Perşembe, Eylül 30

Sorry We Missed You

Ken Loach sineması dendiğinde aklımızda beliren bazı kodlar var. Hepsini sıralamaya gerek yok. Özetle; Sorry We Missed You bu kodlara uyan filmlerden.

Loach, 85 yaşında. Halen üretebiliyor olması muazzam bir başarı. Onca yıl boyunca aynı problemler üzerinden filmler çekti. Kapitalizmin insanlar üzerinde yarattığı buhranlar ise her defasında daha da büyüdü. Loach için bir dilemma olsa gerek. Dünya, Loach'un savunduğu değerlerin yanına bile yaklaşamadı ama problemin varlığı onun üretmesine olanak sağladı. Sistem her defasında yeni türden  problemleri kucağımıza attı, bu da yönetmenin yeni fikirlerle karşımıza çıkmasına neden oldu. Mesela I Daniel Blake'te işsizliğin yarattığı tahribatı sunarken, Sorry We Missed You iş bulmanın da çok matah bir durum olmadığını gösteriyor.

Loach (ve son 25 yıldır devamlı beraber çalıştıkları senarist Paul Laverty) belki de ilk defa bu kadar karamsar bir şekilde karşımıza çıktı. Savaş, çatışma temalı kanlı filmleri kenarda bırakırsak (Land and Freedom ve The Wind That Shakes the Barley), İngiliz yönetmen şehirdeki modern insanın kaygılarını ve dertlerini anlatırken her zaman güçlü bir mizahı da yanında getirmişti. Fakat son film Sorry We Missed You (2019) da bunu bulmak çok zor. Belki de Loach artık, gülünecek bir şey kalmadığını anlatmaya çalışmıştır. 

Bir röportajında "Haksızlığa öfkelenmiyorsan nasıl bir insansın?" diyen Loach, belki de artık öfkelenmek için tüm şartların var olduğunu göstermek istemiştir. 

Üç sene önceki I Daniel Blake bile, sancılı sonuna ve dramatik örgüsüne rağmen yine de zaman zaman bizi güldürerek rahatlatmıştı. Oysa Sorry We Missed You her dakikasında iç karartan, bunaltan ve rahatsız eden bir film.

Genelde "rahatsız eden" film, daha çok gerilim türü için kullanılır. Olağanüstü olmasa da çok nadir görülen ve çok az kişinin başına gelen olaylar anlatılır. Kendinizi baş rolün yerine koymak istemezsiniz. Zaten yaşamda benzer bir tecrübeniz de olmamıştır. İlerleyen süreçte olma ihtimali de çok düşüktür. Fakat 'hiç olmaz, bu sadece sinema' da diyemezsiniz. Ve filmi izlerken devamlı "Ya olursa" diye düşünürsünüz. Mesela Haneke filmleri bu 'rahatsız etme' duygusunun altını çok net doldurur.

Sorry We Missed You, en az o filmler kadar rahatsız edici ama bir fark var. Hikaye herkesi kapsıyor. Bir, "Size de vurabilir" hikayesi değil. Size zaten ya daha önce vurmuştur ya da ileride vuracaktır. Anlatılandan kaçış pek yoktur. Eğer kaçabiliyorsanız zaten Loach filmleri de genel olarak size hitap etmeyebilir. Fakat yine de çoğu Loach filminde olmadığı kadar karamsar bir tablo ile karşı karşıyayız.

Filmin konusuna dair detaylı cümleler kullanmayacağım. Fakat ana hatlarıyla bu filmin pandemi öncesinden çekilmesi çok önemli. Zira pandemi sonrasında oluşan/oluşabilecek yeni dünya düzeni Loach'un anlattığı duruma paralel ilerliyor gibi. Her ne kadar sokakta çalışan bir kargocu üzerinden anlatılsa da çalışan sınıfın büyük bir  kesimine vurulacak darbe hemen yanı başımızda duruyor olabilir.

Önce evden çalışmanın, ofislerde kalabalık olmamanın daha iyi olduğu anlatıldı.İnsanlar bunu giderek kanıksıyor. Artık evlerde çalışma artacak. Ev bir ofis. Sizin kendi ofisiniz. O zaman siz artık ufak bir patronsunuz. Tamam patron değilsiniz, ama bir 'çalışan' olarak sermaye koymanız gerekecek. Mesela bir laptop almalısınız. Veya sektörünüzle bağlantılı materyaller. Mesela filmde Ricky, bir araç satın alıyordu. Belki bu en yüksek seviyeden bir ihtiyaç  ama olsun. Herkes kendine göre borçlar içine girecek. Sırf çalışmak için. Ayrıca size yemek veren, sizin çalışmanız için elektrik yakan, doğalgaz tüketen de olmayacak.

Öte yandan artık ofiste olmayacağınız için, şu sorular da ortaya çıkabilir: Size neden sigorta yatırılsın? Sosyal güvenceler size neden verilsin? İşe ihtiyacınız olduğunuz için, daha doğrusu sıcak parayla ev döndürmek zorunda olduğunuzdan siz de zaten bunlardan kolayca vazgeçebilirsiniz. O yüzden soruya cevap verirken üzerine çok fazla düşünmeyebilirsiniz de... Sözleşmesiz çalışan Ricky ve Abbie çifti tüm haklarından feragat ediyorlar. Günde sekiz saatten fazla çalışıyorlar. Bunu sorgulamıyorlar biri. Filmde bunu sorgulayan tek kişi 80'lerde sendikacılık yapan bir kadın. Ve bu şartlarda çalışan insanlar olduğunu görünce çok şaşırıyor.

İngiltere gibi sosyal güvencenin -şimdilik- korunduğu bir ülke ile sigortasız milyonlarca inansın çalıştığı Türkiye'yi aynı pencereden değerlendirmek sağlıklı değil. Yine de kapitalizmin çalışan kesim üzerinde dayattıkları ortak.

Ve tabi filmde siyasi-politik bir problem işlenmiyor. Bu sorunun aile hayatına yansıması, evlere girmesi söz konusu. İnsanı korkutmak ve kaygılandırmak için her şey mevcut. Üstelik bu 'dünyayı bekleyen büyük tehlike' filmlerinde olduğu gibi görsel efektlere muhtaç kalan bir konu da değil. Her şey yüzde 100 gerçek ve tamamen ortada...

İnsan karamsar filmleri izlerken çoğu zaman bugünden vazgeçer ve en azından geleceğe dair umut görmek ister. Mutlu sonlar bunun için vardır ama mutlu son olmasa bile, sanki bir devam filmi gelecekmiş gibi bir açık kapı görmek ister.

Sorry We Missed You, böyle bir düşünceye de imkan vermiyor. Geleceği temsil eden ailenin oğlu Seb, giderek sistemin içinde kayboluyor. Aile onun üniversite okumasını isterken o, "Üniversite okuyup ne olacağım?" sorusunu soruyor.

Seb karakteri filmde sıkça işleniyor zaten. O konuya girmek istemiyorum. Fakat herhangi bir umut kırıntısının olmadığı, sert bir film karşımızda duruyor. İzlemeden önce, mental olarak hazırlanarak oturun ekranın karşısına.

Çarşamba, Eylül 29

Golo #7

Genelde buraya herkesin beğendiği golü koymak istemiyorum. O yüzden seçim yaparken biraz daha farklı noktalara eğiliyorum. Bu hafta da ona çabaladım ama uğraşlarım beyhudeydi.

Haftanın ilk gününde (Cuma) Mehdi Taremi çok güzel bir gol attı. Diğer üç günde, oynanan yedi maçta daha iyi goller çıkar mı diye çok bekledim. Güzel goller de atıldı. Mesela Taremi'nin takım arkadaşı ve bu serinin müdavimlerinden Sergio Oliveira, maçın son dakikasında harika bir serbest vuruş golü attı. Famalicao'dan Ivan Jaime güzel bir sol ayak golü kaydetti. Santa Clara'dan Lincoln, serbest atıştan fileleri havalandırdı. O da sol ayakla attı.

Blogu yakından takip edenler, sol ayakla atılan gollere imtiyaz tanıdığımı bilirler. Fakat Mehdi Taremi öyle bir gol attı ki, herhangi bir ayrımcılığa fırsat tanımadı.

Biraz abartalım, belki Puskas ödülüne bile aday olabilir. Büyük ihtimal olmaz bence ama bu tip bir gol her sene adaylar arasında yer alıyor. Yani, orta sahadan atılan goller. Yazılı ve resmi olmayan böyle bir kategori var. Zordur ve nadir görülür bu goller. O yüzden ilgi görür ve beğeni toplar. Taremi'nin golü, o türün en iyilerinden.

Benzerlerinden daha iyi olmasının nedenlerini sıralayalım. Birincisi bu tip gollerin bir kısmında kale boştur. Burada Gil Vicente kalecisi Ziga Frelih kalesinden açılmış olsa da çok alakasız bir yerde değil. Yani her oyuncu maç içinde rakip kaleyi böyle yakalayabilir ama golü atan pek çıkmaz.

İkincisi vuruş kalitesi çok üst düzey. Ayrıca görsel olarak da şık. Normalde bu tip gollerde, vuruş öncesinde topun sektiğini görürüz. Yani havalanan bir topa vurarak oldukça yukarıdan bir şekilde inerek kaleye gönderilen toplar revaçtadır. Taremi'nin vuruşunu zorlaştıran ve güzelleştiren detaylar bunlar. Topa yerdeyken vuruyor. Asıl önemlisi alışıldık bir aşırtma denemesi değil, sanki bir uzun pas atar gibi giriyor dibe. Top da ip gibi gidiyor. Sanki aşırma gibi değil de 40 metreden kalesinin sağına bırakılan plase gibi... Kaleci yukarıya uzanamıyor değil de, sağına uzanamıyor sanki...

