beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ağustos 29

Eyyamı Futbol Sıcakları

Bu hafta, Avrupa’da ülkemizi temsil eden dört takımın oynayacağı maçlar ertelendi. Çok ilginç bir şekilde, bu karar kamuoyundan büyük bir alkış aldı. Karar henüz açıklanmadan önce basına sızmıştı zaten. O esnada kendi aramızda, “Bu saçma kararı kim sundu” acaba diye tartışırken, Uğur Meleke gibi birkaç kişi Bu öneriyi haftalar önce ilk ben yazdım bile dedi. O kadar büyük bir sevinçle karşılandı ki yani, herkes kararın altında bir imzası olduğundan bahsetti.

Oysa bundan birkaç sene önce, Avrupa kupaları için maç ertelemeler büyük bir günah olarak sunuluyordu. Maçı ertelenen takımın kollandığı düşüncesi genel bir kabuldü. Sırf bu yüzden, uzun süre maç ertelenmesi olmadı.

Türkçe’yi yeni öğrenen yabancı arkadaşlarınıza veya konuşmaya başlayan çocuklarınıza “Eyyam” kelimesinin anlamını anlatmak çok zor olabilir. Neyse ki Türk futbolu bu konuda yardımınıza her zaman yetişir. Her defasında kelimenin hakkını veren güçlü örnekler çıkarıyor karşımıza. Böylece bu ay içinde de imdadımıza yetişti.

Bu tip ciddi kararların günlük alınması her zaman sıkıntıdır. Yıllardır bu alışkanlıktan vazgeçemedik. Kararın doğruluğu, faydası önceliğimiz olmuyor. Bir ilke üzerinden karar alınmıyor. Önce şartlara bakılır, şartlar uygunsa karar alınır. 

Yani ülkemizi Avrupa’da temsil eden dört takımın da mücadelesine devam etmesi, kararın alınmasında önemliydi. Bu takımlardan biri, önceki turlarda elenmiş olsaydı bu karar alınmazdı. Hatta lobisi daha zayıf Adana Demirspor da elenmiş olsaydı bu karar alınmazdı.

Oysa mesela sezon başında böyle bir karar alınabileceği vurgulansa, o zaman içimiz daha rahat olurdu. Fakat işlerin bu noktaya geleceğini kimse ön görmemiş demek ki?

Üstelik neden bu sezon böyle bir karar alındı ki? Ülke puanının çok değerli olduğu vurgusu yapılıyor da önceki sezonlarda değil miydi? Trabzonspor, geçen sezon son yılların ön eleme oynamak zorunda kalan ilk şampiyonu oldu. Yıllardır şampiyonumuz ön eleme oynamadan gruplara kalıyordu. Geçen sezon böyle bir durum varken neden Trabzonspor için aynı karar alınmadı? Geçen sezon ülke puanımız çok mu yüksekti de şimdi çok kıymetli hale geldi.

Trabzonspor, iki Kopenhag maçı arasında Antalyaspor deplasmanına gitti ve beş gol yedi. O beş golün yarattığı yıkımla çıktığı Kopenhag maçında bir gol atsa maçı uzatmaya götürecekti, ama 90 dakika 0-0 sona erdi. Üstelik bir de bu sezonun başında oynamayan Süper Kupa maçına çıkmışlardı. O maçta da Hamsik sakatlanmıştı. Şimdi o Trabzonspor – Kopenhag eşleşmesini, mesela bu seneki Fenerbahçe – Twente eşleşmesinden daha önemsiz kılan nedir?

Rakiplerimizin, Portekiz, Belçika, Norveç, Hollanda gibi ülkelerin bu tip kararlar alındığından bahsediliyor. Doğru da. Fakat zaten bu ülkeler bu ertelemeleri sık sık yapıyor. Hatta ne zaman yapacakları haftalar öncesinden belirleniyor. Biz ise kararı bir anda ve duruma göre bakarak alıyoruz. Sezon başında; fikstür çekildiğinde, “sezonun üçüncü haftasında Avrupa’da devam eden takımları maçları ertelenecek” denilebilirdi mesela. Ne beklendi ki? Cevap belli. Yukarıda bahsettik neyi beklediklerinden…

Türk futbolu, kendi ayaklarının altına dinamit koymayı çok seviyor. Gereksiz gündemlerle başını ağrıtmak, polemikler yaratmak ve onları çözememek en büyük hobimiz. Bu hafta da o hobiye alet olduk.

Gelen her yeni sezonda; bir zamanlar tüm vasatlığına rağmen katlanarak sevdiğimiz ligimizden uzaklaşıyoruz. Biz uzaklaşıyorsak, bu ligle yeni yeni tanışan genç kuşaklar nasıl bağlanacak merak ediyorum.


Pazar, Haziran 11

Sezonun 11'i

Ara ara yaptığımız sezon 11'ini bu sezon bir kez daha oluşturalım. Ama uyaralım; ağır bir Galatasaray hakimiyeti olacak.

Öncelikle geçen sezonun 11'i için TIKS

İlk olarak Galatasaray'ın ideal 11'ini yazalım. Zira eksik parçaları bu 11'e göre şekillendireceğiz. Burada bir sol bek eksiğimiz olduğu aşikar. Öyleyse 10 futbolcu yazalım.

Fernando Muslera, Sacha Boey, Abdülkerim, Nelsson, Torreira, Sergio, Mertens, Milot, Kerem, Icardi...

Bu 10 futbolcudan daha iyilerinin çıkıp çıkmayacağına bakacağız. Öncelikle tartışmasız olanların yerini ayıralım.

Boey, Nelsson, Torreira, Kerem ve Icardi beşlisine karşı çıkacak herhangi biri olduğunu sanmıyorum. Bu beşlinin tamamı önümüzdeki sezon Avrupa'nın en iyi beş liginde oynarsa şaşırmayız zaten.

O zaman kaleye geçelim. Fernando Muslera; en iyi sezonlarından birini geçirmedi belki ama son yıllardaki en iyi sezonunu yaşadı. Özellikle sezon başında, daha takımın atanı yokken, takımın tutanı olarak takımı yarışta tuttu. Sezon sonu talihsiz bir Beşiktaş maçı oynadı ama zaten Dolmabahçe onun geleneği oldu artık. Nazar boncuğu diyelim.

Muslera bir referans noktası. Ondan daha iyi bir kaleci var mı bu sezon? Mert Günok belki zorlardı ama son maçtaki hatalarıyla şansını kaybetti. Uğurcan kötü değildi ama Muslera kadar da iyi değildi. Ve tabi biraz şanssızdı. Muslera'nın televizyon kadrajına girmediği maçlar olurken, Uğurcan'ı devamlı sağa sola uçarken gördük. Trabzonspor bu sezon 54 gol yedi. Bu Uğurcan'ın değil, takım savunmasının zaafı. Fakat bu kadar gol yemiş bir kaleciyi de ilk 11'e yazamayız. Fenerbahçe zaten kendi kalecilerinden memnun değildi. Başakşehir, Volkan Babacan'a fazla güvendiği için yarışta geri düştü. İstanbul dışına bakınca Ertaç ve Sehiç bu sezon iyi işler çıkardılar ama bir Muslera değillerdi. Yani; yine Muslera... Döndük dolaştık ve 1 numarayı ona verdik.

Sol stoperde de ben Abdülkerim'den vazgeçmeyeceğim. Ona alternatif olabilecek tek oyuncu Saiss'ti ama ben tercihimi Marcao'yu unutturan, sezona da talihsiz bir hatayla başlayan ama buna rağmen kısa sürede toparlayarak mental açıdan da gücünü gösteren Abdülkerim'den yana kullanıyorum.

Sergio'nun ve Mertens'in temposu zaman zaman sorunlar çıkardı. Merkez orta sahada bu iki oyuncudan daha iyisini arayabiliriz. Çıkar mı? Bu arada Sergio'nun 34, Mertens'in 33 maç oynadığını ekleyelim. Yani maç içinde tempo sorunları yaşamış olsalar da sezonun neredeyse tamamında sahadalardı.

Yani taraftarın ittire ittire oynattığı ve sadece 11 maçta ilk 11'de sahaya çıkan Arda Güler, buraya girme şansını pek kullanamaz gibi.

Öte yandan Sergio'ya bu kadroda yer vermek adil olmaz. Gümüş 11 yapan olursa, orayı doldurur. Biz buraya yine bir Portekizli yazacağız ve aslında her Galatasaray taraftarının bitmek tükenmek bilmeyen hayalini yeniden kurgulayacağız. Yani Torreira'nın yanına Gedson'u ekleyeceğiz.

Karagümrük bu sezon sıklıkla 4-3-3 oynadı. Bizim kadromuz ise 4-2-3-1. Yani bir tane 10 numara özellikli orta sahaya ihtiyacımız var. Borini, Diagne'nin iki kenarında gezen bir oyuncuydu. O formasyonda yeri orasıydı. Birçok sezon 11'inde de onun ismini gördüm ama 4-2-3-1'in ve 4-4-2'nin sağ ve sol kenarlara konmuştu. Bence 4-2-3-1'te, forvetin arkasında, bu sezon oynadığı role daha benzer bir konumda olur. 19 gol - 8 asist yapmış bir oyuncuyu da rakip kaleden fazla uzaklaştırmamak lazım. O nedenle Borini de kadromuzda... Bu arada o bölge için bir diğer alternatifim de Younes Belhanda. Fakat onun da devamlılıkla ilgili kalıtsal problemleri "en iyi" olmasını biraz zorlaştırdı. Yine de bu sezon çok iyi bir Belhanda izlediğimizin altını çizmek gerek.

Geldik Milot'un yeri olan sağ kenara...  Burada Milot'a alternatif tek isim Redmond. İki oyuncu da birbirine hem benziyor hem biraz farklı. İstatistikler denk. Aslında daha fazla üretseler fena olmaz. Milot'un savunma katkısı çok değerli. Redmond ise hücumda daha ciddi tehdit. İkisi de sezonun ikinci yarısı başlarken takımlarının ilk 11'lerine yerleştiler ve onlar 11'e girdikten sonra takımları yükselmeye başladı. Karar vermek zor. Fakat Kadıköy'deki Fenerbahçe derbisi, burun farkıyla Redmond'ı öne çıkaracak gibi. Zira istatistikleri yetersiz olan bu iki oyuncudan en azından bir büyük maç damgası beklemek hakkımız. Onu da sağlayan Redmond oldu.

Geldik sol beke. Geçen sezon yer verdiğimiz Guilherme, bu sezon buranın daha bir hakimi gibiydi. Alternatifi pek yoktu. Bir yandan da sağ bek oynayan Ferdi'nin hakkını verebilmek adına, onu sol beke mi yerleştirmeyi düşündüm. Hatta geçen sezon da aynı ikileme düşmüştüm. Fakat Ferdi bu sezon daha az sol bekte oynadı. Sezon boyunca sol bekte oynamış Guilherme'^ye haksızlık olacaktı. Bir de bek olarak dokuz asist yapmış bir oyuncuya (özellikle Konyaspor gibi bir takımda) yer vermek gerekirdi.

Yani özetle kadromuz budur. Ligin gol kralı Enner Valencia'nın kadroda olmaması ise benim ayıbım değil gibi!





Salı, Mart 14

Kurallara Bağlılık

Tek tek pozisyon tartışmayı seven biri değilim. Zaten yine bir pozisyonu tartışıp değerlendirme yapmak istemiyorum. Bir felsefeden bahsetmek gerek. Ve bunun için iyi bir örnek var elimizde.

