemeyeceğini hepimizi biliyorduk. Zira kulüp değil bonservis ödediği oyuncuyu; bedavaya aldığı İlkay'ı bile listeye yazdıramama tehlikesini yaşıyor. Yani bu operasyonu bitirebilecek maddi gücü yoktu. Gerçi burada da yedek alternatif, Fenerbahçe'de bir sene kiralık oynama düşüncesi, devreye girebilirdi. Fakat bu da Arda ve ekibi için seçenek olmaktan çoktan çıkmış gibiydi.

Şurada konuyla ilgili bir teori daha var, meraklısına onu da bırakıp yola devam edelim.

Yani Real Madrid ve Arda'nın kaderi çoktan yazılmıştı. Ya da yazdırılmıştı. Peki bu iyi bir sonuç verir mi? Bekleyip göreceğiz.

Yine de bu yazdıklarımızdan "Arda, menajer şişirmesi" gibi bir anlam çıkmasın. Fakat onlar açısından başarılı bir operasyon olduğu da gerçek. Sonuçta Süper Lig'deki oyuncuyu, doğrudan Real'e götürmek, bitmiş bir kariyeri (menajeri için) yeniden canlandırabilir. Arda da; son dönemde Bellingham, Rodrygo, Endrick, Vinicius, Camavinga, Valverde gibi oyuncuları transfer eden ve gelecek 10 yıla damga vuracak bir takım yaratmaya çalışan Real Madrid'in politikasına daha çok uyuyor. Hatta Pedri ve Gavi gibi evlatlarına takım kuran Barcelona'dan daha çok uyuyor. 

Fakat yine de oyuncu için en doğru adres orası mı emin değilim. Tam da bu noktada Arda'nın eksiklerinden bahsetmek gerek. Aslında amaç onu eleştirmek değil. Fakat şu an Türk spor içeriklerini okuyunca - dinleyince, elimizde kusursuz bir futbolcu var gibi gözüküyor. Oysa Arda'nın bazı eksikleri Süper Lig'de bile ortaya çıktı. Temposu düşüktü, bazı büyük maçlarda söndü, fiziği de halen çok yetersiz. Bunlar büyük sorunlar değil elbet. Hallolmayacak işler de değil. Öylesine kusursuz bir tekniği bulmak her şeyden daha zor zaten. Tempo yüklenir, fizik gelişir, mental güç artar. Fakat insanın aklına şu soru geliyor. Bu çocuk, Real Madrid'de ilk etapta forma bulamazsa ülkede yaşanan hayal kırıklığı ve çocukta oluşacak üzüntü kolay tamir edilir mi?

Hele hele acımasız sosyal medya terörü kapıda beklerken. Arda'nın Real'de üst üste üç maç oynamaması onu Türkiye'nin internet platformlarında "yerli Messi"den "çöp"e taşımaya yetecek. Peki bu Arda'nın umrunda olur mu? Bilmiyoruz.

Tabi bir yandan bu tip eleştirileri, kötü günleri, zaman zaman çöküşleri görmesi de iyi bir eğitim süreci olabilir. Tam da bu noktada Türkiye'de kalmasının ne kadar kötü olacağını bir kez daha hatırlıyoruz. Hatırlayın Galatasaray ile oynadıkları son maçı. Dünya derbisinde, Fenerbahçe'nin en iyi oyuncusu olan Arda ıslıklandı, rakip stoper ona omuz attı, sert bir atmosferle tanıştı. Ertesi gün Fenerbahçeli taraftarlar, bunların ne kadar kötü olduğundan bahsediyordu. Oysa tam tersiydi. Camp Nou deplasmanına çıkınca da kimse ona iyi davranmayacak (Belki daha çok saygı duyulur o ayrı). Fakat dünyada kimse ona, kendini yere attığı maçtan sonra "Olur böyle şeyler" diyen Cenk Tosun ve Mert Günok abileri gibi davranmayacak.

Yani her türlü Arda'nın buradan çıkması iyi bir tercih. Devamını kestirmek ise çok zor. Tahmin yapmak imkansız. 18 yaşındaki bir çocuktan bahsediyoruz. Bu çocuk İspanya'da bir kıza aşık olabilir ve her şey ters gidebilir. Ya da tam zıttı; takım içinde çok iyi bir rol modeli bulur ve o rol modeli ona hayatı ve futbolu öğretir. Ya da fiziği gelişir, ya da gelişmez. Arda'nın üç sene sonra hangi pozisyonda ustalaşacağı bile belirsiz.

Zaten bizi heyecanlandıran kısım da burası. Bir karakter yola çıktı ve hep beraber onun yolunu izleyeceğiz. İyi de olabilir kötü de bitebilir. Fakat en azından buranın artık klişeleşmiş hikayelerinden biri daha çıkmayacak önümüze. Bütün sonlar, alıştıklarımızdan farklı olacak.

Salı, Haziran 13

Başarı ve Başarısızlık

Fenerbahçe'de son dokuz senenin birikimi had safhada. O nedenle tribünlerden gelen tepkilerin şiddeti gayet anlaşılabilir. Fakat spor basını tabloyu aynı şekilde okumak zorunda mı? Eve pencerenin dışından bakıp, ona göre bir değerlendirmek zor mu? Gerçi bu seçenek biraz zor olabilir ama iletişim araçlarının esas misyonu bu değil mi peki?

Gerçi biz de kimden neyi bekliyoruz?!

Zaten bu sezon Fenerbahçe taraftarının yaşadığı hayal kırıklığının en büyük sebebi spor basını ve kendi basınıdır. Kendi basınını açalım; kanaat önderi olarak kitleleri peşinden sürükleyen, taraftar kisvesi altında cukka yapanlar.

Neden bunlar sebep oldu? Zira takım o kadar iyi değilken bile son 60 yılın en iyi takımı olduğunu iddia etmişlerdi. Türkiye her zaman sonuç odaklı yorumların merkezi olmuştur ama artık iş o raddeyi geçti. Artık Türkiye, kitlelerin sonuçlara verdiği tepkiler odaklı yorumların merkezi... Futboldan siyasete her alanda böyle. Çünkü satış önemli, satış için de satın alacak kitlenin istekleri ve duyguları göz önünde bulunmalı. Aksini söylerseniz, kim sizi tüketir ki?!

Süper Lig'de ikincilik, Türkiye Kupası'nda şampiyonluk, Avrupa'da son 16 turunda şampiyona elenme. Hiç fena bir karne değil. Tabi bunu önemli bir başarı olarak sunacak değiliz. Fakat tam da son maçın üzerinden 24 saat geçmemişken hocasız kalmış ve ilk transferini yapmış bir takımın dikkat etmesi, sırtını çevirmemesi gereken bir karne. Belli ki yine yeniden yeni bir yapılanmaya gidilecek. O zaman, o yeni yapılanmadan istenen de bundan daha iyisi olacak. Oysa eskisinin üzerine gidilse daha iyisini yapma ihtimali daha çok olmaz mıydı?

Fenerbahçe 80 puanla ikinci oldu. Bu puan ve ortalaması, birçok eski sezonda Fenerbahçe'yi şampiyon yapardı. Fakat Galatasaray 88'e çıkınca sarı-lacivertliler geride kaldı. Galatasaray'ın sezon ortasındaki muhteşem galibiyet serisi bize bir şeyler anlatıyor. Mesela ligin kalitesinin ve rekabet seviyesinin ne kadar düşük olduğunu.. Biraz gaza basınca lig tarihinin en uzun serisini yaşıyorsunuz. Gordon Milne'in Beşiktaş'ının, Karadeniz fırtınası Trabzonspor'un ve 96-2000 Galatasaray'ın dahi başaramadığı bir seri var ortada. Bu seneki Galatasaray onlardan çok daha iyi değildi. Fakat rakipler çok daha yumuşaktı.

İşin ironik tarafı Fenerbahçe ve hatta Beşiktaş da benzer seriler yakaladılar. Fenerbahçe son 21 maçında sadece üç kere yenildi. Bu üçü de derbilerdi.

Yani aslında ligin kaderini derbiler tayin etti. Lig bir daha oynansa ve bütün maçlar aynı şekilde sonuçlansa ama sadece üç takımın kendi arasında oynadığı maçları ev sahipleri kazansa; Fenerbahçe şampiyon olur. Yani en azından ikili averaja kalırdı ama en azından genel averajda Fenerbahçe üstün olurdu.

Üstelik bahsettiğimiz senaryo hiç de ütopik değil. Sonuçta her derbinin doğal favorisi kendi sahasında oynayan takımlardır.

Fenerbahçe'nin küme düşen iki takıma yedi puan kaybetmesi ise bir başka mevzu...

Tabi ki tam bu noktada "Fenerbahçe aslında çok iyiydi" demeyeceğiz. Fakat Katar dönüşünün ardındaki dönemde bahsedildiği kadar da kötü değildi. O kadar yıkım yaratan derbinin ardından toparlanıp lige bir şekilde devam etmeyi de başardılar. Esas sıkıntı; Katar öncesi de bahsedildiği kadar muhteşem değillerdi.

Fenerbahçeliler, Kadıköy'de 4-5 gol atarak maçları kazanınca ligi tamamladıklarını düşünüyorlardı. Buna medya da buna çanak tutuyordu. Gol rekorunun kırılacağından bahsediliyordu. Oysa İstanbul dışına ilk çıktığında (ki onda da rakip Konyaspor deplasmandaydı; maç Eskişehir'deydi) Fenerbahçe yenilmişti. Katar öncesi oynanan 13 maçta İstanbul dışına sadece iki kere çıkmışlardı.

