Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Eylül 2

Kazananı Dövmek

 

Türk futbol kamuoyundaki tahammülsüzlük ve tatminsizlik kendi rekorlarını kırmaya devam ediyor. Eşik her geçen sene biraz daha yukarı çıkıyor. 

İşte örnek Galatasaray! 2023 yılı içinde sadece iki maçta yenildi ama buna rağmen taraftarı memnun değil, medyadakiler de taraftardan alkış almak için oyuncuya ve teknik heyete karşı kılıç kuşanmaya devam ediyor.

Son olarak Galatasaray, Molde ile iki maç oynadı. Çok mu iyiydi? Değildi. Hatta Molde daha iyiydi. Bunlarda bir sorun yok; tartışmayacağız. Kabulleniyoruz. Fakat günün sonunda Galatasaray kazandı mı? Kazandı. Üstelik iki maçı da kazandı. Kalitesi, işi kotarmaya yetti. Önemli olan da buydu.

Geçen sezon şampiyon olan takımın ağustos ayındaki durumunu hatırladıkça, bu sene daha iyi bir Galatasaray olduğunu da söylemek mümkün. Tabi ki sabır beklemek hayalcilikle eş değer artık. Fakat keşke en azından kazanılmış kredinin bir değeri olsa...

Aslında problemin kilit noktası basın. Zira taraftar, hoşumuza gitse de gitmese de takımından en iyisini isteme hakkına sahip. Karşısında bir Alman, Fransız, PSV, Benfica değil de Norveç Ligi şampiyonunu görünce, yaz boyunca yıldız oyuncuların adı da manşetleri süsleyince içeride dışarda rahat maçlar izlemek istiyor. Zaten taraftar oturup Norveç Ligi izleyecek, oradaki takımların analizini yapacak değil. Molde’nin nasıl bir takım olduğunu bilme sorumluluğuna sahip değil. Fakat bu eşleşmenin gideceği noktayı insanlara hazırlama ve açıklama misyonu da birilerine ait. 

Tabi ki günde 25 saat tweet atıp, dijitalde muhabbet edenler...

Kısa bir özet geçelim. Molde zaten bahsedildiği kadar kötü takım değil. Neden öyle bahsedildiğini de bilmiyorum. Gerçi artık "kötü takım" olarak da vurgulanmıyor. Ne kadar iyi takım olduğundan bahsediliyor. Fakat bunun da sorumlusu Galatasaray kadrosu oluyor. Yani konuşmalar, atılan tweet'ler, eleştiriler özetle şuraya geliyor: 

"Molde, aslında kötü takım değilmiş. Biz kötü sandık ve sizden dışarıda üç, içeride beş atmanızı bekledik. Fakat fena takım değilmiş. Gayet iyiymiş. Fakat nasıl olur da siz yine de beklediğimizi gerçekleştirmez ve dışarıda beş, içeride üç atmazsınız"

Bodo ve Molde, Norveç Ligi’nde standartların üzerinde olan iki takım. Bodo, 2020 ve 2021’de Norveç’te şampiyon olmuştu. Bu şampiyonluklar çok anlamlı durmayabilir. Fakat bu esnada Avrupa kupalarında mücadele etmiş ve Avrupa’nın devlerine kafa tutmuştu. Mesela 2020’de Milan ile oynadıkları tek maçlık turda, rakibe ecel terleri dökmüştü. Esas bombayı da ertesi sezon Roma’ya altı atarak patlatmıştı. Geçen sezon Bodo sallantılıydı ama yine de fena değildi. Molde de işte bu Bodo’nun 18 puan önünde şampiyon oldu.

Molde de yakın dönemde Fenerbahçe’yi Kadıköy’de 3-1 yenmiş, Trabzonspor ile penaltılara kalan bir tur oynamıştı. Yani aslında bu takımları az çok izlemiştik.

Tabi ki bu takımları turnuvaların başaltı ekiplerı arasında göstermeyeceğiz. Fakat bunlar da bir Zalgiris, bir Tirana, bir Zimbru da değil. Haaland’ın, Benfica’nın en sevilen oyuncusu haline gelen Aursnes’in bir zamanlar oynadığı takımlar. Chelsea'ye, Milan'a oyuncu yolluyorlar. Şimdi de Emil Brevik gibi isimleri piyasaya sürmeye hazırlanıyorlar. Yani topu bilen ekipler. Rakip kalenin yolunu bulabilecek, oraya ulaşınca da topu kaleye sokabilecek takımlar. Özellikle sezonun bu zamanlarında onlarla kıran kırana maçlar oynamak zorunda kalabilirsiniz. Bunu Milan da Roma da yaşadı; bizim onlardan farkımız, ayrıcalığımız ne?