Arıca Taremi bu golü atmadan önce de bir çaba koyuyor ortaya. Gil Vicente savunmasının arasına girip topu kapıyor. Üstüne bir de çalım atarak kremasını ekliyor.

Yukarıda saydığımız diğer üç gol, başka haftalarda çok rahat 'haftanın golü' seçilirdi. Fakat sezonun gollerinden birine denk geldiler. Talihsizlik.

Taremi bu yılın en dikkat çeken santrforlarından.  Nisan ayında Chelsea'ye attığı gol halen hafızalarda. Bakalım hangi gol Aralık ayında daha çok anılacak?

GOLO #6

GOLO #4

GOLO #2


Perşembe, Eylül 23

A Fish Called Wanda

A Fish Called Wanda, arkadaş çevremde çok popüler bir film olmasına rağmen bana yıllar boyunca uğramadı. Neredeyse izlemeden izlemiş kadar olduğum filmlerden biriydi. Böyle çok fazla içerik bilgisin maruz kaldığım filmleri izlediğimde çok keyif alamayacağımı ve sıkılacağımı düşünürüm. Artık bundan dolayı mı yoksa popüler olan filmlere ulaşmanın kolaylığının yarattığı tembellikten mi bilinmez ama 2020'lere kadar beklemiş oldum.

En azından korktuğum başıma gelmedi. Konusunu az çok bilmeme rağmen keyifle izledim. 1988 yapımı olmasına rağmen (Ben onu da en azından 1990'ların sonu sanıyordum) eskimeyecek ve her kuşağın ilgisini çekecek bir film olduğunu düşünüyorum.

İngiliz komedilerinin kendine has bir yapısı vardır. Hatta bu nedenle kimileri, o gruptaki ürünleri sevmez ve soğuk bulur. İlginç olan İngiliz komedisinin tarzını barındıran film, muhaliflere bile kendini beğendirecek kalitede bir mizaha sahip.

Filmin yıldızı tabi ki Kevin Kline. Filmdeki performansı sayesinde Oscar'da yardımcı oyuncu ödülünü kazanmış. Herhalde kariyerini ileriye atan andır. Zira daha sonra bu seviyelere çıktığını pek göremedik ama ismini her zaman duyduk. Kline filmde müthiştir ama diğer oyuncular da çok iyidir. Jamie Lee Curtis, John Cleese ve Michael Plain filmi sırtlayan isimler.

Tabi sırtlamak konusunda John Cleese'in yeri ayrı. Ünlü mizahçı sadece oynamıyor, yazıyor ve yönetiyor da... 

Konu çok orijinal sayılmaz. Bir elmas hırsızlığı sonrasında, çete üyeleri birbirine kazık atmaya ve ganimetin tek başına sahibi olmaya çalışır. Yeşilçam'da bile sıkça gördüğümüz bir konu. Belki de o yüzden, çocukluktan kalan sempati nedeniyle bu tarz filmlerden hiç sıkılmıyorum. Ama yine de A Fish Called Wanda türünün avantajını kullanmış bir film değil. Öyle olsa sadece benim gibilerin ilgisini çekerdi.

Zaten önemli olan konunun farklılığı değil, nasıl işlendiğidir. Burada da çok leziz bir şekilde işleniyor. Biraz mizah, biraz aksiyon, bolca diyaloglar...

Bugünlerde dahi birçok sinema dergisi ve internet sitesi halen A Fish Called Wanda hakkında makaleler yazıyor, sözlü tarih dosyaları hazırlıyor. Bu da beğeninin ve saygının göstergesi. Dünyanın en iyi filmlerinden biri değil ama kesinlikle özel bir yeri olan özel filmlerden biri.

"Aslında kahkaha attırmıyor ama insanı güldürüyor" cümlesini kullanabilirdim ama Ole Bentzen yaşasaydı bize karşı çıkardı. Danimarkalı bir doktor olan Bentzen, filmi izlerken gülmekten ölmüş. Kline'n burna patates soktuğu sahnede (ki filmin en az komik olan noktalarından) kalp krizi geçiren Bentzen, birkaç dakika içinde hayata veda etmiş. Herhalde film bu özelliğiyle sinema tarihinde ayrı bir yere geçiyordur.

Yani sinema tarihinde pek çok açıdan kendine ayrı bir yer ayırmış bir film. Geç izledik ama değdi. Beklentimizi yüksek tutmamıza rağmen onu da karşıladı. Filmi izlemeyi çok beklettik ama ömrümüz yetti. Filmi bitirdiğimizde de hayattaydık. Daha ne olsun...

Çarşamba, Eylül 22

Golo #6


Yaklaşık üç yıldır istikrarsız bir şekilde olsa da bu seriye devam ediyorum. Portekiz Ligi'nde, bana göre haftanın en güzel golünü seçiyorum. Eğer, ara hafta gibi sıkışık bir dönem olmazsa maçların en azından özetlerini izliyorum. Fakat gözüme çarpan golü bloga atmak her zaman mümkün olmuyor.

Sözün özü, bu seriye başladığımızdan beri herhalde ilk defa bir oyuncu iki kere üst üste bu listeye girdi. Hatta belki de ilk defa bir oyuncu ikinci kez bir golünü buraya soktu. Gerçi Porto veya Benfica'dan birileri muhakkak ikilemiştir ama zaten Boavista gibi bir takımdan bunu başarmak çok önemli bir başarı.

Tabi bunda (iki kere üst üste olmasında) benim de payım var. Zira geçen haftaki golü girecek vakit bulamadım. Estoril'den Juan Manuel Boselli'nin sol ayakla attığı golünü es geçmek zorunda kaldık. 

Kısacası, 4. haftada Vizela ağlarına şık bir gol gönderen Gustavo Sauer, 6. haftada da Benfica'ya adeta füze yolladı.

Sauer bu sezon şimdiden üç gole ulaştı. Güney Kore Ligi'nde altı gol attığı 2016 sezonundan sonra en golcü dönemini yaşıyor. Önünde daha 28 hafta olduğunu düşünürsek kariyer rekorunu kırması muhtemel. Fakat benim en çok merak ettiğim, acaba bu kadar güzel gol atmaya devam edebilecek mi?

Brezilyalı oyuncu, Benfica maçında ceza sahası dışında önünde bulduğu topu tek vuruşla kaleye gönderdi. Skoru 1-1'e getirdi ama devamında beklenen oldu ve Benfica 3-1 kazandı. Skor bizim için önemli değil.

Gustavo Sauer'e dördüncü haftada sol ayağıyla gol attığı için biraz imtiyaz tanımıştım. Aynı hafta Koffi Kouao da güzel bir gol atmıştı. Kazananı ayak farkı belirmişti. Bu hafta buna gerek kalmadı. Lucas Fernandez ve Renat Dadashov da güzel goller kaydetti ama kazanan açık farkla belliydi.

GOLO #4

GOLO #2

Çarşamba, Eylül 15

10x10


İlginç ve güzel filmlerden biri olan High-Rise'da Wilder karakteriyle izlediğimiz Luke Evans, yine ilginç konuya sahip bir filmle karşıma çıktı. Fakat bu sefer, filmin güzelliği konusunda şüphelerimiz var.

10x10, ismini bir odanın boyutlarından alıyor. Odanın içinde ise bir kadın var. Çiçekçi Kathy, bir gün nedenini bilmediğimiz bir şekilde Lewis isimli bir adam tarafından kaçırılır ve bu odada tutsak edilir. Fakat filmin zayıf noktası da burası. Normal şartlarda bu girişi yaptıktan sonra "hikaye böyle başlıyor" minvalinde bir not eklememiz gerekirdi. Fakat bizim anlattığımız giriş oldukça uzun sürüyor. Bu uzun girişten bir ipucu da edinemiyoruz.

Filmin süresinin 80 dakika olması da bir başka problemi. En vurucu ve ilgi çekici kesime çok az süre ayrılmış. Aslında filmi izlerken giderek sıkılıyorduk ki son anlarda heyecan yükseldi. Fakat az zamanda geneli toparlamasına yetmedi. Kısacası; Anfield'da 3-0'dan sonra ayağa kakan ve Ümit Karan'ın golleriyle skoru 3-2'ye getiren ama sonunda sahadan mağlup ayrılan Galatasaray gibi bir film.

Tabi son kısmı da kusursuz değildi. Kavga dövüş sahneleri oldukça başarısızdı. Oysa filmde etkileyici bir kaçırma sekansı olduğunu da kabul edebiliriz. Fakat genel sorun burada da kendini gösteriyor; bir yerden alıyor, başka yerden veriyor. Gerçi kaçırma mevzusu da beni biraz işkillendirdi. İnsan kaçırmak bu kadar da kolay olmamalı sanki... Heyecan açısından etkileyici, mantık açısından akla yatmayan bir bölüm.

İyi olmaya aday bir senaryo, güçlü oyuncular ama çok kötü bir kurgu, düşük tempo.

Spoiler vermek gerekirse (neden gerekecekse) Kathy için sevindik. Lewis  için üzüldük. Filmin kendisi için kahrolduk. Zaman zaman da Mustafa Hakkında Her Şey'i hatırladık... Lewis hakkında her şey...


Salı, Eylül 14

7 Numara Esnekliği


O zaman The English Game'den devam edelim.

Oyunu bulan ve geliştiren İngilizler; daha sonra oyunu dünyaya yaydılar, pazarladılar ve sektör haline getirdiler.

Dünya, son 30 yılda devamlı Premier Lig'i takip etti. Yayından sponsorluğa kadar her konuda öncü İngilizlerdi, sonra diğerleri geldi.

Forma numaraları da onlardan biriydi. Eskiden sadece 1'den 11'e kadar gördüğümüz isimsiz numaralar, zamanla her futbolcu için bir markaya dönüşecek tabelalara döndü. Hatta Ultras kültürü, modern futbola karşı duruşunda bile bu konuya öncelikli olarak değindi. Fakat o savaş kaybedildi.

