ingiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ingiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Haziran 7

Derin



1993-94 sezonu...

İspanya La Liga'da Barcelona ve Deportivo la Coruna şampiyonluğa çekişiyor. Sezonun son haftasına lider giren Depor, Valencia'yı yenerse şampiyon olacak. Barcelona ise kazanması halinde rakibinin puan kaybını bekleyecek.

Maçlar aynı saatte başladı. Barcelona iki kere yenik duruma düşmesine ve ilk yarıyı geride kapamasına rağmen son 20 dakikadaki üç golüyle maçı kazanmasını bildi. Deportivo için ise işler iyi gitmiyordu. Valencia kilidini bir türlü açamadılar. Karşılaşma 0-0'a kilitlendi. Buna rağmen son dakikada bir penaltı kazandılar. Fakat penaltıyı kullanan Miroslav Djukic, topu filelere gönderemedi. İspanya futbol tarihinin en büyük trajedilerinden biri o gün gerçekleşti. Günlerden 14 Mayıs'tı.

Bir gün sonra Bursaspor'u 2-0 yenen Galatasaray, Süper Lig şampiyonu oldu.

2001-02 sezonu...

Bundesliga'da Borussia Dortmund, Bayer Leverkusen ve Bayern Münih şampiyonluğa çekişiyor. 

Sezonun muhteşem takımı Bayer Leverkusen üç kulvarda yoluna devam ediyordu. Almanya Kupası ve Şampiyonlar Ligi'nde finale çıkmıştı. Ligde de sondan bir önceki haftaya lider girmişti. Önündeki Nürnberg (küme düşme hattındaydı) ve Hertha Berlin maçlarını kazanması ona yeterdi.

Fakat planlar tutmadı. Nürnberg'e 1-0 yenilip liderliği kaptırdılar. Ertesi hafta da herkes kazandı, yani Leverkusen kaybetti. Bir daha da şampiyonluğa hiç o kadar yaklaşamadılar. Hatta o maçın ardından Şampiyonlar Ligi finalini ve Almanya Kupası'nı da kaybettiler. Her şeyin başladığı gün o gündü. Günlerden 27 Nisan'dı.

Bir gün sonra Kocaelispor'u 2-0 yenen Galatasaray, Süper Lig şampiyonu oldu.

2011-12 sezonu...

Diğer hikayelerden biraz daha farklı ama kalbi zayıf olanların zorlandığı bir gün.

Manchester City, 44 senedir hasret kaldığı şampiyonluğa 90 dakika uzaklıkta. Kazanmak için sahaya çıkıyor. Premier Lig'de sezonun son haftası, rakip vasat QPR. Puan durumunda City ve Manchester United aynı puanda ama averaj City'den yana. QPR karşısında kayıp yaşamazsa şampiyon City, tökezlemesi durumunda United kazanacak kupayı.

İşler iyi de başlıyor. City öne geçiyor. Fakat ikinci yarının başınca QPR beraberliği yakalıyor, ardından da öne geçiyor. Üstelik United da 1-0 önde Sunderland deplasmanında. Etihad'da 90 dakika halen 2-1 devam ediyor. Uzatma tabelası 5 dakikayı gösteriyor. City'nin talihi de bundan sonra dönüyor. Beraberliğin bile yetmeyeceği maçta beş dakikaya iki gol sığdırıyor ve şampiyon oluyor. Manchester City için tarihi bir gündü ama aynı zamanda Premier Lig'de unutulmaz bir 90 dakikaydı. Günlerden 13 Mayıs'tı...

Bir gün önce Fenerbahçe ile 0-0 berabere kalan Galatasaray, Süper Lig şampiyonu olmuştu.


2022-23...

Yine Almanya'dayız. 21 sene önce şampiyonluğu son anda kazanan Borussia Dortmund bu sefer senaryoyu tersten yaşıyor. 33. haftada Bayern'in puan kaybıyla liderliği eline geçiriyor. Son hafta maçını kazansa şampiyon olacak. Fakat olmuyor. Bayern de son dakikada kazanıyor. Ligin düğümü bir 27 Mayıs günü çözülüyor. Borussia Dortmund son hafta şampiyonluğu veriyor.

Üç gün sonra (seçim olmasa bir gün sonraydı) Ankaragücü'nü 4-1 yenen Galatasaray Süper Lig şampiyonu oldu.

Çarşamba, Nisan 12

Birden Fazla Doğru


Premier Lig'i çok fazla izlemiyorum. Hatta belki de bu sene izlediğim nadir maçların hiçbirinde ekranda Manchester City yoktu.

Yani Erling Haaland'ın City'e katkısını değerlendirecek konumda değilim. Fakat İngiliz medyasındaki tartışmalar çok hoşuma gidiyor.

Aslında olay şu:

Manchester City, Pep Guardiola ile özdeşleşen futbolu uzun zamandır çok üst düzey bir şekilde oynuyor. Bu sayede İngiltere içinde kupalar da kazanıyor. Fakat o istenen Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu bir türlü gelmedi. Bu noktada Guardiola'ya yapılan en büyük eleştiri, "gerçek bir santrfor" ile oynamamasıydı. Bir Benzema, bir Lewandowski, bir Suarez gibi oyuncusu yoktu. Bu yüzden o muhteşem oyunu ceza sahası içinde taçlandıramıyor, sonucu alamıyordu. Görüş buydu yani..

Geçtiğimiz yaz beklenmedik bir olay yaşandı. İdeallerinden taviz vermeyen ve bu nedenle "inatçı" olarak etiketlenen Guardiola, transfer piyasasının en gözde ismi olan Erling Haaland'ı transfer etti. Norveçli, o tanıma uyan gerçek bir santrfordu. Barcelona'ya imza atması bekleniyordu. Olmadı. Adamı kapan Manchester City oldu.

İlk başlardaki beklenti, ilk sezonun biraz alışma dönemi olacağı şeklindeydi. O da gerçekleşmedi. Adam zaten babasından dolayı İngiltere doğumlu. Havasına suyuna alışık. Şu anda geldiğimiz noktada 39 maçta 45 golü var. Makine gibi çalışıyor. Ben izlemiyorum ama "Haalandmania"dan uzak kalmak mümkün değil. İlla önümüze düşüyor. Haftanın iki gününde gol atıyor adam. Haliyle devamlı gündemde...

Buna rağmen bazı yorumcular, Haaland'ın çok iyi bir oyuncu olduğunu kabul etmekle beraber, City'e zarar verdiğini iddia ediyorlar. Bu görüşün başını da eski Liverpool oyuncusu Jimmy Carragher çekiyor. Bunun için ufak bir dayanağı da var. Haaland'ın ligde oynamadığı iki maçtan birinde Manchester City, Leicester deplasmanından üç puan çıkardı, diğerinde Liverpool'u 4-1 mağlup etti. FA Cup'ta Chelsea'yi elerken Haaland kadroda değildi ama Lig Kupası'nda Southampton'a elendiklerinde ilk 11'deydi.

Carragher'a göre, Pep'in futboluna tam olarak uymuyor Haaland. Sonuç alınıyor ama katalizörler eşleşmiyor. Üstelik Carragher'a destek çıkanlar da oluyor. Yani öyle bir "deli saçması" olarak da bakılmıyor. Zaten Carragher da tabloid basın yorumcusu da değil.

Yine de ben bu noktada bir görüş sunamıyorum. Bunlar benim tezim değil. Maçları da izlemedim zaten. Fakat tartışmalar hoşuma gidiyor.

Dünyanın en iyi teknik direktörünün takımını forveti yok diye eleştirdik yıllarca. Sonra adam gitti dünyanın en formda santrforunu aldı. Takıma da monte etti. Bu santrfor gelir gelmez gol rekorlarını kırdı.

Sonra çıkıp "Aslında City o yokken daha iyi" diyebiliyorsunuz. İşte futbol böyle bir şey. Birden fazla doğru var. Ya da birden fazla cümleyi doğru sanmanız mümkün. Her türlü görüş temellendirilebilir ama en doğru görüş değil skor tabelası nihai kazanan olur.

Bu arada ben de katılıyorum bu yoruma, zira bizim tarafımız Mbappe... Kesin Haaland bozuyordur takımı!

Salı, Mart 21

Son Sekiz

Şampiyonlar Ligi kuralarına bir bakalım.

Bir taraf alev alev yanıyor, diğer taraf bir başka...

Manchester City, Real Madrid, Chelsea ve Bayern Münih'ten üçü finali göremeyecek. Açıkçası artık finalde bir Real Madrid görmekten sıkıldım. Bu sezonun Bayern Münih'i de çok verimli değildi. Gerçi Bayern'e böyle derken, Chelsea'den olumlu bahsetmek adaletsiz olur. Fakat adamların finale çıktıkları her sezonda hoca değiştirdiklerini düşününce (2012 Boas - Di Matteo / 2021 Lampard - Tuchel) ve ligde beraber gittiklerini düşününce insan ister istemez bir "acaba" diyor...

Bu sezon Pep Guardiola kupayı kazanırsa hepimiz rahatlayacağız. Yani hayranı değilim, sıkı takipçisi değilim ama onun gibi bir hocanın Şampiyonlar Ligi şampiyonluğundan bu kadar yıldır uzak kalması da futbolun bir ayıbı gibi. Bence City ile bir kupa hak ediyor. Yine de ilk tercihim olmaz. Fakat bu dörtlüden ilk sıraya onları yazarım.

Diğer dörtlü, biraz düşük seviye kalıyor. Yine de bizim gönlümüz burada yatıyor. Benfica, Napoli, Inter ve Milan dörtlüsünden birinin final görmesi değişik olacak.

Benfica 1990'dan beri final göremedi. 1990'da Milan'a yenilmişlerdi. Bir kez daha yolları kesişebilir. Milan ise 2007'den beri burada yok. 2007'de tarihin en çok final oynayan ikinci takımıydı. Gerçi halen öyleler ama 2007'de Real ile aralarındaki fark sadece bir finaldi. Kapanabilir gibi duruyordu. Şimdi ise fark altıya çıktı.

