Cumartesi, Şubat 19

Mahur Beste


- Asıl hedefi göremiyorlar. Sadece Abdülhamit ile meşgul oluyorlar. Onu yıkmak, onu devirmmekten başka bir şey düşünmüyorlar. Abdülhamit tek adam... Beride otuz milyon adam var...

- İyi ama bu tek adam, bu otuz milyona göz açtırmıyor. Bütün hayat hakkını gaspetmiş...

- Orası doğru. Kimse itiraz edemez. Hepimiz onun nasıl bu memleketi yıktığını biliyoruz. Fakat mesele o değil. Mesele bu hürriyet aşkının, bu istibdat düşmanlığının asıl düşünülmesi lazım geleni unutturmuş görünmesinde. Hepimiz Abdülhamit ile meşgulüz. Sarayın etrafındaki beş on kişi hariç, ordu, memur, halk, herkes, sabah akşam onu düşünüyor. Onun fenalıklarını saya saya cezbeye geliyoruz. Bu, Kadiri zikri gibi bir şey oldu.

Memlekette iki ses var: "Padişahım çok yaşa!" "Kahrolsun Abdülhamit!" İyi ama, sade bununla iş çıkmaz. Farz edelim bu adam ortadan yok oldu, onu devirdik, saltanatı bıraktı, yahut öldü; o zaman ne yapacaklar? Abdülhamit gitti, biz işimizi gördük, artık bize ihtiyaç kalmadı, Allahaısmarladık, demeyecekler ya… Her şey gösteriyor ki, Abdülhamit’in hakikî halefi tav’en veya kerhen bu cemiyet olacaktır. Onlar iş başına geçecekler; o zaman ne olacak?

 – Hele bir kere o gitsin de… 

– İşte tam onların ağzıyla konuştun. Hele bir o gitsin… Hele bir sabah olsun… Biz sanıyoruz ki bütün fenalıklar sadece ondandır. Halbuki değil; fenalık daha derin, daha köklü. Abdülhamit gibi bir ifriti doğuracak kadar büyük. İyice yerleşmiş. Abdülhamit nedir? Senin, benim gibi bir insan. Yalnız bizden biraz başka türlü. Abdülmecit’in oğlu olmayıp da benim oğlum olsaydı hiç de fena adam olmazdı. Biraz vehimli, korkak. Orta halli bir marangoz. Titiz, dikkatli, küçük şeylerin üzerinde durmaktan hoşlanan bir adam. Saraydan çıkar şu adamı, şöyle orta halli bir eve koy: muhakkak her akşam kalemden gelir gelmez soyunup dökünüp mutfağa girecek, yahut da elinde keser, tahtaboş tamir edecekti. Terliklerini, takyesini giymiş ve Abdülhamit Bey… Rütbesine göre Beyefendi, yahut Saadetlû Abdülhamit Paşa hazretleri. Sabahleyin İkdam gazetesini penceresinin önünde okuyor. Evden çıkarken mutfağın ateşine dikkat etmesini, çocuklarını sokağa salıvermemesini karısına sıkı sıkı tembih ediyor. Eve dönünce bir fırsatını bulup teker teker bütün ev halkından günün olup bitenini soruyor. Yatarken sokak kapısını kendi eliyle kapatıyor, karyolasının altına bakmadan yatağına girmiyor. Bu adam tesadüfün şevkiyle hükümdar olmuş. Olmasa iyi olurdu, fakat olmuş … Küçük, miskin yaratılışı, bütün bir millete nefes aldırmıyor. Bütün talihsizliğimiz bundan mı ibaret?… 

Keşke bu kadar olsa… Mesele bu kadar olsaydı da biz Abdülaziz devrinde mesut olsaydık… Babalarımız Abdülmecit devrinde rahat etselerdi. Dedelerimiz Mahmut zamanını iyi geçirmiş olsalardı… O zaman çocuklarımızın gelecek devirde daha mesut olacaklarını düşünebilirdik… Tek tek al; ne Abdülhamit babasına, ne Aziz kardeşine benzer; birisi vehimli, hilekâr, fakat sebat sahibi, çalışkan; öbürü zalim ve deli, müsrif ve iradesiz

Cuma, Şubat 18

Golo #22

İşlerimizin yoğunluğu nedeniyle hem bloga hem de Portekiz Ligi'ne biraz ara vermiştik. Blogu hareketlendirdik, sıra Portekiz Ligi'nde...