Artık bu bizim yeni normalimiz oldu. Her sezon başında yeni forma numaraları belli olur, ona göre formalar satın alınır, o sezon da öyle geçer. Buna alıştık, bunu kanıksadık, bunu kabullendik. O zaman böyle devam edeceğiz.

Şimdi tam bu noktada The English Game'e dönüyoruz. Ne diyordu Arthur, para kazandığı tespit edildiği için federasyon tarafından cezalandırılan Fergus'a: "Kurallar her şeyden önemlidir."

İngilizler oyunu, oyunun ruhunu, oyunun anlamını ne kadar değiştirmiş olsa da, bu devinimi devamlı üzerine düşünerek ve uzun müzakereler sonucunda gerçekleştirmiştir. Ve bu noktada zemini ve temeli kurallar üzerine kurmuştur. Kurallar önemlidir. Adil veya doğru olup olmaması önemli değildir. O sonrasında tartışılır. Öncelikli mesele; var olan kurala uymaktır.

Peki kural ne diyor? Bir futbolcu bir forma numarasını seçtiği takdirde, o numarayı sezon sonuna kadar o giyer. Başka bir oyuncu aynı takımda aynı numarayı giyemez.

Fakat gerçekte ne oldu? Edinson Cavani 7 numara ile sezona girdi ama özel bir kural ile sezon başladıktan sonra 7 numara yeni transfer Ronaldo'ya geçti.

Futbolseverler, Manchester United taraftarları, Ronaldo hayranları, duygusallar, nostaljikler, pazarlamacılar, marka değerciler ve daha birçoğu bu kararı alkışladı. Hatta olay o kadar normal geldi ki alkışlar kısa sürdü. Sanki olağan bir olay gibiydi. Olması gereken gibiydi. Olmaması hata olurdu.

Oysa İngiliz oyununa ve İngiltere kültürüne uymayan bir durumdu. Kural belliydi. 7 numara değişemezdi. Değişmemeliydi. Ronaldo, başka bir numara ile bu sezonu geçirmeliydi. Hatta o numara, Michael Jordan'ın Chicago Bulls'ta giydiği yarım sezonluk 45 numara gibi tarihe geçmeliydi. Üstelik o sezon Bulls'ta 23 numarayı giyen bir oyuncu da yoktu.

Premier Lig bu tip pazarlama, marka vb konularda NBA'i örnek alıyor ama bu sefer kendi köklerini hatırlamalıydı. Kimileri "Ronaldo'ya jest yapıldı" dedi ama bana geçen hissiyat Ronaldo'ya ve Manchester United'a tanınan imtiyaz oldu. 

Madem Ronaldo'nun 7 numara giymesi bu kadar önemliydi, o zaman ya bu transferi daha erken bitirecektiniz, ya transferin gerçekleşme ihtimaliyle Cavani'ye sezon başında başka bir numara verecektiniz (o zaman transfer dedikodularını doğurabilirdiniz) ya da Ronaldo daha Real Madrid'e gittiğinde formayı emekli edecektiniz (Best, Cantona gibi efsaneler varken bu çok zor olurdu) ve dönüşünde onun için askıdan indirecektiniz.

Eğer Cavani 7 numarayı seçmesine rağmen ilk 3 haftada hiç oynamasaydı bu jesti ve özel kuralı anlamlı bulabilirdik ama o da olmadı. Öyleyse kapılar kapanacaktı...


Bunu şu anın pazarlama soslu futbol dünyasına anlatmak ne yazık ki çok zor. Genç kuşaklar da "Ne saçmalıyor bu?" diyecektir. Fakat bizim için durum budur. Kimse ses çıkarmadı, bari biz yazalım.

Bu arada pazarlamacı tayfaya not. Cavani'nin Wolves maçında giydiği 7 numaralı formanın koleksiyon değeri yüksek olur. Sonuçta aynı sezonda iki farklı oyuncu tarafından giyilen ilk numara ve o forma bir daha olmayacak, tarihte tek maçla sınırlı kalacak... Formanın rengi de klasik tarzda olmadığı için nadir eserler kategorisine girer...

Pazartesi, Eylül 13

The English Game


Pandemi döneminde izlediğim dizilerden biri daha...

Masum'a göre biraz daha hoşuma gitmişti ama bunda, futbol sayesinde benim açımdan ilgi çekici bir unsurun yer alması önemliydi. Hatta maç izlemediğimiz, top oynamadığımız bir dönemde ilaç gibi geldiğini kabul etmek lazım.

Bunlar dışında; aslında yine hayal kırıklığına uğradım.

Önce biraz konusunda bahsedelim. Britanya'da futbolun ilk kez oynanmaya başlandığı yıllarda, oyun kolejlerin ve onların zengin öğrencilerinin himayesindedir. Hatta kuralları da onlar şekillendirir. Kurumlarda onların etkisi vardır. Diğer yandan işçi sınıfı da futbola dahil olmak ister. Fabrikalar da futbol kulüpleri kurar. Fakat profesyonellik yasak olduğu için işçi sınıfı sorunlarla karşılaşır. İşçi olarak çalışarak futbol oynamak ve zengin gençlerle rekabet etmek zordur. Sadece futbolcu olarak hayatlarını idame ettiremezler, zira para kazanmaları gerekir. Böyle bir dünyada Fergus Sutter ve Arthur Kinnaird önderliğinde iki cephenin kapışmasını izleriz.

Öncelikle futbol hikayeleri, senaryoya döküldüğünde çok garip bir paradoks çıkıyor ortaya. Bir hikaye yazsak, izleyen ve okuyan "Böyle hikaye olur mu, hiç gerçekçi değil" diyebilir. Oysa futbolda gerçekten öyle mucizevi ve sihirli hikayeler oluyor. Mesela 1999 veya 2005 Şampiyonlar Ligi finallerini, senaryoya aktarsak bilmeyen biri "Hadi oradan" der. Ama oluyor işte. Benzer bir hikayeyi kurgulasak, zaten inandırıcılığı iyice düşüyor, 'sallamışsın' oluyor.

O nedenle genelde futbol film ve dizilerinde gerçek hikayelere başvurulması, inandırıcılığı kuvvetlendirmek için önem kazanıyor. Fakat 'gerçek hikaye' dediğiniz dizide, tarihin akışını değiştiriseniz işin tadı kaçıyor.

The English Game'den önce İngiliz futbolunun ilkel dönemine ait çok kısıtlı bilgim vardı. Diziyi izlemeden önce biraz göz attım. Normalde de bunu yapmam. Yani izleyeceğim yapımlardan önce bilgi almamaya dikkat ederim. Fakat konu futbol olunca bu takıntımı kenara bıraktım. Bu sefer daha kötü oldu. "Spolier" yeme korkusu kendini hissettirmedi ama izlenen konunun süslendiğini ve abartıldığını görünce tadım kaçtı.

Yine de tabi ki dizi yüzde 100 hayal ürünü değil ve dönemin şartlarını ve ana atmosferini çok iyi yansıttığını düşünebiliriz. Bir dönem dizisi olarak benim bile beğenimi kazandı ki ben dönem filmlerini çok sevmem. Tabi bir kez daha vurgulamak lazım; futbolun varlığı bu noktada çok belirleyiciydi.

Tabi detaylara takılmamak lazım. Bir de ana fikir var. Dizi boyunca ve dizinin sonunda hissettiğiniz duygu; zenginlere karşı duran yoksullar oluyor. Mücadele, dayanışma, inat, hırs... Bu tip kavramlar zaten futbol sahasında da çok geçerli. Dizi bunu sahanın dışına da çıkarıyor. Çatışmayı sosyal hayata da taşıyor.

Peki gerçekten de işin sonunda yoksulların kazanması iyi miydi?

Diziyi izleyenlerin çoğunluğu Fergus'u ve onun düşüncelerini desteklemiştir. Fakat Fergus neyi savunuyordu? O, olaya daha çok kendi açısından ve hislerinden, sevgisinden yola çıkarak bakıyordu, kendi açısından değerlendiriyordu. Bunda da haklıydı. Amacı futbol oynamaktı ve futbol oynamak için şartları zorluyordu. Fakat diğer yandan futbol, onun sayesinde veya onun yüzünden profesyonellşecekti.

Profesyonelleşme iyi bir şey mi peki? Oyuncuların geçimini kazanması açısından; sorunun cevabı evet. Fakat diziyi izlerken Fergus'a hak verenlerin, dizi dışındaki futbol konuşmalarında "Ya bu futbolu esas para kirletti" demesi ne olacak? 

Arthur ve arkadaşları elitist bir bakışa sahip olabilir ama oyunu  maddi tatminden korumak kötü bir düşünce mi? Bugün, benzer düşünceleri dile getiren biri "devrimci" olacakken, Arthur ve arkadaşları neden kötü karakter oluyor ki?

Tabi ki bu noktada imdadımıza yetişen bazı kritik repliklerimiz var. Kendi kolejli arkadaşlarının düşüncelerinden sıyrılan ilk isim Arthur oluyor. Taraf değiştirdiği için ona sempati duymaya başlıyoruz. Fakat Arthur arkadaşlarına, düşüncesini şu cümlelerle açılıyor:

"Oyuna kuralları biz verdik ama oyun bize ait değil. Futbol imparatorluğa ve ötesine yayılacak. Bu kesin. Avrupa'ya, Afrika'ya, ABD'ye, Güney Amerika'ya... Bunu gerçekten durdurmak mı istiyorsunuz? Bu gerçekten mümkün mü sizce?"