Belki de o zamanlarda daha dikkatli olsalardı, öz güven laubaliliğe dönüşmeseydi (birçok futbolcuda gözlemledik bunları) daha farklı sonuçlar çıkabilirdi. Ya da en azından bu günkü hayal kırıklığı daha yumuşak olurdu.

Jorge Jesus'un isteksiz tavırlarını ve saçma açıklamalarını bir kenara bırakırsak, hocayı ve taraftarı uzun vadeli bir projeye inandırmak o zamanlar daha kolay olabilir ve bugün taşların üzerine taşlar ekleyerek yola devam edilebilirdi. 2018'den bu yana kazanılan tek kupanın, başından itibaren tek hocayla geçirilmiş sezonun sonunda gelmesi de bir şeyler anlatmıyor mu?

Başarı ve başarısızlık kavramları; sportif alanlarda hem nettir hem de aldatıcıdır. Saha içi çok nettir. Zira rakamlar, skor tabelası, puan durumu, kupalar çok fazla göz önündedir. Başarı elde edeni hemen görürsünüz.

Fakat profesyonel futbol 11'er kişinin çarpışmasından ibaret değildir. Daha fazlasına ihtiyaç duyarsınız. Bir yapı inşa etmek zorundasınız ve aslında başarınızı da bu hedeflere uygunluk belirler. Puan durumuna bakmak yetmez, dönüp sezon başında hedefleri yazdığınız kağıda bakmanız gerekir. 

Yolun sonuna ne kadar sürede gitmeyi düşünüyorsunuz, molalarda geriye dönüp baktığınızda hedefe ne kadar yaklaştınız? Bunları ölçmek o kadar kolay değil. Bunun için işin uzmanlarına ihtiyaç var. Hele kitleler peşinizdeyse sabırsızlık daha da artar. Yani o hedefleri bir de kitlelere önceden anlatma sorumluluğu var.

Fakat siz planlar, hedefler, uzmanlar, takvimler yerine YouTube'da bomboş sıkanlara kulak verirseniz işiniz kolay olmaz.

Zaten onların kavramlarını baz alacaksanız, yine onları dinlemeye gerek kalmaz. Sonuç zaten ortada, onların dediği kadarını okuma yazma bilen herhangi bir çocuk bile söyler:

Onun yerine de ben söyleyeyim; ikinci oldunuz; o zaman başarısızsınız! Diğer 18 takım gibi...

 

Cumartesi, Mart 18

Trendsetter Olarak Play-Off

Son dönemde basında çıkan "Jorge Jesus play-off istedi" haberlerini bir asparagas olarak düşünmüştüm. Fazla önem vermedim. Yalanlanacağını düşündüm, hatta sonra yalanlanmasına bile gerek olmadığından beklentim kayboldu.

6 Şubat sonrası burada Beşiktaş'ın taleplerine tepki göstermiştik. Fakat o talepler bile en azından bir düzleme oturuyordu. Play-off'un ise herhangi bir mantığı dahi yoktu.

Deprem oldu. Gaziantep FK ve Hatayspor ligden çekildi. Hem Fenerbahçe hem de Galatasaray bu iki takımla birer maç yapmıştı. Yani toplam dört maç. Bu dört maçı da "Büyükler" kazanmıştı. Önlerinde de iki maç vardı. Her birine üçer puan gelecekti. Yani şampiyonluk yarışını değiştirecek, en azından Galatasaray-Fenerbahçe çekişmesi aşısından bir kafa karışıklığına neden olacak bir durum yoktu.

Diğer takımların fikstürden dolayı feryatlarını bir nebze anlayabilirdik de (gerçi onlar da bizce haksızdı) bu seferki talebin hiçbir gerekçesi yoktu. O nedenle bu talebin gerçekte olmadığını,  medya tarafından yaratıldığını düşünmüştüm. Sanırım bazen fazla naif kalıyorum!

Fena yanılmışım. Jorge Jesus'un Sevilla'ya elendiği maçtan sonra düzenlediği basın toplantısı şaşkınlık vericiydi. Jesus, bu fikrin arkasında duruyordu. Daha da kötüsü bir de Avrupa kupası maçının ardından Süper Lig eleştirisi yapıp "Ligin masada kazanıldığını" iddia ediyordu. Hakem hataları mıyıd ona bunu dedirten yoksa play-off oynanmaması mı? Bu soruyu bile yanıtlayamadık. Play-off gelirse masada gelmeyecek mi? Masada değil sahada kazanan aranıyorsa, Kadıköy'e kafayı çevirip 3-0 sona eren maça bakmak yeterliydi.

Oysa kazanırken her şey ne kadar güzeldi. Jorge Jesus, gökten Türk futboluna inmiş bir peygamberdi. Bunu ben veya sıradan bir taraftar değil Uğur Meleke söylüyordu.

Aslında zaten tam da bu noktada Jorge Jesus'un açıklamaları çok da rahatsız edici ve şaşırtıcı değil. Her kulübün personelinden zaman zaman böyle çıkışlar gelir. Üstelik Jesus da her zaman zor bir karakterdi. Portekiz'de buna benzer çok basın toplantısı yapmıştı. Fakat bu sefer zamanlaması rahatsız ediciydi. Sevilla'ya elendikten sonra girilecek konu değildi bunlar.

Sanırım kendisi veda turlarına başladı. Sözleşmesi bitiyor, Türkiye'de kalmak istemiyor, şampiyonluk gelmeyecek gibi duruyor, öyle bir durumda kendisi kalmak istemez, ayrıca kulüp de sabır göstermeyebilir. Bu nedenle tepkisini dışa vuruyor sanki. Yine de giderken masaları yıkarak ayrılmak hoş değil 

Kendi bileceği iş. Bizi asıl üzen Jorge Jesus hakkında daha önce kimselere (sadece teknik direktörlere değil, sanatçılara, bilim insanlarına vs) söylenmemiş cümleleri kuranların hiçbir şey yaşanmamış gibi devam edecek olması. Serdar Ali Çeliker, Fenerbahçe'nin son sezonlarında olduğu gibi yine övgü dolu cümleler kurduğu teknik direktörü yerden yere vurmaya devam ediyor mesela. Şu an prim yapan orası. Birkaç isim daha göğe koymamış gibi yerin dibine sokmakta birbiriyle yarışıyor. Fakat benim asıl merak ettiğim Uğur Meleke. 

Hadı o zaman yazıyı bitirirken Uğur Meleke'den alıntılar ekleyelim. Jesus hakkında daha önce yazdığı birkaç cümle... Play-off talebi, hakem şikayeti, masa söylemi, oynanan vasat futbol... Acaba yeni cümleler gelecek mi?

"İki bin yıl önce yeryüzüne adaşınız inmişti, bu sene de Türk futboluna siz indiniz adeta! "

"Bizim 30 yıllık ezberimize göre ligi iyi bilen teknik adam makbuldür burada. Jesus sadece iki ayda futbolda ortak bir dil konuşulduğunu, iyi oyun oynatmak için ligi çok da bilme zorunluluğu olmadığını gösterdi sanırım."

"Bu ülkede çalışan her teknik adamdan Avrupa maçları sonrası duyduğumuz o klişeyi de mahvetti Portekizli Hoca. Rennes ve Alanya maçları arası tam 8 oyuncu değiştirip aynı futbolu oynatabiliyor takımına."

"Jesus öyle bir teknik adam ki, 'Avcı ne kadar hile bilirse, ayı o kadar yol bilir' atasözünü anımsatıyor insana."

"Jesus sadece bir teknik direktör değil. Ecnebilerin deyimiyle bir ‘trendsetter’. Trend belirleyici yani... Türkiye’ye geldiğinden beri trend belirliyor, ezber bozuyor. "

Salı, Şubat 28

Dubleci Valencia

Uzun uzun yazılara biraz ara verip, nefes alalım.

Malum; Enner Valencia, bu sezon rekorları alt üst etmeye devam ediyor. Son oynanan Konyaspor maçında da iki gol birden attı. Attığı gollerin önemli bir kısmı penaltıdan ama olsun. Sonuçta gol, goldür.

İşte o kırdığı rekorlardan biri; Valencia bu sezon 7. defa bir maçta iki gol birden kaydetti. 

Ümraniyespor, Kasımpaşa (iki maçta da), Adana Demirspor, Fatih Karagümrük, Gaziantep FK ve Konyaspor maçlarında birden fazla gol attı. Attığı 22 golün 17'si, bu maçlarda geldi.

Bu açıdan bakınca 2003-04 sezonundan sonra bir ilki gerçekleştirdi. Fenerbahçe'de bir sezon içinde yedi maçta 'duble' yapan son oyuncu Pierre van Hooijdoonk'tu. Hollandalı, o sezon 24 gol atmıştı, bunların 14 tanesini yedi maçta kaydetmişti. Buna rağmen gol krallığını 25 golle Zafer Biryol'a kaptırmıştı. Valencia, Pierre'in o muhteşem sezonunu şimdiden egale etti.

Valencia bir maçta daha gol atarsa; bu sefer rekorun sahibi olacak. Fakat bir ortağıyla beraber... Zira 1991-92 sezonunda Aykut Kocaman, sekiz ayrı maçta duble yapmıştı. Efsane santrfor sezonun son haftasında oynanan 8-4'lük Gaziantepspor maçında sadece tek gol kaydederek rekorunu geliştirme şansını kaçırmıştı.