Adnan Januzaj'ın Gedson'a yaptığı hareketi görmüşsünüzdür. Hatta daha doğrusu Gedson'a bir hareket yapmıyor. Ayağı kayıyor ve o hareket Gedson'u buluyor. Kırmızı kart olmalı mı olmamalı mı? Kural ne diyor?

Hepsi çetrefilli sorular. Kuralın ne dediğine kitaptan bakarsak kırmızı kartın çıkarılması hiç abes değil. Üstelik bu tip pozisyonu VAR'dan izleyen bir hakemin dönüp devam etmesi, hele son aylarda Türkiye'de yaşananları düşününce, hiç kolay değil. Haliyle bu bir Mete Kalkavan eleştirisi de değil.

Fakat yine de bir soru var aklımızda; bu oyunda gerçekten kurallara sadık kalmak zorunda mıyız? Ya da kurallar gerçekten bu kadar keskin mi?

Hepimizin bildiği ve sık sık dillendirdiği gibi, "hakem yorumu" diye bir olgu var. Bu olgu, birçok sporda futboldaki kadar güçlü yer kaplamıyor. Oysa futbolda kesin çizgilerle tasvir edilmiş kurallar çok azdır. Ofsayt gibi geometrik kurallar veya maça nasıl başlanacağına dair ritüeller kesinleştirilmiştir ama fauller ise gri bölgede yer alır. Yani hakeme yorum yapma alanı bırakılmıştır. Çok geniş bir alandır bu...

Son yıllarda hem dünya hem de Türkiye futbolunda 'adalet' vurgusu çok yapılıyor. Yanlış anlaşılmayı göze alarak buna karşı çıkacağım. Gerçekten de oyunun önceliği adalet ve kurallar mı?

Dünya çapında adalet vurgusunun bu kadar ortaya çıkmasının nedeni bana göre genç kuşağın bu oyunu konsollar üzerinden öğrenmesi ve sevmesi. Haliyle kuralların bir mekanizmaya yüklenmesini (ona en yakın gerçekliği) ve her oyunda kuralların aynı şekilde uygulanmasını talep ediyorlar. Bundan bizim gençlerimiz de muaf değil. Onlar da benzer şekilde oyunu sevdiler.

Fakat Türkiye'de ekstra olarak bir adalet açlığı var. Bu açlık toplumsal hayatın her alanını etkiliyor. Haliyle trafikte bile en ufak konuya dahi 'adalet' üzerinden bakmamızı sağlıyor. Yani kurallara o kadar uymayan insan var ki ve bunlar cezasız kalıyor ki; yolda yavru kediyi gördüğü için sağ şeritte durup yolu kapatan adama kızıyoruz.

Futbolda da benzer durumlar söz konusu. Trafik tabi ki tamamen kurallarla çevrilmiş bir alan. En ufak bir ihlal bir domino taşı etkisi yaratabilir. Oysa futbolda durum daha farklı. Onun doğası başka. Onun önceliği adaleti sağlamak değil, oyunu devam ettirebilmek. Hatta oyunu eşit şekilde devam ettirebilmek bile diyebiliriz ve buradaki 'eşitlik' kavramını da adaletten ayırabiliriz. Hatta adaletten çok rekabete yakınlaştırabiliriz. Zira bizim için önemli olan adalet değil, rekabet...

Çok geniş konu. Biz kısa kesmek zorundayız. O nedenle bu pozisyon iyi bir örnek. Onun üzerinden devam edelim.

Aslında hakemin varlığı; bir tarafın diğer tarafı sistemli bir şekilde ezmesinin önüne geçmek için oyuna eklenmiş. Mahalle maçlarını düşünelim. Bıçkın mahallenin çocukları, daha naif çocuklara istediklerini hükmettirirdi. Kurallar esnerdi. Zira aksi halde, yani en ufak bir çıkışmada, dayak yeme tehlikesi mevcuttu. Futbolun ilk zamanları da bundan farklı değildi. Kavgalar çıkıyor, maçlar tamamlanmıyordu. Çözülemeyen meseleler maçın oynanmasını engelliyordu. Bir pozisyona biri faul diyor, diğeri faul değil diyor. Aslında ikisi de haklı olabilir. Pozisyon çetrefilli olabilir. Hakem de işte tam burada devreye giriyor. Onun en doğru kararı vermesi tabi ki önemli ama 22 kişinin anlaşamadığı, hatta herhangi bir "adamın faul diyor" sözünün bile duyulmadığı pozisyonda hakem nasıl "doğru" karar verecek ki... Doğrusu hangisi? Kural kitabı bu noktada ne kadar yardımcı olacak.

İşte o yüzden hakemden istenen kitabın sayfaları karıştırıp doğruyu bulması değil, en hızlı kararı vermesi ve maçın devamını sağlaması.

"Abi sen gel maçı yönet. Bu oyundan anlıyorsun zaten. Biz anlaşamıyoruz. Sen gel böyle anlarda bir karar ver, biz de sana saygı duyalım ve devam edelim. En azından maç devam etsin..."

Hakemin oyuna girişi böyleydi. Tabi ki, aradan 150 sene geçti. Futbol değişti, dünya değişti. Fakat yine de bu ruha biraz olsun sahip çıkmak gerekir.

Net konuşalım. Bazı pozisyonlar bazı maçlarda faul olabilirken, aynı pozisyonlar başka maçlarda faul olmayabilir. Bu da hiç adaletsiz bir durum oluşturmaz. Zira her maçın kendine has bir atmosferi ve kendine ait bir doğrusu vardır. Bazı maçlar sert geçer, bir pozisyon faul olmaz. Bazıları yumuşak geçer ve o diğer maçtaki sertlik oyunu baltalar.

Bazı pozisyonlar kitaba göre kırmızı kart olabilir ama kitabın anlattığı pozisyon gerçekleştiğinde kırmızı kart çıkmak zorunda değildir. Önemli olan maçın, oyunun kendisidir. O yüzden verilecek kararın, oyuna ve oyunun rekabetçi yapısına ne kadar zarar vereceği düşünülmelidir.

Bu pozisyonda da benzer durum söz konusu. Kırmızı kart mı? Olabilir. Çıkmalı mı? Hayır. Oyuncunun ayağı kaymış. Maç boyunca agresif bir görüntü çizmemiş. Üstelik takımı da 1-0 mağlup. Oyundan atıldığı anda maç 30. dakikada sona erecek. Bir formaliteye dönecek. Oyunu bu kadar değersizleştirmeye gerek var mı?

Pozisyon ilk gerçekleştiğinde Gedson yerde kıvranırken bile Beşiktaşlı oyuncuların bir kart talebi yoktu. Mete Kalkavan VAR'a giderken pozisyon henüz ekrana gelmeden "Hangi pozisyon için gidiyor" diye sorduk birbirimize. Yani saha içindeki vicdanın kırmızı kart talebi yoktu. Tartışmalı bir pozisyon da değildi. O eski çağlara dönersek, aynı pozisyon o yıllarda yaşansaydı, sahadaki oyuncular kendi aralarında maça devam eder, kimse de "Bu adam atılsın" demezdi. Zaten o dönem kırmızı kart yoktu ama olsun. Derdimin anlaşıldığını düşünüyorum.

Adnan Januzaj 30. dakikada kırmızı kart gördü. Geri kalan 60 dakikayı zor izledim. Keyifle ekran başına oturduğum maç, beni hayal kırklığına uğrattı. Oysa ilk yarım saat fena gitmemişti.

Adalet toplumsal hayatın birçok alanında çok önemli. Tabi ki futbolda da belli, bir seviyede korunması gerekiyor. Fakat öncelik oyunun ve rekabetin devam etmesi olmalı. Ayağı kayarak düşen bir oyuncunun istemsiz hareketini görmezden gelmek ayıp, sahtekarlık, adaletsizlik değil. Tam tersi oyunun akışına saygıdır... İyi bir maç izlemek için; oyuna ve rakibine saygısızlık etmeyen her oyunun sahada kalmasını sağlamak gerekir diye düşünüyorum.

Pazartesi, Şubat 27

Adalet mi Fırsat mı?

Yavaş yavaş futbola geçeceğiz ama gündem çok yoğun ve futbol gündemi de henüz deprem odaklı... Stadyumlardaki tezahüratlara da girebiliriz ama orası biraz daha otursun. Bakalım kim hangi tarafta, nasıl konum alıyor.

Biz önce Beşiktaş'ın taleplerinden başlayalım.

Beşiktaş yönetimi, 6 Şubat'tan itibaren bir şekilde gündeme gelmeyi başarıyor. Ve bir şekilde de oluşan ortamdan istifade etmeye çalışıyor.

Henüz depremin yıkıcı boyutunun altında kaldığımız ilk haftada bile Ahmet Nur Çebi saçma sapan bir açıklamaya imza atmıştı. O zaman tepki gördü, ondan sonra da açıklamayı geri çekmeye çalıştı.

Fakat günler ilerledikçe ve futbol topu dönmeye başladıkça, sadece Beşiktaş yönetimi değil, Beşiktaş'ın kanaat önderleri de aynı konuya girdi.

Malum Süper Lig'den iki takım çekildi. Bu ekiplerin kalan maçları vardı. O maçlar oynanmayacak. Peki ne olacak? Dünyada ve Türkiye'de her zaman olduğu gibi, hükmen yenilgi olacak. Fakat Beşiktaş yönetimi, bu olağanüstü durumu yok sayıp kendine avantaj elde etme yolları aramaya devam ediyor. Kendisinden başka da bu konuda destek bulamıyor.

Sığındıkları tek örnek de 2009-10 sezonundaki Ankaraspor.  Oysa tamamen farklı bir süreç vardı o zaman.

2009-10 sezonunda Ankaraspor, Ankaragücü ile birleşmiş ve bunun sonucunda TFF tarafından küme düşürülmüştü. Yani Ankaraspor kendi isteğiyle ligden çekilmemişti. Ortada usulsüz bir durum vardı. Bir ceza olarak ligden düştü. Usulsüz duruma sahip bir takım olduğu için, daha önce oynadığı maçlar da hükmen yenilgi ile değiştirilmişti. Zira o maçlarda da rekabet koşulları sağlanamamıştı. Takım usulüne uygun değilse, o maçlar nasıl usulüne uygun olsun?

Tabi bize göre o dönem ligden düşürülmesi gereken takım (eğer bir usulsüzlük varsa) Ankaragücü olmalıydı ama TFF tavrını Ankaraspor'dan yana kullandı. Nedenleri az çok malum...

Fakat deprem nedeniyle ligden çekilmek zorunda kalan ve hakları korunan takımların böyle bir durumu yok. Bu ekipler lige başlamış, mücadelelerini yapmış, kimini yenmiş, kimine yenilmiş. Yanlış, hatalı, usulsüz bir durum yok. Fakat olağanüstü bir sebepten dolayı kalan maçlarına devam edemeyecekler. Bizi artık öncesi değil, sonrası ilgilendiriyor. Burada da karşımızda hükmen seçeneği gibi bir durum çıkıyor.

Örnekleri daha önce çok yaşadık. 1989'da trafik kazası geçiren Samsunspor'dan başlar, 1999'daki Sakaryaspor'dan devam eder, 2020'deki Elazığspor ile tamamlanır. 