Mümkün değildi. Önlenemezdi. Arthur bunu ilk fark eden kişi oldu. Kendisi tarihte de çok önemli bir yer edindi. 33 yıl FA başkanlığı yaptı. Sir unvanı edindi. Futbolun kitlelere yayılmasını sağladı. Ya da dizideki ifdayle, akan selin önünde durmadı. Diğer yandan gidişatı ve değişimi iyi değerlendirdi. Futbolda ilk küreselleşmenin adımlarını attı. Kötü mü oldu? Hayır! Fakat küreselleşmeyle beraber, pazarlama da yanında geldi. Daha çok insana ulaşan oyun, oyun olmaktan çıkıp bir sektöre dönüştü. Şu günlerde gelinen noktada bu selin başlangıç noktasını savunmak doğru mu? Emin olamıyorum.

Öte yandan Fergus'un dediği bir nokta var. O da Arthur'a neden para kazanmak zorunda olduğunu ve profesyonelleşmenin gerektiğini anlattığı sahnede gerçekleşiyor:

- Çalışıyor olabilirsin. Ama kendini paralamıyorsun. Maça daha başlamadan çoktan yorulmuş olmuyorsun. Anlamıyor musun? Antrenman yapamıyoruz. Dinlenemiyoruz. Para almazsak gelişemeyiz.

+ Peki biri en iyi oyuncuları satın alıp kupayı kazanırsa ne olacak. Bu nasıl adil olur?

- Sabahın beşinden geçe dokuza kadar, haftada altı gün çalışan bir adam eve ekmek getirmeye yetecek parayı ancak kazanıyor ve senin gibi dinlenmiş, iyi beslenen bol antrenmanlı biriyle yarışıyor. Bunun neresi adil?

İşin bu noktasında da Fergus haklıydı. İşin içinden çıkılmaz zor bir durumdu. Ne olduysa oldu ve iş buralara geldi.

Tabi bir yandan Fergus'un bu rekabet anlayışının altını çizmek lazım. Benzer bir konu bizim yerli oyuncu - yabancı oyuncu çatışmasında da yaşanıyor. Yerli oyuncu için, "yabancılarla rekabet etsin, edemeyen oynamasın" deniyor. Fakat Fergus'un dediği gibi, benzer şartlarda eğitilmeyen, idman yapamayan çocukların iyi şartlardan gelen meslektaşlarıyla rekabeti ne kadar adil olacak?

Bu ayrı bir konu. Biz diziye dönelim. Dizi, zor zamanlarımızda futbol temaslı konusuyla bize nefes aldırdı. Fakat diğer yandan altı bölümün çoğu kısmında aşk meşk gönül işleri revaçtaydı. Futbola ilgisi olmayanları da diziye çekmek adına birçok konu yaratılmış. Bence işi çorbaya dönüştürmekten başka bir işe yaramamış. Öte yandan çoğu Netflix dizisi gibi altyazılar sıkıntılıydı. Bu konu da artık kangren haline geldi. 

Açıkçası bir dizi olarak kopuk kopuk olması nedeniyle beğenmedik ama bir futbol içeriği olarak değerli olduğunu kabul etmek gerek. Hatta bir sene sonra başlayan Avrupa Süper Ligi projesinde İngilizlerin gösterdiği tepkinin itici gücü bile olabilir. İngilizlerin oyuna sahip çıkma dürtüsünü hafife alamayız.


Pazar, Eylül 12

Unutulmuş Bir Kötü Transfer Örneği


Aslında bu yazıyı daha önce yazacaktım ama transfer döneminin bitmesini bekledim. Yaşanacak herhangi bir gelişme fikrimi değiştirmeyecekti ama yazının kurgusu daha farklı olabilirdi. Gerçi transfer dönemi, güneş batmayan bir imparatorluktur. Başka ülkelerde halen transferler devam ediyor ve her an yeni gelişmeler yaşanıyor. Olsun; fikrimiz gündemden bağımsız zaten...

Önce bir soruyla başlayalım. Türkiye futbolunda akla gelen en kötü transferler kimdir? Cevaplar çeşitli olur ama özünde bu soruya iki farklı ekolden cevap gelir. Ya sahada gerçekten tel tel dökülen futbolcular (mesela Iorfa veya Josico) ya da büyük beklentilerle gelip hayal kırıklığı yaratan şöhretli isimler (Falcao veya Van Persie)... 

İki farklı ekolün ortak bir özelliği vardır. Bu futbolcuların büyük bir kısmı, takımlarında devamlı eleştirilir ve sözleşmeleri eğer kısa süreli değilse, kontrat süresi sona ermeden yollar ayrılır.

Mesela Van Persie ve Falcao'nun Süper Lig'deki gol ortalamaları fena değildir. Fakat çok maç kaçırmaları, üstüne de çok maaş almaları okları üzerilerine çekmelerine yeter. Sonunda da 'fiyasko' olarak etiketlenip, yıllar sonra bile kötü hatırlanacakları sohbetlerin malzemesi olurlar.

Zaten bu tip bir transfer modeli Türkiye için fazlasıyla lükstür. Falcao, sezonda 20 gol atsa bile çok maliyetli olacaktı ve attığı gol ürküttüğü kulüp kasasına değmeyecekti bile. Belki onun 20 golü Galatasaray'ı şampiyon yapmaya da yetmeyecekti. O zaman 'başarılı' olacaktı ama kaybeden kulüp kasası olacaktı.

Fakat bazen Falcao ve Van Persie örneklerinin dışında, takımda kalmayı başardıkları için gözden kaçan 'kötü' transferler oluyor ki; onları gördükçe Falcao ve türevlerine haksızlık ettiğimizi düşünüyorum.

O örneklerden biri Ryan Babel. Aslında Babel'in de saha performansı ilk bakışta kötü değil. Yeni başlayan sezonu ve Ajax'a kiralandığı yarım devreyi saymazsak; 1.5 sezonda 57 maç 13 gol... 34 yaşında transfer edilen ve merkez santrfor olmayan bir hücumcu için fena değil.

Fakat zaten esas soru şu: Babel neden 34 yaşında Galatasaray'a transfer edildi ki? Bu soruyu aslında geldiğinde sormamız gerekirdi (ki sormadık da diyemeyiz) ama oyuncunun performans verebilme ve eleştirileri haksız çıkarma potansiyeli sesin yüksek çıkmasını engelledi.

Ve zaten o günlerde esas sorulması gereken soru başkaydı. O da sıkça dile getirildi. Babel ile neden 3 yıllık sözleşme imzalanır ki?

İşte şimdi; Babel değil belki ama Babel'in kontratı bir soruna dönüşmüş durumda. Hem yabancı kontenjanını dolduruyor, hem de çok yüksek maaş alıyor. Sahada da eskisi kadar performans veremiyor.

Aslında sözleşme süresi, maaşı ve yaşı dışında en ilginç olan son dönemde onu Galatasaray'a taşıyan kariyeri. Aslında böyle şöhretli oyuncuların transferinden sonra "Türkiye'ye düşen" deriz. Zamanın iyi futbolcusu, artık eskisi kadar verimli olmadığı için yüksek seviye liglere veda eder ve Süper Lig'e gelir...

Aslında Babel için de öyle olmuştu. Liverpool'da geçen yılların ardından Hoffenheim'a gitti, sonra Kasımpaşa'ya geldi.

Kasımpaşa'yı küçümsemiyorum ama Babel gibi yetenekli bir oyuncu, 28 yaşındayken İstanbul'un diğer takımlarını pas geçip Kasımpaşa'ya gidiyorsa bir eksiklik vardır. Bu ya Babel'dedir ya da Babel'i görmezden gelen transfer operasyonlarındandır.

Kasımpaşa'nın alabildiği oyuncuyu onlar da transfer edebilirdi. Onlar pas geçtiğine göre Babel, onların seviyesinde olmamalıydı. Onların seviyesindeyse neden pas geçip, Kasımpaşa'ya gitmesine razı oldular?

İşler burada karman çorman bir hal alıyor. Kasımpaşa'dan sonra önce Körfez'e sonra La Liga'ya giden Babel, daha da yaşlandıktan sonra bir anda kendini Beşiktaş'ta buldu.

Hakkını yemeyelim, Babel'in Beşiktaş performansı iyiydi. 2017-18'de 15 gol attı. Ertesi sezona da iyi başladı. Bazı maçlarda santrfora geçti ve altından kalktı. Hollanda Milli Takımı'na yeniden çağrıldı ve Premier Lig'e döndü. Orada da fena bir devre geçirmedi. Ama takımı küme düşerken o da artık 34 olmuştu. Son enerjisini kullanmıştı. Belki motor bir sezon daha çalışırdı ama arkası gelmezdi.

Buna rağmen Galatasaray onunla 3 yıllık kontrat imzaladı ve 2.5 milyon Euro maaş bağladı. Bu şartlarda Falcao transferinden farkı nedir ki?

Tabi ki Falcao'nun maliyeti daha yüksek gözüküyor. Fakat Ligue 1 takımı Monaco'da üç sezonda 70 gol atan ve öncesinde de üst seviyede oynayan Falcao ile bir dönem Kasımpaşa'da oynayan ve BAE ligine giden Babel arasında bir fark olabilir. Yani parayı bir kenara bırakırsak; Falcao'nun performans verme ihtimali ve o riske girme hevesi çok daha yüksekti. Bu gayet doğal. Fakat bugün Babel 'normal transfer', Falcao 'fiyasko' olarak anılıyor.

34 yaşında, en üst seviye futboldan yıllardır uzak, vücudu alarm veren, kendi çapında maliyetli oyuncuyla üç yıllık kontrat...

Bugün Babel de çok eleştirilen bir futbolcu. Galatasaraylı taraftarlar o oyuna girdiği anda maçtan soğuyor. Fakat yine de tarih sayfalarında fiyasko olarak yer edinmeyecek.

Fakat şu iki sezonun ardından bile La Liga'ya transfer yapabilen (Babel'in 29 yaşındaki seviyesi) Falcao futbol tarihinde nesilden nesile aktarılacak bir transfer hikayesinin öznesi olacak.

