nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Haziran 21

İmzayı Görmeden İnanma


"Bir gün Ergun (Gürsoy) bana telefon etti. 'Ağabey yazıhaneme bir uğrayabilir misin? Hem bir çay içeriz' dedi. Gittim baktım Rıdvan orada. Ergun, 'Rıdvan'ı Galatasaray'a alıyoruz' dedi.  Hadi hayırlısı olsun dedim. Rıdvan kalktı, elimi öptü. 'Ben Galatasaray'ı çok seviyorum' dedi. 'Aferin oğlum. Gel bir öpeyim seni' dedim. Ergun, 50 milyon avans vermişti yanlış hatırlamıyorsam. Aradan bir süre geçtikten sonra Rıdvan'ın Fenerbahçe'ye geçtiğini öğrendik. O zaman Ergun'a dedim ki: 'Parayı geri aldın mı?'"

Ali Tanrıyar / Galatasaray'ın eski başkanı 


Salı, Aralık 13

Şampiyonlar Ligi'nin Başladığı Gün


Dünya Kupası heyecanı devam ederken bir yandan da Şampiyonlar Ligi'ni unutmayalım.

Gerçi şimdi güncel Şampiyonlar Ligi sezonundan bahsetmek de biraz yersiz olur. O zaman tam da bugün oynanan bir maçtan bahsedelim. 13 Aralık 1954'te oynanan bir karşılaşmadan...

1954 yılı, kafanızı karıştırabilir. Zira o yıllarda değil Şampiyonlar Ligi, Şampiyon Kulüpler Kupası bile yoktu. Fakat işte o gün oynanan bir maç; Avrupa futbolunun zire organizasyonun doğmasına neden oldu.

Maçın tarafları İngiltere'den Wolverhampton ve Macaristan'dan Honved'di. 

Bugünlerde bir Portekiz takımına dönüşen ve Portekiz takımı olmadan önceleri alt liglerde gezinen Wolves, aslında 1950'lerin iyi takımıydı. 1953-54 sezonunda İngiltere Ligi'nde şampiyon olmuştu. 1954 yılının Aralık ayına gelindiğinde de ligde liderdi. Diğer tarafta ise Honved kendi ligini uzun yıllardır domine ediyordu. Yani iki şampiyon karşı karşıyaydı.

Bir İngiliz ve bir Macar takımının karşı karşıya gelmesi, İngilizlerin rövanş isteğini daha da körükledi. Zira bir sene önce karizmayı fena çizdirmişlerdi. Avrupa'ya ve dünyaya futbolu öğreten İngilizler'in milli takımı, 1953 yılında Wembley'de Macaristan Milli Takımı'na 6-3 yenilmiş, rövanşı almak için gittiği Macaristan'da ise 7-1 mağlup olmuştu.

Haliyle Macarları yenmeleri gerekiyordu. Milli takımla bunu başaramayacaklarını anlayınca (veya bir totem denemek isteyince) bu sefer kulüp takımlarını çarpıştırmayı düşündüler.

Aslında baktığımız zaman Honved, Macaristan Milli Takımı'nın iskeletini oluşturduğu için daha kuvvetli bir takım gibi duruyordu. Fakat Wolverhampton da boş bir takım olmadığını son dönemle kanıtlamıştı. Yabancı takımlarla oynadıkları hazırlık maçlarını kazanmışlardı. Celtic'ten Spartak Moskova'ya; birçok takımı yenmişlerdi. Bu da İngilizleri galibiyet için iştahlandıran bir nedendi. İntikamı bir kulüp takımı ile, özellikle de Wolverhampton ile alabilirlerdi.

Tam da düşündükleri gibi oldu. Hatta daha da şiirseli. 15 dakikada 2-0 öne geçen Honved, ikinci yarıda yediği gollerle (iki tanesi son 15 dakikada) 3-2 mağlup oldu. Hemen hemen altı ay önceki Dünya Kupası finali gibiydi. Tek fark yazın Almanlara yenişmişlerdi, şimdi de İngilizlere...

Almanlar o galibiyeti, savaştan çıkan ulusun inşası için kullanırken, İngilizlerin amacı daha farklıydı. Gazeteler Wolverhampton'un muhteşemliğinden bahsederken, duayen gazeteciler de 'kurtların', Avrupa'nın en iyisi olduğunu iddia etmeye başlamıştı. 