Bazı yorumcular Molde’den 11’ini sayamadığından bahsediyor. Muhakkak bu vurgunun nedeni, kadrosunda yıldız oyuncu bulunmamasından. Oysa pratikte yanlış bir cümle. Zira Molde, kadro istikrarı ile öne çıkıyor. 2018’den beri aynı teknik direktör çalışıyor. İki sene önce Trabzonspor’a karşı oynayan kadronun neredeyse yarısı, bu sefer Galatasaray’a da rakip oldu. Galatasaray’da ise Muslera ve Kerem dışında üç sezonu tamamlamış oyuncu yok. Şimdi bunlara hiç değinmeden, sadece piyasa değerlerine bakıp Galatasaray'dan rahat galibiyet mi bekleyeceğiz? Neden ki?

Üstelik yakın tarih bu tip maçlarda yaşanan kazalarla doluyken. Galatasaray yola devam etmiş, üç eleme grubunu aşmış ve kendini gruplara atmış. Bu neticenin ardından suların biraz durulması gerekmez mi? Önemli olan sizin tatmin seviyeniz mi? "Ben fikrim ve bilgim olmadan rakibi küçümsedim. Bu doğru değilmiş. Ama yine de benim beklediğim gibi olmalıydı" şımarıklığı biraz terk mi etse artık bizi?

Oysa tam tersi olmaya devam ediyor. Mesela şimdi de Beşiktaş, Bodo ile eşleşti. Bir de Brugge var aynı grupta. C.Brugge’u yenebilen sadece tek bir Türk takımı var tarihte, o da Başakşehir... Bodo da tehlikeli bir takım, hatta bu sezon bence Molde’den daha iyi oynuyor. Buna rağmen konuşmayı çok seven arkadaşlarımız Bodo maçlarından en az dört puan yazmaya başladılar bile. İnşallah haklı çıkarlar. Fakat o dört puan da zor bela gelirse, onlara bir şey olmaz, fatura yine hocalara ve futbolculara çıkar. 

Gerçi kim takar onlara çıkan faturayı… Türk futbol ortamı deniz, yemeyen domuz… 

Salı, Ağustos 29

Eyyamı Futbol Sıcakları

Bu hafta, Avrupa’da ülkemizi temsil eden dört takımın oynayacağı maçlar ertelendi. Çok ilginç bir şekilde, bu karar kamuoyundan büyük bir alkış aldı. Karar henüz açıklanmadan önce basına sızmıştı zaten. O esnada kendi aramızda, “Bu saçma kararı kim sundu” acaba diye tartışırken, Uğur Meleke gibi birkaç kişi Bu öneriyi haftalar önce ilk ben yazdım bile dedi. O kadar büyük bir sevinçle karşılandı ki yani, herkes kararın altında bir imzası olduğundan bahsetti.

Oysa bundan birkaç sene önce, Avrupa kupaları için maç ertelemeler büyük bir günah olarak sunuluyordu. Maçı ertelenen takımın kollandığı düşüncesi genel bir kabuldü. Sırf bu yüzden, uzun süre maç ertelenmesi olmadı.

Türkçe’yi yeni öğrenen yabancı arkadaşlarınıza veya konuşmaya başlayan çocuklarınıza “Eyyam” kelimesinin anlamını anlatmak çok zor olabilir. Neyse ki Türk futbolu bu konuda yardımınıza her zaman yetişir. Her defasında kelimenin hakkını veren güçlü örnekler çıkarıyor karşımıza. Böylece bu ay içinde de imdadımıza yetişti.

Bu tip ciddi kararların günlük alınması her zaman sıkıntıdır. Yıllardır bu alışkanlıktan vazgeçemedik. Kararın doğruluğu, faydası önceliğimiz olmuyor. Bir ilke üzerinden karar alınmıyor. Önce şartlara bakılır, şartlar uygunsa karar alınır. 

Yani ülkemizi Avrupa’da temsil eden dört takımın da mücadelesine devam etmesi, kararın alınmasında önemliydi. Bu takımlardan biri, önceki turlarda elenmiş olsaydı bu karar alınmazdı. Hatta lobisi daha zayıf Adana Demirspor da elenmiş olsaydı bu karar alınmazdı.