Napoli'nin zaten daha önceden hiç finali yok. Finali en taze gören takım Inter bile 2010'da çıktı buraya. Eğer Inter, Benfica'yı yenerse bir İtalyan'ın İstanbul'a geleceği kesinleşecek. Diğer tarafta da iki İngiliz olduğuna göre; 2005'te olduğu gibi bir kez daha bir İngiliz-İtalyan finaline ev sahipliği yapmamız en yüksek ihtimal...

Benim bu dörtlüden tercihim İtalyanlardan ziyade Benfica. Napoli zaten yıllar sonra ligi kazanacak. Onlara o coşku yeter. O coşkunun devamında da buralar da oynamayı bir alışkanlık haline getirebilir. Inter'e karşı ekstra bir samimiyetim yok. Milan'ı severim. Final dünyanın başka yerinde olsaydı onları isteyebilirdim ama İstanbul'da bir final daha izleme imkanım olursa, bir kez daha Milan'ı görmeyi tercih etmem. Değişik bir takıma denk gelelim. Benfica da zaten çok iyi bir baş altı ekip. Buralara üç büyük lig ve Bayern ile PSG dışından biri gelirse çok şaşırıyor ve seviniyoruz. Üstelik Benfica buraya kadar da şansa gelmedi. Çok iyi oynayan bir ekip. Hak ediyorlar yani finali...

Bu sekizli; aynı zamanda çok fazla hikaye potansiyeli de barındırıyor. Mesela bir Real-Milan eşleşmesi Carlo Ancelotti açısından ilginç olur. Veya yarı finalde Milano derbisi. Ya da yarıda geçen seneden ve son 15 seneden kalan bir Real - Guardiola... Onlara da zamanla bakarız.

Şu an elimizde Bavyera'ya dönecek bir Pep Guardiola ve geçen seneki geri dönüşün devamı olan bir Real - Chelsea var.... O hafta gelince belki eşleşmeler özelinde daha yakından irdeleriz.

Ama şimdilik temennim belli.  Umarım TV 8.5, Milan - Napoli maçlarını verir...

Çarşamba, Ocak 4

FIFA Uncovered

Yine Netflix’te izlediğimiz skandal bir belgesel daha.

Skandalların belgeseli değil, skandal belgesel; zira artık 21.yüzyılda bu derece salağa yatar gibi davranarak propaganda işi yapmak komik kaçıyor.

Belgeseli ilk duyduğumda çok heyecanlanmamıştım ama yine de bir beklentim vardı. FIFA’nın gizli kalmış pisliklerini (daha ne kadar varsa) gözler önüne sereceğini veya son dönemde artan tüm adli sürecin, iddiaları, mahkemelerin derli toplu bir anlatımı olacağını düşünmüştüm.

Oysa yanılmışım. Aslında belgeselin Katar’daki Dünya Kupası’ndan önce yayınlanmasından işkillenmeliydim.

Yapımın özeti şöyle...

Futbola soccer diyen ABD’liler, 2022 Dünya Kupası’nı Katar’a kaptırmanın öcünü almak için Dünya Kupası öncesinde bir belgesel çekerler. Söz konusu belgesel, yine onların Dünya Kupası’nı kaptırmış olmanın getirdiği hırs sayesinde açılan davadan yola çıkar. Neden FBI’ın uluslararası bir soruşturmaya imza attığını anlamamış olsam da (daha sonra bunun bankacılık sistemi nedeniyle olduğunu öğrendim) gösterilen çabaya saygı duymayı tercih ettim ve belgesele şans verdim.

Belgeselimiz dört bölümden oluşuyor. Biz dört bölümü ayırmayacağız ama tüm yapımı dörde bölmek mümkün. ABD’liler Dünya Kupası’nı alamamalarına ve haklarının yenilmesine neden olan 'adaletsiz' yapıyı, kökünden suçlayacak bir yapı kurmuşlar. Önce FIFA’nın tarihine gitmişler ve Avrupalıların kutsal gördükleri ve saygıyla yönettikleri futbola ağıtlar döşemişler, sonrasında üçüncü dünya ülkelerindeki kodamanların bu oyuna (daha doğrusu FIFA’ya) girmesinin ne kadar kötü olduğunu anlatmaya çalışmışlar. Ardından yetinmemişler, Katar’daki siyasi ve toplumsal sorunların küresel futbola ne kadar yakışmadığını anlatmışlar. Devamında Katar’ın yine bu pislikler içinde Dünya Kupası’na uzandığını eklemişler. En sonunda da kendi yargılarının ne kadar kusursuz ve ulvi amaçlarla çalıştığını göstermişler.

Ve tüm bunları, dünyanın tepkisinin harlandığı bir zamana denk getirip 2022 Dünya Kupası’ndan hemen önce yayınlamışlar.

İtirazlarımız çok fazla...

Öncelikle şunu beyan edelim; FIFA’daki pislikleri yok sayacak değiliz. Fakat bu konu hakkında çok fazla içerik üretildi. Üstelik çok detaylı bilgi belge kapsayan raporlar, haberler, kitaplar yazıldı. 2022'nin sekizinci gününde vefat eden Andrew Jennings bu konunun başını çeken isimdi. Bu arada belgeselde onu da ufak bir şekilde görüyoruz. Üstad; Michael Moore tarzı provokatif bir gazetecilik anlayışına sahipmiş.

Yani aslında Jennings gibi üstadları okuyanlar için, bu belgeselde yeni bir şey pek yok. Belki FIFA’nın son döneminde yaşananları bizler için yeni sayılabilir.

Katar’ın Dünya Kupası’nı alması bizim de içimize sinmedi. Fakat bize kalacak olursa, ABD de içimize sinmezdi. Katar’da insan hakları ihlalleri varsa ABD’nin Ortadoğu’da yarattığı daha büyük eziyetler var. Bunları birbiriyle bağlayabilir miyiz? Zor ama, FIFA Uncovered'ın yolundan gidersek biz de başarırız.

Katar futbol coğrafyasına uzak bir ülkeyse ABD de oldukça uzak. 1994’te yaşananları hatırlıyoruz. Soccer dediğiniz oyunu bir Katarlıdan daha çok sahiplendiğinizi size düşündürten şey ne?

Katar, futbola girip para kazanmayı veya para aklamayı düşünen bir ülke olabilir. Peki ABD’nin son dönemdeki futbol sevgisi nereden geliyor? Oyunu çok sevdikleri için mi? En azından ABD’nin 30 yıl önceki Katar olduğunu söylemek hiç de ağır kaçmaz. Buradaki tek fark, iki ülkenin toplumsal yaşamları. Birinde alkol serbest, diğerinde yasak; birinde eşcinsellik tabu olmaktan çıkıyor, diğerinde suç oluyor.

Zaten bu noktada biz de FIFA’yı eleştirmiştik. Oyunun, yani elindeki ürünün bir değerler bütünüyle tanınması lazım. Bu değerler eril, muhafazakar ve kısıtlayıcı değerler mi olacak yoksa özgürlükçü değerler mi? Buna karara verecek olan FIFA…

Belgeseldeki Katar vurgusunun bu kadar belirgin olması, bence yanlış tepti. Belgeselin ilk iki bölümün Dünya Kupası’nın ilk günlerinde, son iki bölümünü de turnuva bittikten sonra izledim. Belgeseldeki hakim görüş, Katar’da bu işin becerilemeyeceği, bir skandala imza atılacağı, Katarlıların organizasyon yapmakta yetersiz kalacağıydı. Belki turnuva başlamadan önce izleseydik, biz de benzer düşüneceğimiz için o cümleler gözümüzden kaçacaktı.

Oysa zamanlama manidar oldu. Belgesel bir komediye dönüştü. Son dönemim en iyi turnuvalarından birini izledik zira… Üstelik Katar turnuvayı almasaydı ve ABD alsaydı; önceki turnuva da Rusya yerine İngiltere’ye gitseydi bu belgesel çekilmeyecekti. 

Ne güzel işte, Katar sayesinde  siz de bir projeye imza atmış oldular...

İşin komik tarafı, FIFA’nın nispeten temizlendiğini işaret eden sürecin sonunda bir Avrupalı (UEFA Genel sekreteri) Giovanni Infantino, FIFA’nın başına geçiyor ve bir sonraki turnuva hemen ABD önderliğinde Kuzey Amerika’ya gidiyor. Sizce tesadüf mü? Üstelik tarihte ilk kez, iki turnuva üst üste Avrupa dışında yapılacak. Premier Lig kulüplerini satın alan ABD'liler kendilerini Avrupalı olarak mı görmeye başladı yoksa?

Öyleyse kötü bir haber verelim. İki kıta arasında bariz bir saat farkı. Bunu NBA’den zaten biliyoruz ama 1994 Dünya Kupası’nda da yaşamıştık. Katar’daki turnuvaya “Kışın Dünya Kupası olmaz" demişlerdi. Haklılardı. Peki yazın ABD’de olacak bir turnuvada, Avrupa ile saat farkını nasıl ayarlayacaklar? Avrupalıları izleyebilsin diye yine öğlen sıcağına maç mı koyacaklar, yoksa Avrupa izlemesin diye sabah karşı 03.00’te maç mı olacak? Çözülmeyecek sorun değil tabi ama Katar’a küfreden Müslüman olsa keşke!

Dört yıl sonra bu blog devam ederse, o zaman yine değerlendirmelerimizi yaparız.  Biz FIFA Uncovered içinde kalalım. Hatta yavaş yavaş da yazıyı noktalayalım. Olmamış veya eksik kalmış demek ayıp olur. Bu tip yorumlar, niyeti iyi olan ama beceremeyen yapımlar için söylenebilir. Bu belgesel ise direkt kötü niyetli. Ve tüm çabasına rağmen oyuna uzak olduğunu belli etmekten o kadar kaçamamış ki, tüm çatı bir üflemeyle uçacak gibi durmuş.