Falcao transferi o zaman da yanlış ve riskliydi. Bunu da  o günlerde birçok mecra yazdığım için, benim içim rahat. Fakat halen takımda olduğu ve Falcao kadar yüklü maaş almadığı için Babel transferinin bu denkleme ve konsepte  sokulmaması beni biraz rahatsız ediyor.

Son paragrafta yazıyı kişiselleştirmekten ve Babel özelinden çıkaralım. Ciddi maaş alan ve 1 yıldan fazla sözleşme imzalanan tüm 30 yaş üstü transferler, büyük risktir. Büyük ihtimalle ilerleyen dönemde başa bela olur. Özellikle yabancıysa, elde kaldığı için kontenjanda da sıkıntı yaratır. Tabir-i caizse tam; atsan atılmaz, satsan satılmaz oyuncuya dönüşürler...

Bu profilden uzak duralım, kulüplerimizi engelleyelim...

(Bunu yazdık, şimdi Babel gol yağdırır her maç)

Cumartesi, Eylül 11

Cuba and the Cameraman

 


ABD basının kendi içinde 'patlattığı' haberleri, devam eden yıllarda nasıl parlattığını ve popüler kültüre hediye ettiğini iki gün önce yazdığımız The Post alında ucundan irdelemiştik.

Bir de işin diğer tarafı var. Olayı değil, durumu analiz eden gazeteciler. Haberin peşinden gidenler değil, gittikleri yerden haber çıkaranlar. İki tarafı birbirine kırdıracak değilim. İkisinin de ayrı heyecanı var. Fakat ikinci ekolün daha keyfili, daha baskısız ve daha az kazançlı olduğunu söyleyebiliriz. Serbest çalışmak zordur.

Cuba and the Cameraman, New Yorklu Jon Alpert'in her şeyiyle kendi filmi. Daha doğrusu belgeseli. Yönetmen koltuğunda o var, kurguda o var, zaten adından da belli olacağı gibi kamerada da o var.

Alpert, daha önce de birçok belgesel çıkarmış. Afganistan'a gitmiş, Arap Baharı'nda bulunmuş, Saddam ile röportaj yapmış. Özgeçmişinde yer alan özel isimler arasında Venezuela, Çin, Papa da var. Fakat ben kendisini bu filmle tanıdım. Bu da bize Netflix'in hediyesi oldu. Genelde başarısız işlere imza atan Netflix'yen izlediğim en iyi çalışmalardan biri.

Alpert, 45 sene boyunca çeşitli aralıklarla Küba'ya gitmiş. Burada çeşitli dostluklar kurmuş, hatta Fidel Castro ile de tanışmış. Eski görüntüler arşivinde dururken, film için bir daha Küba'ya gitmiş. Daha önce gezdiği yerlerin, mekanların, insanların, insanların yaşamlarının ve koca bir ülkenin değişimini hem görüntülerle hem de kendi cümleleriyle anlatıyor.

Tabi Küba hakkında belgesel yapmak kolay iş değil. Objektif kalsanız bile bir kesim tarafından eleştirileceksiniz. Taraflı belgeselin kalitesi zaten ilk başta bizi üzer. Haliyle bu işin de beğenmeyenleri çıkmış. Özellikle Türkiye'nin internet platformlarında, sloganlarla sosyalizme övgüler düzmediği için ve sosyalizmin ne kadar kötü olduğu anlatılmadığı için eleştiriler mevcut.

Alpert'in çok umurunda değildir herhalde. Onun içine sinen bir iş olduğunu düşünüyorum. Ben de izlerken leyif aldım.

Tavsiyemizdir. Fragmanı da koyalım; ikna olmayanı belki ikna eder.



Perşembe, Eylül 9

The Post

İzlediğim filmleri kolay kolay unutmam. Tabi ki detaylar aklımda kalmayabilir, beğenmediğim filmlere hafızada çok fazla yer ayırmayabilirim. Fakat daha önce izlediğim bir filmi hiç izlemediğimi sandığım hiç olmamıştı.

The Post'u 1.5 sene önce izledim. Belki de daha az süre geçmiştir. Benim hafızam için kısa bir aralık. Geçtiğimiz günlerde karşıma çıktığında kendi kendime "Ben bunu izleyecektim. Hatta kız arkadaşımla konuşup 'bir ara izleriz' notunu düşüp başka filmlere geçmiştik" dedim. Sonra fragmanına bakınca parçalar oturdu: Biz bu filmi görmüştük.

Gerçekten de biz bu filmi görmüştük. Gazetecilik temalı filmler güzeldir. Üstelik bu dönemin Türkiye'sinde, daha da değerli ve ilham verici hale geliyor. Fakat bir yerden sonra herhalde hepsi birbirine benziyor. Büyük bir haberin içine düşen gazete çalışanları, zamanla yarışma, verilmesi zor kararlar, karşılaşılan sert ve siyasi engeller ama sonunda mutlaka zafer... 

Spotlight bu sayede Oscar aldı. All the President's Men, Oscar'ı Rocky'e kaptırsa da sinema tarihinde çok sağlam izler bıraktı. İkincisinin temposu, gerilimi ve heyecanı çok başka bir seviyedeydi. Diğeri biraz daha ince ince işliyordu, seyircinin sabırlı olması gerekiyordu. Örnekler ve tarzlar çoğaltılabilir ama The Post, biraz daha Spotlight'a yakın.

Zaten ikisinin de senaryosu Josh Singer'ın kaleminden çıkıyor. The Post'un yönetmen koltuğunda Spielberg otursa da, alıştığımız Spielberg filmleri gibi de değil. Temposu yavaş.

Filmin bir konusu daha var. Sadece haberi ve skandalı değil, aynı zamanda 70'lerde gazete patronu olarak kendini kanıtlamaya çalışan Kay Graham'ın hikayesini izliyoruz. Belki de iki ayrı konu, ayrı ayrı irdelense bende daha kalıcı hatıralar bırakabilirdi. Herhalde ikisi birbirine karışınca her şey uçtu gitti.

Aslında iki konu da ilgi çekici. Bir yandan da yerel bir gazete olan Wsshington Post'un 70'lerde başlayan ve ülkenin zirvesine çıkmasını sağlayan yükselişini daha iyi anlamımıza neden oluyor. Çok amaçlı bir film. Kadrosunda da Tom Hanks ve Maryl Streep var. Fakat tüm beklentilerin sonunda karşımıza biraz vasat bir film çıkıyor. Oscar ve Altın Küre'de elde ettiği adaylık sayısı ve kazandığı (!) ödüller de bu konuda bizi destekliyor.

Yine de tüm bunlar, benim filmi izlediğimi unutmamı açıklayamaz. Çok daha kötü, hatta gerçekten kötü filmler izledim ve neredeyse hepsi en azından ismen aklımdalar. The Post, vasatı veya beklentileri aşamamış olabilir ama izlenmeyecek bir film de değil. Hatta ne olursa izlenmesi gerekir. Fakat akıldan çıkmış... Filmin kalitesi için bir gösterge, insanın hafızası olabilir mi?

Belki de ABD siyaseti ve popüler kültürüyle alakalı bir filmi Türkiye'den izlerken, bazı duyguların güçlü olmasını bekliyoruz. Yani ülke içi meseleler bizi çok ilgilendirmiyor. Daha doğrusu detaylara hakim değiliz. Öte yandan insani duygular bizi coşturmaya yeter.

Bir gazetecilik filminde muhabirlerin haber çıkarmak için yaşadıkları mücadeleler ilgimizi daha çok çekebilirdi. Bahsettiğimiz diğer iki filmde o duyguyu çok güçlü bir şekilde hissediyorduk. The Post'un merkezinde ise bir patron var. Onun kaygıları da bizi bir yere kadar götürüyor. Sonuçta bu bir gerçek hikaye ama The Post'un patronunun kadın olması en azından izlenecek bir mücadele alanı yaratmış. Fakat yine de 'emekçi gazeteci' vurgusu aşağılarda kalmış. Hatta habere (belgelere) ulaşma kısmı da çok kısa tutulmuş ve esas olarak "Haberi (belgeleri) yayınlayalım mı?" sorusunu soran yönetim kuruluna odaklanılmış.

Diğer yandan gazetenin peşinden gittiği haber de bizim adalet duygumuza oynamıyor. Evet bir skandal var, hükümete eleştiri getiren, hatta onun koltuk kaybetmesini sağlayan yolu açan bir haber var ama bu skandal ve haber ABD devlet geleneğinin veya toplumunun etik düşüncelerini sorgulamayı düşünmüyor. Vietnam ile ilgili bir haber patlatılıyor ama bu haber "Biz niye Vietnam'a gittik ve o kadar insanın ölümüne sebep olduk?" sorusunu sormak yerine "Biz Vietnam'da neden kaybettik, o kadar asker kaybetmemize değdi mi?"sorusunu soruyor. Bu da bizim için çok kıymetli olmuyor.

Belki de film de ABD'de biraz aceleye getirildi. Ana fikri öne çıkartıp, sinematik ögeleri es geçildi. 2017 yapımı filmin tam da Trump'un zirvede olduğu dönemde çekilmesi kesinlikle tesadüf değil. Basın özgürlüğüne her zaman engel koymaya çalışan ve çoğu zaman medyayı diliyle itibarsız bırakmaya çalışan, cinsiyetçiliği de üzerine basa basa vurgulayan bir adama karşı kısa zamanda yapılacak en iyi film de olabilir..

Fakat yine de bizden çok fazla puan alması mümkün değil. Aslında filme dair daha çok şey hatırlasam, daha eleştirel cümleler kullanabilirdim. Fakat şimdilik burada keselim. Ve izlenilmesinin kayıp olmayacağını belirtelim.