1999'daki Sakaryaspor örneği ilginçtir ve bir tesadüfü de barındırır.

O dönem malum deprem, Ağustos ayında gerçekleşmişti. Ligin hemen başıydı. 2.Lig'de mücadele eden Sakaryaspor sadece tek bir maç oynayabilmişti. Depremden sonra ligden çekilince ise geriye kalan bütün maçları 3-0'lık skorla tescil edildi. 17 Ağustos'tan iki gün önce oynanan karşılaşma ise aynen  sona erdiği gibi kayıtlara geçti. Yani değişmedi. Yani 1-1 kaldı tabelada. İşte Sakaryaspor'un o günkü rakibi, bu sezon ligden çekilmek zorunda kalan Hatayspor'du. İşte o Hatayspor, o sezon diğer rakiplerinden iki puan az toplamak zorunda kaldı. Belki o iki puan verilseydi, play-off'a bile kalabilirdi. Fakat kimse o iki puanın peşinden koşmadı.

Hayır yani ne olması gerekiyor? O zaman adalet yerini bulsun diye bu takımlar mecbur oynamak zorunda mı kalsınlar? O da bu kafanın ürünü bir alternatif olarak karşımıza çıkabilir. Fakat bu sefer de "Depremde canı yanmış takımlara karşı oynayarak maç kazandılar, biz bunu geçersiz saymalıyız" diyerek bir kez daha üste çıkabilirler. Sen Gaziantep'ten Maxim'i alarak yola devam et; ben Maxim'li Gaziantep'i yendiğimde aldığım puan geçersiz sayılsın. Ne güzel adalet!

Yok bazı takımlar ilk maçını iç sahada oynamış da ikinci yarıda deplasmana gideceklerdi, şimdi deplasmandan kurtuluyorlarmış. Hocam, zaten fikstür bu yüzden çekiliyor. Depremin tarihi, zamanı da bilinmiyordu. Ne yapılsın yani... Saçma sapan talepler, saçma sapan gündemler. Bu bir adalet arayışı değil, bir fırsat avı...

Beşiktaş tarafı bunu hak ve adalet düzleminde ele alıyor ama yenildiği maça üç puan yazdırmanın veya sahaya çıkıp oynamış ve kazanmış takımın üç puanını silmeye çalışınca nasıl bir adalet sağlanıyor ben emin olamadım.

Perşembe, Temmuz 21

Van Kampı


Yeni sezon öncesi birçok takım kampa girdi. Çoğu takım Avrupa'da. Birkaç sene önce Bülent Uygun yönetimindeki Osmanlıspor, Avrupa’ya ders vermek için Avrupa’ya gitmemişti. Sonra bir de pandemi çıktı. O zaman da yurt dışı kampları sekteye uğramıştı. Şimdi maddi imkanı olan her takımın tercihi yeniden yurt dışı oluyor. Normal...

Oysa 1980’lerde durum böyle değildi. Ben o günleri yaşamadım ama bazı ilginç kamp tecrübeleri yaşamış takımlarımız. Ayrıntılarını en merak ettiğim ise Beşiktaş'ın 1985'te gerçekleştirdiği Van kampı…

Aslında bazı bilgilere sahibim Onları sıralayalım...

1982 yılında 15 sezonluk şampiyonluk hasretini sona erdiren Beşiktaş; ardından gelen üç sezonda istediğini elde edememişti. Önce beşincilik, ardından dördüncülük geldi. Ama en acısı 1984-85 sezonuydu; şampiyonluk Fenerbahçe’ye averajla kaybedilmişti.

Saha sonuçları istenildiği gibi değildi; aynı zamanda mali tablo da pek parlak gözükmüyordu. Genç oyunculardan kurulu kadronun başında Branko Stankovic vardı. Yeni sezonda yola onunla devam edilecekti. Fakat ezeli rakipler Fenerbahçe ve Galatasaray bomba transferlerle beraber Almanya’ya kampa giderken, Beşiktaş’ın rotası Doğu’ya dönmüş. Siyah-Beyazlılar, maddi yetersizliklerden dolayı sezon başı kampını Van’da yapmış.

Beşiktaş Temmuz ayının ortasında Ankara üzerinden Van’a hareket eder. Takımı İstanbul’dan başkan Süleyman Seba uğurlar. Yola çıkış sessizdir ama varış daha farklıdır. Daha Ankara’da, Van’ın belediye başkanı Mustafa Çohaz kafileyi karşılar ve ekibe Van’a kadar refakat eder. Tam Vizontele'lik bir sahne canlanıyor gözümün önünde...

Van halkı da kafileyi coşkuyla karşılar. Şehrin bütün sokakları pankartlarla süslenir. İlgiye en çok şaşıran ise teknik direktör Stankovic'tir. Tecrübeli teknik adam “Vanlıların gösterdiği ilgiyi hayatım boyunca unutmayacağım” derken, Van şehrini de Beşiktaş’ın kalesi olarak ilan eder.

Fakat her şey bu kadar hoş devam etmeyecekti. Sonuç olarak Beşiktaş Van’a tatile değil, yükleme yapmaya gitmişti. Stankovic’in zorlu idmanları Van’ın iklimi ile birleşince futbolcular oldukça zor anlar yaşar. 1700 metre yükseklikte olan Van, Boğaz kıyısından gelen genç sporcuları oldukça zorlamaya başlar. Hava sıcaklığı da 35 dereceye yaklaşınca; henüz ilk antrenmanda kaleci Zafer Öğer ve genç oyunculardan Tekin Aslıhan baygınlık geçirir. İlk günden yaşanan korkutucu durum, Stankovic’in planlarını da değiştirir. Sabah idmanları saat 07.00’ye alınırken, idman sayısı da ikiden üçe çıkartılır.

Sorunlar bununla da bitmez. Van’da saha bulunamaması teknik heyeti kızdırır ve Stankovic’in “Saha bulunmazsa geri dönerim” restini çekmesine neden olur. Başkan Seba da, İstanbul’dan teknik heyete destek verir. Bu ultimatomlar Van şehrini ikiye böler. Bir kesim Beşiktaş’ın tavrından rahatsız olurken, başkan Çohaz, Beşiktaş’ın taleplerine cevap vermek için uğraşır. Bu uğraşlar sorunların çözülmesini de sağlar ve kamp bir şekilde noktalanır.

Benim kampla ilgili bilgilerim bu kadar. Keşke Milliyet Arşiv açık olsa da biraz daha araştırsaydım. Fakat esas olarak dönemin tanıklarından o günleri dinlemeyi çok  isterdim. Büyük bir takım, Doğu'da şampiyonluğa hazırlanıyor. Yeterince ilginç ve renkli değil mi?

Tabi bölgede henüz güvenlik sorunun olmadığı yıllar. Bizim gibi 90'ları yaşayanlar için imkansız gibi gözüken bir olay. Oysa yine Yılmaz Erdoğan filmlerinde gördüğümüz gibi, bir zamanlar Doğu ve Güneydoğu; aslında ülkenin diğerinden çok farklı olsa da, çok uzak olsa da gidip görülebilen bir yermiş. Şehre televizyon, solcu kütüphaneci, Ankara'dan yakışıklı bir şehirli genç veya bir futbol takımı gelebiliyor.

Kampın detaylarına hakim değiliz ama sonucunu biliyoruz. 1985 yazında Van'da kamp yapan Beşiktaş, sezonun ilk beş maçında gol yemiyor (üçü 0-0), Mart ayına kadar yenilmiyor ve Mayıs ayında namağlup Galatasaray'ın önünde averajla şampiyon oluyor.

Kısacası Van, Beşiktaş'a uğurlu gelmiş.

Öte yandan 1984 seçimlerinde Refah Partisi'nden seçilen başkan Çohaz, daha sonra ANAP'a geçer ama 1989 seçimlerini yine Refah Partisi adayı kazanır. Çohaz ve ANAP'a Beşiktaş pek yaramamış.

Çarşamba, Temmuz 13

Yeni Sergen Yeni Alman

Geçen sezonun özellikle ikinci yarısında Süper Lig'e iyice adım atan ve tüm ülkeye heyecan katan iki futbolcu var. Biri Fenerbahçe'den Arda Güler, diğeri Beşiktaş'tan Emirhan İlkhan... İkisi de yetenekli, genç ve yaşlarına göre çok olgun futbol oynuyorlar. İnsanlar onları sevdi. En basit futbol izleyicisi bile onlardaki yeteneği görebilir zaten. Fakat yeteneklerini tam olarak analiz edebilmek ve biraz da geçmişi hatırlamak herkese nasip olmaz.

Mütevazı olmayacağız; bu noktada sazı elimize alabiliriz...

Ezber yorumlar ülkemizin geleneğidir. Bir oyuncu Galatasaray formasıyla çıkarsa "yeni Hagi", Fenerbahçe formasıyla çıkarsa "yeni Alex", Beşiktaş formasıyla çıkarsa "yeni Sergen" olarak gösterilir. Eğer hücuma yönelik bir oyuncuysa, ne oynadığı önemli değildir artık. Onlar; budur! 

Oysa adı geçen üç efsane de birbirinden farklı oyunculardı. Daha da önemlisi çıkan oyuncular da yetenekli olmalarına rağmen onlardan farklı olabilir; ki öyle de oluyor zaten...

Arda'dan başlayalım. Arda, Fenerbahçe'den yetiştiği için taraftarlar ona hemen "yeni Alex" dedi. Onların, çıkan her oyuncudan bir Alex coşkusu beklemesi gayet normal. Alex'in yaşattıklarını yaşatması için, bire bir ona benzemesine gerek yok zaten. Taraftar için bakış açısı romantizm sosludur. Onu kaybederse, tutkunun anlamı kaybolur. Fakat bu romantizme basın da çok rahat eşlik etti. Belki kolayına gelmiştir. Fakat Arda gerçekten Alex mi?

Bence değil. Her ne kadar Alex'in futbola adım attığı yılları bilmesek de izlediğimiz dönemden kafamızda bir model oluşmuş durumda. Alex, klasik 10 numaradan daha çok ceza sahasına giren, daha çok gol atan, neredeyse ikinci forvete dönüşebilen (hatta gol kralı olan), çok hareketli olmayan ama aslında çok hızlı hareket eden ve çok hızlı düşünen bir oyuncuydu. Bir de Brezilyalı olmasının etkisiyle çok çok yetenekliydi. Saf yeteneği üst düzeydeydi.

Arda ileride böyle bir oyuncuya dönüşebilir mi? Hiç belli olmaz. Önü açık, yolu uzun. Savunmanın önündeki bir oyun kurucu orta sahaya da dönüşebilir; Alex gibi gol kralı da olabilir, iki bölgenin arasında hükümdarlık da kurabilir. Kimse bilemez geleceği. Fakat karşımıza çıkan hali Alex'ten çok Sergen Yalçın'ın ilk çıkışına benziyor.

Sergen Yalçın'ın en iyi dönemleri olarak bazı yıllar gösterilir. Bayern Münih'in onu istediği meşhur seneler veya Mircea Lucescu sonrasında yeniden doğuşu. Oysa Sergen Yalçın'ın efsanevi bir 1992-1996 arası dönemi vardır. Altyapından yeni çıktığı, en fit, en dinamik ve en müthiş olduğu yıllar... Televizyonda maç yayınlarının biraz daha az olduğu, yavaş yavaş şifreye geçildiği günlerdi. O nedenle çoğu insan o zamanın maçlarına pek hakim değil. İnternette de kolay kolay bulunmuyor. İşte o günlerdeki Sergen Yalçın, muhteşem bir oyuncuydu. Üstelik 20 yaşındaydı.