Hadi babalar, siz soccer demeye devam edin ve Dünya Kupası ile Avrupa Süper Ligi projesinden vazgeçin artık… 

Salı, Aralık 13

Şampiyonlar Ligi'nin Başladığı Gün


Dünya Kupası heyecanı devam ederken bir yandan da Şampiyonlar Ligi'ni unutmayalım.

Gerçi şimdi güncel Şampiyonlar Ligi sezonundan bahsetmek de biraz yersiz olur. O zaman tam da bugün oynanan bir maçtan bahsedelim. 13 Aralık 1954'te oynanan bir karşılaşmadan...

1954 yılı, kafanızı karıştırabilir. Zira o yıllarda değil Şampiyonlar Ligi, Şampiyon Kulüpler Kupası bile yoktu. Fakat işte o gün oynanan bir maç; Avrupa futbolunun zire organizasyonun doğmasına neden oldu.

Maçın tarafları İngiltere'den Wolverhampton ve Macaristan'dan Honved'di. 

Bugünlerde bir Portekiz takımına dönüşen ve Portekiz takımı olmadan önceleri alt liglerde gezinen Wolves, aslında 1950'lerin iyi takımıydı. 1953-54 sezonunda İngiltere Ligi'nde şampiyon olmuştu. 1954 yılının Aralık ayına gelindiğinde de ligde liderdi. Diğer tarafta ise Honved kendi ligini uzun yıllardır domine ediyordu. Yani iki şampiyon karşı karşıyaydı.

Bir İngiliz ve bir Macar takımının karşı karşıya gelmesi, İngilizlerin rövanş isteğini daha da körükledi. Zira bir sene önce karizmayı fena çizdirmişlerdi. Avrupa'ya ve dünyaya futbolu öğreten İngilizler'in milli takımı, 1953 yılında Wembley'de Macaristan Milli Takımı'na 6-3 yenilmiş, rövanşı almak için gittiği Macaristan'da ise 7-1 mağlup olmuştu.

Haliyle Macarları yenmeleri gerekiyordu. Milli takımla bunu başaramayacaklarını anlayınca (veya bir totem denemek isteyince) bu sefer kulüp takımlarını çarpıştırmayı düşündüler.

Aslında baktığımız zaman Honved, Macaristan Milli Takımı'nın iskeletini oluşturduğu için daha kuvvetli bir takım gibi duruyordu. Fakat Wolverhampton da boş bir takım olmadığını son dönemle kanıtlamıştı. Yabancı takımlarla oynadıkları hazırlık maçlarını kazanmışlardı. Celtic'ten Spartak Moskova'ya; birçok takımı yenmişlerdi. Bu da İngilizleri galibiyet için iştahlandıran bir nedendi. İntikamı bir kulüp takımı ile, özellikle de Wolverhampton ile alabilirlerdi.

Tam da düşündükleri gibi oldu. Hatta daha da şiirseli. 15 dakikada 2-0 öne geçen Honved, ikinci yarıda yediği gollerle (iki tanesi son 15 dakikada) 3-2 mağlup oldu. Hemen hemen altı ay önceki Dünya Kupası finali gibiydi. Tek fark yazın Almanlara yenişmişlerdi, şimdi de İngilizlere...

Almanlar o galibiyeti, savaştan çıkan ulusun inşası için kullanırken, İngilizlerin amacı daha farklıydı. Gazeteler Wolverhampton'un muhteşemliğinden bahsederken, duayen gazeteciler de 'kurtların', Avrupa'nın en iyisi olduğunu iddia etmeye başlamıştı. 

Teknik direktör Stan Cullis de kendilerinin dünya şampiyonu olduğunu söyledi. Tabi bunu test edecek bir organizasyon ortada yoktu. Sadece Honved'i yenmişler, öncesinde de birkaç maç kazanmışlardı. NBA'i veya MLB'i kazanan dünya şampiyonu olduğunu söylemesi gibi değildi ama sonuçta ortaya bir iddia konmuştu.

Ballon d'Or, Fransa Bisiklet Turu, Dünya Kupası, olimpiyatlar gibi organizasyonların fikir babası olan Fransızlar bu tartışmaya kayıtsız kalmadı. Jacques de Ryswick, Avrupa'nın en iyi takımını belirleyecek bir turnuva önerisinden bahsetti. Gabriel Hanot, Wolverhampton'ın bir unvan elde etmek için Budapeşte deplasmanına gitmesi veya Milan ve Real Madrid ile karşılaşması gerektiğini savundu.

Fransızların daha önce tutan fikirleri, yeni yeni emekleme döneminden çıkan UEFA'yı heyecanlandırdı. Hemen ertesi sezon bir turnuva düzenlendi. 16 takım yer aldı. Real Madrid, Milan, PSV, Anderlecht, Partizan, Rapid Wien, Sporting gibi takımlar tarihi organizasyonun ilk parçası oldular. İşin ilginç yanı bir İngiliz takımı yoktu. Daha doğrusu önce vardı. İngiltere'nin şampiyonu Chelsea, turnuvaya ilk turdan katılmış ama sonrasında devam eden lige konsantre olamayacağını düşünerek katılmaktan vazgeçmişti.

Tam bir İngiliz futbolu örneği...

Ve işte Avrupa'nın kulüpler düzeyindeki futbol şampiyonası da böyle doğdu. Orta Avrupalıların oyun gücü, İngilizlerin gazı ve Fransızların fikirleri sayesinde... Kazanan ise Real Madrid ve İspanyollar'dı...

Salı, Aralık 6

Romeo ve Juliet


 

Romeo ve Juliet... Klasiklerin klasiği...

Popüler kültüre, tarihe, insanlığa miras olarak kalan bu kadar köklü başka bir eserin olduğunu sanmıyorum. Ben mesela; eserin tamamını okumak için 36 sene bekledim (üstelik toplam 100 sayfa falan, bekletilecek kadar da kalın değil) ama beş yaşımdan bu yana adını duyuyorum. Konusunu biliyorum. Zaten okumayı geciktirmenin nedeni de biraz buydu; "Biliyoruz işte, niye okuyalım ki?" düşüncesi uzaklaştırdı...

Zaten edebiyata en uzak duran kişi bile, hayatında tek bir sayfa okumamış bir insan bile Romeo ve Juliet'i bilir. Üstelik sadece adını bilmekle kalmaz, iyi kötü konusuna da hakimdir. Ve en azından şunu der: "Bir aşk öyküsü herhalde, Romeo var gerçek bir aşık. Bir de onu çok seven Juliet..."

Biz de seneler sonra   "Bakalım neymiş bu aşk hikayesi?" diyerek okumaya karar verdik. Bizim yaşadıklarımızdan daha mı büyükmüş gençlerin aşkı? Bu düşman ailelerin kavgası neymiş? Romeo neler yapmış aşkına kavuşmak için, Juliet neler feda etmiş?

Öncelikle büyük yazar William Shakespeare'in kaleminin hakkını verelim. Güzel yazmış. Edebi yönü güçlü satırlar. Belki orijinalinden okuyunca daha vurucudur. İngiliz diline katkısı büyüktür. Bize belki biraz daha zayıf tonu geçmiş olabilir ama zaten bu yüzden kendisini eleştirecek değiliz.

Bizim için önemli olan hikayeydi. Asıl sorumuz yazarın kaleminin kuvveti değil, "Bu kuşaklar boyunca anlatılan, artık bir masala, efsaneye dönüşen konu neydi?" merakıydı...

Maalesef sorunun yanıtı, dev bir hayal kırklığı hediye etti bize. Efsane dedikleri aşk öyküsü bu muydu? Filmlere, dizilere, piyeslere, romanlara ilham kaynağı olan konu bu muydu? Hikayeyi çoğu insan bildiği için, yazının yoğun spoiler içermesinde sıkıntı olacağını sanmıyorum...

Büyük aşıklardan Romeo 17-18, Juliet 13 yaşlarındaymış. Daha çocuklar yani. Romeo biraz daha olgun çağda diyelim. Fakat Juliet'e kıyasla daha başka kafalarda. Juliet yine daha oturaklı, daha mantıklı. Romeo'ya gözkulak olsun diye bisikletini emanet etmezsin.

Zaten hikayenin başında başka bir kıza sevdalı. O kız, delikanlyı terk edince Romeo derbeder oluyor. Arkadaşları ve kuzenleri onu bir baloya götürüyorlar, sırf kafası dağılsın başka kızlar görsün diye. Romeo uzun süre "Beni aşkımın acısıyla bırakın, ben Rosalinda'ya sevdalıyım. Kimse onun gibi olamaz" falan diyerek direniyor. Fakat en sonunda direnci kırılıyor ve akıyor ortamlara.

Tam bizim zengin tayfanın, sevgilisinden ayrılan arkadaşını gece mekana götürmesi gibi olay. Romeo işte o baloda Juliet'i görüyor ilk kez. Tutuluyor anında. Bir anda unutuyor Rosalinda'yı. 13 yaşındaki saf Juliet'imiz de hoşlanıyor çocuktan. Fakat bir sorun var. Bunlar düşman ailelerin evlatları...

Burası da bizim bölgenin kan davaları gibi. Neden düşman olduklarını bilmiyoruz. Böyle gelmiş böyle gider... Fakat gençler de birbirini görmüş ve sevmiş. İşin içinden çıkılmıyor.

Derken tam da o zamanlarda, o balodan ve tanışmadan birkaç gün sonra, Romeo ve ailenin diğer genç delikanlıları, Juliet'in ailesinin delikanlıları ile yolda karşılaşıyorlar. Sokakta kavga ediyorlar. Her iki taraftan birer kişi ölüyor. Romeo sürgüne yollanıyor. Juliet hasretinden derbeder oluyor. Romeo aşksızlığa dayanamadığı için dönüş planları yapıyor...

Ve bunların hepsi en fazla bir hafta içinde oluyor. Eğer Shakespeare, 1500'lü yıllarda "Günümüzün üç günlük sevdaları"nı eleştirmek için oturduysa masasına, eyvallah. Fakat boomer abilerimiz ablalarımız da; 2000'lerin aşk maceralarını küçümseyip, "Eskiden aşklar böyle miydi azizim" demesin o zaman. Diyecekse de Romeo ve Juliet'i örnek göstermesin.