Şimdi o rekor tehdit altında. Fenerbahçe tarihinde, bir sezonda dokuz kere duble yapan başka bir oyuncu yok.

Süper Lig tarihindeki durumu bilmiyorum. Fakat Metin Oktay'ın iki ayrı sezonda 10 ve 11 kez, Hakan Şükür'ün 1996-97'de, Tanju Çolak'ın da Avrupa Gol Kralı olduğu 1987-88 sezonunda 12'şer kere duble yaptıklarını biliyorum. 

Herhalde bunların üzerine çıkabilen bir oyuncu olmamıştır... Fakat kalan maç sayısını da düşününce Valencia, rekorları yerinden oynatabilir.

Pazartesi, Ocak 9

Çok Güzel Ama Tatsız


Maç sabahı. Güneşli bir pazar günü. Hiçbir heyecanım yok. Stresim yok. Biraz şaşkınım. Biraz da düşünceli. Maçı düşünmüyorum ama. Onlar eskidendi. Neden bu duruma geldiğimi düşünüyorum. Yaştan dolayı olabilir mi? Büyüdük galiba artık. Oysa hayatımın diğer noktalarında "büyümüş" gibi değilim. Bu olgunluk denen zımbırtı, bula bula burayı mı buldu? Yoksa mesleki deformasyon mu? O da bir etken olabilir ama pek meslek kısmı da kalmadı işin. Gün ilerledikçe kendimi, yani eski beni bulacağımı tahmin ediyorum ve güne başlıyorum.

Güneşli bir pazar günü. Ocak ayı ama sanki öyle bir hava var ki, sanki sezonun son haftaları. Sanki bahar. Cadde ve sahil dolu. Her yer sarı-lacivert. Eskiden kalabalıktan içinde azınlık ve hatta saklanmış bir azınlık olmaktan tat alırdım. Motive olurdum. Heyecanım artardı. Şimdi hiçbiri yok. Neden? Yakın zamanda Kadıköy'de maç kazanmış olmaktan dolayı mı? Bütün o büyü, serinin devam etmesinden dolayı mıydı? Öyleyse neden Ali Sami Yen'de, Aslantepe'de, Erzurum'da, Manisa'da oynanan maçlarda duyduğum heyecan, bu sefer yok.

Eski totemler yok. Her derbiye, maç izleyecek mekanlar arama telaşı yok. Totemsiz maçlar, totemsiz yıllar... Aklıma bile gelmiyor artık öyle işler. Mekanda izlemek zaten bunaltıyor beni. Saçma sapan yorumlar yaparak maç izleyenlere kapalıyız. Arkadaş ortamı da geriyor. Bence en güzeli böyle. Aslında en güzeli değil de, en güzelinden bir önceki. En güzeli, anın yerinde olmak, o kesin...

Maç başlıyor. Evde izliyorum. Yalnızım odamda. Eşim içeride Netflix izliyor. Normal bir hafta sonu bizim için. Beşiktaş - Gaziantep FK maçı da olsaydı aynı durumda olurduk. Goller geliyor. En ufak bir çığlığım yok. Hatta maç sonunda eşim skoru soruyor. Eskiden olsaydı, aynı evi paylaştığım insanlar, maçı izlemeden bile bir skor tahmini yürütebilirdi.

Maç bitiyor; 0-3! Tarihte daha kusursuz derbi galibiyeti hatırlamıyorum. 1993'te 4-1 yendiğimizde çocuktum ama olaya hakimdim. Fenerbahçe şampiyonluktan uzaklaşmıştı, eksikleri vardı ve biz favoriydik. Maçı televizyon bile naklen vermemişti. Öyle bir derbiydi. Çok sevinmiştim. Halen en sevindiğim derbidir herhalde.

Fakat bu maçı düşününce, her unsurunu değerlendirince, onun üzerine çıkacak düzeyde. 50 bin kişilik stadyumun tribünleri dolmuş, gol yememişsin, havaya giren yarıştaki rakibini dağıtmışsın, herkes prim-time'da seni izlemiş, ofsayt olan veya kaçırdığın goller var, rakibin ile transfer dalaşına girdiğin oyuncu kırmızı kart görmüş... 

Daha da eklenir...

1998'deki 4-1 TSYD maçıydı, 2005'teki 5-1'de rakip daha iyi oynamıştı, 2011'deki 3-1 kendi sahandaydı. Düşünüyorum bulamıyorum. Bundan daha iyi derbi var mıydı sorusuna yanıt aramıyorum. Yanıt belli. Son 30 yılda daha iyisi yok! Esas soru benimle alakalı; ben neden ve nasıl böyle oldum?

Uzun yıllar boyunca futbol, basketbol, stadyum, salon, İstanbul, Anadolu gezdiğimiz arkadaşlarım mesajlar yazıyor. Kimisi oğluyla fotoğrafını yolluyor. "Bizim çektiklerimizi evladım çekmiyor" diyor. Son altı senede tek Kadıköy yenilgisi... 7 yaşındaki Galatasaraylı bir çocuğun hayata girişine bak! 

15 sene önce aklımıza bile gelmezdi. Ya da gelirdi. Gelirdi ve şöyle derdik, "Böyle bir şey olduğunda neler hissederiz, neler yaparız, ne yaşarız çok merak ediyorum?"

15 sene önce, hayatımda en çok istediğim senaryo gerçekleşti ama 15 sene sonra onu artık o kadar istemediğimi biliyorum. O an yaşanıyor ve geçiyor.

2014'ten beri maçlara gitmiyorum. Tribün kovalamıyorum. Passolig bir etken tabi ama başka nedenler de vardır. Zaten Passolig olmasa ne olurdu ki? Deplasman tribünü zaten kapalı, olsa ateş pahası, gitsen genç çocuklarla aynı tadı alır mıydın, o da soru işareti...

Neyse ne... Melankolik biraz yazı değil bu zaten. Öyle karamsar hislerim yok, sadece şaşkınım. Hatta mutluyum da. Güzel oldu. İzlemesi de keyifliydi, sonrası da. İçinde bulunduğum şartlar, yeni yaşantım, hayattan beklentilerim beni başka biri yapmış olabilir ama günün sonunda halen maç izliyorum, halen takım tutuyorum ve halen takipteyim. Sonuç olarak da takımım kazandı. Haliyle bu da güzel bir geceydi. Rahatlattı. Sevindirdi.

Sanırım esas problem anın bir parçası, öznesi olmamakla alakalı. Oyundan, oyunun kendisinden, tribünden, uzaklaştırıldık. Arkadaşlarımız dağıldı, stadyum yıkıldı, futbola dair yazılan çizilen konuşulan konular değişti. Bizim 15 sene önce yaşadığımız dünya artık yok, onun yerine bizim izlediğimiz bir 'olgu' var. Artık özne değil, izleyiciyiz. Bu da, anın tadını çıkarmaktan alı koyuyor. Daha doğrusu bu "an", bizim "an"ımız değil.

15 sene önce beklediğimizdi ama artık bize ait değil.

Bende de değişimler var tabi. Belki de gündüz yaptığım turu akşam bir daha yapsaydım daha farklı olabilirdi ama eşimle evde oturup Seinfeld izlemek, o esnada Twitter'dan editlere bakmak daha cazip geldi.

Ertesi gün iş var. Hayat devam ediyor. Napoliler haklı değil sanırım. En azından benim için. Ertesi sabah borçlarım da yok üstelik. Fakat o gece dünyanın en mutlu insanı da değildim. Mutsuz da değildim. Her şey birbirine karıştı işte...

Çok güzeldi ama tatsızdı...

En iyisiydi ama eskisi kadar güzel değildi...

Salı, Ağustos 9

10

 


10 numarayı vermek yerine, sene sonuna kadar (Aralık yani)10 tane maça ilk 11 başlatsalar yeter...

Gerçi çıkarmazlarsa da çocuk oynayacağı yere gider. Seneye de 10 numara başka birine verilir.

Cuma, Temmuz 29

Kim'in Gör Dediği

Fenerbahçe, Türk futbol tarihinin en yüksek bonservis bedellerinden birini kasasına atarak Kim'i Napoli'ye gönderdi. Hayırlı uğurlu olsun. Geçen sezon Kim'i izleyenler için şaşırtıcı değil. Aynı yaz içinde iki takımımız, daha önceden çok ucuza aldığı iki stoperini Avrupa'nın beş büyük ligine yolladı. İnşallah devamı gelir bu politikanın.

Biz başka bir konuya eğileceğiz. Gerçi o konuya eğilenler sosyal medyada da mevcut ama biz yine de atlamayalım.

Kim'i getiren Vitor Pereira'nın, özellikle sezon başında nasıl eleştirildiğini hatırlıyor musunuz? Kim'i yerden yere vuran Fenerbahçe medyasının (kanaat önderlerinin) birinci amacı Kim'i eleştirmek değil, Vitor Pereira'yı itibarsızlaştırmaktı. Buna Crespo transferi, bekte oynayan Ferdi ve Osayi tercihleri de eklenebilirdi. Mesut tercihine hiç girmiyorum bile. Bunlarla olmazdı, Mesut ile olmalıydı. Oysa Pereira ile benzer tercihleri yapan ve sadece üçlü savunma yerine dörtlü savunma oynatan İsmail Kartal baş tacı yapılmıştı. Yapılmalıydı da zaten; ne de olsa ortaya çıkan sonuçlar esastır. Fakat benzer rahatlık da Vitor Pereira'ya sunulmadı.