Gerçi bu boşluk gibi gözüken zamanda ligi takibe devam ettik. O konuda kimsenin sıkıntısı olmasın. Fakat yorumlarımızı buraya aktaramadık. Ayrıca yılbaşından sonra fikstürün de çok fazla sıkışması, hakkaniyetli değerlendirmeler yapmayı da zorlaştırdı.

22. hafta ile beraber yeniden serimize devam edebiliriz. 18 takımın 11'i, bu hafta ya hiç gol atamadı ya da tek gol buldu. Gollerin bir kısmı penaltı veya duran top organizasyonuydu. Haliyle haftanın golü de bir duran toptan geldi.

Braga, kendi sahasında oynadığı Paços de Ferreira karşılaşmasının ilk yarısını 1-0 geride kapadı. Öne geçmiş bir Paços karşısında gol aramak, ligin en zor işlerinden biri. Braga da oldukça zorlandı. Fakat 67. dakikada aradığı golü, kaptanının sihirli ayağıyla buldu.

27 yaşındaki Ricardo Horta, bu sezon en verimli dönemini yaşıyor. Daha önce ligde en golcü sezonu 2019-20'ydi. 33 maçta 12 gol kaydetmişti. Bu sezon ise Paços maçına kadar  11 gol atmıştı. Yani rekor an meselesiydi.

Maçın 67. dakikada kazanılan serbest vuruşu filelere yolladı. Serbest vuruş golleri zaten estetik olarak bir adım öndedir ama bu gol türdeşlerinden de ayrılacak güzellikte. Öncelikle mesafe çok uzak. İkinci  detay olarak topun gidiş yönü ve hızı muazzam. Son olarak da topun filelerle buluştuğu yer (tam 90) pastanın üzerindeki krema...

Aynı zamanda maçta beraberliği yakalaması da önemli. Bir de kariyer rekorunu egale etmesini eklersek,  Horta için kusursuz bir andı...

Fakat bitti mi? Bitmedi! Horta maçın son dakikasında bir gol daha attı ve takımına galibiyeti getirdi.  Kariyer rekorunu da kırdı. Onun için muazzam bir hafta sonu oldu... Gol krallığı yarışında üçüncü sırada ama ikinci sıradaki Luis Diaz, lige veda etti. Bakalım Horta sezonu kaç golle tamamlayacak?

Geç gelen edit: Bu gol; Şubat ayının en iyi golü seçildi.

GOLO #15

GOLO #14 GOLO #13

GOLO # 12 GOLO #11

GOLO #9 GOLO #8  

GOLO #7 GOLO #6 

GOLO #4 GOLO #2

Perşembe, Şubat 17

Etienne!

Bir bağımsız sinema örneği...

Bağımsız filmlere genel olarak hoş gözle bakarız, eksiklerini görmezden geliriz, çoğu zaman da çok severiz ama bu film biraz sıkıntılı. Yetersiz oyunculuklara, düşük bir görüntü kalitesine, çok da ilgi çekici olmayan bir senaryoya sahip. Fakat aşırı şekilde insanı duygulandıran bir konusu var.

Asosyal, sessiz, içine kapanık bir tip olan Richard'ın hayattaki tek arkadaşı evinde beslediği hamsteri Etienne'dir. Fakat Richard, zaten hayatında birçok dertle uğraşırken, bir de üzerine Etienne'in tedavisi mümkün olmayan bir kanser türüne yakalandığını öğrenir. Kendisi çok üzülür ama bir yandan da sevgili dostunun son günlerini doğada geçirmesini arzular. Yani onunla yolları ayıracaktır. Önce bir yolculuğa çıkarlar. Bisiklet üzerinde uzun bir yolculuk yaparlar, şehir şehir dolaşırlar. Sonrasında da Richard, Etienne'i doğaya bırakır.