Teknik direktör Stan Cullis de kendilerinin dünya şampiyonu olduğunu söyledi. Tabi bunu test edecek bir organizasyon ortada yoktu. Sadece Honved'i yenmişler, öncesinde de birkaç maç kazanmışlardı. NBA'i veya MLB'i kazanan dünya şampiyonu olduğunu söylemesi gibi değildi ama sonuçta ortaya bir iddia konmuştu.

Ballon d'Or, Fransa Bisiklet Turu, Dünya Kupası, olimpiyatlar gibi organizasyonların fikir babası olan Fransızlar bu tartışmaya kayıtsız kalmadı. Jacques de Ryswick, Avrupa'nın en iyi takımını belirleyecek bir turnuva önerisinden bahsetti. Gabriel Hanot, Wolverhampton'ın bir unvan elde etmek için Budapeşte deplasmanına gitmesi veya Milan ve Real Madrid ile karşılaşması gerektiğini savundu.

Fransızların daha önce tutan fikirleri, yeni yeni emekleme döneminden çıkan UEFA'yı heyecanlandırdı. Hemen ertesi sezon bir turnuva düzenlendi. 16 takım yer aldı. Real Madrid, Milan, PSV, Anderlecht, Partizan, Rapid Wien, Sporting gibi takımlar tarihi organizasyonun ilk parçası oldular. İşin ilginç yanı bir İngiliz takımı yoktu. Daha doğrusu önce vardı. İngiltere'nin şampiyonu Chelsea, turnuvaya ilk turdan katılmış ama sonrasında devam eden lige konsantre olamayacağını düşünerek katılmaktan vazgeçmişti.

Tam bir İngiliz futbolu örneği...

Ve işte Avrupa'nın kulüpler düzeyindeki futbol şampiyonası da böyle doğdu. Orta Avrupalıların oyun gücü, İngilizlerin gazı ve Fransızların fikirleri sayesinde... Kazanan ise Real Madrid ve İspanyollar'dı...

Cumartesi, Ekim 8

Çalışkan Öğrenci

 


Sorumluluk sahibi ve çalışkan bir isim olacağı, öğrencilik yıllarından belliymiş...

Perşembe, Temmuz 21

Van Kampı


Yeni sezon öncesi birçok takım kampa girdi. Çoğu takım Avrupa'da. Birkaç sene önce Bülent Uygun yönetimindeki Osmanlıspor, Avrupa’ya ders vermek için Avrupa’ya gitmemişti. Sonra bir de pandemi çıktı. O zaman da yurt dışı kampları sekteye uğramıştı. Şimdi maddi imkanı olan her takımın tercihi yeniden yurt dışı oluyor. Normal...

Oysa 1980’lerde durum böyle değildi. Ben o günleri yaşamadım ama bazı ilginç kamp tecrübeleri yaşamış takımlarımız. Ayrıntılarını en merak ettiğim ise Beşiktaş'ın 1985'te gerçekleştirdiği Van kampı…

Aslında bazı bilgilere sahibim Onları sıralayalım...

1982 yılında 15 sezonluk şampiyonluk hasretini sona erdiren Beşiktaş; ardından gelen üç sezonda istediğini elde edememişti. Önce beşincilik, ardından dördüncülük geldi. Ama en acısı 1984-85 sezonuydu; şampiyonluk Fenerbahçe’ye averajla kaybedilmişti.

Saha sonuçları istenildiği gibi değildi; aynı zamanda mali tablo da pek parlak gözükmüyordu. Genç oyunculardan kurulu kadronun başında Branko Stankovic vardı. Yeni sezonda yola onunla devam edilecekti. Fakat ezeli rakipler Fenerbahçe ve Galatasaray bomba transferlerle beraber Almanya’ya kampa giderken, Beşiktaş’ın rotası Doğu’ya dönmüş. Siyah-Beyazlılar, maddi yetersizliklerden dolayı sezon başı kampını Van’da yapmış.

Beşiktaş Temmuz ayının ortasında Ankara üzerinden Van’a hareket eder. Takımı İstanbul’dan başkan Süleyman Seba uğurlar. Yola çıkış sessizdir ama varış daha farklıdır. Daha Ankara’da, Van’ın belediye başkanı Mustafa Çohaz kafileyi karşılar ve ekibe Van’a kadar refakat eder. Tam Vizontele'lik bir sahne canlanıyor gözümün önünde...