Toptan kaçmayan, sorumluluk alan, öz güvenli, ceza sahasına fazla girmeden orta saha ile yay arasındaki yeri domine eden, topu ayağından ne zaman çıkaracağını çok iyi bilen, müthiş yeteneğine rağmen çok fazla çalıma girmeyen, çalıma girdiğinde de varyeteyi fazla denemeden rakipten sıyrılmayı düşünen, yeri geldiğinde de rakiplerin belini kıran bir oyuncuydu. Ceza sahasına pek uğramaz, gollerini de zaten alıştığımız gibi ceza sahası dışından atardı.

İşte Arda Güler de şu an böyle bir oyuncu. En son oynadığı Hull City maçı neydi öyle? Alex'ten daha çok Sergen Yalçın gibiydi işte. Zaten sezon içindeki günleri de Sergen'in ilk günlerine çok benzeyen ayak izlerine sahipti.

Fakat Türkiye "yeni Sergen" sıfatını, Beşiktaşlı olması sebebiyle Emirhan'a verdi. Oysa Emirhan da hiç Sergen gibi değil. Ceza sahasından daha uzak, hatta kendi savunmasına kadar gelen, top ayağındayken çok iyi dripling yapan, henüz "ufak" olmasına rağmen sahada güçlü durabilen, çok iyi şut çeken bir oyuncu.

Kendi ifadesi zaten şu şekilde: "Aslında futbola forvet olarak başladım ben. Her mevkide oynayabileceğimi düşünüyorum. Ama aslen kendimi 8 numarada, arkamda bir 6 numara önümde de bir ofansif orta saha varken rahat hissediyorum."

Böyle bir Sergen olabilir mi? Aslında bu tanım fena halde 90'ların Alman orta sahalarına benziyor. Andreas Möller, Thomas Haessler, yaşlanmaya başlayan ama henüz liberoya geçmeyen Lothar Matthaus gibi... Emirhan da tıpkı Arda'ya dediğimiz gibi, "böyle" kalmayacaktır. En basitinden fiziği gelişebilir. Pozisyonu da değişebilir. O zaman da ilginç bir şekilde yine bir Alman'ı, Michael Ballack'ı andırabilir.

Bunların hepsi farazi cümleler. Zaten oyuncuları başkalarıyla kıyaslamak da doğru değil. Fakat bunu yapmadan duramayız. Bu da bizim keyfimiz. Fakat daha büyük bir keyif varsa, o da bu iki oyuncuyu sahada izlemektir. Kime benzedikleri ve benzeyecekleri ikinci planda. Yine de tarihe not düşüp, 10 sene sonra geriye dönüp bu yazıya bakmakta fayda var.

Aslında sezon başlasa da bu tip yazılar yazmak yerine, çocukların gelişimlerini görsek...


Cumartesi, Aralık 11

Liderler

Başlık ve fotoğraf biraz sarı-kırmızı kokabilir ama yazımızda Galatasaray'dan bahsetmeyeceğiz, sadece biraz hafıza tazeleyeceğiz. Galatasaray'ın Avrupa Ligi'nde yakaladığı liderliğin benzerini başaran Türk takımlarını anacağız.

Şampiyonlar Ligi karnemiz liderlik konusunda biraz verimsiz. 2017-18'deki Beşiktaş'ın namağlup liderliği, nadide bir parça olarak duvarda asılı. Fakat Avrupa Ligi öyle değil. Süper Lig takımları (altı takım) tam 10 kez gruplarını lider olarak bitirdiler.

Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor'un bunu başarması şaşırtıcı değil. Fakat listede Osmanlıspor ve Başakşehir de var.

En çok puanı toplayarak lider olan takım Fenerbahçe. Bunu da ilk liderliğinde başardı. 2009-10 sezonunda sarı-laciverli takım, altı maçta 15 puan topladı. Aynı sezonun sonunda Süper Lig şampiyonluğunu bir kez daha son maçta kaçıracak Christoph Daum, aslında fena olmayan bir Avrupa sezonu geçirmişti.

Gerçi gruptaki takımlar birçok kişi için kolay gözüküyordu. Fakat ilk maçta Twente'ye Kadıköy'de yenilince kazan kaynamaya başladı. Sonrasında ise beş galibiyet geldi. Bu sezonun yıldızı FC Sheriff ve S.Bükreş ikişer kez alt edildi. Twente'den de rövanş alındı. Tıpkı bu sezonki Galatasaray gibi, altı maçın dördünde gol yemedi Fenerbahçe. Ayrıca o dört maçın tamamını da 1-0'lık skorla kazandı.

Türkiye açısından güzel bir dönemdi, zira aynı sezonda Galatasaray da kendi grubunu lider bitirmişti. Frank Rijkaard önderliğindeki sarı-kırmızılılar, Panathinaikos, Dinamo Bükreş ve S.Graz'dan oluşan grubu 13 puan toplayarak geçti. Galatasaray, son maçta S.Graz'ı yenseydi Fenerbahçe'nin 15 puanlık rekorunu, 16'ya çıkartarak elinde bulunduracaktı. 

O dönemde blogu takip edenler, gruptaki bazı maçları yerinden izlediğimizi hatırlayacaktır. Son 32'de Galatasaray, Arda Turan'ın santrfor çıktığı maçta Simao, rahmetli Reyes, Servet'in sakatladığı Agüero ve Forlan gibi oyunculara sahip A.Madrid'e yenilerek elendi.

Fenerbahçe ise Emre Belözoğlu'nun muhteşem oynadığı maçta Lille ile 1-1 berabere kalarak aynı turda, aynı günde kupaya veda etti. Hazard, Aubameyang, Gervinho gibi oyunculara sahip Lille'e son anlarda turu getiren golü stoper Adil Rami atmış, o da daha sonra Fenerbahçe'ye gelmişti ama konumuz bu değil.

Liderlerimizden devam edelim. İki sezon sonra zirve Beşiktaş'ın oldu. Stoke, Dinamo Kiev ve Maccabi Tel Avivli grubu en çok Quaresma'nın muhteşem golü ile hatırlıyorum. Liderliği getiren maç ise Dolmabahçe'de oynandı. Beşiktaş 1-0 geriye düştüğü Stoke maçında zor anlar yaşadı. Fakat ikinci yarıda Matt Upson kırmızı kart görünce ve ardından penaltı ile skor 1-1'e gelince, Carvalhal'ın öğrencileri için yol açıldı. Devamında Braga'yı eleyen Beşiktaş, son 16'da  iki maçta altı gol yiyerek (kalede Cenk Gönen) Atletico'ya elendi.

Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe'yi yarı finale taşıdığı efsane sezonda grubu lider bitirmesi şaşırtıcı değildi. Fakat grup da zordu. Kadıköy'de 2-2'lik Marsilya beraberliğ ile başlayan serüven Alex, Valbuena ve Aykut Kocaman'ı bir araya getirmişti. Bir sonraki maçta rakip Mönchengladbach'tı. Alex artık Fenerbahçe'de değildi, ben de Uğur Ozan Sulak ile Galatasaray ile Fenerbahçe arasında oynanan basketbol maçını izlemek için İzmir'e gitmiştim. O akşam Almanya'da 4-2 kazanan sarı-lacivertliler, grubu 13 puanla lider bitmiş ve Mayıs ayına kadar turnuvanın içinde kalmıştı.

Bir sonraki sezon Mustafa Reşit Akçay, Trabzonspor'u grup lideri yapmıştı ama bir sonraki eleme maçında takımın başında Hami Mandıralı vardı.  Bordo-mavili takım Lazio, Apollon ve Legia Varşovalı grupta 14 puan topladı. Fenerbahçe'nin 15 puanından sonraki en yüksek rakam. Üstelik hiç bir rakibine de yenilmedi. Hatta ilginçtir, yine grubun liderlik maçında temsilcimiz Roma'da Lazio ile karşılaştı ve maç 0-0 bitince liderliği eline geçirdi. 

Fakat ligdeki istikrarsız sonuçlar Akçay'ın biletinin kesilmesine neden oldu. Galatasaray, o günlerde Şampiyonlar Ligi gruplarında Juventus'a "Arriverdeci" demişti. O sürecin devamında Trabzonspor'un rakibi, yukarıdan elenen Juventus oldu. İki maç da 2-0 sona erdi ve Trabzonspor'un macerası sona erdi.

2014-15'e geliyoruz. Yine yenilgisiz bir liderimiz var. Bu sefer Beşiktaş... Slaven Bilic'i Premier Lig'e taşıyan sezona siyah-beyazlılar, başa baş oynadıkları Arsenal maçlarıyla başladı. Fakat ön eleme maçlarında Şampiyonlar Ligi bileti gelmedi. Sonra Feyenoord'u eleyerek kendini Avrupa Ligi gruplarına attı. Orada Asteras, Tottenham ve Partizan'ı eledi. Liderlik maçında Tottenham'ı konuk ettiklerinde, ben bir pizzacıda çalışıyordum. Pochettino'nun takımı, Cenk Tosun'un golüne engel olamayarak evine ikinci olarak döndü. 

Çok sevdiğim dayımın vefat ettiği Şubat ayında Liverpool'u eleyen Beşiktaş, Mart ayında Bolingoli Mbombo'nun yıldızlaştığı maçta C.Brugge'a elendi.

2016-17 sezonunda Fenerbahçe, üçüncü kez gruptan lider çıktı. Vitor Pereira ile sezona giren sarı-lacivertliler, Şampiyonlar Ligi'nde Monaco'ya elenmenin faturasını Portekizli teknik direktörü çıkardı ve yola Dirk Advocaat ile devam etti. Monaco, o sezon Şampiyonlar Ligi yarı finaline yürürken, Fenerbahçe de Zorya, Manchester United, Feyenoord'lu grubu 13 puanla noktaladı. Bir sonraki turda Krasnodar'a, bu sezon Lokomotif formasıyla Galatasaray'a rakip olan Smolov'un golüyle elendi.

O sezonun tek lideri Fenerbahçe değildi. Mustafa Reşit Akçay bir kez daha sahneye çıktı ve Avrupa Ligi gruplarında iki kez liderlik yaşayan tek Türk hoca oldu. Akçay, Osmanlıspor'u Villarreal, Zurich ve S.Bükreşli gruptan 10 puanla lider çıkardı. Badou Ndiaye, Aminu Umar, Raul Rusescu, Pierre Webo, Tiago Pintolu takım, grup sonrası ilk turda Olympiakos'a elendi.

Son olarak Başakşehir... Okan Buruk, takımdaki ilk sezonunda Avrupa Ligi'ne kötü başlamıştı. Roma'ya 4-0 yenilen ve Mönchengladbach ile 1-1 berabere kalan Başakşehir için pek umutlu bir gelecek gözükmüyordu. Fakat geri kalan dört maçta (grubun diğer takımı Wolfsberger) üç galibiyet alınca ufak çaplı bir mucizeye imza attı. Almanya'daki son maçta Marco Rose'nin takımını İrfan Can ve son dakikada Crivelli'nin golleriyle yenerek liderlik koltuğuna oturdu. Bir sonraki turda da Sporting'i elemeyi başardı.  Ardından da Kopenhag'i İstanbul'da 1-0 yendi. Fakat devamında araya pandemi girdi. Başakşehir, beş ay sonraki rövanşı 3-0 kaybedince yola devam edemedi.