Yok eğer Shakespeare, tarihe geçecek bir aşk hikayesi anlatmayı düşündüyse (esasında bunu başardı), o zaman da itirazımız var. Hayır dostum; bu bir aşk hikayesi olamaz...

Popüler kültürde bazı türevleri var öykünün. Romeo ve Juliet ölmeselerdi ne olurdu, evlenselerdi, 2000'lerde yaşasalardı vs. şeklinde türetilmiş skeçler, oyunlar, öyküler üretildi. Sanırım üzerine pek düşünmemek gerek bunun için de.

Büyük ihtimalle Juliet, 14-15 yaşına geldiğinde Romeo'dan sıkılırdı. Bu melankolik ve aşk bombardımanı yapan adama muhtaç kalacak biri olmadığı için, varlıklı bir ailenin kızı olduğu için yoluna huzur içinde devam ederdi. Romeo da "Bu dertle nasıl yaşarım" dedikten üç gün sonra başka bir sevdaya tutulurdu.

Belki de Shakespeare bugünlerde yaşamalıydı. Zira hikayesi çok daha hızlı tutar, bir sene içinde popüler olur, dünyanın her diline çevrilir ve yayıncılar/yapımcılar devamını yazmasını isterdi. O da sanırım devamını böyle yazardı... Yani umarım...

Pazar, Eylül 11

Kraliçesiz Bir Dünya

Dünya gündeminin bir numarasına oturan olayı ıskalayacak değiliz. Zaten herkes konuştu, esprisini yaptı, hatta Türkiye'de yaşayıp sırf viski içtiği için yas tutan bile oldu. Bizim ne eksiğimiz var? Biz de bu furyada kaçmak istemiyoruz.

Bu laubali giriş sizi aldatmasın. Ciddi bir meseleden bahsedeceğiz. Kraliçe Elizabeth öldükten sonra bir kesim "Bir devir kapandı" dedi. Bazıları ise onlara "96 yaşında bir kraliyet mensubu öldü diye, neden devir kapansın? Zaten  yerine yenisi gelecek?" benzerinde cevap verdi.

Aslında ikinci kesim kağıt üzerine biraz daha haklı. 2023 yılına yaklaştığımız şu günlerde; hükümetler ve ülke siyasetleri üzerinde çok fazla söz sahibi olmasa da büyük hürmet gören, hürmet göstermeyenlerden de vergisini alan bir kraliyet; her türlü devam eder.

Fakat Elizabeth çok ayrı bir figürdü ve onun yokluğu bazı taşları yerinden oynatabilir. Zira onun kendisinden ziyade, tarihte doldurduğu kocaman yer bazı konuların tartışılmasını engelliyordu. Bir sansürden, bir otorite baskısından bahsetmiyorum. Zaten Crown dizisini de izlemedim. Çok detaylı bilgilerim yok. Fakat majestelerinin olağandışı bir hikayesi olduğunu anlamak için araştırıp, dizi izlemeye gerek yok.

Elizabeth 1926 doğumlu. Doğduğunda, dünya henüz hanedanlıkları yeni yeni bırakıyor, demokrasilere yeni yeni geçiyordu. Cumhuriyet ideası güçleniyordu ama güçlü değildi. Cumhuriyet hayata geçmiş bir ütopyaydı ama sonunun nereye varacağı bilinmiyordu. Belki de halkların kafasında bir B planı olarak yeniden krallara sığınmak vardı. En azından hanedanın kralına olmasa da ülkenin herhangi bir kralına... Zaten cumhuriyetler ile tek adam rejimleri iç içe geçmişti.

Elizabeth'in tahta çıkışı ise 1952'ydi. İkinci Dünya Savası yeni bitmişti. Kafaların karışık olduğu, korkuların büyük olduğu, bir yandan özgür dünyanın arandığı bir yandan da insanların (özellikle yaşlıların) içine kapandığı bir dönemdi. Zannediyorum ki o günlerin İngilteresinde, tahta yeni çıkan bir kraliçeyi veya hanedanı eleştirmek, onun varlığını sorgulamak ülke insanının ilk gündem maddesi değildi. "Siyasete karışmıyor, uzaklardan bir yerden bizi izliyor. Tamam işte, Tanrı onu korusun" düşüncesi özellikle orta yaş ve üstünde çok revaçta olsa gerek.

Fakat sonrasında dünya hızlı bir değişime girdi. Önce 1968 kuşağı geldi, gençlik başka bir noktaya evrildi, sanat popüler kültür, yaşam tarzları değişti, bilgi ve teknoloji çağı başladı, sınırlar kalktı, seyahatler kolaylaştı, Batı dünyası kendi içinde bir köye dönüştü. Hiçbir kraliyet artık o kadar görünür değildi. Kimse onlara bakmıyordu. İspanya'da, Hollanda'da, Belçika'da; İngiltere'deki kadar göz önünde olamıyorlardı, güçleri azalarak tükeniyordu. Sembolik konumun da sembolüne dönüşmüşlerdi.

Zira; orada kraliyet ailelerin başı her değiştikçe bir yumuşama oluyordu. Her yeni gelen kral veya kraliçe; o eski çağların haşmetlisi gibi olmaktan biraz daha uzaklaşıyordu. Gençliğini, çocukluğunu gazetelerden okuduğun insanın sembolik de olsa kafasında bir taçla halkı selamlaması eskisi kadar bir etki yaratmıyordu.

İngiltere'de ise Elizabeth hep vardı. Bir kuşak zaten ona, devlet geleneği sebebiyle oldukça saygılıydı. O kuşağın arkasından gelenler ise; Elizabeth'in kraliçe olduğunun bilinciyle doğmuşlardı. Onla devam edeceklerdi. Yani Elizabeth'in kitaplardaki, masallardaki gibi bir kraliçeye benzediği alt düşüncesi, doğan her çocuk için sarsılmaz bir gerçekti. O hep oradaydı. Ülkeyi yukarıdan izleyen biri. Bizden önce de orada olan, kudretli kadın. Babaların, annelerin sevdiği; en azından saygı duyduğu ve bize öğrettiği şahsiyet...

O yüzden "ayrı bir figürdü" diyorum kendisine. Yoksa karakteri ve yaptıkları ile alakalı bir durum değil. Ve şimdi öldü. Onun devri kapandı. Ve belki de İngiltere'de halkın artık kraliyet ailesine bakışı da değişecek. Çünkü 70 senedir ülkenin üzerine gözlerini diken, herkesin tacıyla kafasında canlandırdığı o insanın yerini; skandalları, aşkları, sosyal hayatı ile tanınan 70 yaşındaki bir prens devralacak. Sonrasında da onun oğlu... Bizim gibi olan, bizim gibi olmasa da (zira biraz zengin) normal insan gibi gözüken insanlar... O eski krallara, masallardaki kraliçelere benzemeyen; daha çok pop star gibi duran insanlar...

Elizabeth'in toplum üzerinde yarattığı karizma, Avrupa'daki kraliyet ailelerinin halklar üzerinde yarattığı hakimiyetin son ürünüydü. Bundan sonra işler değişebilir. Bundan sonra aynı saygıyı görmeyebilirler. Daha sık sorgulanabilirler. Daha az göz önünde olabilirler. Bakacağız.

Öte yandan kraliçenin ölümü sebebiyle İngiltere ve İskoçya'da futbol maçları ertelendi. Kraliyet ailesini pek sevmeyen, onlardan uzak duran ama yas haftasında sivri açıklama yapmak istemeyen bazı futbol yorumcuları kararı eleştirirken "Stadyumlarda God save the Queen söylemek, onu alkışlarla uğurlamak daha iyi olmaz mıydı" şeklinde görüş bildirdiler.

Futbol sektörünün en çok para kazanan yorumcularına bu blog üzerinden bir cevap verelim: Hocam, maçlar bir hafta sonra başlayınca onu zaten yapacaksınız. İlla bu hafta olmak zorunda değil ki... İlk maçta yine marşlar, yine alkışlar. Adamlar, bu hafta kimse maç top falan konuşmasın, herkes cenaze havasına girsin istemiş. 

Biz bu durumu 1992-93 sezonundan biliriz. Turgut Özal'ın ölümü nedeniyle ligler ertelenmişti. Hatta çok yakın bir arkadaşımın evinde oyun oynarken beklediğimiz Fenerbahçe - Kocaelispor maçı; oyuncular sahada ısınma yaparken ertelenmişti. Kocaelispor ligde ikinciydi, o haber geldikten sonra kalan beş maçın sadece birini kazanabildi. Şampiyon da Galatasaray oldu... Bu da böyle bir anı işte...

Cuma, Eylül 9

Arena'dan Chelsea'ye

 

Chelsea'nin yeni kurtarıcısı Graham Potter, 2017 yılında Östersunds teknik direktörü olarak İstanbul'a geliyor, turu kapıyor, Igor Tudor'un unutulmaz basın toplantısına sebep oluyor, ardından Premier Lig'e ve Chelsea'ye uzanıyor...

Öyküyü 4.Lig takımı Östersunds'u devralmasıyla ve onu Avrupa'ya taşımasıyla da başlatabiliriz ama bizim için daha akılda kalan an burasıydı...

Cumartesi, Temmuz 30

A Long Way Down

 


İntihar sahnesi ile, daha doğrusu intiharın gerçekleşemediği bir sahneyle başlayan filmler hep güzel çıkıyor. Zira parçalar devamında çok güzel örtüşüyor. İntihar noktasına kadar gelmiş bir karakter ve onu bir şekilde vazgeçiren başka bir karakter ve sonrasında değişen hayatlar.

Aklıma ilk gelenler Dream with the Fishes ve The Sweet Life ama daha fazlası da var. A Long Way Down da listeye girenlerden biri. Fakat "güzel filmler" listesinde olmasının tek nedeni başlangıcı değil. Bir başka güzellik de, projenin favori yazarlarımdan Nick Hornby'niin kaleminden çıkmasıydı.