Vitor Hoca'yı artık övmeye gerek yok. Fikirleri iktidarda, kendisi Brezilya'da. Olan oldu, geçen geçti. Fakat Kim'in sırf bu çekişmeler nedeniyle eleştirildiği dönemi, küçümsendiği zamanları unutmamak lazım. Zira Fenerbahçe onun yerini doldurmak için yeni "Kim'ler" bulacak. O transferleri kimler yapacak bilmiyoruz ama onların da kanaat önderleri ile araları mesafeliyse eleştirilme ihtimali yüksek olacaktır.

Geçen sezon ilk yarının sonlarında Kim ile bazı oyuncuların saha içinde atıştığını bile hatırlıyorum.  Yanılmıyorsam Yeni Malatyaspor maçıydı. O dönem Pereira gitmiş, İsmail Kartal daha gelmemişti. Takım içindeki hakim güçlerin, kadro yapanların kimler olduğu az çok belliydi. Crespo'nun, Zajc'ın kesik yediği dönemlerdi. Tabi Kim'e müdahale etmek yürek isterdi ama o dışlanma 80. dakikada oyundan çıkmasına yetiyordu. O çıkma anlarında da el kol hareketleri görüyorduk.

Neyse işte; esas demek istediğimiz Fenerbahçe Kim'i uğurlarken biraz geçmişe bakmalı. Tabi eğer gelecek için yol haritası çıkarmak istiyorsa... Gerçi Jorge Jesus'un olduğu yerde bazı sorunlar kolay kolay ortaya çıkmaz ama çıkınca da devreye girecek bir ortak akıl hazır olmalı. İşte o orta akıl, yaklaşık 20 milyon Euro eden stoperinin neler yaşadığını, o stoperi takıma kazandıran hocanın nasıl eleştirildiğini bir yere not etmeli...

Çarşamba, Temmuz 13

Yeni Sergen Yeni Alman

Geçen sezonun özellikle ikinci yarısında Süper Lig'e iyice adım atan ve tüm ülkeye heyecan katan iki futbolcu var. Biri Fenerbahçe'den Arda Güler, diğeri Beşiktaş'tan Emirhan İlkhan... İkisi de yetenekli, genç ve yaşlarına göre çok olgun futbol oynuyorlar. İnsanlar onları sevdi. En basit futbol izleyicisi bile onlardaki yeteneği görebilir zaten. Fakat yeteneklerini tam olarak analiz edebilmek ve biraz da geçmişi hatırlamak herkese nasip olmaz.

Mütevazı olmayacağız; bu noktada sazı elimize alabiliriz...

Ezber yorumlar ülkemizin geleneğidir. Bir oyuncu Galatasaray formasıyla çıkarsa "yeni Hagi", Fenerbahçe formasıyla çıkarsa "yeni Alex", Beşiktaş formasıyla çıkarsa "yeni Sergen" olarak gösterilir. Eğer hücuma yönelik bir oyuncuysa, ne oynadığı önemli değildir artık. Onlar; budur! 

Oysa adı geçen üç efsane de birbirinden farklı oyunculardı. Daha da önemlisi çıkan oyuncular da yetenekli olmalarına rağmen onlardan farklı olabilir; ki öyle de oluyor zaten...

Arda'dan başlayalım. Arda, Fenerbahçe'den yetiştiği için taraftarlar ona hemen "yeni Alex" dedi. Onların, çıkan her oyuncudan bir Alex coşkusu beklemesi gayet normal. Alex'in yaşattıklarını yaşatması için, bire bir ona benzemesine gerek yok zaten. Taraftar için bakış açısı romantizm sosludur. Onu kaybederse, tutkunun anlamı kaybolur. Fakat bu romantizme basın da çok rahat eşlik etti. Belki kolayına gelmiştir. Fakat Arda gerçekten Alex mi?

Bence değil. Her ne kadar Alex'in futbola adım attığı yılları bilmesek de izlediğimiz dönemden kafamızda bir model oluşmuş durumda. Alex, klasik 10 numaradan daha çok ceza sahasına giren, daha çok gol atan, neredeyse ikinci forvete dönüşebilen (hatta gol kralı olan), çok hareketli olmayan ama aslında çok hızlı hareket eden ve çok hızlı düşünen bir oyuncuydu. Bir de Brezilyalı olmasının etkisiyle çok çok yetenekliydi. Saf yeteneği üst düzeydeydi.

Arda ileride böyle bir oyuncuya dönüşebilir mi? Hiç belli olmaz. Önü açık, yolu uzun. Savunmanın önündeki bir oyun kurucu orta sahaya da dönüşebilir; Alex gibi gol kralı da olabilir, iki bölgenin arasında hükümdarlık da kurabilir. Kimse bilemez geleceği. Fakat karşımıza çıkan hali Alex'ten çok Sergen Yalçın'ın ilk çıkışına benziyor.

Sergen Yalçın'ın en iyi dönemleri olarak bazı yıllar gösterilir. Bayern Münih'in onu istediği meşhur seneler veya Mircea Lucescu sonrasında yeniden doğuşu. Oysa Sergen Yalçın'ın efsanevi bir 1992-1996 arası dönemi vardır. Altyapından yeni çıktığı, en fit, en dinamik ve en müthiş olduğu yıllar... Televizyonda maç yayınlarının biraz daha az olduğu, yavaş yavaş şifreye geçildiği günlerdi. O nedenle çoğu insan o zamanın maçlarına pek hakim değil. İnternette de kolay kolay bulunmuyor. İşte o günlerdeki Sergen Yalçın, muhteşem bir oyuncuydu. Üstelik 20 yaşındaydı.

Toptan kaçmayan, sorumluluk alan, öz güvenli, ceza sahasına fazla girmeden orta saha ile yay arasındaki yeri domine eden, topu ayağından ne zaman çıkaracağını çok iyi bilen, müthiş yeteneğine rağmen çok fazla çalıma girmeyen, çalıma girdiğinde de varyeteyi fazla denemeden rakipten sıyrılmayı düşünen, yeri geldiğinde de rakiplerin belini kıran bir oyuncuydu. Ceza sahasına pek uğramaz, gollerini de zaten alıştığımız gibi ceza sahası dışından atardı.

İşte Arda Güler de şu an böyle bir oyuncu. En son oynadığı Hull City maçı neydi öyle? Alex'ten daha çok Sergen Yalçın gibiydi işte. Zaten sezon içindeki günleri de Sergen'in ilk günlerine çok benzeyen ayak izlerine sahipti.

Fakat Türkiye "yeni Sergen" sıfatını, Beşiktaşlı olması sebebiyle Emirhan'a verdi. Oysa Emirhan da hiç Sergen gibi değil. Ceza sahasından daha uzak, hatta kendi savunmasına kadar gelen, top ayağındayken çok iyi dripling yapan, henüz "ufak" olmasına rağmen sahada güçlü durabilen, çok iyi şut çeken bir oyuncu.

Kendi ifadesi zaten şu şekilde: "Aslında futbola forvet olarak başladım ben. Her mevkide oynayabileceğimi düşünüyorum. Ama aslen kendimi 8 numarada, arkamda bir 6 numara önümde de bir ofansif orta saha varken rahat hissediyorum."

Böyle bir Sergen olabilir mi? Aslında bu tanım fena halde 90'ların Alman orta sahalarına benziyor. Andreas Möller, Thomas Haessler, yaşlanmaya başlayan ama henüz liberoya geçmeyen Lothar Matthaus gibi... Emirhan da tıpkı Arda'ya dediğimiz gibi, "böyle" kalmayacaktır. En basitinden fiziği gelişebilir. Pozisyonu da değişebilir. O zaman da ilginç bir şekilde yine bir Alman'ı, Michael Ballack'ı andırabilir.

Bunların hepsi farazi cümleler. Zaten oyuncuları başkalarıyla kıyaslamak da doğru değil. Fakat bunu yapmadan duramayız. Bu da bizim keyfimiz. Fakat daha büyük bir keyif varsa, o da bu iki oyuncuyu sahada izlemektir. Kime benzedikleri ve benzeyecekleri ikinci planda. Yine de tarihe not düşüp, 10 sene sonra geriye dönüp bu yazıya bakmakta fayda var.

Aslında sezon başlasa da bu tip yazılar yazmak yerine, çocukların gelişimlerini görsek...


Salı, Mayıs 17

Sezonun 11'i

 


Hazır ligin son haftası gelmişken yılın 11'ini kuralım.

Öncelikle bu tip konular için hazırlanan görselleri nereden buluyorsunuz bilmiyorum. Twitter'da çok yaygın bu işler ama ben biraz uzağım. Neyse ki Sporx'te böyle bir uygulama varmış. Oradan aldık görseli.

Kadroyu kurarken beklediğimden daha çok zorlandım. Zira birçok oyuncu için içim rahat etmedi. Eskiden bu tip takımları kurarken "en iyi" olmayı hak eden performanslar sıklıkla önümüze düşer ve kafamızı kurcalardı. Şimdi  ise, başka sezonlarda aday olamayacak performanslar kadroya girmeye hak kazandı. Girenleri suçlayacak değiliz ama geri kalanlar maalesef çıtanın düşmesine neden oldu.