12 yıl, 10 farklı takım. Unutulmaz maçlar, unutulmaz goller, acı-tatlı hatıralar. Liderlik bahane. Ortak bir nokta bulup geçmişe bakmak ve zaman geçirmek güzel oldu sadece...

Cuma, Aralık 3

3 Aralık 1910



"Tehlikeli melek. Altın yürekli ve çıkarsız haydut. “Yenilmez Armada”nın azıcık boydan kısa kaptanı. Lise yıllarında birçok kez seyretme olanağı bulmuştum Baba Hakkı’yı. Fenerli olduğum için çok ürkerdim ondan. Gittiğim Hakkı’lı maçların hepsini kaybettik.
Taş gibi bir adam kalmış belleğimde. Kendisi de anlatır anılarında, futbolun yanı sıra barfiks, güreş, boks da yapmış. Ama asıl heybeti hızından, inanılmazı gerçekleştirebilmesinden geliyordu.
Granit amatör. Elini beline koydu mu karşısındakilerin işi bitik."

Cemal Süreya

Perşembe, Ekim 28

Milli Takımın Adı Yok

"Sayın Sergen Yalçın, istifa etmeyi düşünüyor musunuz?"

Bu soruyu son 10 günde hiç duydunuz mu? Duymadınız, çünkü sorulmadı. Zaten sorulmaması da gerekiyor. Peki o zaman neden Şenol Güneş'e soruldu?

Yazının Sergen Yalçın veya Beşiktaş ile çok alakası yok. Fakat Sporting maçı sonrasında olanlar (daha doğrusu olmayanlar) bir benzetme oluşturmak için faydalıydı. O nedenle referans noktamızı Beşiktaş üzerinden alıyoruz. Ve esas eleştireceğimiz mecra ve yazının konusu da spor basınımız olacak...

Yazının merkezinde Beşiktaş olmadığını inandırabilmek için de yazıyı Sporting maçının hemen ardından yazmadım. Beşiktaş'ın galibiyeti için bekledim. Hemen bir derbi galibiyeti yaşanınca, beklenen zaman geldi. O zaman esas konumuza geçelim.

Türkiye futbol ortamında en sık söylenen yalanlardan biridir; "Milli takım herkesin takımıdır" sözü. Buna benzer cümleler de çoktur. Hiç birine inanmayın. "Milli takım hepimizin gözbebeğidir, canımızdır, ciğerimizdir." Yalan! Külliyen yalan!

Milli takım kesinlikle kulüplerden daha az seviliyor. Milli takımın taraftarı yoktur. Buna TFF'yi de dahil edebiliriz. İnsanların kendi günahlarını attığı ve sorumluluklarından azade olmasını sağladığı kurumlardır bunlar. Zira geri dönüşü olmaz. Çünkü güçsüzdürler. Kimse onlardan yana değildir. Haliyle milli takım teknik direktörleri ve futbolcuları da birer boks çuvalıdır. Herkes canı sıkıldığında yumruk atsın diye ortalarda dolanırlar. Herkes yumruğu sallar, için boşaltır. Karşıdan bir yumruk da gelmez. Yumruğu atan rahatlar, devran dönmeye devam eder...

İsviçre maçınından sonra Şenol Güneş'e sorulan soruyu hatırlarsınız. İstifa sorusu. Çok da normal gelmişti herkese. Sorulması gerekiyordu hatta. Ortada bir başarısızlık vardı. Üç maç kazanamamış bir teknik direktöre başka ne sorulacaktı? Hatta o sorunun normalleşmesi ve devamındaki itibar kaybı için de hocanın bazı cümleleri de cımbızla ayıklandı. Mesela İtalya'nın maç öncesi ısınmadaki deparları...

Şenol Güneş ile Beşiktaş arasındaki benzerliğe gelelim şimdi. Milli takım organizasyonları ile kulüp takımlarının organizasyonları tabi ki bir değildir. Öncelikle biri çok daha az maç oynar. Ayrıca milli takımlar beraber daha az idman yapar. Yine de bir paralellik kuralım.

Kulüp takımlarının lig müsabakası, milli takımların turnuva eleme grupları ile benzer olabilir. Orada derece yapanlar da bir üst seviyede mücadele ederler. Yani Şampiyonlar Ligi ve yaz şampiyonaları.

Beşiktaş geçen sezonu şampiyon olarak bitirdi ve bu sezon Şampiyonlar Ligi'nde mücadele etme hakkı kazandı.

A Milli Takım da, Avrupa Şampiyonası elemelerini ilk ikide bitirerek turnuvaya gitme hakkı kazandı. Hatta Euro 2020'de kötü sonuçlar aldığı dönemde bile 'ligde' (Dünya Kupası eleme grubunda) üç maçta yedi  puan toplayarak ligdeydi. Beşiktaş şu an ligde lider olsaydı, daha büyük bir benzerlik kurulacaktı.

Yine de hem güncel Beşiktaş hem de Haziran ayındaki A Milli Takım için aynı durumdan bahsedebiliriz. İyi giden bir lig performansı ve üç maçta sıfır çekilen üst düzey turnuva. 

Teknik direktörlerin de benzer bir noktası oldu. 

Şenol Güneş'in analiz yapmadığını iddia eden yorumlar, haberler, İtalya maçı deparları ve daha fazlasını sık sık dinledik. Beklenen soru da İsviçre maçının ardından geldi zaten. Analiz yapmamış bir teknik heyetin varlığına inanan spor basını, ter soğumadan soruyu sordu.

Sergen Yalçın da Beşiktaş işe iyi bir lig performansının ardından Şampiyonlar Ligi'nde üçte sıfır çekti. Daha da kötüsü 4-1 sona eren Sporting maçının ardından "Şans golleri yedik. Rakibimizi analiz ettik ama hiç böyle goller attıklarını görmedik" dedi. Oysa Sporting, geçen sezondan beri bu tip organizasyonları çok fazla yapıyordu. Coates de golcü bir stoperdi...

Fakat Yalçın'a aynı istifa sorusu gelmedi. Mesela aynı açıklamayı Şenol Güneş yapsaydı ne olurdu? Cevap verebilmek için Güneş'in hangi takımda olduğunu bilmemiz gerek. Eğer milli takımdaysa yer yerinden oynardı. Kulüp takımında ise bir şey olamazdı.

Sergen Yalçın da benzer bir açıklamayı milli takımda yapsaydı, bu kadar rahat olamazdı. Yaylım ateşi anında başlardı. Bunun nedeni de A Milli Takım'ın taraftarsız olması. "Aman başımızı ağrıtacak tweet'ler gelmesin" korkusunun olmaması...

Büyük kulüplerde çalışan teknik direktörlere kılıçla girmek için, önce taraftardan icazet almak gerekiyor. Eğer taraftar hocayı tartışmaya başladıysa, basın da istenen soruları sorar. Mesela yakın dönemde Vitor Pereira'ya bu sorunun gelme ihtimali, diğer meslektaşlarından daha yüksek. Çünkü Kadıköy'de tartışılan bir isim.

Peki Sergen Yalçın altıda sıfır çekerse ne olur? Buna da Beşiktaş taraftarı karar verir. Eğer Beşiktaşlılar yavaş yavaş homurdanmaya başlarsa basın fırsatı değerlendirir. Fakat tam tersi, hocaya destek tezahüratları, mesajları gelirse, hiç kimse altıda sıfır çeken bir teknik direktöre "İstifa" sorusu sormaz.

Nereden biliyoruz? Benzerleri var çünkü. Güneş'e istifa sorusu soran Galatasaray muhabirleri, 2019-20'de Şampiyonlar Ligi'nde galibiyet alamayan Fatih Terim'e benzer bir sormadı. Sormak bir yana, kamuoyunda neden sorulmadığına dair bir tartışma da olmadı. Zira bu gayet olağandı. Terim, Galatasaray'da seviliyordu. Galatasaray taraftarı onun arkasındaydı. Bu soru sorulamazdı. Sorulmasına gerek yoktu zaten. Fakat Güneş o kadar şanslı ve rahat değildi. Güneş ve A Milli Takım personelleri için aynı durum hiçbir zaman söz konusu olamaz.

Bu da aslında, medyada yapılan işlerin ne maksatla yapıldığının göstergesidir. Basit bir sorudan ütm döngüyü anlayabiliyoruz. Doğru soruyu sormak veya doğru işi yapmak önemli değildir. Önemli olan çoğunluğun istediği soruyu sormak, çoğunluğun istediği işi yapmak ve çoğunluğun istediği cümleleri kurmaktır. Ve A Milli Takım'ın arkasında herhangi bir çoğunluk da yoktur...

Cuma, Ekim 1

Tek Maçtan Yatan Kuponlar #8

Uzun süredir ihmal ettiğimiz serimizi yeniden hatırlayalım.

Hafta içi oynanan Şampiyonlar Ligi maçlarında güzel karşılaşmalar vardı. Bahisçi arkadaşlarımızın kazandığını düşünüyorum. Biz ise kazanamadık!

Oysa özellikle Salı günü  çok güzel bir kuponum vardı. Güne Ajax - Beşiktaş maçıyla başladık. Nedense bu maçta farklı Ajax galibiyeti bekleyenlerin sayısı çok fazlaydı. O nedenle 2.5 gol üstü ve MS 1 gibi seçeneklere abananlar oldu. Fakat bu seçeneklerin oranları da çok düşüktü. Farklı bir yol denemek gerekiyordu. Benim tercihim, "İlk yarıda daha çok gol olur" seçeneğiydi.

Bu tip maçlarda; yani bir takım diğerine göre daha favoriyse ve farklı kazanması bekleniyorsa iki ayrı durum gerçekleşir. Birincisi o kadar farklı bir skor çıkmaz, ikincisi farklı skor çıksa bile ilk yarıda fiş çekilir. Ben de Ajax'ın ilk yarıda daha çok gol bulup, sonrasında tempoyu düşüreceğini düşündüm. Hatta Beşiktaş da bu periyotta şok bir gol bulabilirdi ki Batshuayi direğe takıldı. Sonuç olarak 2.80'den şık bir oran geldi.

Aynı saatte başlayan diğer maçta Serie A şampiyonu Inter'in zorlu Ukrayna deplasmanında takılacağını düşündüm. Zaten Avrupa'nın devleri için Ukrayna her zaman zor bir coğrafya olmuştur. Bu sefer Shakhtar'ın ilk maçta Sheriff'e yenilmesi oranlarda değişimlere neden olmuş. Fakat zaten Sheriff'in ne kadar ters bir takım olduğu Madrid deplasmanında iyice ortaya çıktı. Yani Shakhtar için maç öncesinde kullanılan "Bu sene kötüler, Sheriff'e bile yenildiler" önermesi biraz haksızdı. Sonuç olarak karşılaşma tam bir Ukrayna deplasmanı skoruyla, 0-0 sona erdi.

22.00 seansında Leipzig - C.Brugge maçı KG Var için ideal seçenekti. Zaten kupondaki en düşük oran da bu maça aitti. Aslında ilk maçta PSG ile berabere kalan, geçen sezon grubu üçüncü bitiren, ondan önceki sezon Real Madrid'e kök söktüren C.Brugge hakkında daha cesur davranabilirdik. Fakat yine de Almanya deplasmanıydı. Dikkat ve temkini öne çıkarmak normal. 22. dakikada da hedefimize ulaştık.