Gerçi kitabı okumadım ve roman hakkındaki yorumlar pek iyi değil. Hornby kariyerinin ikinci döneminde sinemanın ekmeğini çok fazla yedi. Gelen eleştiriler de kitabın sinemaya uyarlanması için yazıldığı yönünde. Hatta kitap çıkar çıkmaz yayın haklarını Johnny Depp satın almış.

Sonuçta amaca da ulaşılmış ve 2014 yılında kitap filme dönüşmüş. Zaten klasik bir roman uyarlaması olarak anlatıcı çok fazla dahil oluyor. Sinemada çok hoşlandığım bir durum değil ama yine de filmi sevdim. Bunda öykünün payı yüksek. Yönetmenimiz Pascal Chaumeil de başarılı gibi duruyor ama onun katkısını anlayabilmek için romana hakim olmak lazım sanırım. 

Fakat esas olarak oyuncularımız kusursuz iş çıkarıyor. Pierce Brosnan aksiyon filmleri dışında da fena iş yapamadığını gösteriyor. Gençler Imogen Poots ve Aaron Paul da çok iyi. Fakat tabi ki benim favorim Toni Colette oldu. Maureen karakteri ve oğlu (Joseph Altin diye geçiyor ama aslında Yusuf Altın isminde bir Türk); müthiş mizahı ve güzel konusu ile iyi hisler uyandıran filmde gözlerin nemlenmesini sağladılar.

Zaten Hornby eserlerinin böyle bir gücü vardır. Her duygu verilir ve hiçbiri pornoya dönüşecek şekilde aşırı bir pompalanma içinde olmaz. Her şey kararındadır. A Long Way Down da tam kararında bir film. Daha iyi filmler vardır ama koltuktan kalktığınızda kafanızı berrak hale getiren filmlerden biri. Yani nadir eserlerden.

Pozitif ayrımcılık yapıyor olabilirdim ama gerçek şu ki; filmin Hornby ile bağlantısını izledikten sonra öğrendim. Ve hiç de şaşırmadım. Keşke bu tarz filmler daha fazla olsa...

Pazar, Temmuz 24

Opa!

Defalarca benzerlerini izlediğimiz ve emsallerinden farklı bir heyecan aşılayamayan vasat bir film. Klasik bir Batılı bakışı ile hazırlanmış. Batı'nın işinde gücünde profesyonel ve başarılı adamı (burada kendisi arkeolog), daha otantik bir yere gider (Burası genelde Doğu olur ama Batı'nın ucundaki Akdeniz'de fena alternatif değildir). Burada hayatın gerçek güzelliklerini ve aşkı keşfeder.

Daha ilk dakikalardan filmin nereye gideceğini anlıyoruz zaten. Fakat işte Ege öyle güzel bir coğrafya ki, ister istemez keyif alarak izliyoruz filmi. Bir de böyle yumuşak konulu filmler de zaman zaman lazım. Kafayı boşaltmak ve hatta hayal kurmak için bire bir. Üstelik Opa! en azından akıcı ilerliyor.

Opa kelimesi de Yunanca'da herhalde "Haydi", "Hoppa" gibi bir anlama sahip. Eurovision'a da aynı isimle bir şarkıyla katılmışlardı. Sık sık sirtaki yapılan ve uzi içilen bu filmin adı da bu kelime olmuş.

Öte yandan başroldeki hanım Agni Scott, Kıbrıs doğumluymuş. Yukarıdaki fotoğrafta çirkin çıkmış ama kendisi güzel bir hanımefendi. Bunun sebebi de doğduğu yerin havası suyu olsa gerek. Oysa ismine bakınca hiç anlamazdık oralardan geldiğini.

Pazartesi, Temmuz 18

Hampstead

 


İngilizler de kentsel dönüşümden şikayetçiymiş. 

Londra'nın en pahalı ve lüks semtlerinden biri olan Hampstead'de çekilen ve semtten ismini alan filmimiz, bizim çok aşina olduğumuz bir hikayeyi aşk ve mahkeme sosuyla süslüyor.

Maalesef yaşlı aşıklar Emiliy ve huysuz Donald''ın kurları çok fazla yer kaplıyor. Bu da bizim canımızı sıkıyor. Aslında Diane Keaton ve Brendan Gleeson sevdiğim oyuncular; üstelik uyumlular da ama benim için fazla romantik kaldılar.

Keaton; filmin başında göründüğünde filmin de ABD ürünü olduğunu sanmıştım. "Bu mahalle, bu mimarı ABD'nin neresinde olabilir" diye düşünürken, olayın Londra'da geçtiğini anladım. Tam da o sırada Karl Marx'ın mezarına bir ziyaret yapıldı filmde. Yani Marx'ın mezarı da Hampstead'deymiş. Ayrıca biraz araştırma yaptım; zamanında Freud ve John Keats de burada yaşamış. Herhalde Engels de uğramıştır.

Bu bilgileri öğrenmek güzel oldu. Fakat filmin geri kalanı çok da sarmadı. Mahkeme kısmı fena değildi. Oralarda filme dönmeyi başardık. Fakat daha fazlası çıkmıyor. Keşke detaylı detaylı bir film yazısı çıkarabilseydim. Sevgilim bu tarz film yazılarımı hiç sevmiyor. Fakat gerçekten çok fazla söylenecek cümle yok. Benzerlerini sıkça izlediğimiz bir film için benzer cümleler kurmanın gereği yok...

Çarşamba, Mayıs 11

5. Beatle

 


Hamburg, Liverpool ve müzik... Ve süperstarlık...

Çarşamba, Nisan 20

Theeb



Deniz Gamze Ergüven'in Mustang ile Oscar'a aday olduğu sene (2015) kısa listede dikkatimi çeken filmlerden biriydi Theeb. Ürdün yapımı olarak görülüyordu, ilginç bir konusu da vardı. İzlemek geçtiğimiz seney nasip oldu.

Ürdün asıllı olan yönetmen ve senarist Naji Abu Nowar, doğma büyüme İngitere'den... Belki de bu harman sayesinde 1.Dünya Savaşı'nın en önemli konularından biri olan Bağdat - Hicaz demiryolunun bölgeye getirdiği negatif ve pozitif tüm gelişmelere hakimdir.

Aslında filmden siyasi ve politik bir tema beklemek hayal kırıklığı yaratabilir. Fakat satır aralarında beslendiğini görebiliyoruz. Esas konumuz ise çölün ortasında bir maceraya atılmak zorunda kalan Theeb adlı çocuğun başından geçenler.

Çölün ortasında çocuk da olsa sessiz bir baş karakter, kötü adamları temsil eden eşkiyalar, etkisini kaybeden bir devlet otoritesi, ekonomik sıkıntı nedeniyle paranın değer kazandığı ve adam harcamaya yettiği bir atmosfer, silahlar, sıcak hava, at yerine develer ve günbatımına doğru giderken biten bir son... Tüm bu unsurlar bize bir Arabik Western sunuyor.

Belki de ilk denemesi olabilir bu türün. En azından benim izlediğim ilk örneği. Bence beklentiyi karşılıyor. Gerçi Oscar'a aday olabilecek kadar iyi film mi emin değilim ama Mustang'in olduğu yerde Theeb hayli hayli olurdu.  Filmin ikinci yarısında tempo düşse de kalitesi belli bir ortalamanın üstünde kalıyor. Üstelik bunu yaparken sadece tek bir profesyonel oyuncu kullanıyor. Bu da yönetmenin önemli bir başarısı olarak göze çarpıyor. Fakat yönetmen ve göz kelimelerini yan yana kullanınca sinematografik açıdan üst düzey bir filmden bahsetmek gerekir. Bunda da Arap çölünün payı yüksek.

Lawrance of Arabia'yı hatırlatması boşuna değil zira hem aynı dönemi anlatıyor hem de aynı bölgede çekiliyor. Fakat Batı'nın sömürgeci tavrından uzak kalıyor. Bunu birçok detaydan fark ediyoruz. Bölgeye bakış, tasvir edilen karakterler hep Arap kültürünün gözünden. Haliyle biz de yeni bir bakış açısı kazanıyoruz.

Sonuç olarak; kavurucu  çölde bile intikam soğuk yeniyor.

Pazartesi, Kasım 29

Damascus Cover

Batı dünyası, silahlarıyla girdiği coğrafyalardan artı değer üretmeyi çok sever. Sinema filmleri de bu torbaya girenlerden oluyor. Vietnam, Afganistan, Irak derken artık Suriye konulu filmleri de sıklıkla görüyoruz.

Damascus Cover, bunlardan biri. Bu sefer ABD'liler değil İngilizler denemiş. Başrole de Tudors ile ünlenen Jonathan Rhys Myers'ı koymuşlar.

Myers bu filmde İsrailli bir ajanı oynuyor. Filmin konusu ve coğrafyası bol aksiyon vadediyor. Oysa kovalamacalar, kaçışlar, kavgalar çok az. IMDB notunun 5.3'te kalmasını biraz buna bağlıyorum. Kendi seyircisini yakalayamamış olabilir.

Zaten iyi bir film olduğunu da iddia edemeyiz. Fakat yine de 6'ları görebilirdi. En kötü kısmı ise sonuydu. O kadar siyasi meselenin ardından biraz romantik bir ana fikirle bitmesi, insana "Ehh be abi, bu muydu yani" dedirtiyor.

Ben çok keyif alamadım. Altyazılı izledim filmi. Esad'ın Assad diye çevrilmesi gibi amatörlükler de çok can sıktı. Fakat yine de, denk gelindiğinde veya arkadaş ortamında zorla izlendiğinde can acıtmaz.

Perşembe, Kasım 25

Marianne & Leonard: Words of Love

 


Bir Leonard Cohen belgeseli değil. Hatta bir şarkının (So Long, Marianne) belgeseli de değil. Hatta ve hatta Marianne belgeseli de değil. Fakat bize Marianne Ihlen'i tanıtan bir yapım.

Bunca yıl dinlediğimiz, mırıldandığımız şarkının baş karakterini bu sayede tanımış olduk.