Ayrıca eskiden bu tip kadrolarda genelde 4-2-3-1'i tercih ederdim. Zira ligin en yaygın sistemiydi. Artık o kadar yaygın değil ama yine en çok kullanılan sistem. Fakat merkez orta sahaların, biraz daha oyunun merkezinde olmasını tercih ettim. 4-2-3-1 tercih etseydim bu üçlü uyumlu olmayabilirdi.

Zaten üçlü savunmada giderek ligimizde değer kazanınca, orta sahalar benzer kurgularla çıkacak. Ben dörtlü savunmadan vazgeçmedim. Zira yılın en iyilerini belirlerken üç tane iyi stoper seçmeye de gerek yok. Orta sahayı üçledim ama daha önce yazdığım gibi 6-8 ayrımına girmedim. Merkez orta saha oynayabilecek oyuncular her pozisyonun hakkını vermeliler. Kısacası 4-3-3'ü tercih ettik.

O zaman kadromuzdaki oyuncuları kısaca tanıtalım:

Uğurcan Çakır: Kesinlikle en iyi kaleci performansı ona aitti. Hatta belki de ilk 11'de, kendi mevkisindeki meslektaşlarına en büyük farkı açan oydu. Üstelik Altay, Ersin gibi iyi sezon geçiren rakipleri de vardı. Fakat Trabzonspor'ın şampiyonluk serüveninin rahat geçmesinde Uğurcan'ın payı çok fazlaydı. Puan farkının açıldığı dönemde birçok maçın Trabzonspor'a dönmesini tek başına sağladı. Şampiyonluk maçında penaltı kurtardı. Daha doğrusu partiyi kurtardı!

Bruno Peres: Bruno Peres sezona iyi başladı. Sonra o performansını düşmeye başladı. Yaş faktörü de önemli tabi. Temposu giderek azaldı. Fakat ona yaklaşan bir sağ bek de çıkmadı. Osayi'yi çok beğendik ama sezonun tamamına damga vuramadı. Üstelik esas mevkisi olmadığı için bazı eksiklerini görmezden geldik; aslında defoları da vardı. Rosier geçen sezonun performansından uzaktı. Galatasaray'ın bekleri zaten büyük sıkıntıydı. Skubic'in de daha iyi sezonları olmuştu. Belki Bünyamin Balcı'yı övebilirdik. 2 gol ve 3 asist, 21 yaş için fena değil. Fakat savunmada bazı sıkıntıları vardı. Bruno Peres hem önde ama esas olarak bir bek için geride; belli bir standartın altına düşmeyerek ödülünü kaptı.

Kim Min-Jae: Vitor Pereria'nın transferi Kim sezona damga vuran isimlerden biriydi. Sezon başında Szalai ile iyi bir ikili olmuşlardı. Fakat bu yolda vurulup düşen Szalai olurken, Kim yorulmayan stoper olarak yoluna devam etti. Uzun uzun anlatmaya gerek yok. 25 yaşında olduğuna göre, belki de ligimizde çok fazla izlemeyiz.

Marcao: Marcao'yu da uzun uzun anlatmaya gerek yok. Zaten bu ikili, performanslarıyla buraya gözü kapalı girmeyi hak ettiler. Marcao'nun sezon başında Kerem ile kavgası ve sekiz maç ceza alması oyuncuyu pek etkilemedi ama Galatasaray'ın canı fena yandı. Galatasaray o sekiz maçta 10 puan kaybetti, 12 gol yedi. Marcao ceza almasaydı bu rakamların daha düşük olacağı aşikar. Bu da onun ne kadar sağlam bir stoper olduğunu kanıtıydı.

Guilherme: Guilherme, 2.5 sezondur Konyaspor'da. Artık 31 yaşına geldi. Daha önce hiç sivrilmemişti. Aslında bu sezon da sivrilmedi. Fakat ligin sol bek sorunu, onun önünü açtı. Onunla yarışabilecek tek oyuncu belki de Ferdi'ydi. Fakat o da ilk defa bu sezon bek oynadı. Rıdvan Yılmaz'a kendi hocaları bile çok fazla güvenmedi. Guilherme ise tüm maçlarda oynadı, 3 gol ve 5 asist katkısı verdi. Tarihinin en iyi sezonunu yaşayan Konyaspor'un çıkışında büyük pay sahibiydi.

Miguel Crespo: Vitor Pereira'nın kendisi ülkede kalamadı ama yılın takımın iki oyuncu sokmasını bildi. Crespo'nun değerini Fenerbahçeliler sezon başında anlasaydı; Gustavo ve Sosa ile hatta Mesut ile zaman kaybetmeseydi; Rıdvan Dilmen Crespo'yı yerden yere vurmasaydı belki de çok farklı bir sezon izleyebilirdik. Fakat kulüp içinde yaşananlar Crespo'nun oyun gücünden bir şey kaybettirmez. Zaten mücadelesi üst düzeydi. Fenerbahçe orta sahasını ayakta tuttu. Sezon başında onu anlatanlar bu özelliklerinden bahsediyordu. Buna ek olarak yeri geldiğinde hücumda da taşın altına elini koydu. Konyaspor maçında Pelkas'a yaptığı asisti öyle her orta saha yapamaz. Galatasaray'a deplasmanda attığı gol ise onu zaten unutulmazlar arasına yazdıracak.

Amir Hadziahmedovic: Ligin en hakkı verilmeyen oyuncusu olabilir. Büyük ihtimalle bu dönemde karşınıza çıkan yılın takımlarında kendisini pek görmeyeceksiniz. Fakat bence sezonun en faydalı oyuncularındandı. Bir oyuncu takımdaki her görevi yapar mı? O da geçtiğimiz günlerde verdiği bir röportajda, bu özelliğini Aykut Kocaman'a borçlu olduğunu açıkladı. Adı transfer listelerine girdi bile...

Marek Hamsik: Orta sahanın üçüncüsü Siopis de olabilirdi  belki ama kendisi sık sık (özellikle sezon başında) yabancı sınırına takıldı. Hamsik ise sakatlandığı dönemde ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu gösterdi. Açıkçası ben onun buraya emekli maaşı için gelen yabancılardan biri olduğunu düşünmüştüm. Yoksa Çin ve Göteborg sonrası Trabzonspor'da nasıl oynayacaktı? Vallahi oynadı adam! Hem de öyle eli belinde yıldızlar gibi değil, baya takımın kaptanı, lideri gibiydi. Kalite...

Antonhy Nwakaeme: Kerem; üzgünüm! Eğer Avrupa Ligi performansını da eklesek belki seni buraya yazabilirdik ama iş sadece Süper Lig olunca Nwakaeme organizasyonun ağası gibi kaldı. Bu sezon sol tarafı domine etti. 11 gol ve 10 asist, muazzam rakamlar. Kerem'in 3 asistte kalması bile bir gösterge olabilir. Kerem, Harry Potter olabilir ama esas büyücü bu adam...

Jackson Muleka: Normalde sezona devre arasında transfer olan oyuncuları sezon 11'ine katmam. Fakat Muleka'ya kayıtsız kalmak mümkün değil. Adam yarım devrede gol kralı olacaktı neredeyse. Sıklıkla en önde oynadığın farkındayım ama zaman zaman sola geçerek önüne Umut'u da aldığı oldu. Bu kadroda da önüne iyi bir santrfor alarak, onu sola çekmemiz mümkün olabilirdi. Biz de öyle yaptık.

Andreas Cornelius: Fakat iyi bir santrfor bulmak da kolay olmadı. Umut Bozok, iyi bir sezon geçirdi ama Muleka'dan sonra yedeğe düştü. Pesic ikinci yarıda düştü. El Kaabi, son iki ayda sessiz kaldı. Serdar Dursun'a sezonun ilk yarısında kendi takımı haksızlık etti. Fakat Cornelius, sezonun her döneminde sahadaydı ve belli bir seviyede oynadı. Galatasaray ve Beşiktaş'a goller attı, Fenerbahçe maçında penaltı yaptırdı. Büyük maçlarda da sahnedeydi, diğer karşılaşmalarda da kilidi açtı. Attığı 15 golün 10'unda takımı ya yenikti ya da maçlar berabereydi. Şampiyonluğu geldiği Antalyaspor maçında olduğu gibi, sezonun kilidini çözdü belki de...

Çarşamba, Aralık 22

Cumartesi, Aralık 11

Liderler

Başlık ve fotoğraf biraz sarı-kırmızı kokabilir ama yazımızda Galatasaray'dan bahsetmeyeceğiz, sadece biraz hafıza tazeleyeceğiz. Galatasaray'ın Avrupa Ligi'nde yakaladığı liderliğin benzerini başaran Türk takımlarını anacağız.

Şampiyonlar Ligi karnemiz liderlik konusunda biraz verimsiz. 2017-18'deki Beşiktaş'ın namağlup liderliği, nadide bir parça olarak duvarda asılı. Fakat Avrupa Ligi öyle değil. Süper Lig takımları (altı takım) tam 10 kez gruplarını lider olarak bitirdiler.

Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor'un bunu başarması şaşırtıcı değil. Fakat listede Osmanlıspor ve Başakşehir de var.

En çok puanı toplayarak lider olan takım Fenerbahçe. Bunu da ilk liderliğinde başardı. 2009-10 sezonunda sarı-laciverli takım, altı maçta 15 puan topladı. Aynı sezonun sonunda Süper Lig şampiyonluğunu bir kez daha son maçta kaçıracak Christoph Daum, aslında fena olmayan bir Avrupa sezonu geçirmişti.