Bizi üzen ise Borussia Dortmund - Sporting maçı oldu. Bu karşılaşmaya da KG Var dedik. Tamam Sporting ilk maçında fena dağıldı ve bu seviyelere henüz boyunun yetmediğini gösterdi ama Almanya'da bir gol atabilirdi. Borussia Dortmund bu maça kadar oynadığı tüm lig ve Avrupa mücadelelerinde gol yemişti. Gol yemediği maç bizi buldu. Belki ikiyi üçü bulamaması etkilemiş olabilir. 1-0'ın tehlikesi onların savunmada daha dikkatli durmasını sağladı. Maçın özellikle son kısmını izledim. Kuponun gelmesini engelleyen dramatik bir pozisyona bile giremedi Sporting. Kaleyi bulan şutu sadece 1'de kaldı. Dağ fare doğurdu resmen. Ya da güvendiğimiz dağlara kar yağdı.

Kupon çok güzeldi. 15 oran veriyordu. Tek maçtan değil adeta tek golden gitti. Pedro Gonçalves, son bir aydır formasından uzak.O geri dönene kadar Sporting'e güvenmeyeceğim. Bu da bize ders olsun.





Tek maçtan yatan kuponlar #6

Tek maçtan yatan kuponlar #7

Cumartesi, Ağustos 7

Nerede Bu Final?

 


Fransa'da Süper Kupa geçen hafta oynandı ve Burak Yılmaz'ın (eski bir Antalyaspor ve Beşiktaşlı) asist yaptığı maçta Lille kupayı kazandı. Zenit, U.Craiova, Sporting gibi takımlar da Avrupa'da sezonu kupayla açtı.

Bu hafta Leicester - Manchester United maçı oynandı. Tamam; her ülkede sezon başı oynanmıyor  bu kupa ama Türkiye'de bu iş sezon başına sabitlenmişti.

Geçen sezon Başakşehir - Trabzonspor maçının Ocak ayında oynanması bir istisnaydı. En azından biz öyle düşünmüştük. Zira mantıklı bir gerekçe vardı. Pandemi nedeniyle iki sezon arası çok kısaydı ve Süper Kupa maçına yer bulmak zordu. Peki bu sene?

Hepsi bir kenara, halen daha maçın ne zaman oynanacağını bilmiyoruz. Bir açıklama da yok. Bir anda karar verip, araya sıkıştıracaklar gibi. Büyük ihtimalle devre arasında olacak.

Zaten lig şampiyonu ile kupa şampiyonunu (veya finalistini) karşı karşıya getiren mücadelenin bence her zaman sezon sona erdikten hemen sonra oynanması lazım. Eskiden, Cumhurbaşkanlığı Kupası günlerinde olduğu gibi. Hadi bu değişimi kabullendik ve sezon başlarına alıştık. Bari bu bir geleneğe otursaydı.

Beşiktaş ve Antalyaspor kupa için karşı karşıya gelecek. Geçen sezonun iki başarılı takımı. Zaten normal zamandaki bir Süper Kupa maçında başarıda emeği geçen oyuncuları bazıları yer almayacaktı. Devre arasına kadar kim öle kim kala...

Oyuncuları da geçtim; ya bu turnuvanın, organizasyonun ve hatta bağlantılı olarak Süper Lig'in hiç mi değeri yok. Bu kadar mı "Yaparız bir ara, geçeriz" düşüncesi hakim olur.

Yapmış olmak için iş yapmak... Tam bir Türkiye tarzı...

Salı, Ekim 13

Fatih Öztürk Transferi ve Ersin İnadı

Şu sıralar Beşiktaş'ın en çok konuşulan konularından biri kaleci... Daha doğrusu transfer döneminin sonuna kadar çok fazla konuşuldu. Şu günlerde etkisini biraz yitirdi ama Ersin'in ilk ciddi hatasında tekrar gündeme gelecektir. Hatta, Ersin hatasız oynasa dahi 2.5 ay sonra yeniden başlayacak transfer döneminde bir kez daha kaleci transferi gündem olacaktır.

Oysa Beşiktaş'ın sahadaki durumuna bakıp tüm sorunlarını alt alta dizdiğimizde kaleci maddesi en altlarda kendine yer bulur. Buna rağmen çok konuşulmasının en büyük nedeni sanırım kaleci pozisyonunun çok daha ölçülebilir gözükmesinden kaynaklanıyor. "Takım çok gol yiyor o zaman kaleci kötüdür" veya "takım az gol yiyor, o zaman kaleci iyidir" demek çok daha kolay geliyor ve hemen her çevrede hızlıca kabul görüyor. Diğer pozisyonlardaki oyuncuları değerlendirmek ise çok daha çetrefilli.

Ersin'in kaleciliğini değerlendirmek zor. Kendisini çok fazla maçta izlemedik. İzlediğimiz maçlarda da çok sağlıklı bir yapının içinde değildi. O nedenle onun Beşiktaş'a vereceklerini kestiremiyorum. Fakat kulübün kasasındaki durumu kestirebiliyorum. Kulübün maddi yönden birçok sıkıntısı, kısıtlaması, uyması gereken kuralları varken halen bir kaleci transferi istenmesi makul durmuyor. Ersin veya Utku veya altyapıdan başka biri; bu dönemde bir sezonu götüremez mi? Kaleyi emanet edebileceğiniz kimse yok mu? Eğer yoksa; bu çocuklar niye kulübün bünyesinde? Kontenjan oldurmak için mi? Son dönemde yapılan transferle bakınca; Fabri dışında hangisi sonuç verdi de çözümü yenisinde arıyorsunuz? Boyko'mu Ersin'den iyiydi, Karius mu? Allen McGregor mu tatmin etti mesela?

Transferin kendisi risk barındırırken, bir de "genç kaleci risk abi" diyenler var. Hangisi daha büyük risk ortada. Beşiktaş özelinden devam edersek; yukarıda yazdığımız kaleciler transfer edilirken suratına bakılmayan Günay şu an Süper Lig'in güvenilir kalecilerinden birine dönüştü. Mert Günok ve Volkan Babacan'ın Fenerbahçe'den ayrıldıktan sonra milli takıma kadar yükselmeleri ayrı bir konu başlığı.

Demek ki risk başka yerde. Yine de diyelim ki genç kaleci ile oynamak risk olsun. ama birçok takım da bu riske girdi. Girmek de zorundalar. Üretmek ve gençlere güvenmek bir politika olmaktan çıktı, artık zorunluluk. Bu sayede şu an Uğurcan, Avrupa'nın radarına girmiş durumda. Altay, Fenerbahçe'yi sırtlıyor. Demek ki bu çocuklar oynayınca gelişebiliyor. Üstelik kalecilik diğer oyunculardan daha şanssızdır. Hantal kalmaları çok daha olasıdır. Genç bir forveti maçların son 20 dakikalarında, mağlubiyetlerde veya farklı galibiyetlerde oyuna sokabilirsiniz. Sezon boyunca 30 maçın son 30 dakikasında oyuna girse, 10 tam maç süresi kadar oynamış olur. Fakat kalecilerin böyle bir şansı da yok. Alt lig takımlarına karşı oynanan kupa maçlarında oynamazlarsa, sezonu sıfır (0) dakika ile kapatmaları muhtemel.

Beşiktaş'ta Ersin, en azından 2.5 ay daha oynamaya devam edecek. Gündem ve tartışma yaratmasına rağmen bir plana sadık kalındı. Fakat Galatasaray'daki durum daha kötü. 

Sarı-Kırmızılı takımda bir Fernando Muslera gerçeği var. 2011'den beri takımda. Artık 34 yaşına geldi. Er ya da geç futbola veya öncesinde Galatasaray'a veda edecek. Galatasaray da yavaş yavaş onun yokluğunu dolduracak veya onun oynamadığı maçlarda eldivenleri vereceği bir oyuncu bakıyordu. 2019 yazında Bursaspor'dan Okan Kocuk transfer edildi. Okan 21 yaşında Bandırmaspor'da, 22 yaşında İstanbulspor'da, 23 yaşında Bursaspor'da birinci kaleci oldu. Üç sezon boyunca iyi sayıda maça çıktı. İyi de performans gösterdi. Milli takıma da yükseldi. Bu sayede Galatasaray'a transfer oldu. Tabi ki Galatasaray'da birinci kaleci olması beklenemezdi. Muslera'nın arkasında sırasını bekleyecekti. Sırası, tahmininden erken geldi. Uruguaylı, salgın sonrası dönemde oynanan ilk deplasmanda sakatlanınca sezonu bitirmek Okan'a kaldı. 8 maçta oynadı. Oynadığı maçların hepsinde gol yedi. Fakat bana kalırsa çok da kötü bir görüntü çizmedi. En azından Galatasaray'da daha önce yedek kalecilik yapmış Cenk Gönen ve Eray'dan daha güvenilir duruyordu. "Bu çocuk Muslera'dan formayı alır" diyemedik ama Muslera gelen kadar idare edeceğini düşündük.

Fakat bir anda Fatih Öztürk transfer edildi. Esasında Fatih benim beğendiğim kalecilerden biri. 1461 Trabzon'da iyiydi, o sayede yükseldiği Trabzonspor'da kendini gösteremedi ama Anadolu macerasında fena işler yapmadı. Oralar için iyi bir kaleciydi zaten. Tekrar şampiyonluk hedefleyen bir takıma döneceğini tahmin etmezdim. Döndü; hem de 34 yaşında, üstelik birinci kaleci olarak. Peki gerçekten gerek var mıydı?

'Maaşı düşük tecrübeli kaleci', günü kurtarma hareketidir. Üstelik Fatih günü kurtaracak bir kaleci mi ondan da emin değiliz. Mesela Fenerbahçe'de oynamış ve Beşiktaş'tan ayrılmış 39 yaşındaki Rüştü gibi bir kaleci boşta olsa böyle bir dönemde onu transfer edebilirsiniz. Ona "Muslera gelene kadar kalede dur, sonra git" dersiniz, o da geçiş dönemini en iyi şekilde idare eder. Yani kariyerli, tecrübeli, büyük takım havasını almış, artık eski formunda olmasa da durumu toparlayacak mental güce sahip birine böyle bir görevi verebilirsiniz. Fakat Fatih için, Okan'ı kesmeye değer miydi? Eğer Okan şimdi oynamayacaksa, ne zaman oynayacak? Okan şimdi oynamayacaksa, onu neden transfer ettiniz? 

Kaleci pozisyonunda olmasa da benzer bir transfer hamlesini Galatasaray yakın dönemde yine yapmıştı. 2016-17 sezonunun ilk yarısında Serdar Aziz sakatlanmıştı. Birkaç ay forma giyemeyecekti. Sakatlanmasının ardından, iki hafta sonra, transfer dönemi açıldı. Galatasaray da hemen Gençlerbirliği'nden Ahmet Çalık'ı transfer etti. Serdar iyileşene kadar forma giyecek, sonrasında da iyi performans gösterirse ilk 11'e alternatif olacaktı. Bu transfer için 2.5 milyon Euro bonservis bedeli ödendi. Rahmetli İlhan Cavcav'ın İstanbul'a son hediyesiydi. Ahmet de yıllık 900 bin Euro alacaktı. Ahmet 4 sezonda ligde 36 maça çıktı. Serdar dönünce Serdar oynadı. Sonra Serdar yine sakatlandı, en sonunda Fenerbahçe'ye transfer oldu ama yine bu dönemlerde Ahmet ilk 11'e giremedi. Gerçi ben Ahmet'in zaman zaman haksız eleştirildiğini ve bu eleştirilerin devamında özgüven kaybı yaşadığını düşünüyorum. Fakat zaten konu Ahmet'in performansı değil.