Leonard Cohen'in henüz Leonard Cohen olmadığı, başarısız yazar Leonard olarak tanındığı (hatta kimsenin tanımadığı) yıllarda sevgilisi olan Marianne ile ilişkisini öğreniyoruz. Ve sonrasında iki insanın hayatının nasıl şekillendiğini...

Yönetmen ve yapımcı Nick Broomfield çok iyi iş çıkarmış. Doğru yerlere direksiyonu kırmış. Öyküyü Cohen'in şarkılarından başlatmış belki ama Cohen'in üzerinde çok durmamış. Tabi ki durmuş ama baskın karakter o değil.

Zaten Broomfield daha önce Kurt Cobain & Courtney Love ilişkisine de el atmıştı. Onu izlememiştim. 1998 yapımıydı. Broomfield,  aradan geçen 20 seneye rağmen edindiği tecrübeyle hareket etmiş olabilir. Bu olgunluk ve sağlam adımlar başka şekilde açıklanamaz. Tabi bir de hikayeye canlı şahit olması da önemli bir artıdır.

Broomfield'in kendisi için de önemli bir figür Marianne. Broomfield de Marianne'e aşık olan onlarca erkekten biri. Hatta Loeonard Cohen'in ilham perisi olan ve onun yuvadan uçmasına neden olan Marianne, Nick Broomfield'i de film çekmesi için teşvik ediyor, onu cesaretlendiriyor.

Cidden ilginç ve etkileyici bir kadınmış. Şarkılara konu olmuş, insanları etkilemiş, çevresini değiştirmiş bir kadının ölümünden sonra unutulması haksızlık olurdu. Belgeselin çıkışında da Broomfield'in bu düşüncesi yatıyor.

Öte yandan. izleyici olarak Cohen'e çok fazla kızıyoruz. Oysa benim çok sevdiğim bir isimdir. Onun o 'görkemli kaybeden' imajının altında böyle bir hikaye olması ve onun sorumsuz tavrının başka bir insanda, üstelik de bir zamanlar sevdiği bir insanda yarattığı tahribatı görmek sinirlendirdi ve üzdü.

Bir de öyle bir nokta var ki... 1960'ların İdra Adası'ndaki ortama konuk olmak çok etkileyiciydi. Ütopik görülebilen bohem bir yaşantının gerçeğe dönüştüğü yıllar ve mekan. Fakat orada yer alan insanların (sadece Marianne değil) nasıl sarsıntılar yaşadığını da gördük. Bir Ege adası olarak; ister istemez filmlerin şahı Meditarrenao'yu da anımsadık. Bir de belki de İdra'nın kendisine de bir belgesel çekmek gerekir...

İzlediğimiz belgeselin fikir noktası sanırım bu iki eski sevgilinin ölüm zamanlarıydı. Birbirinden uzak geçen yılların ardından önce Marianne hayatını kaybediyor. Leonard ise dört ay sonra peşinden gidiyor. Çok kısa bir süre. 50 sene beraber yaşayan sevgililerin sıralı ölümü gibi... Bu da başka bir etkileyici nokta...

2016'daki bu kayıpların ardından işe koyuluyor ekip. 2019'da da belgesel ortaya çıkıyor.

Müthiş. Fragmanı bile heyecanlandırıyor...Son zamanlarda izlediğim en iyi işlerden...

FRAGMAN

Perşembe, Eylül 30

Sorry We Missed You

Ken Loach sineması dendiğinde aklımızda beliren bazı kodlar var. Hepsini sıralamaya gerek yok. Özetle; Sorry We Missed You bu kodlara uyan filmlerden.

Loach, 85 yaşında. Halen üretebiliyor olması muazzam bir başarı. Onca yıl boyunca aynı problemler üzerinden filmler çekti. Kapitalizmin insanlar üzerinde yarattığı buhranlar ise her defasında daha da büyüdü. Loach için bir dilemma olsa gerek. Dünya, Loach'un savunduğu değerlerin yanına bile yaklaşamadı ama problemin varlığı onun üretmesine olanak sağladı. Sistem her defasında yeni türden  problemleri kucağımıza attı, bu da yönetmenin yeni fikirlerle karşımıza çıkmasına neden oldu. Mesela I Daniel Blake'te işsizliğin yarattığı tahribatı sunarken, Sorry We Missed You iş bulmanın da çok matah bir durum olmadığını gösteriyor.

Loach (ve son 25 yıldır devamlı beraber çalıştıkları senarist Paul Laverty) belki de ilk defa bu kadar karamsar bir şekilde karşımıza çıktı. Savaş, çatışma temalı kanlı filmleri kenarda bırakırsak (Land and Freedom ve The Wind That Shakes the Barley), İngiliz yönetmen şehirdeki modern insanın kaygılarını ve dertlerini anlatırken her zaman güçlü bir mizahı da yanında getirmişti. Fakat son film Sorry We Missed You (2019) da bunu bulmak çok zor. Belki de Loach artık, gülünecek bir şey kalmadığını anlatmaya çalışmıştır. 

Bir röportajında "Haksızlığa öfkelenmiyorsan nasıl bir insansın?" diyen Loach, belki de artık öfkelenmek için tüm şartların var olduğunu göstermek istemiştir. 

Üç sene önceki I Daniel Blake bile, sancılı sonuna ve dramatik örgüsüne rağmen yine de zaman zaman bizi güldürerek rahatlatmıştı. Oysa Sorry We Missed You her dakikasında iç karartan, bunaltan ve rahatsız eden bir film.

Genelde "rahatsız eden" film, daha çok gerilim türü için kullanılır. Olağanüstü olmasa da çok nadir görülen ve çok az kişinin başına gelen olaylar anlatılır. Kendinizi baş rolün yerine koymak istemezsiniz. Zaten yaşamda benzer bir tecrübeniz de olmamıştır. İlerleyen süreçte olma ihtimali de çok düşüktür. Fakat 'hiç olmaz, bu sadece sinema' da diyemezsiniz. Ve filmi izlerken devamlı "Ya olursa" diye düşünürsünüz. Mesela Haneke filmleri bu 'rahatsız etme' duygusunun altını çok net doldurur.

Sorry We Missed You, en az o filmler kadar rahatsız edici ama bir fark var. Hikaye herkesi kapsıyor. Bir, "Size de vurabilir" hikayesi değil. Size zaten ya daha önce vurmuştur ya da ileride vuracaktır. Anlatılandan kaçış pek yoktur. Eğer kaçabiliyorsanız zaten Loach filmleri de genel olarak size hitap etmeyebilir. Fakat yine de çoğu Loach filminde olmadığı kadar karamsar bir tablo ile karşı karşıyayız.

Filmin konusuna dair detaylı cümleler kullanmayacağım. Fakat ana hatlarıyla bu filmin pandemi öncesinden çekilmesi çok önemli. Zira pandemi sonrasında oluşan/oluşabilecek yeni dünya düzeni Loach'un anlattığı duruma paralel ilerliyor gibi. Her ne kadar sokakta çalışan bir kargocu üzerinden anlatılsa da çalışan sınıfın büyük bir  kesimine vurulacak darbe hemen yanı başımızda duruyor olabilir.

Önce evden çalışmanın, ofislerde kalabalık olmamanın daha iyi olduğu anlatıldı.İnsanlar bunu giderek kanıksıyor. Artık evlerde çalışma artacak. Ev bir ofis. Sizin kendi ofisiniz. O zaman siz artık ufak bir patronsunuz. Tamam patron değilsiniz, ama bir 'çalışan' olarak sermaye koymanız gerekecek. Mesela bir laptop almalısınız. Veya sektörünüzle bağlantılı materyaller. Mesela filmde Ricky, bir araç satın alıyordu. Belki bu en yüksek seviyeden bir ihtiyaç  ama olsun. Herkes kendine göre borçlar içine girecek. Sırf çalışmak için. Ayrıca size yemek veren, sizin çalışmanız için elektrik yakan, doğalgaz tüketen de olmayacak.

Öte yandan artık ofiste olmayacağınız için, şu sorular da ortaya çıkabilir: Size neden sigorta yatırılsın? Sosyal güvenceler size neden verilsin? İşe ihtiyacınız olduğunuz için, daha doğrusu sıcak parayla ev döndürmek zorunda olduğunuzdan siz de zaten bunlardan kolayca vazgeçebilirsiniz. O yüzden soruya cevap verirken üzerine çok fazla düşünmeyebilirsiniz de... Sözleşmesiz çalışan Ricky ve Abbie çifti tüm haklarından feragat ediyorlar. Günde sekiz saatten fazla çalışıyorlar. Bunu sorgulamıyorlar biri. Filmde bunu sorgulayan tek kişi 80'lerde sendikacılık yapan bir kadın. Ve bu şartlarda çalışan insanlar olduğunu görünce çok şaşırıyor.

İngiltere gibi sosyal güvencenin -şimdilik- korunduğu bir ülke ile sigortasız milyonlarca inansın çalıştığı Türkiye'yi aynı pencereden değerlendirmek sağlıklı değil. Yine de kapitalizmin çalışan kesim üzerinde dayattıkları ortak.

Ve tabi filmde siyasi-politik bir problem işlenmiyor. Bu sorunun aile hayatına yansıması, evlere girmesi söz konusu. İnsanı korkutmak ve kaygılandırmak için her şey mevcut. Üstelik bu 'dünyayı bekleyen büyük tehlike' filmlerinde olduğu gibi görsel efektlere muhtaç kalan bir konu da değil. Her şey yüzde 100 gerçek ve tamamen ortada...

İnsan karamsar filmleri izlerken çoğu zaman bugünden vazgeçer ve en azından geleceğe dair umut görmek ister. Mutlu sonlar bunun için vardır ama mutlu son olmasa bile, sanki bir devam filmi gelecekmiş gibi bir açık kapı görmek ister.

Sorry We Missed You, böyle bir düşünceye de imkan vermiyor. Geleceği temsil eden ailenin oğlu Seb, giderek sistemin içinde kayboluyor. Aile onun üniversite okumasını isterken o, "Üniversite okuyup ne olacağım?" sorusunu soruyor.