Gerçi gruptaki takımlar birçok kişi için kolay gözüküyordu. Fakat ilk maçta Twente'ye Kadıköy'de yenilince kazan kaynamaya başladı. Sonrasında ise beş galibiyet geldi. Bu sezonun yıldızı FC Sheriff ve S.Bükreş ikişer kez alt edildi. Twente'den de rövanş alındı. Tıpkı bu sezonki Galatasaray gibi, altı maçın dördünde gol yemedi Fenerbahçe. Ayrıca o dört maçın tamamını da 1-0'lık skorla kazandı.

Türkiye açısından güzel bir dönemdi, zira aynı sezonda Galatasaray da kendi grubunu lider bitirmişti. Frank Rijkaard önderliğindeki sarı-kırmızılılar, Panathinaikos, Dinamo Bükreş ve S.Graz'dan oluşan grubu 13 puan toplayarak geçti. Galatasaray, son maçta S.Graz'ı yenseydi Fenerbahçe'nin 15 puanlık rekorunu, 16'ya çıkartarak elinde bulunduracaktı. 

O dönemde blogu takip edenler, gruptaki bazı maçları yerinden izlediğimizi hatırlayacaktır. Son 32'de Galatasaray, Arda Turan'ın santrfor çıktığı maçta Simao, rahmetli Reyes, Servet'in sakatladığı Agüero ve Forlan gibi oyunculara sahip A.Madrid'e yenilerek elendi.

Fenerbahçe ise Emre Belözoğlu'nun muhteşem oynadığı maçta Lille ile 1-1 berabere kalarak aynı turda, aynı günde kupaya veda etti. Hazard, Aubameyang, Gervinho gibi oyunculara sahip Lille'e son anlarda turu getiren golü stoper Adil Rami atmış, o da daha sonra Fenerbahçe'ye gelmişti ama konumuz bu değil.

Liderlerimizden devam edelim. İki sezon sonra zirve Beşiktaş'ın oldu. Stoke, Dinamo Kiev ve Maccabi Tel Avivli grubu en çok Quaresma'nın muhteşem golü ile hatırlıyorum. Liderliği getiren maç ise Dolmabahçe'de oynandı. Beşiktaş 1-0 geriye düştüğü Stoke maçında zor anlar yaşadı. Fakat ikinci yarıda Matt Upson kırmızı kart görünce ve ardından penaltı ile skor 1-1'e gelince, Carvalhal'ın öğrencileri için yol açıldı. Devamında Braga'yı eleyen Beşiktaş, son 16'da  iki maçta altı gol yiyerek (kalede Cenk Gönen) Atletico'ya elendi.

Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe'yi yarı finale taşıdığı efsane sezonda grubu lider bitirmesi şaşırtıcı değildi. Fakat grup da zordu. Kadıköy'de 2-2'lik Marsilya beraberliğ ile başlayan serüven Alex, Valbuena ve Aykut Kocaman'ı bir araya getirmişti. Bir sonraki maçta rakip Mönchengladbach'tı. Alex artık Fenerbahçe'de değildi, ben de Uğur Ozan Sulak ile Galatasaray ile Fenerbahçe arasında oynanan basketbol maçını izlemek için İzmir'e gitmiştim. O akşam Almanya'da 4-2 kazanan sarı-lacivertliler, grubu 13 puanla lider bitmiş ve Mayıs ayına kadar turnuvanın içinde kalmıştı.

Bir sonraki sezon Mustafa Reşit Akçay, Trabzonspor'u grup lideri yapmıştı ama bir sonraki eleme maçında takımın başında Hami Mandıralı vardı.  Bordo-mavili takım Lazio, Apollon ve Legia Varşovalı grupta 14 puan topladı. Fenerbahçe'nin 15 puanından sonraki en yüksek rakam. Üstelik hiç bir rakibine de yenilmedi. Hatta ilginçtir, yine grubun liderlik maçında temsilcimiz Roma'da Lazio ile karşılaştı ve maç 0-0 bitince liderliği eline geçirdi. 

Fakat ligdeki istikrarsız sonuçlar Akçay'ın biletinin kesilmesine neden oldu. Galatasaray, o günlerde Şampiyonlar Ligi gruplarında Juventus'a "Arriverdeci" demişti. O sürecin devamında Trabzonspor'un rakibi, yukarıdan elenen Juventus oldu. İki maç da 2-0 sona erdi ve Trabzonspor'un macerası sona erdi.

2014-15'e geliyoruz. Yine yenilgisiz bir liderimiz var. Bu sefer Beşiktaş... Slaven Bilic'i Premier Lig'e taşıyan sezona siyah-beyazlılar, başa baş oynadıkları Arsenal maçlarıyla başladı. Fakat ön eleme maçlarında Şampiyonlar Ligi bileti gelmedi. Sonra Feyenoord'u eleyerek kendini Avrupa Ligi gruplarına attı. Orada Asteras, Tottenham ve Partizan'ı eledi. Liderlik maçında Tottenham'ı konuk ettiklerinde, ben bir pizzacıda çalışıyordum. Pochettino'nun takımı, Cenk Tosun'un golüne engel olamayarak evine ikinci olarak döndü. 

Çok sevdiğim dayımın vefat ettiği Şubat ayında Liverpool'u eleyen Beşiktaş, Mart ayında Bolingoli Mbombo'nun yıldızlaştığı maçta C.Brugge'a elendi.

2016-17 sezonunda Fenerbahçe, üçüncü kez gruptan lider çıktı. Vitor Pereira ile sezona giren sarı-lacivertliler, Şampiyonlar Ligi'nde Monaco'ya elenmenin faturasını Portekizli teknik direktörü çıkardı ve yola Dirk Advocaat ile devam etti. Monaco, o sezon Şampiyonlar Ligi yarı finaline yürürken, Fenerbahçe de Zorya, Manchester United, Feyenoord'lu grubu 13 puanla noktaladı. Bir sonraki turda Krasnodar'a, bu sezon Lokomotif formasıyla Galatasaray'a rakip olan Smolov'un golüyle elendi.

O sezonun tek lideri Fenerbahçe değildi. Mustafa Reşit Akçay bir kez daha sahneye çıktı ve Avrupa Ligi gruplarında iki kez liderlik yaşayan tek Türk hoca oldu. Akçay, Osmanlıspor'u Villarreal, Zurich ve S.Bükreşli gruptan 10 puanla lider çıkardı. Badou Ndiaye, Aminu Umar, Raul Rusescu, Pierre Webo, Tiago Pintolu takım, grup sonrası ilk turda Olympiakos'a elendi.

Son olarak Başakşehir... Okan Buruk, takımdaki ilk sezonunda Avrupa Ligi'ne kötü başlamıştı. Roma'ya 4-0 yenilen ve Mönchengladbach ile 1-1 berabere kalan Başakşehir için pek umutlu bir gelecek gözükmüyordu. Fakat geri kalan dört maçta (grubun diğer takımı Wolfsberger) üç galibiyet alınca ufak çaplı bir mucizeye imza attı. Almanya'daki son maçta Marco Rose'nin takımını İrfan Can ve son dakikada Crivelli'nin golleriyle yenerek liderlik koltuğuna oturdu. Bir sonraki turda da Sporting'i elemeyi başardı.  Ardından da Kopenhag'i İstanbul'da 1-0 yendi. Fakat devamında araya pandemi girdi. Başakşehir, beş ay sonraki rövanşı 3-0 kaybedince yola devam edemedi.

12 yıl, 10 farklı takım. Unutulmaz maçlar, unutulmaz goller, acı-tatlı hatıralar. Liderlik bahane. Ortak bir nokta bulup geçmişe bakmak ve zaman geçirmek güzel oldu sadece...

Cumartesi, Mayıs 8

Herkes Onun Gibi Olsaydı

"2003-2004 sezonunda, Fenerbahçe ile çıktığım ilk maçta aldığımız yenilgi sonrası ateş altındaydım. O günlerde ofisime Pierre van Hooijdonk geldi. 1.93'lük boyuyla karşıma oturdu ve monoloğa başladı. Her şeyi not ettim:

'Burada kendimi çocuk yuvasında gibi hissediyorum. Liderimiz yok. Bunları değiştirmenizi bekliyorum. Bazı oyuncuları gözden çıkarmalısınız. Buraya arkadaş bulmaya değil, başarılı olmaya geldim.' 

Nokta ve virgül koymadan konuşuyordu. 'Lütfen' de demiyordu; talep ediyordu. Yüzünde mimik yoktu. Sabırla onu dinledim ve anlayış gösterdim. Sakin kalmayı yeğledim. Ona takımın yeni kurulduğunu, zamana ihtiyacı olduğunu söyledim. Kuşkuyla baktı. Nasıl biri olduğunu anlamıştım. Daha ilk günden itibaren çok profesyoneldi ve herkesten aynı şeyi bekliyordu. 18 yaşında olandan da 30 yaşında olandan da... Herkes onun gibi davransaydı Şampiyonlar Ligi'ni kazanırdık. Ama işler böyle dönmüyor. Bir teknik direktör olarak herkesin aynı olmasını bekleyemezsiniz. Pierre de bunu anlamak istemiyordu."