Van halkı da kafileyi coşkuyla karşılar. Şehrin bütün sokakları pankartlarla süslenir. İlgiye en çok şaşıran ise teknik direktör Stankovic'tir. Tecrübeli teknik adam “Vanlıların gösterdiği ilgiyi hayatım boyunca unutmayacağım” derken, Van şehrini de Beşiktaş’ın kalesi olarak ilan eder.

Fakat her şey bu kadar hoş devam etmeyecekti. Sonuç olarak Beşiktaş Van’a tatile değil, yükleme yapmaya gitmişti. Stankovic’in zorlu idmanları Van’ın iklimi ile birleşince futbolcular oldukça zor anlar yaşar. 1700 metre yükseklikte olan Van, Boğaz kıyısından gelen genç sporcuları oldukça zorlamaya başlar. Hava sıcaklığı da 35 dereceye yaklaşınca; henüz ilk antrenmanda kaleci Zafer Öğer ve genç oyunculardan Tekin Aslıhan baygınlık geçirir. İlk günden yaşanan korkutucu durum, Stankovic’in planlarını da değiştirir. Sabah idmanları saat 07.00’ye alınırken, idman sayısı da ikiden üçe çıkartılır.

Sorunlar bununla da bitmez. Van’da saha bulunamaması teknik heyeti kızdırır ve Stankovic’in “Saha bulunmazsa geri dönerim” restini çekmesine neden olur. Başkan Seba da, İstanbul’dan teknik heyete destek verir. Bu ultimatomlar Van şehrini ikiye böler. Bir kesim Beşiktaş’ın tavrından rahatsız olurken, başkan Çohaz, Beşiktaş’ın taleplerine cevap vermek için uğraşır. Bu uğraşlar sorunların çözülmesini de sağlar ve kamp bir şekilde noktalanır.

Benim kampla ilgili bilgilerim bu kadar. Keşke Milliyet Arşiv açık olsa da biraz daha araştırsaydım. Fakat esas olarak dönemin tanıklarından o günleri dinlemeyi çok  isterdim. Büyük bir takım, Doğu'da şampiyonluğa hazırlanıyor. Yeterince ilginç ve renkli değil mi?

Tabi bölgede henüz güvenlik sorunun olmadığı yıllar. Bizim gibi 90'ları yaşayanlar için imkansız gibi gözüken bir olay. Oysa yine Yılmaz Erdoğan filmlerinde gördüğümüz gibi, bir zamanlar Doğu ve Güneydoğu; aslında ülkenin diğerinden çok farklı olsa da, çok uzak olsa da gidip görülebilen bir yermiş. Şehre televizyon, solcu kütüphaneci, Ankara'dan yakışıklı bir şehirli genç veya bir futbol takımı gelebiliyor.

Kampın detaylarına hakim değiliz ama sonucunu biliyoruz. 1985 yazında Van'da kamp yapan Beşiktaş, sezonun ilk beş maçında gol yemiyor (üçü 0-0), Mart ayına kadar yenilmiyor ve Mayıs ayında namağlup Galatasaray'ın önünde averajla şampiyon oluyor.

Kısacası Van, Beşiktaş'a uğurlu gelmiş.

Öte yandan 1984 seçimlerinde Refah Partisi'nden seçilen başkan Çohaz, daha sonra ANAP'a geçer ama 1989 seçimlerini yine Refah Partisi adayı kazanır. Çohaz ve ANAP'a Beşiktaş pek yaramamış.

Pazar, Mayıs 1

Ekol


 Barbaros Talı - Ercan Taner - Doğan Yıldız - Levent Özçelik - Hüseyin Başaran - Sadun Alp

1 Mayıs 1964: TRT yasası çıktı ve TRT kuruldu
31 Ocak 1968: Televizyon yayını başladı

Bir zamanlar ekoldü...

Çarşamba, Aralık 22

Çarşamba, Kasım 24

İki Solak Bir Araya Gelmemeliydik


 

"Harika bir insandı ve onunla oynamış tek Hırvat futbolcu olmaktan gurur duyuyorum. Oyununu izlemek, onunla antrenman yapmak, aynı sahaya çıkmak, otobüse binmek, şakalaşmak... Hepsi bana keyif verirdi. Vücudunun herhangi bir yeriyle topu istop ettiren ve onuna istediğini yapabilen bir insandı.

Bir gün bana şöyle demişti: 'Davor, sağı solu izleme, koş! Ben topu senin önüne atacağım.'