Oysa mesela sezon başında böyle bir karar alınabileceği vurgulansa, o zaman içimiz daha rahat olurdu. Fakat işlerin bu noktaya geleceğini kimse ön görmemiş demek ki?

Üstelik neden bu sezon böyle bir karar alındı ki? Ülke puanının çok değerli olduğu vurgusu yapılıyor da önceki sezonlarda değil miydi? Trabzonspor, geçen sezon son yılların ön eleme oynamak zorunda kalan ilk şampiyonu oldu. Yıllardır şampiyonumuz ön eleme oynamadan gruplara kalıyordu. Geçen sezon böyle bir durum varken neden Trabzonspor için aynı karar alınmadı? Geçen sezon ülke puanımız çok mu yüksekti de şimdi çok kıymetli hale geldi.

Trabzonspor, iki Kopenhag maçı arasında Antalyaspor deplasmanına gitti ve beş gol yedi. O beş golün yarattığı yıkımla çıktığı Kopenhag maçında bir gol atsa maçı uzatmaya götürecekti, ama 90 dakika 0-0 sona erdi. Üstelik bir de bu sezonun başında oynamayan Süper Kupa maçına çıkmışlardı. O maçta da Hamsik sakatlanmıştı. Şimdi o Trabzonspor – Kopenhag eşleşmesini, mesela bu seneki Fenerbahçe – Twente eşleşmesinden daha önemsiz kılan nedir?

Rakiplerimizin, Portekiz, Belçika, Norveç, Hollanda gibi ülkelerin bu tip kararlar alındığından bahsediliyor. Doğru da. Fakat zaten bu ülkeler bu ertelemeleri sık sık yapıyor. Hatta ne zaman yapacakları haftalar öncesinden belirleniyor. Biz ise kararı bir anda ve duruma göre bakarak alıyoruz. Sezon başında; fikstür çekildiğinde, “sezonun üçüncü haftasında Avrupa’da devam eden takımları maçları ertelenecek” denilebilirdi mesela. Ne beklendi ki? Cevap belli. Yukarıda bahsettik neyi beklediklerinden…

Türk futbolu, kendi ayaklarının altına dinamit koymayı çok seviyor. Gereksiz gündemlerle başını ağrıtmak, polemikler yaratmak ve onları çözememek en büyük hobimiz. Bu hafta da o hobiye alet olduk.

Gelen her yeni sezonda; bir zamanlar tüm vasatlığına rağmen katlanarak sevdiğimiz ligimizden uzaklaşıyoruz. Biz uzaklaşıyorsak, bu ligle yeni yeni tanışan genç kuşaklar nasıl bağlanacak merak ediyorum.


Çarşamba, Temmuz 19

San

"O turnuva için Sevilla ile bir sözleşme imzaladım. Fakat Sevilla başkanı bana, 'Maradona ayrı bir konu. Onunla ayrı bir anlaşma yapmalısın' dedi. Sevilla'nın La Coruna'da oynadığı maçın ardına gelen bir randevu ayarlandı ve deniz kenarında güzel bir restorana gittik. Güneş batarken Atlantik Okyanusu'na bakan bir kulüpte oturduk. Sonra lobiye geçtik ve Maradona ile sözleşme imzaladık.

Maç öncesi Maradona'ya ilave yüz bin dolar ödemem gerekiyordu. Benim gelirlerimden bir tanesi de televizyon haklarıydı ama Galatasaraylılığımdan dolayı sesimi çıkartamadım. Bir diğer gelirim de bilet satışlarıydı. O zamanlar bilet satışlarında Biletix gibi bir sistem yoktu. Kapıda maç öncesi satılıyor, nakit olarak hasılat alınıyordu. Soğuk bir akşam olduğu için maça istediğim kadar ilgi olmamıştı ve gişelerde 30 bin dolara denk gelecek bir para toplanmıştı. Bu arada (iptal olan) Michael Jackson konseri nakit akışımı ve para durumumu çok kötü etkilemişti. Finansal anlamda zor bir süreç yaşıyordum. Herhangi bir yerden yetmiş bin dolar daha bulmam gerekiyordu. Maç Türkiye ve İspanya'da naklen yayınlanacaktı. Sevilla ısınıyor ama Maradona'nın menajeri beni devamlı sıkıştırıyordu. Adamın derdi paraydı. Sonra aşağıdan haber geldi: "Maradona içeri girdi, maça çıkmıyor!"