Öte yandan Vietnam Savaşı ile ilgili belgeleri açıklığa kavuşturmaya çalışan gazete, bu işi başardıktan sonra Watergate'e bulaşıyor ve tam o anda film bitiyor. İşte tam da bu nedenle, The Post'u izledikten sonra bir posta da All the President's Men izlenir.

Çarşamba, Eylül 8

Renk


 Her yeni sezon ve 'yeni sezon formaları' mevsimi başladığında aklıma gelen isim...

Bu forma işini çok abartmaya gerek yok bence, abartacasak da böyle abartalım...

Salı, Eylül 7

Masum


Normalde çok sık dizi izlemem. En azından son 10 yılda durum böyleydi. Sanırım bu süre içinde Ezel ve Şubat dışında; baştan sona bir yerli dizi izlemedim. Yabancı olarak da yakın dönemde bir Dogs of Berlin faciasına denk geldik. Ezel ve Şubat ise bana çok fazla keyif veren ve halen ara ara açıp izlediğim diziler. Yani bu kadar iyi referanslara rağmen dizi izlemek önceliğim olmadı. Herhalde bunlardan iyisi olmaz diyerek öteledim.

Öte yandan özellikle televizyon kanallarındaki dizilere ara ara bakarım. Zaten devamlı önümüze düşecek bir tekrar sarmalı ve yavaş ilerleyen konularıyla takibi kolaylaştırma imkanları var. Hal böyle olunca belirli platformlarda sınırlanan dizilere zaten kapım tamamen kapalıydı.

Pandeminin bizi evlere kapattığı dönemde bunu kırmak mümkün oldu. Geçen sene sokağa çıkmadığımız ve televizyonda Survivor dışında yeni bir şeyin olmadığı dönemde sevgilimin de talebiyle Masum'a başladık.

Zengin ve çok başarılı oyuncu kadrosuna rağmen diziye başlarken beni çeken esas referans Berkun Oya'nın kalemiydi. Kendi yazdığı tiyatro oyunundan uyarlama olduğunu sonradan öğrendim. Oya'nın kalitesi malum. Buna; önceden hazırlanmış bir senaryo ve çekimleri bittikten sonra yayınlanacak bir dizi eklenecekti. Yani senaryosu iyi bir kalemden çıkan ve seyirci reaksiyonuna veya rating sonuçlarına göre değişmeyeceği, oyuncuların senaryo dışı nedenlerden dolayı kadrodan  çıkarılmayacağı veya yeni karakterlerin eklenmeyeceği bir dizi karşımızda olacaktı.

Fakat buna rağmen sonu muallakta kalan, hatta sanki biraz da aceleye getirilmiş bir sona sahip, televizyon dizilerinden tek farkı süresi olan bir yapım bulduk.

Öte yandan her bölümü merakla beklediğimizi itiraf etmemiz lazım. Senaryo en azından son iki bölüme kadar oldukça sürükleyici ilerledi. Fakat son kısımda adeta dağ fare doğurdu. Aslında bu açıdan 'dizi' algısına uyduğunu belirtebiliriz. Sonundan ziyade seni her bölümden sonra kanepede yeni bölüm açamaya itiyorsa esas amacına ulaşmıştır. 

Bu noktada aklımıza bir soru takılıyor. Ne zaman biteceği pek belli olmayan ( iki hafta sonra veya iki sezon sonra) bir televizyon dizisi ile artık hazırlanmış, bitmiş ve yayına konulan bir internet dizisi arasında fark olmalı mi? Öncelikler değişir mi?

Bu sorunun cevabını bilmiyorum. Fakat Masum'dan beklediğimi bulamadığımı belirtmeliyim. 

Biraz konudan bahsedelim. Dizinin adı Masum olunca, (Masumlar veya Masumiyet vs değil); bir karakterin diğer karakterlerin önüne geçeceğini, aradan bir 'masum' kahramanın sıyrılacağını düşündüm. Ya biri haksız yere suçlanacak, ya biri tüm saflığıyla her kötülüğe karşı duracak, ya da bunlar gibi bir şey olacaktı....

Tam da bu doğrultuda dizi baslar başlamaz önümüze karakterler yığıldı. Emekli komiser Cevdet, karısı Nermin, oğulları Tarık ve Taner, gelinleri Emel ve Rüya, ve Cevdet'in eski öğrencisi günümüzün polisi Yusuf...

Bu karakterler arasından devamlı bir masum aradık ama her bolümde karşımıza yeni sırlar çıkında bizim de kafamız karıştı.

Zaten masumluk adayları da yavaş yavaş elendi. Adalete karşı gelen sırlarla dolu emekli polis Cevdet, ailesine resmen zulmeden Nermin, iki cinayetini gördüğümuz, birini duyduğumuz Taner ilk elenenler oldu. Yaşadığı zorluklara rağmen eşini aldatan Emel de benim tarafımdan kolayca çizildi. Rüya dizinin esas karakteri olamayacak sönüklükteydi ama zaten en sonda (ve komiser Selahattin de) masum çıkmadı. Böylece finale Yusuf ve psikolojik sorunları olan Tarik kaldı.

Tarık'ın sorunu onun isteğiyle olan bir problem değildi. Fakat ailesini de kendisini mahvettiğini izledik. İnsan bir yandan ona üzülüyor ama bir yandan da çevresinde yarattığı tahribatı görebiliyor. Zaten finalde de Tarık, elenmesine yol açan işlemleri yaptı.

Fakat yine de Tarık karakteri,Türk toplumuna kısa bir bakış atmamızı yardımcı olması açısından önemli. Zira Tarık'ı bu hale getiren kendisinden öte çevresi. Olağan sayılabilecek psikolojik sorunlarını görmezden gelen, 'el alem ne der' diye toplumdan saklayan, hatta evleneceği kadına bile söylemeyen, o sorunların saklandıkça büyümesine neden olan, hatta oğlu askere gönderip sorunları daha da büyüten ailesi Tarık'tan kat be kat suçlu. Üstelik suçlu olmaktan ziyade, problemin ta kendisi..

Bu anlamda Tarık; ataerkil Türk toplumunun (hatta ailesininin de) dışlamak için hazırda beklettiği, problemli sorunlu, normal kalıplarda olmayan ve en sonunda isyan ederek kapanışı yapan erkek profilini yansıtıyor. Tarık'in ve diğer birçok karakterin bu şekilde analiz edilmesi, dizinin önemli artılarından.



Benzer bir 'nokta atış' karakter de aynı aileden. Tarık bu 'zayıflık ve eksiklikleriyle' dışlanırken, normal gözüken ve ataerkil normlara uyan Taner'in (oysa küçük yasta bile cinayeti var) ailesi ve çevresi tarafından el üstünde tutulması, bu toplumun kanayan yarasını, adaletsizliğini ve çarpıklığını göstermektedir.

Tüm bunların ardından da (benim nazarımda) masumluk sıfatı Yusuf'a kalıyor. Oysa Yusuf, Son Yaz'daki savcı Selim gibi işine fazla odaklandığı için ailesini ihmal eden, agresif, olay çıkarmaya meyilli, ağzı bozuk, asi, biraz kontrolü zor ve disiplinsiz bir karakter olarak başladı. Ondan bir naneler geleceği kesin gibiydi. Fakat dizi ilerledikçe herkes büyük bombalar patlatırken, o saatli bomba gibi gezen Yusuf doğru taraflarda durarak bizim takdirimizi kazandı..

Gerçekten de Oya'nın senaryosunda ve kafasında kast ettiği masum o muydu? Zira Tarık ve ailesi kadar onun derinine inmemiz mümkün olmadı. Belki de biz yanlış aldık cevabı. Bir zamanların pısırık çocuğu, şimdilerin polisi 'masum' olacak ne yaptı? Ya da bize nesi gösterildi? Belki de cevap Tarık'tı. Veya 'Masum' adı bir masum arayışından kaynaklanmıyordu. Hepsi olabilir.

Oyuncularımızın da büyük katkısı ve başarısıyla bu karakterleri irdelemek, analizlerini yapmak, doğru ve yanlış bir şekilde yorumlamaya çalışmak, üzerine düşünmek keyifliydi. Öte yandan görüntü yönetmenliği ise dizinin belki de en başarılı olduğu kısımdı. Fakat diğer yandan da senaryonun akıcılığı ve finalin vuruculuğu da bir dizi için önemli olmalıydı. Masum'un zayıf kalan kısımları burasıydı.

Televizyon dizilerini kötülemek için alternatifleri övmeye meraklı sosyal medya kitlesi, Masum'u da daha yayınlanmadan önce çok övmüştü. Yorumları okudum, dizi bitince de pek geri adim atmamışlar. Fakat izledikleri finali içten içe yakıştıramadıkları için "Off her şeyin ucu açık kaldı, kesin ikinci sezon gelecek. Bu dizi kesin devam edecek"  türünde bağlamalar çekilmiş. Fakat zaten hem o zaman böyle bir vaad verilmemişti, hem de aradan iki senede böyle bir çalışma olmadı.

Yani; hayranlar ve "Ben TV izlemiyorum"cuların inkarlarına rağmen bir gerçek var: Dizimiz kotuydu. Tamam kötü demek haksızlık olur ama oyuncu kadrosundan ve projenin kendisinden çıkacak iş de bu değildi. Hatta kadro da firesiz tam performans göstermiş. Yani öyle savsaklanan bir iş de olmamış. Fakat bir şeyler eksik kalmış. 

Tam da bu nedenle Oya'nın yazdığı Bayrak oyununu daha da merak ettim. Bir tiyatro oyununu filme uyarlamak bile kolay değilken, onu sekiz bölümlük diziye çevirmek muhakkak daha zordur. Acaba o oyunda hikaye nasıl anlatılmıştı?