Sonuç olarak transferle özüm üretmeye çalışınca ne oyuncuya ne kulübe bir hayır sağlandı. Galatasaray, bir stoperi sakatlandığında çözümü kendi içinden üretmeyi düşünemedi. Eğer üst düzey bir kulüp sakatlanan oyuncusunun yerine birkaç maç oynayabilecek bir oyuncu barındıramıyorsa, sakatlık ihtimalleri için alternatifler barındırmıyorsa altyapısını kapatsın! Hatta kendi içinde bir çözüm bulamıyorsa kendi kapısına da mühür vurabilir. Gerçi mesela o altyapıdan son dönemde Ozan Kabak veya Emin Bayram çıktığına göre sorun aşağıda değil demektir.  O oyuncuları veya geniş kadro içinde yer alan gençleri oynatabilecek sabır ve cesaret önemli. Bu da sadece teknik direktörlerin omuzundaki bir yük olmamalı; bir kulüp geleneğine dönüşmeli. Taraftarlar transfer çılgınlığına girişmemeli, teknik direktörler cesaretli olmalı, yönetimler camianın isteklerine karşı dik durmalı.

Zaten çok fazla bir şey istemiyoruz. Sakatlanan oyuncunun yerine hemen transfer yapılmasın yeter Bir sezonda  ortalama 10 transfer yapılıyor; bir tane eksik olsun da bari bir tane oyuncunun önü açılsın.


Cumartesi, Haziran 27

Tek Maçtan Yatan Kuponlar #5


Futbol ligleri başladı, çok maçlı kuponlarımız da geri döndü. Tabi bu sayede dramatik kayıplar da yeniden kendini hatırlattı.

Cuma gününün programı, diğer günlere göre daha sıkışıktı. Artık her gün, hemen hemen her ligde maç var. Fakat Cuma günü biraz daha kısıtlı bir program ile karşılaştık. Yine de eski günleri hatırladıkça fena değildi. Ben de oradan güzel bir dörtlü seçtiğimi düşünmüştüm.

İlk sırada karantina döneminde bizi futbolsuz bırakmayan Beyaz Rusya Ligi vardı. Energetik Minsk, Slavia Mozyr ile karşılaştı. Ev sahibi ekip sezona iyi başlamıştı ama sonrasında biraz sıkıntı yaşadı. Yine de bu maçı zorlansa bile alacağını tahmin ettim. Zorlanmak ne kelime! Yaklaşık 1 saat boyunca 10 kişi oynadıkları maçı 5-0 kazandılar. İnsan böyle maçlarda "Keşke 2.5 gol üstünü de yanına ekleseydim" demeden duramıyor.

Günün ikinci maçına geçeceğiz. Fakat onu yazının sonuna bırakıyoruz. Birbirine yakın saatlerde başlayan iki maç var sırada. Beşiktaş - Konyaspor maçında, Siyah-Beyazlı takıma verilen oran beklediğimden yüksekti. Normalde bu tip maçlarda, İstanbul takımlarına 1.40'ı bulan bayram eder. Beşiktaş'a verilen oran 1.58'di. Hatta riske girip handikap denemeyi bile aklımdan geçirdim ama Konyaspor savunmasının buna o kadar kolay izin vermeyeceğine inanmıştım. Eğer maçın başında Konyaspor 10 kişi kalmasaydı bir kazaya dahi kurban gidebilirdik (sanki gitmemişiz gibi) ama bu maç bizi yanıltmadı ve Beşiktaş tahminimizden kolay bir şekilde maçı kazandı.

Belenenses - Sporting maçı için bilyoner.com'daki yazımda konuk takım galibiyetini önermiştim. Fakat kendim oynarken biraz daha risk almak istedim ve daha yüksek orandan 2.5 gol üstünü tercih ettim. 35 dakikada gerçekleşti.

Fakat kazanamadık! Zira en güvendiğimiz Altınordu - Keçiörengücü maçı bizi mahvetti. Hem de ne mahvetmek! Keçiörengücü maçlarının klasiğidir. İlk yarı 0-0 berabere biter, maç da 2.5 gol altına kilitlenir. Bu sezon oynadıkları 29 maçın 16'sında aynı senaryo gerçekleşmişti. Ben bir kez daha aynısının olacağını düşündüm. Altınordu da bu senaryoya uygun bir rakipti sonuçta. Hatta yine bilyoner.com'da bu maça 2.5 gol altı seçeneğini önerdim. Fakat kuponu yaptığım saatte 2.5 gol altının oranı 1.35'e kadar inmişti. Bu orana oynamaktansa, ilk yarı beraberliği almayı tercih ettim. Böylece sadece ilk yarıyı izleyerek, Beşiktaş - Konyaspor maçı başlayana kadar zamanı da geçirmiş olurdum.

45 dakika beklediğim gibi gerçekleşti. Altınordu biraz daha atak oynasa da maçta tehlikeli pozisyon yok gibiydi. Hakem maçın sonuna bir dakika ekleyince biraz işkillendim. Zira Altınordu son anlarda golü düşünmeye devam ediyordu ve Keçiörengücü de biraz konsantrasyon kaybı yaşamaya başlamış gibiydi. Neyse ki Altınordu o baskıdan sonuç çıkaramadı ve devre boyunca hücuma çıkmaya elverişli olmayan Keçiörengücü topu kaptı. Devamında da kendi yarı sahasında bir faul kazandı. Süre geçirmek için tüm şartlar müsaitti. Faul atışını kaleci Metin kullandı, şişirdiği topu hücum oyuncuları tekrar geriye oynadı. Artık bir dakika da bitmek üzereydi. Son kez topu sola attılar. Nedense Altınordu savunması o topa hareketlenmedi. Keçiörengücü son bir atağa kalktı. Soldan yapılan ortaya Cem Ekinci (kendisi geçen sezon Bodrumspor'daydı) kafayı vurdu ve gol! Santrası bile yapılmayan bir gol...

Çok temiz gelecek bir kupon bir anda çöpe gitti. Yine de beterin beteri vardır! İyi ki 2.5 gol altı oynamamışım. Zira maçın sonu daha dramatikti. 90. dakika sona erdiğinde skor 1-0'dı . 90+3'te Altınordu beraberliği yakaladı. Sonrasında Keçiörengücü bir gol daha atarak maçı kazandı. Normal sürede gol olmayan maç, 2.5 gol üstü bitti. Bizim ise ellerimiz boş kaldı.





Tek maçtan yatan kuponlar #4

Çarşamba, Aralık 25

Kağıttan İsyan


Blogu sık güncellemediğimiz için gündemi de kaçırıyoruz. Fakat fırsat yakalamışken Ahmet Nur Çebi'nin iki gün önceki basın toplantısına değinmek gerek. Zira ben bu işlerden çok sıkıldım.

Önce maça dönelim. Fenerbahçe kesinlikle çok daha iyi oynayarak kazandı. Çok iyi değildi ama rakibine kıyasla çok daha iyiydi. Beşiktaş'ın kötülüğünü, maç sonu basın toplantısında hakeme girmeden oyunu anlatmaya devam eden Abdullah Avcı da söyledi zaten. Diğer yandan Beşiktaş'ın penaltılarının verilmediği de doğru. Özellikle ikinci yarıdaki Serdar Aziz - Vida eşleşmesi ve N'Koudou'nun formasından çekilmesi penaltı olmalıydı. Olmayınca da gündem değişti; her zamanki gibi...

Aslında hepimiz biliyoruz ki bu tartışmaların son iki yılda daha da alevlenmesinin birinci nedeni VAR uygulamasının varlığı. Kenarda VAR olup da bu tip bazı pozisyonlarda VAR'a gidilmeyince isyan daha da büyüyor. Üstelik Türkiye gibi bir ülkede çok daha fazla büyümemesi düşünülemezdi. Zaten insanlar bir bit yeniği aramaya müsaitken, VAR bu tartışmalar için ekstra malzeme vermiş oldu. Futbolun aktörleri de bu malzemeyi sıkça kullanıyor. O yüzden VAR'a karşıydık ama arkadaşlarımız bizi romantik olmakla suçladı. O günlerde "Artık adalet gelecek" diyen o arkadaşlarımızın bir kısmı bugünlerde hakem kararları karşısında damarlarını sıkarak öfkeleniyor, bir kısmı da Süper Lig izlemekten vazgeçti. Kısacası VAR, başa bela oldu.

Ahmet Nur Çebi'nin basın toplantısında altını çizdiği konu buydu. Mecazi anlamda kullandık ama gerçekten cümlelerinin altını çizmiş olabilir. Zira bütün bir camianın isyanını kağıttan okudu. Kağıttan okumak, bir isyanın şiddetini azaltan bir unsur. Basın toplantısı sonrasında Beşiktaşlıların "Çok sakin bir açıklamaydı" demesinin sebebi de o kağıttan okumadır. Böylesine basın toplantılarından sıkılan biri olarak başkanın kağıttan okumasını ve nispeten yumuşak kalmasına karşı çıkmak abes durabilir ama değil. Çünkü insan bir ikili durum sezmeden duramıyor.

Madem bu kadar çok sevdiğiniz ve başkanı olduğunuz takımınızın haksızlığa uğradığını düşünüyorsunuz, duygu ve düşüncelerinizi kağıttan mı okursunuz? Bir kulübün başkanı, seçim döneminde birçok muhabirin karşısına çıkan, kongre üyelerinden oy isteyen tecrübeli bir iş adamı 90 dakika içinde yaşanmış iki üç hakem hatasını ve kafasındaki soru işaretlerini samimi bir şekilde basına ve kamuoyuna yansıtamaz mı? Muhakkak dikkatli olmak istemiştir. Notlar alabilirdi. Fakat tüm açıklamayı kağıttan okumak... Bari metin resmi siteye verilseydi. "Beşiktaş'tan sert açıklama" başlığı altında daha çok ses getirirdi.

Türk futbolunu takip ettiğimiz onca yılın ardından yönetici sınıfına güvenimiz kalmadı. Onların derdi isyan etmek, protesto etmek değil. Dostlar alışverişte görsün misali. "Bizi masaya yumruk vururken görsünler ama gerisine karıştırmasınlar. Millet birbirini yesin biz önümüze bakalım.

Bana yıllardır olan biten hengame böyleymiş gibi geliyor.

Zaten açıklamada söylenenler de bunu doğruluyor gibi. Mesela Çebi "Tenis ve basketbol gibi teknik heyete itiraz hakkı verilmeli" diyor. İnsan sormadan edemiyor. Bunun yeri burası mı? Bunu değiştirecek olan TFF mi? Bir spor yöneticisi, 116 yıllık bir kulübün başkanı VAR protokolünün IFAB tarafından belirlendiğini ve yerel federasyonların bunu değiştiremeyeceğini bilmiyor mu? Hadi o bilmiyor diyelim, yanındaki danışmanları ve profesyoneller de mi bilmiyor? Yoksa bilip de uyarmıyorlar mı? Ya da daha kötüsü; biliyorlar ama dostlar alışverişte gördükten sonra kimin ne bildiği önemli olur mu hiç? Düşünsenize koca IFAB; tüm dünyadaki futbol kurallarını belirleyen kurum, sıradanlaşmış, Edirne'den ve Van'dan dışarı çıkınca kimsenin izlemediği Süper Lig'in bir maçında yaşanan penaltı pozisyonlarının ardından uygulamasını değiştirecek. 