Yayın başlayacak ama hâlâ Maradona yoktu; çünkü parayı hemen istiyordu. Faizle para aldığım bir arkadaşım vardı., onu aradım. Hilton'un kumarhanesinden para getireceğini söyledi. Bu arada maç başlamıyordu, çünkü Arjantinli sahaya çıkmıyordu. Sinyal sorunu diye bir şey uydurdum, maçı geç başlattık. Para da bu sırada geldi ve menajerine verdik."


Ahmet San'ın yeni çıkan ve hayatını anlattığı kitabını okudum en son. İnanılmaz bir hayat hikayesi var. Yüzlerce ünlünün adı geçiyor. Tabi ki 93 yazı başrolde. Fakat dahası da var.

Yine de kitap için anı yüklü dememiz kolay değil. Daha çok kişisel gelişim kitabı gibi. Gençlere öğütler  merkezde. Biz bu tip anıları, ülke tarihine geçen olayların arka planlarında yaşananları merak etmiştik. Keşke daha sihirli bir dokusu olsaydı. Yine de kitap hevesle okunuyor. Muhakkak eğlence ve organizasyon sektörünün içinde yer almak isteyenler temin etmeli.

Bu arada Ronaldo & Galatasaray transferi de gerçekten direkten dönmüş galiba....

Çarşamba, Haziran 21

İmzayı Görmeden İnanma


"Bir gün Ergun (Gürsoy) bana telefon etti. 'Ağabey yazıhaneme bir uğrayabilir misin? Hem bir çay içeriz' dedi. Gittim baktım Rıdvan orada. Ergun, 'Rıdvan'ı Galatasaray'a alıyoruz' dedi.  Hadi hayırlısı olsun dedim. Rıdvan kalktı, elimi öptü. 'Ben Galatasaray'ı çok seviyorum' dedi. 'Aferin oğlum. Gel bir öpeyim seni' dedim. Ergun, 50 milyon avans vermişti yanlış hatırlamıyorsam. Aradan bir süre geçtikten sonra Rıdvan'ın Fenerbahçe'ye geçtiğini öğrendik. O zaman Ergun'a dedim ki: 'Parayı geri aldın mı?'"

Ali Tanrıyar / Galatasaray'ın eski başkanı 


Pazar, Haziran 11

Sezonun 11'i

Ara ara yaptığımız sezon 11'ini bu sezon bir kez daha oluşturalım. Ama uyaralım; ağır bir Galatasaray hakimiyeti olacak.

Öncelikle geçen sezonun 11'i için TIKS

İlk olarak Galatasaray'ın ideal 11'ini yazalım. Zira eksik parçaları bu 11'e göre şekillendireceğiz. Burada bir sol bek eksiğimiz olduğu aşikar. Öyleyse 10 futbolcu yazalım.

Fernando Muslera, Sacha Boey, Abdülkerim, Nelsson, Torreira, Sergio, Mertens, Milot, Kerem, Icardi...

Bu 10 futbolcudan daha iyilerinin çıkıp çıkmayacağına bakacağız. Öncelikle tartışmasız olanların yerini ayıralım.

Boey, Nelsson, Torreira, Kerem ve Icardi beşlisine karşı çıkacak herhangi biri olduğunu sanmıyorum. Bu beşlinin tamamı önümüzdeki sezon Avrupa'nın en iyi beş liginde oynarsa şaşırmayız zaten.

O zaman kaleye geçelim. Fernando Muslera; en iyi sezonlarından birini geçirmedi belki ama son yıllardaki en iyi sezonunu yaşadı. Özellikle sezon başında, daha takımın atanı yokken, takımın tutanı olarak takımı yarışta tuttu. Sezon sonu talihsiz bir Beşiktaş maçı oynadı ama zaten Dolmabahçe onun geleneği oldu artık. Nazar boncuğu diyelim.