Tiyatro da böyle bir şey değil ki! Filmi diziyi yıllar sonra açıp izliyoruz ama oyun uçtu gitti. Gerçi bakmayın, Masum da sekiz bölüm izlendi ve uçtu gitti... Geride çok az iz bırakarak...

Cumartesi, Eylül 4

6 - 8: Badem Gözlü Ölüler


"X takım kesinlikle bir 6 numara transfer etmeli."

"Y oyuncu 8 numara oynayabiliyor ama aslında iyi bir 6 numara."

Yukarıda, son yılların transfer dönemlerinde sıklıkla kullanılan cümlelerinden ikisi yer alıyor. "6 numara" ve "8 numara" futbol jargonunda vazgeçilmez kavramlar olarak gündelik konuşmamızda yer etti. Ve aslında bu çok kısa bir sürede oldu. Zira 2010'ların başına kadar en azından Türkiye'de yaygın bir kullanım değildi. Peki niye bir anda bu kadar revaçta oldu?

Bu sorunun cevabına geleceğiz. Fakat önce bu kavramların ne ifade ettiğine bakalım.

Aslında herkesin kafasındaki tanım belli. Merkez orta sahada savunma özellikleri baskın olan ve daha çok savunmanın önünde yer alan oyuncuya 6 numara deniyor. Bu oyuncular, rakibi karşılar, gerekirse baskı yapar, hatta baskı tercihiyle savunmanın yerleşimini bile belirler, top keser, top kazanır, gerektiğinde stoperlerin arasına bile girer. Bunun karşılığı olarak da topla yartıcı ilişki kurması beklenmez. Kazandığı topu 8 numaraya aktarması yeterlidir.

Öyleyse 8 numara nedir? Onlar biraz daha önde yer alır. Topu ofansif alana katmakla görevlidir. Yani ayağının düzgün olması önemlidir. Skor katkısı da yapıyorsa tadından yenmez. Savunma görevlerinden kaçmamalı ama rakibe yoğun bir baskı yapmazsa da kimse onu eleştirmez.

Tabi takımların oyun stratejileri de bunda önemli. Yarı sahada bekleyen bir takımın 8 numarası, önde oynayan bir takımın 8 numarasından daha fazla baskı uygulayabilir. Veya 6 numaralar da takımdan takıma değişebilir. 

Fakat genel olarak ayrımı böyle yapabilirdik. En azından 2010'ların başına kadar...

Türkiye futbolu (ve hatta Türkiye'nin akademiden başlayarak tüm alanları) birçok kavramı, Batı'dan ödünç aldığı için hep Batı'nın gerisinden geldi. Önce kavramları ithal etti, sonra o kavramların değer kazanması için şablonlar üretti. Bu aşamalar tamamlandığında, Batı başka modellere geçmişti bile. Ve geçtiği modellerden yeni kavramlar üretiyordu. Yani hem zaman olarak geride kaldık hem de kendi modelimizi üretmek yerine (Batı'nın tam tersi) kavramlar için modeller inşa ettik. 

Diğer alanlarda olduğu gibi Türkiye futbolu da modern oyunu, geçmişin kavramlarıyla açıklamaya ve oynamaya çalışıyor.

6 ve 8 numara denilen oyuncu tiplerinin varlığı sırasında bırakın kalecileri, stoperler bile oyun kurmakta zorlanırdı. Hatta oyun kurmaları düşünülmezdi bile. Onlardan bu tip görevler beklenmezdi. Hatta bahsettiğimiz gibi 6 numaraların bile, bu işi asgari düzeyde yapması yeterli olurdu.

Fakat futbol değişti. Daha da önemlisi futbolcular değişti. O yüzden şimdi biraz eskiye gidelim.

Bundan yıllar yıllar önce olay daha farklıydı Futbol daha farklıydı, dünya daha farklıydı, insan daha farklıydı. Ne kadar önce olduğuna siz karar verin. İsterseniz futbolun ilk yıllarından yüzyılın başlarından alalım, isterseniz 1980'lere gelelim. Aradaki 100 yılda çok büyük bir değişim olmadı. En azından sonraki 40 yıldaki ilerlemenin yanında çok yavaş kaldı. Haliyle o dönemin alışkanlıkları ve söylemleri zihinlerde yer etti. Hatta ezberlere dönüştü.

Eskiden çok az genç, futbolcu olmak isterdi. Futbol kazançlı bir meslek olarak görülmezdi. Aileler zaten kesinlikle karşı çıkardı. Futbolcu olmak isteyenin de işi zordu, zira hem alınan eğitimler yetersiz (emekleyen altyapı sistemleri) kalırdı, hem de herhangi bir sakatlıktan sonra geri dönmek kolay değildi. Yani yari yolda elenmek olağandı. Bu da en üst seviyeye az sayıda oyuncunun çıkmasına neden oluyordu. En azından şimdiki kadar bereketli değildi. Hatta ülke ve kulüp sayısının az olmasından bile bahsedebiliriz. Eskiden Sovyet Ligi'nde 16-18 takım varken; şimdi Rusya, Ukrayna, Letonya, Litvanya, Belarus vb ülkelerin en üst liglerinde onlarca takım ve oyuncu var  Yugoslavya'nın en üst liginde kaç takım vardı, şimdi Hırvatistan'ın, Sırbistan'ın Bosna'nın, Karadağ'ın en üst liginde kaç takım var?

Bunlar önemli gelişmeler. Zira az sayıdaki oyuncudan seçme yaparken bazı eksikleri göze almanız gerekir.

Eski dönem futbolcuların değişik değişik özellikleri olurdu. Bazı zaafları da olabilirdi ve bunlar hoş görülebilirdi. Aslında futboldaki taktikleri ve mevkileri belirleyen de biraz bu zorunluluktu.

Bir takımın alt yaş seçmesine başvuran çocukları düşünelim. Bundan 40 sene önce uzun boylu, güçlü ama topa vurma konusunda yetersiz (halk tabiriyle kazma) bir çocuğun seçilmesi mümkündü. Çünkü onu rahatlıkla stoper yapabilirdiniz. Eğer o çocuk aynı vücut ölçülerinin yanına bir de topa iyi vurabiliyorsa tabi ki yine seçilirdi. Ama bu sefer forvet olarak... Hem güçlü, hem gol atıyor. Zaten az sayıda çocuk sporcu olmak istediği için, o nadirlerin arasındaki nadir yetenek bulunmaz bir Hint kumaşına dönüşecekti. Kimse onu kaçırmak istemezdi.

Futbolun o dönemdeki güzelliği belki de buydu. Eğer bazı özellikleriniz yetersizse bile sahada yer bulmanız mümkündü. Defansın önündeki bir orta saha oyuncusu da olabilirdiniz. Eğer çok kabiliyetli bir çocuksanız 10 numara olursunuz ve fiziksel yetersizlikleriniz görmezden gelinirdi. Zaten o yeteneği rakip kaleden uzak tutmak da intihar olurdu. Sadece hızlı olmanız bile kanat oyuncusu olmanıza, en azından beke geçmenize yeterli olurdu. 

Fakat son 30 yılda futbol çok hızlı değişti. Tempo arttı; burası ayrı bir olay. Fakat esas olarak oyuna katılım çok arttı. Katılan gençler de genel olarak yoğun, modern ve sağlıklı eğitimler aldı. Bunun karşılığı olarak da artık sahada talep edilen kusursuz futbolcular topluluğudur. Herhangi bir zaaf, daha en başında yola çıkarken elenmenize neden olabilir. Kusurlarla devam ederseniz seviyeniz altlarda kalacaktır. Eskiden Süper Lig'de forvet olmanıza yetecek özellikler, artık sizi 1.Lig'de zor barındırır. Rekabet arttı. Oyuncular ihaleye katılıyor sanki: 

"Ben iyi stoperim, rakip beni geçemez"
"Ben daha iyiyim, rakip beni geçemez, hem de gider gol atarım"
"Ben bunları çok iyi yapıyorum ama gerekirse bekte bile oynarım"
"Ben savunmanın her yerinde oynarım, gider gol atarım, topu da oyuna iyi sokarım"

Haliyle birbirinden 'kusursuz' futbolculardan kurulu bir oyuncu grubuna sahip olan teknik direktörlerin, oyuncularından beklentileri ve vereceği görevler de değişecekti.

Luis Aragones, zamanında (2008) Alex'i orta sahanın merkezinde oynatmak istediğinde herkes şaşırmıştı. Bunu daha erken dönemde (2002) Fatih Terim de Felipe üzerinde denemişti. Terim'in bu konuyla bir açıklamasını hatırlamıyorum ama Aragones bu kararını açıklamıştı. Ona göre Alex gibi pas yeteneği yüksek bir oyuncu, sahada en fazla üçgenin kurulduğu orta sahada daha verimli olup oyunu daha akışkan hale getirebilirdi. Eskiden orada teknik seviyesi biraz daha düşük oyuncular kullanılabilirdi. Fakat bu istek değil, biraz zorunluluktu. Çünkü teknik seviyesi yüksek oyuncu azdı ve o kaleye yakın olmalıydı. Fakat eğer artık herkes yeteri kadar topa vurmayı biliyorsa, topa vurmayı en iyi bilen oyuncu, topla en çok buluşacağı yerde oynamalıydı. 

Yetenekli oyuncuya bayılan Türkiye için Alex gibi bir kabiliyetin rakip kaleden uzak durması anlaşılır değildi. Belki Alex için de değildi. Zaten kafanızdaki planları uygulamak için önce oyuncuları ikna etmeniz gerekiyor ki teknik direktörlüğün en önemli kısmı da burası olabilir. Aragones'in teoride haklı olduğu zaman içinde kendini gösterdi ama Alex'i ve camiayı o role ikna edemediği için pratiği başarısız oldu.

Peki tüm bunların 6 ve 8 numaralar ile alakası ne?