Seb karakteri filmde sıkça işleniyor zaten. O konuya girmek istemiyorum. Fakat herhangi bir umut kırıntısının olmadığı, sert bir film karşımızda duruyor. İzlemeden önce, mental olarak hazırlanarak oturun ekranın karşısına.

Perşembe, Eylül 23

A Fish Called Wanda

A Fish Called Wanda, arkadaş çevremde çok popüler bir film olmasına rağmen bana yıllar boyunca uğramadı. Neredeyse izlemeden izlemiş kadar olduğum filmlerden biriydi. Böyle çok fazla içerik bilgisin maruz kaldığım filmleri izlediğimde çok keyif alamayacağımı ve sıkılacağımı düşünürüm. Artık bundan dolayı mı yoksa popüler olan filmlere ulaşmanın kolaylığının yarattığı tembellikten mi bilinmez ama 2020'lere kadar beklemiş oldum.

En azından korktuğum başıma gelmedi. Konusunu az çok bilmeme rağmen keyifle izledim. 1988 yapımı olmasına rağmen (Ben onu da en azından 1990'ların sonu sanıyordum) eskimeyecek ve her kuşağın ilgisini çekecek bir film olduğunu düşünüyorum.

İngiliz komedilerinin kendine has bir yapısı vardır. Hatta bu nedenle kimileri, o gruptaki ürünleri sevmez ve soğuk bulur. İlginç olan İngiliz komedisinin tarzını barındıran film, muhaliflere bile kendini beğendirecek kalitede bir mizaha sahip.

Filmin yıldızı tabi ki Kevin Kline. Filmdeki performansı sayesinde Oscar'da yardımcı oyuncu ödülünü kazanmış. Herhalde kariyerini ileriye atan andır. Zira daha sonra bu seviyelere çıktığını pek göremedik ama ismini her zaman duyduk. Kline filmde müthiştir ama diğer oyuncular da çok iyidir. Jamie Lee Curtis, John Cleese ve Michael Plain filmi sırtlayan isimler.

Tabi sırtlamak konusunda John Cleese'in yeri ayrı. Ünlü mizahçı sadece oynamıyor, yazıyor ve yönetiyor da... 

Konu çok orijinal sayılmaz. Bir elmas hırsızlığı sonrasında, çete üyeleri birbirine kazık atmaya ve ganimetin tek başına sahibi olmaya çalışır. Yeşilçam'da bile sıkça gördüğümüz bir konu. Belki de o yüzden, çocukluktan kalan sempati nedeniyle bu tarz filmlerden hiç sıkılmıyorum. Ama yine de A Fish Called Wanda türünün avantajını kullanmış bir film değil. Öyle olsa sadece benim gibilerin ilgisini çekerdi.

Zaten önemli olan konunun farklılığı değil, nasıl işlendiğidir. Burada da çok leziz bir şekilde işleniyor. Biraz mizah, biraz aksiyon, bolca diyaloglar...

Bugünlerde dahi birçok sinema dergisi ve internet sitesi halen A Fish Called Wanda hakkında makaleler yazıyor, sözlü tarih dosyaları hazırlıyor. Bu da beğeninin ve saygının göstergesi. Dünyanın en iyi filmlerinden biri değil ama kesinlikle özel bir yeri olan özel filmlerden biri.

"Aslında kahkaha attırmıyor ama insanı güldürüyor" cümlesini kullanabilirdim ama Ole Bentzen yaşasaydı bize karşı çıkardı. Danimarkalı bir doktor olan Bentzen, filmi izlerken gülmekten ölmüş. Kline'n burna patates soktuğu sahnede (ki filmin en az komik olan noktalarından) kalp krizi geçiren Bentzen, birkaç dakika içinde hayata veda etmiş. Herhalde film bu özelliğiyle sinema tarihinde ayrı bir yere geçiyordur.

Yani sinema tarihinde pek çok açıdan kendine ayrı bir yer ayırmış bir film. Geç izledik ama değdi. Beklentimizi yüksek tutmamıza rağmen onu da karşıladı. Filmi izlemeyi çok beklettik ama ömrümüz yetti. Filmi bitirdiğimizde de hayattaydık. Daha ne olsun...

Çarşamba, Eylül 15

10x10


İlginç ve güzel filmlerden biri olan High-Rise'da Wilder karakteriyle izlediğimiz Luke Evans, yine ilginç konuya sahip bir filmle karşıma çıktı. Fakat bu sefer, filmin güzelliği konusunda şüphelerimiz var.

10x10, ismini bir odanın boyutlarından alıyor. Odanın içinde ise bir kadın var. Çiçekçi Kathy, bir gün nedenini bilmediğimiz bir şekilde Lewis isimli bir adam tarafından kaçırılır ve bu odada tutsak edilir. Fakat filmin zayıf noktası da burası. Normal şartlarda bu girişi yaptıktan sonra "hikaye böyle başlıyor" minvalinde bir not eklememiz gerekirdi. Fakat bizim anlattığımız giriş oldukça uzun sürüyor. Bu uzun girişten bir ipucu da edinemiyoruz.

Filmin süresinin 80 dakika olması da bir başka problemi. En vurucu ve ilgi çekici kesime çok az süre ayrılmış. Aslında filmi izlerken giderek sıkılıyorduk ki son anlarda heyecan yükseldi. Fakat az zamanda geneli toparlamasına yetmedi. Kısacası; Anfield'da 3-0'dan sonra ayağa kakan ve Ümit Karan'ın golleriyle skoru 3-2'ye getiren ama sonunda sahadan mağlup ayrılan Galatasaray gibi bir film.

Tabi son kısmı da kusursuz değildi. Kavga dövüş sahneleri oldukça başarısızdı. Oysa filmde etkileyici bir kaçırma sekansı olduğunu da kabul edebiliriz. Fakat genel sorun burada da kendini gösteriyor; bir yerden alıyor, başka yerden veriyor. Gerçi kaçırma mevzusu da beni biraz işkillendirdi. İnsan kaçırmak bu kadar da kolay olmamalı sanki... Heyecan açısından etkileyici, mantık açısından akla yatmayan bir bölüm.

İyi olmaya aday bir senaryo, güçlü oyuncular ama çok kötü bir kurgu, düşük tempo.

Spoiler vermek gerekirse (neden gerekecekse) Kathy için sevindik. Lewis  için üzüldük. Filmin kendisi için kahrolduk. Zaman zaman da Mustafa Hakkında Her Şey'i hatırladık... Lewis hakkında her şey...


Salı, Eylül 14

7 Numara Esnekliği


O zaman The English Game'den devam edelim.

Oyunu bulan ve geliştiren İngilizler; daha sonra oyunu dünyaya yaydılar, pazarladılar ve sektör haline getirdiler.

Dünya, son 30 yılda devamlı Premier Lig'i takip etti. Yayından sponsorluğa kadar her konuda öncü İngilizlerdi, sonra diğerleri geldi.

Forma numaraları da onlardan biriydi. Eskiden sadece 1'den 11'e kadar gördüğümüz isimsiz numaralar, zamanla her futbolcu için bir markaya dönüşecek tabelalara döndü. Hatta Ultras kültürü, modern futbola karşı duruşunda bile bu konuya öncelikli olarak değindi. Fakat o savaş kaybedildi.

Artık bu bizim yeni normalimiz oldu. Her sezon başında yeni forma numaraları belli olur, ona göre formalar satın alınır, o sezon da öyle geçer. Buna alıştık, bunu kanıksadık, bunu kabullendik. O zaman böyle devam edeceğiz.

Şimdi tam bu noktada The English Game'e dönüyoruz. Ne diyordu Arthur, para kazandığı tespit edildiği için federasyon tarafından cezalandırılan Fergus'a: "Kurallar her şeyden önemlidir."

İngilizler oyunu, oyunun ruhunu, oyunun anlamını ne kadar değiştirmiş olsa da, bu devinimi devamlı üzerine düşünerek ve uzun müzakereler sonucunda gerçekleştirmiştir. Ve bu noktada zemini ve temeli kurallar üzerine kurmuştur. Kurallar önemlidir. Adil veya doğru olup olmaması önemli değildir. O sonrasında tartışılır. Öncelikli mesele; var olan kurala uymaktır.

Peki kural ne diyor? Bir futbolcu bir forma numarasını seçtiği takdirde, o numarayı sezon sonuna kadar o giyer. Başka bir oyuncu aynı takımda aynı numarayı giyemez.

Fakat gerçekte ne oldu? Edinson Cavani 7 numara ile sezona girdi ama özel bir kural ile sezon başladıktan sonra 7 numara yeni transfer Ronaldo'ya geçti.

Futbolseverler, Manchester United taraftarları, Ronaldo hayranları, duygusallar, nostaljikler, pazarlamacılar, marka değerciler ve daha birçoğu bu kararı alkışladı. Hatta olay o kadar normal geldi ki alkışlar kısa sürdü. Sanki olağan bir olay gibiydi. Olması gereken gibiydi. Olmaması hata olurdu.

Oysa İngiliz oyununa ve İngiltere kültürüne uymayan bir durumdu. Kural belliydi. 7 numara değişemezdi. Değişmemeliydi. Ronaldo, başka bir numara ile bu sezonu geçirmeliydi. Hatta o numara, Michael Jordan'ın Chicago Bulls'ta giydiği yarım sezonluk 45 numara gibi tarihe geçmeliydi. Üstelik o sezon Bulls'ta 23 numarayı giyen bir oyuncu da yoktu.

Premier Lig bu tip pazarlama, marka vb konularda NBA'i örnek alıyor ama bu sefer kendi köklerini hatırlamalıydı. Kimileri "Ronaldo'ya jest yapıldı" dedi ama bana geçen hissiyat Ronaldo'ya ve Manchester United'a tanınan imtiyaz oldu. 