Muslera bir referans noktası. Ondan daha iyi bir kaleci var mı bu sezon? Mert Günok belki zorlardı ama son maçtaki hatalarıyla şansını kaybetti. Uğurcan kötü değildi ama Muslera kadar da iyi değildi. Ve tabi biraz şanssızdı. Muslera'nın televizyon kadrajına girmediği maçlar olurken, Uğurcan'ı devamlı sağa sola uçarken gördük. Trabzonspor bu sezon 54 gol yedi. Bu Uğurcan'ın değil, takım savunmasının zaafı. Fakat bu kadar gol yemiş bir kaleciyi de ilk 11'e yazamayız. Fenerbahçe zaten kendi kalecilerinden memnun değildi. Başakşehir, Volkan Babacan'a fazla güvendiği için yarışta geri düştü. İstanbul dışına bakınca Ertaç ve Sehiç bu sezon iyi işler çıkardılar ama bir Muslera değillerdi. Yani; yine Muslera... Döndük dolaştık ve 1 numarayı ona verdik.

Sol stoperde de ben Abdülkerim'den vazgeçmeyeceğim. Ona alternatif olabilecek tek oyuncu Saiss'ti ama ben tercihimi Marcao'yu unutturan, sezona da talihsiz bir hatayla başlayan ama buna rağmen kısa sürede toparlayarak mental açıdan da gücünü gösteren Abdülkerim'den yana kullanıyorum.

Sergio'nun ve Mertens'in temposu zaman zaman sorunlar çıkardı. Merkez orta sahada bu iki oyuncudan daha iyisini arayabiliriz. Çıkar mı? Bu arada Sergio'nun 34, Mertens'in 33 maç oynadığını ekleyelim. Yani maç içinde tempo sorunları yaşamış olsalar da sezonun neredeyse tamamında sahadalardı.

Yani taraftarın ittire ittire oynattığı ve sadece 11 maçta ilk 11'de sahaya çıkan Arda Güler, buraya girme şansını pek kullanamaz gibi.

Öte yandan Sergio'ya bu kadroda yer vermek adil olmaz. Gümüş 11 yapan olursa, orayı doldurur. Biz buraya yine bir Portekizli yazacağız ve aslında her Galatasaray taraftarının bitmek tükenmek bilmeyen hayalini yeniden kurgulayacağız. Yani Torreira'nın yanına Gedson'u ekleyeceğiz.

Karagümrük bu sezon sıklıkla 4-3-3 oynadı. Bizim kadromuz ise 4-2-3-1. Yani bir tane 10 numara özellikli orta sahaya ihtiyacımız var. Borini, Diagne'nin iki kenarında gezen bir oyuncuydu. O formasyonda yeri orasıydı. Birçok sezon 11'inde de onun ismini gördüm ama 4-2-3-1'in ve 4-4-2'nin sağ ve sol kenarlara konmuştu. Bence 4-2-3-1'te, forvetin arkasında, bu sezon oynadığı role daha benzer bir konumda olur. 19 gol - 8 asist yapmış bir oyuncuyu da rakip kaleden fazla uzaklaştırmamak lazım. O nedenle Borini de kadromuzda... Bu arada o bölge için bir diğer alternatifim de Younes Belhanda. Fakat onun da devamlılıkla ilgili kalıtsal problemleri "en iyi" olmasını biraz zorlaştırdı. Yine de bu sezon çok iyi bir Belhanda izlediğimizin altını çizmek gerek.

Geldik Milot'un yeri olan sağ kenara...  Burada Milot'a alternatif tek isim Redmond. İki oyuncu da birbirine hem benziyor hem biraz farklı. İstatistikler denk. Aslında daha fazla üretseler fena olmaz. Milot'un savunma katkısı çok değerli. Redmond ise hücumda daha ciddi tehdit. İkisi de sezonun ikinci yarısı başlarken takımlarının ilk 11'lerine yerleştiler ve onlar 11'e girdikten sonra takımları yükselmeye başladı. Karar vermek zor. Fakat Kadıköy'deki Fenerbahçe derbisi, burun farkıyla Redmond'ı öne çıkaracak gibi. Zira istatistikleri yetersiz olan bu iki oyuncudan en azından bir büyük maç damgası beklemek hakkımız. Onu da sağlayan Redmond oldu.

Geldik sol beke. Geçen sezon yer verdiğimiz Guilherme, bu sezon buranın daha bir hakimi gibiydi. Alternatifi pek yoktu. Bir yandan da sağ bek oynayan Ferdi'nin hakkını verebilmek adına, onu sol beke mi yerleştirmeyi düşündüm. Hatta geçen sezon da aynı ikileme düşmüştüm. Fakat Ferdi bu sezon daha az sol bekte oynadı. Sezon boyunca sol bekte oynamış Guilherme'^ye haksızlık olacaktı. Bir de bek olarak dokuz asist yapmış bir oyuncuya (özellikle Konyaspor gibi bir takımda) yer vermek gerekirdi.