Aynı dönemde neredeyse 10 numara yeteneğine sahip olan Andrea Pirlo, oyunu kurmaya çok daha geriden başlıyordu. 10 numara gibi gözüken Kaka ise, o takımın ikinci forveti gibi bir bitiriciliğe sahipti. Bir zamanların en skorer oyuncusu olan 10 numaralar, zamanla ya direkt sonuç odaklı oldular ya da amerikan futbolundaki quarterback'ler gibi, geriden oyun kurmaya başladılar. 10 numaraların bir kısmı bu kadar geriye doğru giderken ve adları da artık 10 numara değilken 6 ve 8 numaralar ne olacaktı?


Tabi ki 6 ve 8 olmayacaklardı! Bir orta saha oyuncusu sahada kalmak istiyorsa hem Pirlo kadar olmasa da belli seviye bir top kabiliyetine hem de defansif görevleri uygulamada kararlığa sahip olmalı. Yani bir orta saha oyuncusu hem savunmadan top çıkarmalı, hem ofansa yardım etmeli. Hem oyun kurmalı hem de savunmada rakibi karşılayan oyuncu olmalı.

Tabi ki orta saha büyük bir alan olduğu için bu görevlerin hepsine aynı anda soyunamazsınız. Bunun için zaten merkez orta sahada birden fazla oyuncu bulunur. Oyuncular görevleri paylaşabilir. Görevler maç içinde de değişebilir, sezon içinde de. Ya da sistem tıkır tıkır işliyorsa (sakatlık-cezalı da olmuyorsa) sezon boyunca hiç değişmeyebilir de. Fakat o bölgenin oyuncuları verilecek her göreve hazır olmalı. Hatta saha içinde de diğerinden azade olmamalı...

O yüzden tanımı doğru yapmaz lazım. Orta saha oyuncuları "6 numara" veya "8 numara" olarak ayrılmamalı. Eğer ayrılıyorsa; yani bir orta saha oyuncusundan mesela 'iyi bir 6 numara ama 8 numara oynamaz" diyorsak, aslında o orta saha oyuncusu modern çağa göre iyi bir orta saha oyuncusu değildir. Tek yönlüdür ve çağa ayak uyduramamıştır.

Geçtiğimiz günlerde TRT Spor'a katılan Beşiktaş Teknik Direktörü Sergen Yalçın da benzer bir şeyden bahsetti. Yalçın'a göre zaten 6 numara gereksiz bir hal aldı. "Artık 6 numara istemiyoruz" derken biraz yumuşak kaldığını söylemek gerek. Artık istemiyor değil, onlar artık misyonlarını tamamladılar ve öldüler. Zira artık stoperler öne çıkıyor ve oyun kuruyor. Aradaki bürokrasi ortadan kalktı. Masalar arasında evrak taşıyan ofisboylar gibi duran 6-8 numaralar, artık yavaş yavaş siliniyor. Hatta modern futbolda silindi bile ama Türkiye'de kalıntıları devam ediyor.

Gerçi Yalçın'ın da atladığı bir nokta var. Kendisi her zaman önde oynamak isteyen bir takımın teknik direktörü olarak konuştu. Her takım, stoperlerini Beşiktaş gibi çıkarmak istemeyebilir, istemiyor da. Yani o bölgeyi dolduracak stoperler, her takımda olmayabilir. Haliyle bazı takımlarda 6 numara varlığını sürdürüyor.

Fakat yine de oyuncu olarak değil...

İşte esas mesele bu. 6 numara ve 8 numara, artık bir oyuncu profilini açıklamak için yetersiz kalsa da bir bölgeden bahsedilmek için kullanılabilir. Hatta bloklar arasındaki bağlantı noktaları olarak düşünülebilir. Orta sahanın ilk yarısı 6 numara, ikinci yarısı 8 numara bölgesi olarak olarak adlandırılabilir. Burada görev yapacak oyunculara, yerleri, bölgeleri, alanları bu rakamlar üzerinden açıklanabilir. Orta sahalar için bu ayrımın yanlış olduğunu düşünsek de savunma oyuncularına ve hücum oyuncularına yeni roller verirken anlatıya yardımcı olması için kullanılmaya devam edebilir. Ya da direkt savunmanın önü, forvetin arkası, sahanın ortası da denilebilir.

Mesela stoper orijinli bir oyuncuyu bir maçta savunmanın önüne koyduğunuzda ondan 6 numara olmasını bekleyebilirsiniz. Yani 6 numaralı bölgede oynamasını... Bir stoper olduğu için, yani merkez orta saha olmadığı için geçici pozisyonunda orta sahadaki tüm görevleri yapmak zorunda değildir. Fakat geçici olarak belli bölgelerde oynayabilmesi onu kariyerinde avantajlı bir noktaya taşır. Mesela Ryan Donk... Veya bek oyuncusu Lahm'ı da oraya yerleştirebilirsiniz. Lahm belki 8 numara için yeterli olmayabilir ama 6 numaralı bölgede iş görebilir. Bu arada dikkat edersek Lahm da o bölgede üstün pas yeteneğiyle var olabildi. Yani 6 numaranın aklımıza gelen ilk görevlerinden dolayı oraya yerleşmedi. Bu da futbolun değişimini gösteren detaylardan biri.

Benzer durum hücum oyuncuları için de geçerli. Mesela Raheem Sterling'i 8 numaraya koyabilirsiniz. Onu klasik anlamıyla bir 8 numara olarak tanımlamazsınız ama diğer hücum oyuncuları ile kıyaslandığında bir artısı daha olabilir. Diğer meslektaşlarına "Sen kanatta ve merkezde (santrfor) oynayabiliyorsun. Bunları ben de yapabiliyorum ama ayrıca hücumun arkasında da görev yapabilirim" diyebilir ve fiyatını arttırabilir.

Bu arada Sterling demişken, İngiliz futbolunda 6 numara olmadığını belirtelim. Zaten bu 6 numaranın Türkiye'ye nereden gediğinden de emin değilim. İngiltere'de forma numaralarının 1'den 11'e kadar sıralandığı yıllarda genelde stoperlerden biri 6 giyerdi. Defansif orta saha oyuncusu ise 4 numarayı alırdı. Ki halen milli takım düzeyinde bu geleneğin devam ettiğini görürüz. Steven Gerrard'dan Declan Rice'a kadar 4 numara giyen oyuncular ve Harry Maguire, John Terry, Bobby Moore gibi 6 numara giyen stoperler...


Bizde de ilginç bir şekilde 5 numaralar vardır. Tugay Kerimoğlu, Emre Belözoğlu gibi orta saha oyuncularının 5 numara giydiğini gördük. Hatta Fenerbahçe'de Tanju Çolak ile 10 numara savaşına giren Oğuz Çetin'in de sonraki tercihi 5 numara olmuştu. Liberoların da zamanla orta sahaya evrilirken 5 numarayı da beraberlerinde götürdüklerini hatırlıyoruz;  Müjdat Yetkiner, Ogün Temizkanoğlu gibi.. 

Zaten Türkiye'de 6-8 numara kavramının cümle içinde sık kullanılması sanki son 4-5 seneye tekabül ediyor. Yani tam da bu ayrımın öldüğü yıllarda. Nedenini çok düşündüm. Sadece tek bir cevap bulabildim. Belhanda!

Belhanda'yı sevenler, onu sevmeyenleri bu argümanla korumuştu. "Nasıl 10 numara lan bu?" diyenlere "Oğum zaten 10 numara değil, aslında 8 numara" karşılığı verildi. Böyle diye diye de oyuncuların 6-8 diye ayrılması daha da belirginleşti. Gerçi bir de sanırım FM sevenler çok kullanıyor bunu. Herhalde oradan da kalmış olabilir.

Kısacası futbolda bana göre üç tane numara vardır. 1 numara değişmez, 9 numara ölmez, 10 numara ölse de unutulmaz... Gerisi detaydır...

Cuma, Eylül 3

3 Women


Hiç ısınamadığım Persona gibi bir film. Benzer bir hikaye. Persona'dan sekiz sene sonra çekiliyor. Yine de yönetmen Robert Altman'ın güzel sahneleriyle izlerken keyif alacak noktalarımız oldu.

Filmin adı 3 Women olsa da aslında iki kadın daha ön planda. Daha doğrusu her şey, onların başının altından çıkıyor! Millie (Shalley Duvall) ve Pinky (Sissy Spacek) önce tanışarak birbirlerinin hayatlarına dahil oluyor, sonra aynı evde yaşayarak ve çatışarak birbirlerinin hayatlarını değiştiriyorlar. Bu esnada araya, onlardan biraz dah yaşlı Willie (Janice Rule) giriyor ama onu çok fazla tanıyamıyoruz. Biraz içine kapanık dursa da, diğer iki karakterin eksiklerini tamamlayarak yapbozun son parçası haline geliyor.

Yapboz; güzel bir benzetme oldu. Bu üç parçadan, n sonunda adeta bir parça çıkıyor. Filmin konusunu da bu gelişim ve bütünleşme (ve hatta çatışmaları) oluşturuyor. Yine de çok yavaş temposuyla, fazla metaforik görüntüleriyle, karakterlerin bezdirici bakışlarıyla filmle ilgili bir bağ kurmakta zorlandım. Fakat capcanlı renkler ve usta işi kamara kullanımı ile konudan uzaklaşıp sinemanın büyüsüne kapılmak da mümkün. Ne de olsa 70'ler Hollywood'un altın yılları...

Oyuncularımızın da çok başarılı oldukları aldıkları ödüllerden aşikar. Zirve ödül ise Cannes'da Duvall'a gitmiş.

Filmle ilgili ilginç bir not; Altman, bu filmi gördüğü bir rüyadan etkilenerek yapmış. O kadar ilginç rüya gören biri olarak, hayıflanmamak elde değil.