Cidden, -sanırım Valencia maçıydı- sadece topu bana doğru itti... Aramızdaki büyünün güzel bir örneği; ben diğer partnerimle oynarken biraz egoist bir oyuncuydum ama Maradona ile oynarken öyle olmadım."

Davor Suker / Socrates Ekim 2021


Blogger notu: Videoda Valencia'ya atılan iki gol var. Birincisi 1.37'de başlıyor. Bence Suker'in bahsettiği gol o olabilir. Bir de  4.32'de başlayan gol var. İki gol de aynı maçtan. Maradona'nın asistleri ve Suker'in golleri.. Kırmızı formalı bir Valencia görmek de ilginç oldu.

Cumartesi, Nisan 20

Oy Değil Gol


Eski futbolcular son dönemde bir furyaya kapıldı. Röportaj veriyorlar, röportajlarında takım içinden bilinmeyen anıları komik bir dille anlatıyorlar. Serhat Akın'ın Twitch'i ile başladı, Atakan Kurt'un programıyla hızlanarak devam ediyor. Biz de gülerek dinliyoruz. Takım içinde olan bitenler onları bağlar ama tribünlerde yaşananları, ya da tribünlerin tepkilerini biraz yanlış anlamış olabilirler.

Geçtiğimiz  günlerde de gündeme bir açıklama düştü. Beşiktaş'ın eski futbolcusu Ahmet Dursun verdiği bir röportajda "Beşiktaş'ta estiğim zamanlar 'MHP'ye sempatim var' dedim. Bunu diyince taraftarlar bana karşı cephe aldı. Sürekli yuhalandım. Gol attığım bir maçta da yuhaladılar. Tayfur Havutçu taraftara 'yapmayın' dedi. Ona da, 'Ahmet'i alana Tayfur bedava' diye bağırdılar" ifadelerini kullandı. Ahmet'in açıklaması bayağı dikkat çekti. Beğenenler, gülenler, "Ulan Çarşı!" diyenler oldu. İyi, güzel ama gerçekten olaylar böyle mi gelişti?

Esasında Ahmet Dursun böyle bir açıklama yapıyor. 2001 yılının Ocak ayında Sabah gazetesine bir röportaj veriyor. Tabi Sabah o zamanlar, şimdiki gibi bir siyasi partinin yayın organı değil. Magazine de çok fazla kayıyor. Röportajın havasında da magazin esintileri var. Zaten Ahmet de magazinel bir futbolcuydu. O dönemde de hem gol atıyor hem de tartışılıyordu. Mesela takım içinde Mehmet Özdilek ve Erman Güraçar ile kavgaları manşet olmuştu. Özellikle efsane kaptan Şifo ile kavga etmesi yüzünden tribün onun plakasını almıştı bile. Sonrasında Sabah röportajı geliyor. MHP'li olmasından ziyade daha ilgi çekici cümleler var. O dönemde tabu olan konulara giriyor. "Seksi zamanında yaparım" diyor mesela. Özel hayatı o günlerde zaten gündemdeyken böyle bir açıklama yapma ihtiyacı hissediyor. Hatta röportajda formsuz olduğunu kabul ediyor ama bunun özel hayatıyla ilgili olmadığının altını çiziyor. MHP konusuna ise "Tokatlıyız, doğuştan MHP'liyim. Ama programını bilmem" cevabını veriyor.

Beşiktaş tribünün sadece bu cümle yüzünden, program bilmeyen Ahmet'e tepki göstereceğini sanmıyorum. Üstelik o sezonun (2000-2001) ikinci yarısı boyunca Ahmet Dursun protesto ediliyordu. Bir cümle yüzünden beş ay gidilmezdi. Başka sebepler olmalıydı. O dönem Beşiktaş'ın maçlarına giden arkadaşlarıma da konuyu sordum. Hepsi Ahmet'in yuhalandığını hatırlıyor ama hiçbiri MHP açıklamasını bilmiyor.

Öyleyse arşivlerde biraz daha gezelim. Ahmet Dursun, 1999-2006 arasında altı sezon Siyah-Beyazlı takımın formasını giydi. Son üç sezonunda gol sayıları da ilk 11'de oynadığı maç sayısı çok düşük. İlk üç sezonunda ise gerçekten estiriyor.  Resmi maçlarda sırasıyla toplam 21,  16 ve 14 gol atıyor. İlk sezonunda o dönemin meşhur "Ahmet dursun, Seba gitsin" tezahüratı yapılıyor.