Devam edelim. Çebi, TFF'den VAR kayıtlarının açıklanmasını istedi. Üstelik Çebi'nin açıklamasından bir gün sonra Fenerbahçe de Çebi'ye destek veren bir açıklama yayınlayarak 1.haftadan itibaren tüm VAR kayıtlarının açıklanmasını talep etti. Bu da mümkün değil! İmkansız bir talep. Gerçi TFF "Yeter atık be kardeşim" diyerek bir cinnet haliyle tüm kayıtları da dökebilir. Belli olmaz burası Türkiye. Fakat işin esas noktası; VAR kayıtlarının açıklanması IFAB tarafından tavsiye edilen bir durum değil. Bazı ülkelerde buna rastlıyoruz ama onların sebebi, futbolseverleri oyun kurallarına dair bilinçlendirmek. Yani birkaç öfkeli taraftarın gazı alınsın diye hakemler arasındaki konuşmalar medyaya servis edilmiyor. Eğer TFF böyle bir adım atarsa, ben bütün hakemlerin ortak bir karar alarak bir protesto eylemine girmesini isterdim. Tabi o da olmaz...

Ahmet Nur Çebi geçen sezon başkan değildi. Yönetimde de yer almıyordu. O nedenle geçen sezon olanları ona soramayız. Fakat "Biz hakem adaleti istiyoruz. Beşiktaş lehine de olsa bunu bizim kabul etmemiz mümkün değildir. Bu düzenin böyle devam etmesini istemeyenler safları sıkılaştırsınlar ve yanımızda olsunlar" dedikten sonra aklıma bir soru takıldı. Eğer basın toplantısında olsaydım sorardım. Geçen sezon Galatasaray benzer bir açıklama yaptığında, Kulüpler Birliği karşı bir açıklama sunmuştu. Üstelik aradan bir sene geçmesine rağmen hâlâ kimin hazırladığı belli olmayan bir açıklamaydı. O yüzden Çebi'ye Kulüpler Birliği toplantılarında bu tip konuların tartışılıp tartışılmadığını sorardım. Bu daveti sadece medya üzerinden mi yapıyorlar yoksa içeride münazaralar veya büyük kavgalar dönüyor mu? Orada nasıl bir atmosfer var? Bu talepler orada dile getiriliyor mu? Yoksa sadece canı yananın hafta içinde basın önünde talep ettiği, taraftarın gazını almak için söylenen ama aslında çok da önemsenmeyen bir mesele midir bu?

Tabi basın toplantısındaki muhabirlerin soruları bu minvalde değildi. Onlar belki de Çebi'den daha fanatik oldukları için 'inanılmaz' sorular sordular. Ali Koç'un Zorlu ziyaretinin üzerinde durmayı daha çok tercih ettiler. Biraz manşet koparmak, çokça taraftarlara şirin gözükmek adına... 

Yapacak bir şey yok. Bu mizansene alışığız. Fakat iş çığırından çıktı artık. Bu işlerin sonu gelmiyor. Yönetici, muhabiri herkes taraftarların hassasiyetine oynuyor. Değişen hiçbir şey olmuyor. Eğer bir şeyleri değiştirmek istiyorsanız, yapılacak birçok iş var. Ve o işlerin yeri kameralar önünde oturduğunuz masalar değil. Reçeteler de okuduğunuz kağıtlarda yazmıyor. Biraz daha gerçekçi ve çözüm odaklı olmanın zamanı geldi de geçiyor bile...

Cumartesi, Nisan 20

Oy Değil Gol


Eski futbolcular son dönemde bir furyaya kapıldı. Röportaj veriyorlar, röportajlarında takım içinden bilinmeyen anıları komik bir dille anlatıyorlar. Serhat Akın'ın Twitch'i ile başladı, Atakan Kurt'un programıyla hızlanarak devam ediyor. Biz de gülerek dinliyoruz. Takım içinde olan bitenler onları bağlar ama tribünlerde yaşananları, ya da tribünlerin tepkilerini biraz yanlış anlamış olabilirler.

Geçtiğimiz  günlerde de gündeme bir açıklama düştü. Beşiktaş'ın eski futbolcusu Ahmet Dursun verdiği bir röportajda "Beşiktaş'ta estiğim zamanlar 'MHP'ye sempatim var' dedim. Bunu diyince taraftarlar bana karşı cephe aldı. Sürekli yuhalandım. Gol attığım bir maçta da yuhaladılar. Tayfur Havutçu taraftara 'yapmayın' dedi. Ona da, 'Ahmet'i alana Tayfur bedava' diye bağırdılar" ifadelerini kullandı. Ahmet'in açıklaması bayağı dikkat çekti. Beğenenler, gülenler, "Ulan Çarşı!" diyenler oldu. İyi, güzel ama gerçekten olaylar böyle mi gelişti?

Esasında Ahmet Dursun böyle bir açıklama yapıyor. 2001 yılının Ocak ayında Sabah gazetesine bir röportaj veriyor. Tabi Sabah o zamanlar, şimdiki gibi bir siyasi partinin yayın organı değil. Magazine de çok fazla kayıyor. Röportajın havasında da magazin esintileri var. Zaten Ahmet de magazinel bir futbolcuydu. O dönemde de hem gol atıyor hem de tartışılıyordu. Mesela takım içinde Mehmet Özdilek ve Erman Güraçar ile kavgaları manşet olmuştu. Özellikle efsane kaptan Şifo ile kavga etmesi yüzünden tribün onun plakasını almıştı bile. Sonrasında Sabah röportajı geliyor. MHP'li olmasından ziyade daha ilgi çekici cümleler var. O dönemde tabu olan konulara giriyor. "Seksi zamanında yaparım" diyor mesela. Özel hayatı o günlerde zaten gündemdeyken böyle bir açıklama yapma ihtiyacı hissediyor. Hatta röportajda formsuz olduğunu kabul ediyor ama bunun özel hayatıyla ilgili olmadığının altını çiziyor. MHP konusuna ise "Tokatlıyız, doğuştan MHP'liyim. Ama programını bilmem" cevabını veriyor.

Beşiktaş tribünün sadece bu cümle yüzünden, program bilmeyen Ahmet'e tepki göstereceğini sanmıyorum. Üstelik o sezonun (2000-2001) ikinci yarısı boyunca Ahmet Dursun protesto ediliyordu. Bir cümle yüzünden beş ay gidilmezdi. Başka sebepler olmalıydı. O dönem Beşiktaş'ın maçlarına giden arkadaşlarıma da konuyu sordum. Hepsi Ahmet'in yuhalandığını hatırlıyor ama hiçbiri MHP açıklamasını bilmiyor.

Öyleyse arşivlerde biraz daha gezelim. Ahmet Dursun, 1999-2006 arasında altı sezon Siyah-Beyazlı takımın formasını giydi. Son üç sezonunda gol sayıları da ilk 11'de oynadığı maç sayısı çok düşük. İlk üç sezonunda ise gerçekten estiriyor.  Resmi maçlarda sırasıyla toplam 21,  16 ve 14 gol atıyor. İlk sezonunda o dönemin meşhur "Ahmet dursun, Seba gitsin" tezahüratı yapılıyor.

İkinci sezonunda, yani 2000-2001'de Ahmet Dursun ligde 12 gol atıyor. Fena rakam değil. Sezonun ilk yarısında çok daha iyi günler geçiriyor. Devre boyunca 7 gol atıyor. Galatasaray maçında attığı iki golle derbiye damga vuruyor. Bir de unutulmaz Barcelona maçı var. Gerçekten esiyor! Fakat sezonun ikinci yarısında aynı gitmiyor. Zaten Beşiktaş da iyi başladığı sezonda giderek formdan düşüyor. Nevio Scala gönderiliyor, Daum geliyor. Tribünler huzursuzlaşıyor. Tüm oyunculara tepki oluyor. Bazı maçlarda Kapalı, eski futbolcuların isimlerini bağırarak sahadakilere nispet yapıyor. Sevilen, protestolardan muaf tutulan tek bir isim var; o da Pascal Nouma.

Nisan ayında bir Samsunspor maçı oynanıyor. 0-0 sona eriyor. Forvetler saç baş yolduruyor. Mehmet Özdilek penaltı kaçırıyor. En çok tepkiyi Ahmet Dursun çekiyor. Siyasi bir tepki yok. Ahmet o sıralar formsuz. Bilal Meşe bile ertesi günkü köşe yazısında "Biz Ahmet'i eleştirmekten bıktık, o kötü oynamaktan bıkmadı" yazıyor. O maçı çok iyi hatırlıyorum. Çünkü bir gün sonrasında Bağdat Caddesi'nde Ahmet Dursun'u görmüştüm. Orada bile denk gelen Beşiktaşlı taraftarlar kendisine laf atıyordu. Beşiktaş için şampiyonluk hayalinin sonraki sezonlara ertelendiği gündü. Sezon resmen değil ama fiilen bitmişti ve taraftarların odağında gol atamayan Ahmet Dursun vardı.

İki hafa sonra Beşiktaş, İstanbulspor ile karşılaştı. Galibiyete, hatta erken gollere rağmen 90 dakika bütün takıma protesto yapıldı. Maç 30 dakikada 2-0 oldu. 36. dakikada ise Beşiktaş bir penaltı kazandı. Taraftarlar penaltıyı Nouma'nın atmasını istese de topu eline alan Ahmet Dursun'du. Taraftarın isteğine karşı gelerek penaltı noktasına giderken, stadyumdan uğultular yükseliyordu. Golü atsa belki her şey düzelebilirdi ama penaltıyı kaçırdı. Sonrası çılgınlık... "Ahmet dışarı" sesleri İnönü'yü inletiyor.

Sezonun son iç saha maçında (Siirt Jet Pa) ise Ahmet Dursun sadece 45 dakika sahada kalabiliyor. 

Yine de zaman her şeyin ilacı. Futbolda yeni sezon yeni umutlar demektir. Nouma gidiyor, Ahmet kalıyor, takım değişiyor, transferler geliyor. Yazın düzenlenen sezon açılışı töreninde tribünler doluyor. Taraftarlar en çok desteği Ahmet Dursun'a veriyor. Küsler barışıyor. Belki Ahmet Dursun yine MHPli olmaya devam ediyor ama zaten o konu pek de tribünün umurunda değil gibi duruyor. Onlar sadece Ahmet'in sahada toparlanmasını bekliyor. Yeni sezon öncesi beyaz bir sayfa açıyorlar. Ahmet Dursun 14 golle sezonu tamamlıyor ama Beşiktaş yine üçüncü oluyor!

Konuyu nereye bağlamak lazım bilmiyorum. Aradan 18 sene geçmiş. Belki bizim bilmediğimiz, arşivlere girmeyen, 30.000 taraftarın büyük bir kısmının bilmediği mevzular vardır. Olabilir. Fakat sanki biraz abartı da hakim. Bu tip açıklamalar son dönemde çok arttı. Futbolcuların hafızaları da, tribünü anlama konusundaki düzeyleri de pek yeterli değil gibi. Neyse ki arşiv var...