Yani özetle kadromuz budur. Ligin gol kralı Enner Valencia'nın kadroda olmaması ise benim ayıbım değil gibi!





Cuma, Haziran 9

Kolay Şampiyonluk Yok


Bir klişe gibi görünen yukarıdaki söz, bir kez daha doğruluğunu ispatladı. Fakat bu söz de genellikle Galatasaray'ın şampiyonluk sezonlarında ortaya çıkıyor.

Bu sezon Galatasaray çok iyiydi. Süper Lig'deki birçok rekorunu kıracak işlere imza attı. Galibiyet serisi inanılmazdı özellikle. Sezonun sonunda 88 puan toplamış oldu. Fakat böyle bir sezonda bile son haftalara kadar şampiyonluk yarışı devam etti.

Yani geçen sezonki Trabzonspor veya 2014'teki Fenerbahçe gibi olamadı. Oysa ortaya çıkan istatistiklerin şampiyonu erken belirlemesi gerekirdi.

Açıkçası zaten Galatasaray'ın son 35 yılda kolay veya rahat; en azından erken şampiyonluğu hiç olmadı.

1987, 1993, 1994, 2006, 2008, 2012, 2018 şampiyonlukları son haftaya kaldı.

Tarihe geçen hanedanlık dönemi 1996-2000'de bile şampiyonluklar erken gelmedi. 1997'de sondan bir önceki hafta garantilendi. 1998'de yine aynı haftada şampiyonluk geldi, üstelik o gün Fenerbahçe Ankara'da Şekerspor'u yenseydi son haftaya kalacaktı. 1999'da sondan bir önceki hafta garantilendiğini düşünülmesinin nedeni Beşiktaş'a 20 averaj fark atılmasıydı. Yoksa puanlar eşitlenebilirdi. 2000'de ise sondan bir önceki maçını oynayan Galatasaray henüz şampiyonluğu garantilememişti. Neyse ki iki gün sonra Fenerbahçe, Beşiktaş'ı yendi de iş bir hata daha uzamadı. Belki o stresle UEFA finali de aynı konsantrasyonla geçmeyecekti.

2105'te de 2000'dekine benzer bir şampiyonluk çıktı ortaya. Rakipten gelen müjdeli haber işin son haftaya kalmasını engelledi.

2019'da da Başakşehir ile sondan bir önceki hafta final oynandı. Zaten o maç da 2012'deki Süper Final'den sonra, Süper Lig'in gördüğü en 'karar maçı' kimliğindeki 90 dakikaydı.

Belki de bu anlamda en rahat şampiyonluk 2013 gözükebilir. 32. haftada şampiyonluk garantilenmişti. Matematik rahat olduğunu gösteriyor Galatasaray'ın. Fakat o sezonu yaşayanlar bilir. Orduspor, Mersin İdman Yurdu, Gaziantepspor maçları ligin ve sezonun ne kadar zor olduğunun kanıtı gibiydi.

Tabi bir de 1987-88 sezonu var. Süper Lig tarihinin en yüksek puan farkıyla gelen şampiyonluğu halen Galatasaray'a ve o sezona ait. Galatasaray, Beşiktaş'a 12 puan fark atmıştı. Üç puanlı sisteme geçilen ilk sezondu. Fakat orada da yarış uzun süre puan puana gitti. Beşiktaş son 6 haftada 12 puan kaybedince (sadece bir maç kazanınca) oluştu o puan farkı.

Bu sezon da iki maç kala şampiyonluk garantilendi. Fakat mesela Hatayspor ligden çekilmeseydi, yine Fenerbahçe maçına kalacaktı.

Aslında saha içine bakınca Galatasaray oldukça rahat şampiyon oldu. Yani Fenerbahçe maçına kalsa bile sonucun değişmeyeceği aşikar. Fakat sonuç olarak reel bir bilim olan puan durumu aynı şeyi söylemedi.

Ya da biz taraftar duygusuyla çok gereksiz stres yapıyoruz. Dışarıdan bir göz için, sonun nasıl gerçekleşeceği daha net belli olabilir. Öte yandan Fenerbahçe'nin 2006 ve 2010 travmalarının benzerini yaşama korkusu; şampiyonluğun olabildiğince erken garantilemeyi zorunlu kılıyor. Uzadıkça insanın içi ürperiyor. Bu kadar sene boyunca geçilen dalgaların acısı bir şekilde, bir zamanda, bir yerde çıkacaktır. Her taraftar bunu bilir ve aklının bir köşesinde tutar.