Madem Ronaldo'nun 7 numara giymesi bu kadar önemliydi, o zaman ya bu transferi daha erken bitirecektiniz, ya transferin gerçekleşme ihtimaliyle Cavani'ye sezon başında başka bir numara verecektiniz (o zaman transfer dedikodularını doğurabilirdiniz) ya da Ronaldo daha Real Madrid'e gittiğinde formayı emekli edecektiniz (Best, Cantona gibi efsaneler varken bu çok zor olurdu) ve dönüşünde onun için askıdan indirecektiniz.

Eğer Cavani 7 numarayı seçmesine rağmen ilk 3 haftada hiç oynamasaydı bu jesti ve özel kuralı anlamlı bulabilirdik ama o da olmadı. Öyleyse kapılar kapanacaktı...


Bunu şu anın pazarlama soslu futbol dünyasına anlatmak ne yazık ki çok zor. Genç kuşaklar da "Ne saçmalıyor bu?" diyecektir. Fakat bizim için durum budur. Kimse ses çıkarmadı, bari biz yazalım.

Bu arada pazarlamacı tayfaya not. Cavani'nin Wolves maçında giydiği 7 numaralı formanın koleksiyon değeri yüksek olur. Sonuçta aynı sezonda iki farklı oyuncu tarafından giyilen ilk numara ve o forma bir daha olmayacak, tarihte tek maçla sınırlı kalacak... Formanın rengi de klasik tarzda olmadığı için nadir eserler kategorisine girer...

Pazartesi, Eylül 13

The English Game


Pandemi döneminde izlediğim dizilerden biri daha...

Masum'a göre biraz daha hoşuma gitmişti ama bunda, futbol sayesinde benim açımdan ilgi çekici bir unsurun yer alması önemliydi. Hatta maç izlemediğimiz, top oynamadığımız bir dönemde ilaç gibi geldiğini kabul etmek lazım.

Bunlar dışında; aslında yine hayal kırıklığına uğradım.

Önce biraz konusunda bahsedelim. Britanya'da futbolun ilk kez oynanmaya başlandığı yıllarda, oyun kolejlerin ve onların zengin öğrencilerinin himayesindedir. Hatta kuralları da onlar şekillendirir. Kurumlarda onların etkisi vardır. Diğer yandan işçi sınıfı da futbola dahil olmak ister. Fabrikalar da futbol kulüpleri kurar. Fakat profesyonellik yasak olduğu için işçi sınıfı sorunlarla karşılaşır. İşçi olarak çalışarak futbol oynamak ve zengin gençlerle rekabet etmek zordur. Sadece futbolcu olarak hayatlarını idame ettiremezler, zira para kazanmaları gerekir. Böyle bir dünyada Fergus Sutter ve Arthur Kinnaird önderliğinde iki cephenin kapışmasını izleriz.

Öncelikle futbol hikayeleri, senaryoya döküldüğünde çok garip bir paradoks çıkıyor ortaya. Bir hikaye yazsak, izleyen ve okuyan "Böyle hikaye olur mu, hiç gerçekçi değil" diyebilir. Oysa futbolda gerçekten öyle mucizevi ve sihirli hikayeler oluyor. Mesela 1999 veya 2005 Şampiyonlar Ligi finallerini, senaryoya aktarsak bilmeyen biri "Hadi oradan" der. Ama oluyor işte. Benzer bir hikayeyi kurgulasak, zaten inandırıcılığı iyice düşüyor, 'sallamışsın' oluyor.

O nedenle genelde futbol film ve dizilerinde gerçek hikayelere başvurulması, inandırıcılığı kuvvetlendirmek için önem kazanıyor. Fakat 'gerçek hikaye' dediğiniz dizide, tarihin akışını değiştiriseniz işin tadı kaçıyor.

The English Game'den önce İngiliz futbolunun ilkel dönemine ait çok kısıtlı bilgim vardı. Diziyi izlemeden önce biraz göz attım. Normalde de bunu yapmam. Yani izleyeceğim yapımlardan önce bilgi almamaya dikkat ederim. Fakat konu futbol olunca bu takıntımı kenara bıraktım. Bu sefer daha kötü oldu. "Spolier" yeme korkusu kendini hissettirmedi ama izlenen konunun süslendiğini ve abartıldığını görünce tadım kaçtı.

Yine de tabi ki dizi yüzde 100 hayal ürünü değil ve dönemin şartlarını ve ana atmosferini çok iyi yansıttığını düşünebiliriz. Bir dönem dizisi olarak benim bile beğenimi kazandı ki ben dönem filmlerini çok sevmem. Tabi bir kez daha vurgulamak lazım; futbolun varlığı bu noktada çok belirleyiciydi.

Tabi detaylara takılmamak lazım. Bir de ana fikir var. Dizi boyunca ve dizinin sonunda hissettiğiniz duygu; zenginlere karşı duran yoksullar oluyor. Mücadele, dayanışma, inat, hırs... Bu tip kavramlar zaten futbol sahasında da çok geçerli. Dizi bunu sahanın dışına da çıkarıyor. Çatışmayı sosyal hayata da taşıyor.

Peki gerçekten de işin sonunda yoksulların kazanması iyi miydi?

Diziyi izleyenlerin çoğunluğu Fergus'u ve onun düşüncelerini desteklemiştir. Fakat Fergus neyi savunuyordu? O, olaya daha çok kendi açısından ve hislerinden, sevgisinden yola çıkarak bakıyordu, kendi açısından değerlendiriyordu. Bunda da haklıydı. Amacı futbol oynamaktı ve futbol oynamak için şartları zorluyordu. Fakat diğer yandan futbol, onun sayesinde veya onun yüzünden profesyonellşecekti.

Profesyonelleşme iyi bir şey mi peki? Oyuncuların geçimini kazanması açısından; sorunun cevabı evet. Fakat diziyi izlerken Fergus'a hak verenlerin, dizi dışındaki futbol konuşmalarında "Ya bu futbolu esas para kirletti" demesi ne olacak? 

Arthur ve arkadaşları elitist bir bakışa sahip olabilir ama oyunu  maddi tatminden korumak kötü bir düşünce mi? Bugün, benzer düşünceleri dile getiren biri "devrimci" olacakken, Arthur ve arkadaşları neden kötü karakter oluyor ki?

Tabi ki bu noktada imdadımıza yetişen bazı kritik repliklerimiz var. Kendi kolejli arkadaşlarının düşüncelerinden sıyrılan ilk isim Arthur oluyor. Taraf değiştirdiği için ona sempati duymaya başlıyoruz. Fakat Arthur arkadaşlarına, düşüncesini şu cümlelerle açılıyor:

"Oyuna kuralları biz verdik ama oyun bize ait değil. Futbol imparatorluğa ve ötesine yayılacak. Bu kesin. Avrupa'ya, Afrika'ya, ABD'ye, Güney Amerika'ya... Bunu gerçekten durdurmak mı istiyorsunuz? Bu gerçekten mümkün mü sizce?"

Mümkün değildi. Önlenemezdi. Arthur bunu ilk fark eden kişi oldu. Kendisi tarihte de çok önemli bir yer edindi. 33 yıl FA başkanlığı yaptı. Sir unvanı edindi. Futbolun kitlelere yayılmasını sağladı. Ya da dizideki ifdayle, akan selin önünde durmadı. Diğer yandan gidişatı ve değişimi iyi değerlendirdi. Futbolda ilk küreselleşmenin adımlarını attı. Kötü mü oldu? Hayır! Fakat küreselleşmeyle beraber, pazarlama da yanında geldi. Daha çok insana ulaşan oyun, oyun olmaktan çıkıp bir sektöre dönüştü. Şu günlerde gelinen noktada bu selin başlangıç noktasını savunmak doğru mu? Emin olamıyorum.

Öte yandan Fergus'un dediği bir nokta var. O da Arthur'a neden para kazanmak zorunda olduğunu ve profesyonelleşmenin gerektiğini anlattığı sahnede gerçekleşiyor:

- Çalışıyor olabilirsin. Ama kendini paralamıyorsun. Maça daha başlamadan çoktan yorulmuş olmuyorsun. Anlamıyor musun? Antrenman yapamıyoruz. Dinlenemiyoruz. Para almazsak gelişemeyiz.

+ Peki biri en iyi oyuncuları satın alıp kupayı kazanırsa ne olacak. Bu nasıl adil olur?

- Sabahın beşinden geçe dokuza kadar, haftada altı gün çalışan bir adam eve ekmek getirmeye yetecek parayı ancak kazanıyor ve senin gibi dinlenmiş, iyi beslenen bol antrenmanlı biriyle yarışıyor. Bunun neresi adil?

İşin bu noktasında da Fergus haklıydı. İşin içinden çıkılmaz zor bir durumdu. Ne olduysa oldu ve iş buralara geldi.

Tabi bir yandan Fergus'un bu rekabet anlayışının altını çizmek lazım. Benzer bir konu bizim yerli oyuncu - yabancı oyuncu çatışmasında da yaşanıyor. Yerli oyuncu için, "yabancılarla rekabet etsin, edemeyen oynamasın" deniyor. Fakat Fergus'un dediği gibi, benzer şartlarda eğitilmeyen, idman yapamayan çocukların iyi şartlardan gelen meslektaşlarıyla rekabeti ne kadar adil olacak?

Bu ayrı bir konu. Biz diziye dönelim. Dizi, zor zamanlarımızda futbol temaslı konusuyla bize nefes aldırdı. Fakat diğer yandan altı bölümün çoğu kısmında aşk meşk gönül işleri revaçtaydı. Futbola ilgisi olmayanları da diziye çekmek adına birçok konu yaratılmış. Bence işi çorbaya dönüştürmekten başka bir işe yaramamış. Öte yandan çoğu Netflix dizisi gibi altyazılar sıkıntılıydı. Bu konu da artık kangren haline geldi. 

Açıkçası bir dizi olarak kopuk kopuk olması nedeniyle beğenmedik ama bir futbol içeriği olarak değerli olduğunu kabul etmek gerek. Hatta bir sene sonra başlayan Avrupa Süper Ligi projesinde İngilizlerin gösterdiği tepkinin itici gücü bile olabilir. İngilizlerin oyuna sahip çıkma dürtüsünü hafife alamayız.