Hayvan seven, evinde bir hayvanla dostluk kurmuş herkes için hüzünlü bir film. Nedense türü komedi olarak geçiyor. Oysa 90 dakikalık filmde birkaç espri dışında komediye dair bir unsur göstermek kolay değil. Oysa gözler sık sık buğulandı... İzlemeye değer mi emin değilim ama izleyince de bir duygu aktarımı sağlanıyor.

Bu arada soundtrack açısından çok zengin ve başarılı bir film olduğunu eklemek lazım. Belki de filmin tek artısı.

Öte yandan spoiler vermek istemem ama vermeden de duramıyorum. Zaten kolay kolay izlenecek bir film de değil. O nedenle kimse "Neden spoiler verdin be insafsız adam" demez. Bu hüzünlü filmin sonu Korkusuz Korkak'a bağlanıyor. Sevinelim mi üzülelim mi bilemiyoruz ama içimizin parçalandığı 70-75 dakika için garip duygular besliyoruz.

Çarşamba, Şubat 16

Yolun Devamı İstanbul Olur Mu?

Avrupa Ligi'nin son 16 turundaki eşleşmelerden biri Borussia Dortmund - Rangers...

Kağıt üzerinde sıradan bir eşleşme gibi duruyor. Mesela Barcelona - Napoli gibi ışıltılı değil. Lazio -Porto gibi dengeli de durmuyor. B.Dortmund biraz daha ağır basıyor. Yine de belli olmaz tabi. Fakat  bültende, izlenecek daha iyi eşleşmeler olabilir. 

Fakat nostalji bakımından zengin bir eşleşme. Hatta belki de diğer eşleşmelerin yanında en 'tarihi' eşleşme olabilir. Bir arka planı var. Bu iki takım Avrupa kupalarında sık sık eşleştiler. Daha önce üç farklı turnuvada dört kere rakip oldular, sekiz kez maç yaptılar.  İlk iki eşleşmede Rangers turladı, üçüncüsü 1995 Şampiyonlar Ligi gruplarına denk geldi. İki maç berabere bitti, Rangers elendi, Borussia Dortmund tur atladı.

Sonuncusu ise 1999'da...Bizim için önemli olan kısmı da burası.

Kasım ayında oynanan ilk maçı Rangers kendi sahasında 2-0 kazanıyor. İki takımda da tanıdık isimler var. Rangers'ta; daha sonra Beşiktaş'a gelecek Norveçli kaleci Thomas Myhre, Borussia'da ise daha sonra Fenerbahçe'ye gelecek Miroslav Stevic oynuyor. Ayrıca iki takımın teknik direktörleri de Dick Advocaat ve Michael Skibbe...

Şu an Rangers'ın başında olan Gio van Bronckhorst, o gün takımın sol beki. Bugün Dortmund'da parlayan Reyna'nın babası Claudio; bu sefer Rangers'ta...

Dortmund Aralık ayına sarkan rövanşta, Victor Ikpeba ve son dakikada Fredi Bobic'in golleriyle aynı sonucu, 2-0'ı yakalıyor. Haliyle önce uzatmalar, arından penaltılar geliyor. Ev sahibi avantajı böyle seri penaltı anlarında çok işe yarıyor. Son dakika golünde kalesinden çıkıp golde katkısı olan Lehmann, bu sefer üç penaltı birden kurtarıyor ve Dortmund, Westfallen'da turluyor...

İşte bizim için dikkat çekisi kısım burası. O akşam çıkan sonuç sayesinde, B.Dortmund Galatasaray'ın rakibi oluyor. Bahsettiğimiz organizasyon 1999-2000 sezonu UEFA Kupası. Bugünlerde Galatasaray için hayaller kurmak pek mümkün değil. Yani bu yolun sonu kupa finaline gitmez. Fakat ilginç bir tesadüfün ortasında da olabiliriz.

Galatasaray bu turda yok. Bir sonraki turda rakibini çekecek. Yine bir Dortmund - Rangers mücadelesinden sağ çıkan takım Galatasaray ile eşleşirse hoş bir durum oluşur. En azından bu yazı biraz daha değerlenir. Aksi halde pek bir önemi de kalmaz.