Yine de sonuç olarak Galatasaray, yine zor şampiyon oldu.

Çarşamba, Haziran 7

Derin



1993-94 sezonu...

İspanya La Liga'da Barcelona ve Deportivo la Coruna şampiyonluğa çekişiyor. Sezonun son haftasına lider giren Depor, Valencia'yı yenerse şampiyon olacak. Barcelona ise kazanması halinde rakibinin puan kaybını bekleyecek.

Maçlar aynı saatte başladı. Barcelona iki kere yenik duruma düşmesine ve ilk yarıyı geride kapamasına rağmen son 20 dakikadaki üç golüyle maçı kazanmasını bildi. Deportivo için ise işler iyi gitmiyordu. Valencia kilidini bir türlü açamadılar. Karşılaşma 0-0'a kilitlendi. Buna rağmen son dakikada bir penaltı kazandılar. Fakat penaltıyı kullanan Miroslav Djukic, topu filelere gönderemedi. İspanya futbol tarihinin en büyük trajedilerinden biri o gün gerçekleşti. Günlerden 14 Mayıs'tı.

Bir gün sonra Bursaspor'u 2-0 yenen Galatasaray, Süper Lig şampiyonu oldu.

2001-02 sezonu...

Bundesliga'da Borussia Dortmund, Bayer Leverkusen ve Bayern Münih şampiyonluğa çekişiyor. 

Sezonun muhteşem takımı Bayer Leverkusen üç kulvarda yoluna devam ediyordu. Almanya Kupası ve Şampiyonlar Ligi'nde finale çıkmıştı. Ligde de sondan bir önceki haftaya lider girmişti. Önündeki Nürnberg (küme düşme hattındaydı) ve Hertha Berlin maçlarını kazanması ona yeterdi.

Fakat planlar tutmadı. Nürnberg'e 1-0 yenilip liderliği kaptırdılar. Ertesi hafta da herkes kazandı, yani Leverkusen kaybetti. Bir daha da şampiyonluğa hiç o kadar yaklaşamadılar. Hatta o maçın ardından Şampiyonlar Ligi finalini ve Almanya Kupası'nı da kaybettiler. Her şeyin başladığı gün o gündü. Günlerden 27 Nisan'dı.

Bir gün sonra Kocaelispor'u 2-0 yenen Galatasaray, Süper Lig şampiyonu oldu.

2011-12 sezonu...

Diğer hikayelerden biraz daha farklı ama kalbi zayıf olanların zorlandığı bir gün.

Manchester City, 44 senedir hasret kaldığı şampiyonluğa 90 dakika uzaklıkta. Kazanmak için sahaya çıkıyor. Premier Lig'de sezonun son haftası, rakip vasat QPR. Puan durumunda City ve Manchester United aynı puanda ama averaj City'den yana. QPR karşısında kayıp yaşamazsa şampiyon City, tökezlemesi durumunda United kazanacak kupayı.

İşler iyi de başlıyor. City öne geçiyor. Fakat ikinci yarının başınca QPR beraberliği yakalıyor, ardından da öne geçiyor. Üstelik United da 1-0 önde Sunderland deplasmanında. Etihad'da 90 dakika halen 2-1 devam ediyor. Uzatma tabelası 5 dakikayı gösteriyor. City'nin talihi de bundan sonra dönüyor. Beraberliğin bile yetmeyeceği maçta beş dakikaya iki gol sığdırıyor ve şampiyon oluyor. Manchester City için tarihi bir gündü ama aynı zamanda Premier Lig'de unutulmaz bir 90 dakikaydı. Günlerden 13 Mayıs'tı...

Bir gün önce Fenerbahçe ile 0-0 berabere kalan Galatasaray, Süper Lig şampiyonu olmuştu.


2022-23...

Yine Almanya'dayız. 21 sene önce şampiyonluğu son anda kazanan Borussia Dortmund bu sefer senaryoyu tersten yaşıyor. 33. haftada Bayern'in puan kaybıyla liderliği eline geçiriyor. Son hafta maçını kazansa şampiyon olacak. Fakat olmuyor. Bayern de son dakikada kazanıyor. Ligin düğümü bir 27 Mayıs günü çözülüyor. Borussia Dortmund son hafta şampiyonluğu veriyor.