Christoph Daum

Çarşamba, Ağustos 26

Uyumsuz İkili


Erol Bulut'un bir gün Fenerbahçe'ye geleceği kesindi. Hem kendisi çalışkan ve gelişime açık bir teknik direktör hem de Fenerbahçe (ve diğer büyükler) artık eskisi kadar kaliteli yabancı teknik direktör getirecek durumda değil. Haliyle eldeki, yani ülke içindeki seçeneklere dönmek zorundalar. Hatta camiaya bilen isimler bir adım önde olacak. Gerçi Erol Bulut, kulüple özdeşleşecek kadar uzun bir futbolculuk kariyeri geçirmedi ama yine de hafızalar (derbi golleri ve asistleri) sayesinde öne çıkıyordu. Fakat yine de sürecin biraz hızlı ilerlediğini kabul etmek gerek.

Fenerbahçe bu işleri seviyor. Kendisine karşı iyi oynayan futbolcuları aldığı gibi ,büyük maçlarda zorluk çıkaran takımların teknik direktörlerine de göz koyar. Taraftarlar hemen ondan bahseder, basın onu över. "X hoca da ne takım kurdu be, bizimki o kadar parayla sıfır" denir. Ligin diğer maçları izlenmediği için o hoca dünyanın en iyisi gibi anlatılır ama aslında bir yandan da bu, kendi çocuğuna komşusunu örnek gösteren anne-baba tepkisidir. Eskiden bu söylemler sadece bu ebeveyn coşkusunda kalırdı, zira sezon sonunda her zaman o hoca değil, isimli bir teknik direktör getirilirdi. Artık Türkiye futbolunda deniz bittiği için, Erol Bulut gibi 'genç' teknik direktörlerin İstanbul yolu çok daha açık.

Gerçi Erol Bulut 45 yaşında. Fakat birinci isim olarak kariyeri 2017'de başladı. Üç sezonda Fenerbahçe'ye yükseldi. Zaman zaman yaptığı açıklamalarıyla gözünün yukarıda olduğunu da belli etti. Kartlarını doğru oynadı. Hırslıydı ve istediği görevi aldı. Peki acaba Fenerbahçe taraftarının beklentisi ile uyuşacak mı? Sezon öncesi tahminlerini pek sevmem ama vaktimiz ve satırımız bol; bir tane yapalım gitsin...

Erol Bulut ne yaptı?

Üç sezon iki takım... Bulut önce Yeni Malatyaspor'da başladı. Bence Alanyaspor'dan daha başarılı olduğu dönem burası. Lige yanı çıkan Yeni Malatyaspor, sezona Ertuğrul Sağlam ve sayısız transferle girmiş ama sezon kötü başlamıştı. İlk beş maçta bir galibiyet alınca ve hatta oyun olarak da pek ışık vermeyince Sağlam'ın bileti erken kesildi. Boşta teknik direktör bulmanın henüz zor olduğu bir döneme denk gelmesi Bulut'un şansı oldu. Belki sezonun daha ortası olsaydı bu şansı bulamayabilirdi. Fakat şansını iyi kullandığını kabul etmek gerekir. Boutaib, Adem Büyük ve biraz da Aytaç Kara dışında elinde 'vasat' sayılabilecek oyuncu dahi yoktu. Üstelik moral ve özgüven olarak dibe vurmuş bir takım vardı. Savunmada güçlü durmak her şeyi değiştirebilirdi. Adım adım gitmenin en iyi yolu...

İlk sekiz maçta sadece dört gol atabildi Yeni Malatyaspor. Fakat buradan dokuz puan çıkardı. 10. maçında üçüncü galibiyetini alması da pek tatmin edici olmayabilirdi. Hatta belki o maçı kaybedip iki galibiyette kalsa Bulut'un da Malatya günleri erkenden bitebilirdi. Fakat o 10. maçı kazandı. Giden de başkası oldu. Neydi o 10. maç? Galatasaray! 2-1 kazandı Malatyaspor. Gidense Igor Tudor oldu.  Galatasaray'ın hocasını gönderen eski Fenerbahçeli... Gelecek yazılıyordu.

Ertesi hafta Kayserispor'u da yenince, Yeni Malatyaspor devre arasına rahatlamış ve havayı yakalamış bir şekilde girdi. İkinci yarıda da işler fena gitmedi. 17 maçın altısını gol yemeden bitirdi. Yedi maçta ise gol atamadı. Fakat bu anlaşılır bir durum. Gol yememek öncelikli plandı ve bunu başarmak kıymetli bir işti. Daha da önemlisi bunu devre arasında çok fazla transfer yapmayarak başardı. Yani elindeki kadrosundan verim almayı başarmıştı. İyi bir hocalık meziyeti.

Bulut için, "Abdullah Avcı'nın yardımcılığını yaparak sahaya girdi" desek yanlış olmaz. Muhakkak Avrupa'da da çalışmaları vardı ama en azından Süper Lig kazanı için öyle. O başlangıç günlerini anımsayalım o zaman.

Avcı, Başakşehir'in Süper Lig'e yeniden çıkışının ardından bir kez daha takımın başına geçmişti. İlk sezonlarda geride kalıp, alanı kapatıp, pozisyon vermeyip, fırsat bulduğunda gol atmaya çalışıyordu. Bu sayede ilk dörde girmeyi de başardı. Sağlam durmayı başardıktan sonra, önce geçiş oyunlarını daha sistemli bir hale getirmeye başladı. Öyle "Mehmet Batdal'a uzun şişir, o indirsin" oyunu artık kalmamıştı. "Visca'yı, Cengiz'i kaçır, bekleri bindir, orta saha içeriye girsin" gibi daha planlı ve detaylı (biz kısa kestik) bir oyun vardı. Şişireceksen de Batdal'a değil, Adebayor'a şişir, en azından kalite artsın! Bir müddet sonra bunu da aşmak gerekmişti, zira Başakşehir ligin tehlikeli takımlarından biri olunca, geçiş oyunu oynamak zorlaşacaktı. Bu sefer set oyunu oyununa geçildi ve bunun da altından kalktı. Fakat bunların hepsi bir senede olmadı. Zaman lazımdı.

Erol Bulut da hep bu metod üzerinden ilerlemeye çalıştı. Zamanı Malatya'da bulabilirdi. İkinci sezon öncesi çalışmalarını ona göre yaptı ve takımın kalitesini arttırdı. Ön tarafa Aleksiç ve Guilherme geldi. Arkada Farnolle ve Mina gibi lig için ve oynanacak oyun için yeterli isimler vardı. Bir önceki sezonu 10. bitiren takım, o sezonu beşinci sırada bitirdi ve UEFA Avrupa Ligi biletini aldı. Bir önceki sezon bir devrede 7 maçı gol atamadan bitirmişti, bu sefer sezonu 7 maçta gol atamadan tamamladı. Bu maçların altısı deplasmandaydı. Yani en azından kendi sahasında üretim başlamıştı. Malatya, küçük bir Başakşehir olabilirdi. İvme o yöndeydi ama sezon sonunda Erol Bulut kulüpten ayrıldı.

Yeni adres Alanyaspor'du. Alanyaspor, Yeni Malatyaspor gibi bir kulüp değil. Öncelikle Süper Lig'de biraz daha eski sayılır. Ve kısa süresinin tamamında yetenekli hücum oyuncularına sahip oldu. Saffet Susiç döneminde de Mesut Bakkal döneminde de, Sergen Yalçın döneminde de takımın iyi bir hücum standartı vardı. Emre Akbaba, Love gibi oyuncuları İstanbul'a yollamasını bildi. Yani öyle "Önce savunmayı oturtalım ve yavaş yavaş ilerleyelim" demeye gerek kalmayabilirdi.

Cisse, Bakasetas, Junior Fernandes, Djalma Campos, Efecan Karaca. Hatta kadroya bile giremeyen kupa golcüsü Yacine Bammou, Mustafa Pektemek, devre arasında transfer edilen, alt ligin en iyi oyuncularından Emircan. Muhteşem bir hücum gücü. Bu hücum gücü ligin çoğu takımında yok. Hatta bir sezon önce santrforsuz oynayan Galatasaray'ı hatırlayınca, hatta PAOK karşısına forvetsiz çıkan Beşiktaş'ı düşününce lig standartlarının üstünde bir hücum kadrosu olduğunu görüyoruz.

Yine de bir ayrıntıyı atlamamak lazım. Alanyaspor her zaman iyi hücum oyuncuların sahipken, aynı zamanda çok kötü, adeta kurabiye gibi dağılan bir savunmaya da sahipti. Gol yeme konusunda fazla hevesliydiler. İşte o Alanyaspor, geçen sezon 37 gol yedi. Üstelik yediği gollerin 10'u penaltıdan! Ayrıca savunma oyuncularının yüksek kalitede olduğunu söylememiz de zor. Wellinton ve N'Sakala'nın PAOK karşısında nasıl zorlandıklarını gördük. 10 penaltı yaptıran takımın oyuncusunun, gittiği takımda da ilk maçında gereksiz penaltı yaptırması şaşılacak durum değil ama bu ayrı bir konu.

Alanyaspor sezonu yine beşinci sırada bitirdi. İlk iki tam sezonunda iki farklı takımı beşinci sıraya sokmak önemli bir başarıdır. Fakat Yeni Malatyaspor ile Alanyaspor'un aynı olmadığını tekrar belirtmek lazım. Burada da karşımıza hücum konusu çıkıyor. Ve hatta maç kazanma konusunda gerçekten sanıldığı kadar iyi mi?