Salı, Şubat 15

Bakushū

Öncelikle; eğer çevri doğruysa çok şaşırdım. Türkçe, "Erken Gelen Yaz" adıyla bilinen filmin Japonca karşılığı tek kelimeymiş. Ben en azından iki üç kelimelik bir tamlama bekliyordum. Tam bizim ülkede "İsminin anlamı ne?" sorusuna verilen şiirsel ve detaylı cevaplar gibi olmuş.

Neyse; biz filme ve Japon dilinden Japon toplumuna dönelim. Yasujiro Ozu'nun "Noriko üçlemesi"nin bir filmi Bakushü. Serinin diğer parçası olan Tokyo Monogatari'yi daha önce izlemiştik. O zaman da Japon toplumuyla Türk toplumu arasında ne kadar çok benzerlik olduğunu görmüş, yazmış ve biraz da şaşırmıştık. Burada da görüşümüz değişmiyor.

Tokyo Monogatari'de daha çok Noriko'nun (Setsuko Hara) Tokyo'yu ziyaret eden anne ve babasını, onların geçmişle mücadelelerini, gelecekle ilgili düşüncelerini ve büyük şehirde yaşadıkları şokları izlemiştik. Bu sefer Noriko'ya odaklanıyoruz. Birinde yaşlıların bakışı, diğerinde gençlerin hayata karşı tavrı... Konu farklı ama içerik aynı. Tutucu, hiyerarşik, karşısındakine söz geçirmeye hevesli bir toplum portresi... Daha çok bekar Noriko'nun topluma birey olarak varlığını kabul ettirme çabasını izliyoruz ama diğer yandan da savaştan çıkan Japon toplumunun çarpık ilişkilerine göz atıyoruz.

Evlenmeyi 'başaran' kızların, bekar arkadaşlarına kendilerini üstün görmesi, evliliğin bir statü sembolüne dönüşmesi, ailenin ve hatta etrafın bu konulara çok dahil olması, 28 yaşına gelip henüz evlenmemiş olmanın bir soruna dönüşmesi... Japon toplumunun 1950'lerdeki yapısı bize çok uzak değil. Hatta şu an uzaktan takip ettiğimiz toplumdaki değişim ve o değişimin hızı çok şaşırtıcı. 

Aslında belki de Ozu, tam da bu değişimin başlangıcında filmlerini çekiyor. Değişim hikayesi, tam olarak bu üçlemeyle eş zamanlı başlamış olabilir. İkinci Dünya Savaşı'nda ağır bir tahribatla ayrılan sadece, atom bombasıyla tanışmak zorunda kalan Japon sivil halkı, siyaseti ve askeri gücü değildi belki de. Aynı zamanda ipleri elinde tutan ama toplumuna acı hediye eden ataerkil yapı da büyük bir güven kaybı yaşamış olabilir. Bu kayıp daha bireyci bir toplum talebinin hazırlığını yaratmış olsa gerek. Nariko'nun diğer arkadaşlarından ayrılması da bunun bir simgesi olarak gözükebilir.

Filme dair genel eleştiriler, üçlemenin son filmi olmasından dolayı kendini tekrar etmesinden kaynaklanıyor. Bu film üçüncü sırada ama benim için ikinciydi (İzlemediğim filmin adı; Banshun). O yüzden benzer bir sorun yaşamadım. Hatta Tokyo Monogatari'den daha çok sevdim diyebilirim. Üstelik Japon toplumun dinamiklerine biraz daha hakim olsaydık, Ozu'nun göndermelerini ve metaforlarını çok daha net bir şekilde anlayabilirdik. 

Diğer yandan tıpkı Tokyo Monogatari'de olduğu gibi dönemine göre kaliteli bir tekniği hissettik. Durağan gözüken ama kendi içinde çok şey anlatan, derdini anlatırken ne fazla aksiyona ne fazla repliğe ihtiyaç  duyan filmlerin hastasıyız...  O dönem yaşayıp izleseydik "devam" derdik ama zaten yönetmen de devam etmiş.