İkinci sezonunda, yani 2000-2001'de Ahmet Dursun ligde 12 gol atıyor. Fena rakam değil. Sezonun ilk yarısında çok daha iyi günler geçiriyor. Devre boyunca 7 gol atıyor. Galatasaray maçında attığı iki golle derbiye damga vuruyor. Bir de unutulmaz Barcelona maçı var. Gerçekten esiyor! Fakat sezonun ikinci yarısında aynı gitmiyor. Zaten Beşiktaş da iyi başladığı sezonda giderek formdan düşüyor. Nevio Scala gönderiliyor, Daum geliyor. Tribünler huzursuzlaşıyor. Tüm oyunculara tepki oluyor. Bazı maçlarda Kapalı, eski futbolcuların isimlerini bağırarak sahadakilere nispet yapıyor. Sevilen, protestolardan muaf tutulan tek bir isim var; o da Pascal Nouma.

Nisan ayında bir Samsunspor maçı oynanıyor. 0-0 sona eriyor. Forvetler saç baş yolduruyor. Mehmet Özdilek penaltı kaçırıyor. En çok tepkiyi Ahmet Dursun çekiyor. Siyasi bir tepki yok. Ahmet o sıralar formsuz. Bilal Meşe bile ertesi günkü köşe yazısında "Biz Ahmet'i eleştirmekten bıktık, o kötü oynamaktan bıkmadı" yazıyor. O maçı çok iyi hatırlıyorum. Çünkü bir gün sonrasında Bağdat Caddesi'nde Ahmet Dursun'u görmüştüm. Orada bile denk gelen Beşiktaşlı taraftarlar kendisine laf atıyordu. Beşiktaş için şampiyonluk hayalinin sonraki sezonlara ertelendiği gündü. Sezon resmen değil ama fiilen bitmişti ve taraftarların odağında gol atamayan Ahmet Dursun vardı.

İki hafa sonra Beşiktaş, İstanbulspor ile karşılaştı. Galibiyete, hatta erken gollere rağmen 90 dakika bütün takıma protesto yapıldı. Maç 30 dakikada 2-0 oldu. 36. dakikada ise Beşiktaş bir penaltı kazandı. Taraftarlar penaltıyı Nouma'nın atmasını istese de topu eline alan Ahmet Dursun'du. Taraftarın isteğine karşı gelerek penaltı noktasına giderken, stadyumdan uğultular yükseliyordu. Golü atsa belki her şey düzelebilirdi ama penaltıyı kaçırdı. Sonrası çılgınlık... "Ahmet dışarı" sesleri İnönü'yü inletiyor.

Sezonun son iç saha maçında (Siirt Jet Pa) ise Ahmet Dursun sadece 45 dakika sahada kalabiliyor. 

Yine de zaman her şeyin ilacı. Futbolda yeni sezon yeni umutlar demektir. Nouma gidiyor, Ahmet kalıyor, takım değişiyor, transferler geliyor. Yazın düzenlenen sezon açılışı töreninde tribünler doluyor. Taraftarlar en çok desteği Ahmet Dursun'a veriyor. Küsler barışıyor. Belki Ahmet Dursun yine MHPli olmaya devam ediyor ama zaten o konu pek de tribünün umurunda değil gibi duruyor. Onlar sadece Ahmet'in sahada toparlanmasını bekliyor. Yeni sezon öncesi beyaz bir sayfa açıyorlar. Ahmet Dursun 14 golle sezonu tamamlıyor ama Beşiktaş yine üçüncü oluyor!

Konuyu nereye bağlamak lazım bilmiyorum. Aradan 18 sene geçmiş. Belki bizim bilmediğimiz, arşivlere girmeyen, 30.000 taraftarın büyük bir kısmının bilmediği mevzular vardır. Olabilir. Fakat sanki biraz abartı da hakim. Bu tip açıklamalar son dönemde çok arttı. Futbolcuların hafızaları da, tribünü anlama konusundaki düzeyleri de pek yeterli değil gibi. Neyse ki arşiv var...




Salı, Mart 27

Kortej


Sanırım 2000 yılındaki Dortmund maçı... Tribünün deli çağları. Henüz ultrAslan yok ama Avrupa şehirlerini titreten ultaslar kortejde...

Pazartesi, Şubat 12

Kare


Üzerine fersah fersah yazı çıkacak o eski fotoğraflardan....