61 gol atmış bir takımdan bahsediyoruz. Neredeyse şampiyon  Başakşehir (63 gol) kadar. Fakat eldeki kadronun daha fazlasını üretebileceğini, daha keyifli bir futbol oynayabileceğini düşünüyorduk. Mesela atılan gollerin önemli bir kısmı duran toplardan (9 gol) geldi. Tabi bunu küçümsemiyoruz. Zira duran top golleri sadece "orta-kafa-gol" şeklinde gelişmedi. Çoğu duran top organizasyonunda ikinci, üçüncü pasın yapıldığını gördük. Stoper Steven Caulker sezonu altı asistle tamamladı. Savunma oyuncuları bu organizasyonun bir parçasıydı. Erol Bulut da bir röportajında bu konunun üzerine çok fazla eğildiklerini açıklamıştı. Çalışan kazanır. Bundan yana bir sıkıntımız yok. Fakat hücum potansiyeli daha yüksel olabilirdi. Geçişlerde çok başarılı olan takım bunu sahaya her zaman koymadı. Set oyununda ise hiç görmedik. Oysa Fenerbahçe'de bunlar olmak zorunda.

Dört gollü, beş gollü galibiyetler çokça alındı. Sayısını verelim; dört maçta beş gol, üç maçta dört gol atıldı. Fakat bu maçların gidişatı çok ilginçti. Denizlispor deplasmanından Wellinton'un iki duran top golüyle maç bir anda koptu. Galatasaray'a dört atılan maç, iki yarının son dakikalarında gelen gollerle şekillendi. 85 dakikası golsüz geçilmişti. Sonuncu Ankaragücü'ye oynanan iki maç da istatistiğe yardımcı oldu.

O nedenle Erol Bulut'un Alanyaspor performansı çok verimli değildi ama yine de kafasındaki planı düşününce çok doğruydu. Tıpkı Avcı gibi veya tıpkı kendisinin Yeni Malatyaspor dönemi gibi. Önce sahada durmasını öğren, rakibi durdur, sonra vur. Alanyaspor, Bulut ile devam etseydi büyük ihtimalle önümüzdeki sezon çok daha verimli bir takım olacaktı.

Erol Bulut'un ve aslında bütün hocaların, İstanbul radarına girmesi, o takımlara karşı oynadığı maçlar sayesindedir. Ligin geri kalanında ne yaparsa yapsın, o maçlarda rakiplerine zorluk çıkarırsa önü açılır. Hatta bunu deplasmanda yaparsa, daha da saygı duyulur. 

Erol Bulut'un Tudor'u gönderdiğinden bahsetmiştik. Ayrıca Onur Kıvrak ve Burak Yılmaz'ı Trabzonspor'dan gönderdiğini de hatırlatmak lazım. 5-0'lık maç halen akıllarda. Peki diğer maçlar? Başakşehir'i de sayarsak Alanyaspor bu sene ligde oynadığı 10 'büyük' maçın üçünü kazanabildi. Lig dördüncüsü Sivasspor'u dahil edersek 12 maçın üçünü! Bu maçların altısında, yani yarısında gol atamadı.

Kazanamadığı bazı maçlar çok ilginçti. Mesela iç sahadaki Beşiktaş maçı. 1-0 öne geçti. Sonra geriye yaslandı. Gol yemeden maçı bitireceğini düşündü, savunmasına çok güvendi ve 2-1 kaybetti. Kadıköy'deki Fenerbahçe maçı da benzerdi. 1-0 öne geçti ve ilk yarıyı önde tamamladı. İkinci yarıda ise maç Alanyaspor yarı sahasında oynandı. Fenerbahçe erken bir golle 1-1'i yakalasa da oyun değişmedi. Maç 1-1 sona erse de, oyun Fenerbahçe'ye daha yakındı. İkinci yarıda Alanyaspor'un tek planı "At Cisse'ye" der gibiydi. Maç boyunca 5 şut çekebildiler. Fenerbahçe ise 17 şuttan 1 gol çıkarabildi. 

Kadıköy'de buna benzer bir maç daha vardı. Bir sezon önceki Fenerbahçe - Yeni Malatyaspor karşılaşması. O dönem küme düşme hattında yer alan Fenerbahçe, tarihinin en stresli maçlarından birine çıkmıştı. İlk yarı karşılıklı gollerle 2-2 geçildi ama Fenerbahçe, Mehmet Ekici'nin şutları (iki gol de ondan gelmişti) dışında pozisyon üretemedi. Malatyaspor da rakibin üzerine gitme konusunda hevesli değildi ama her gittiğinde de gol çıkardı. Fakat ikinci yarı bambaşka bir maç oynandı. Yeni Malatyaspor yarı sahasında geçen 45 dakikada konuk takımın tek planı "At Bifouma'ya" oldu. Aslında bu plan sayesinde bir gol daha geliyordu ama Bifouma atamadı. İkinci yarı boyunca ısrarla açık arayan Fenerbahçe, 86'da bir yan topla golü buldu. O gün Fenerbahçe 19 şut çekti. Rakamı anlamlandıralım. O kötü sezonda Fenerbahçe'nin en çok şut çektiği dört maçtan biri.

Yeni Malatyaspor o sezonda beş kafa takımla oynadığı 10 maçtan sadece üçünü kazanabildi. Kimileri için bir Anadolu takımında yüzde 30'u yakalamak fena bir istatistik olmayabilir. Fakat diğer yandan ligin beşincisinden bahsediyoruz.

Bu noktada üç sezonluk tecrübesiyle "Erol Bulut başarılı mıydı?" sorusuna verebileceğimiz cevap biraz eksik kalacak. Çok verimli işler yaptı ama her iki takımında ikinci tam sezonunu görmek isterdik. O yüzden Fenerbahçe için biraz erken geldiğini düşünüyorum. Peki Fenerbahçe'de ne yapabilir?

Fenerbahçe ne istiyor?

Erol Bulut - Fenerbahçe birlikteliğini bu soru üzerinden değerlendirmek daha faydalı olacak. Ne de olsa henüz resmi maça çıkmamış bir ikiliden bahsediyoruz. Hocayı az çok tanıdık ve anladık. Fakat bunun bir de kulüp tarafı var. Kulübün istekleriyle bunlar ötüşüyor mu?

Fenerbahçe 2014'ten beri şampiyon olamıyor. Yıllardır Şampiyonlar Ligi'ne gidemiyor. Son iki senede ilk  beşe giremedi. Taraftar sabırsız. 20 yıllık başkanı deviren, büyük umutlarla gelen Ali Koç daha da sabırsız. Öte yandan ligi kalitesi ne kadar düşse de, şampiyon olmak daha da zor. Başakşehir aradan sıyrılıp kupayı kaldırabildi. Sivasspor gibi mütevazi bir takım kafasını uzatabiliyor. Hatta bunu en iyi Erol Bulut biliyor; iki takımla 'giriş' sezonunda ilk beşi kapabildi. Fenerbahçe hemen şampiyon olmak istiyor. Gelen transferler, kurulan kadro da bunu gösteriyor. Tabir-i caizse "Ya herro ya merro" senesi. Böyle bir sezonda, ligi ve ülkeyi tanımak için zamana ihtiyacı olacak yabancı bir teknik adamla, hatta Nenad Bjelica gibi kamuoyu tarafından yıpratılmaya müsait bir isimle sezona girmek hata olabilirdi. Üke içindeki çoğu alternatifin bile yıpratıldığı bir gerçek. O nedenle Erol Bulut'tan daha iyi bir seçenek bulmak kolay olmazdı. O zaman akla şu geliyor; acaba sezonu mu değiştirmek gerekiyordu?

Yani bu seneyi herro-merro sezonu olarak düşünmek yerine, beklentileri düşürmek ve yönettiği iki takımın da ilk senesinden verim elde edip, ikinci senesinde daha yüksek bir performans göstermesi muhtemel Bulut'a zaman ve alan kazandırmak daha doğru olmaz mıydı?

Doğru olabilirdi ama mümkün olmazdı. İşte o nedenle bu birliktelik çok düşündürüyor. Savunmayı sağlam tutan, hızlı ama az hücum eden, zorlu maçlarda geride bekleyen, gollerin önemli bir kısmını duran toplardan bulan bir Fenerbahçe, tribünleri tatmin eder mi?

Zirveye ortak takım sayısının iyice arttığı dönemde, sezonun ilk bölümünü ilk dördün dışında geçirmeyi, takım oturana kadar beşincilikte, altıncılıkta gezinmeyi ve hatta bunlar olurken keyifli futbolu bir kenara bırakmayı Fenerbahçe tribünleri kabul eder mi?

Cevaplar pek olumlu durmuyor. Bu satırlar yazılırken Erol Bulut'un önemli bir şansı vardı. Maçlar seyircisiz oynanacağı için, Fenerbahçe oyuncuları ve teknik heyeti sahada çok daha rahat gelişme imkanı bulabilecekti. Fakat TFF'nin aldığı son karar tribünlere yüzde 30 oranında taraftarın gelmesine olanak sağladı. Bu da az da olsa zaman zaman Kadıköy'den uğultuların yükseleceğini gösteriyor. Zaten artık İstanbul takımları için doğru teknik direktör kalmadı. Yeni kuşak teknik direktörler için de doğru adres orası değil. O nedenle yazının başlığına geri dönebiliriz. Bu uzun yazının ana fikri orada... 

Yine de; her uyumsuzluk kötü sonuç doğurmaz.