Üç gün sonra (seçim olmasa bir gün sonraydı) Ankaragücü'nü 4-1 yenen Galatasaray Süper Lig şampiyonu oldu.

Pazartesi, Mart 13

Pavlov'un Gecesi

6 Şubat'tan sonra çok üzüldüğümüz anlar oldu. Zaman zaman korktuk. Empati kurduk, canımız sıkıldı, stresimiz arttı, içimiz içimizi yedi.

Zamanla normal hayatımıza dönmeye çalıştık. Bazı duygular yeniden kendini hatırlattı. Korku ve panik, kendini saklamaya başladı.

İşte psikoloji böyle bir şey... 6 Şubat'tan sonra her gün, bir önceki günden daha kolaydı. Yani en kötüsü 6 Şubat'tı. Herkesin bildiği ama kimsenin tarif edemediği, insanın içinde hissettiği o soğuk çaresizliği en derinde hissetmiştik. Bir gün önce hayat kendi rutininde keyifli keyifli ilerlerken, bir gün sonra bambaşka bir kavganın içinde kalmıştık. Olayın başrolü değildik ama kötü haberlerle karşılaşmanın da bir yükü vardı. O yükün ağırlığını taşıyorduk.

Oysa bir gün önce Galatasaray - Trabzonspor maçı vardı. Hava soğuktu. Maç saat 19.00'da başladı. Galatasaray tek farkla kazandı. Galibiyet serisi devam etti. Liderliğini korudu. Puan hesapları yapıldı maçtan sonra, fikstüre bakıldı. Bir sonraki hafta oynanacak Gaziantep FK maçı düşünüldü. Bir Galatasaraylı olarak mutluydum tabi ki.

Ve sonra yer yerinden oynadı... Ertesi gün bunların hepsi önemsizdi. Ve bir daha yaşanmasın diye dualar edildi.

O günden 34 gün sonra Galatasaray bir kez daha sahaya çıktı. Öncesinde aklımda pek bir şey yoktu. "Depremden sonraki ilk Galatasaray maçı" olması dışında bir ekstra alam yüklememiştim. Fakat maç oynandıkça içimdeki hisler değişti.

Galatasaray - Kasımpaşa maçı vardı. Hava lodostan yağmura dönüyordu. Maç saat 19.00'da başladı. Galatasaray tek farkla kazandı. Galibiyet serisi devam etti. Liderliğini korudu. Puan hesapları yapıldı maçtan sonra, fikstüre bakıldı. Bir sonraki hafta oynanacak Konyaspor maçı düşünüldü. Bir Galatasaraylı olarak mutluydum tabi ki ama yavaş yavaş bir korku düştü içime...

Pavlov'un köpeği gibi olduğumu hissettim. Aklım, mantığım aksini iddia ediyordu (ve haklı da çıkacaktı zaten) ama içim içimi kemiriyordu. Ertesi sabah yine kötü bir haberle uyanma korkusu içimi kapladı.

Tabi ki olmadı. Olmayacağını da biliyordum. Fakat ilginç olan, insanın kendini bu adar kolay şartlayabiliyor olmasıydı.

Galatasaray - Kasımpaşa maçı hakkında bir yazı değil bu. Veya Galatasaray'ın bizlere yaşattıkları... Bunlar önemli değil. 5 Şubat'ı başka bir şekilde de yaşayabilirdim. Mesela bir arkadaşımla yemeğe çıkabilirdim. Büyük ihtimalle onunla günler sonra bir daha yemeğe çıktığımda da aynı hisler gün yüzüne çıkardı. Veya sizin 5 Şubat akşamı yaptığın neyse, onu da koyabilirsiniz merkeze.

Gerçi, başrol Galatasaray olunca iş biraz daha kolay ve hızlı gerçekleşti. Zira Zaniolo gol attı, depremde vefat eden Muhammed Emin Özkan akla geldi. sonra onun meşhur tweet'i düştü önümüze. Her şey karman çorman oldu, daha da acayip olduk.

Kısacası çok garip bir akşamdı 11 Mart. Sabahı zor ettik. Sağ salim yataktan kalkınca diğer günlerden daha çok sevindik. 

12 Mart günü insanın ne kadar basit ve ilkel dürtülerle yüklü bir canlı olduğunu bir kez daha anladık.

Cumartesi, Mart 11

Fransız'ın Mutfağı


"Her sabah bir menemen yiyorum. Çöp şiş tarzı etleri seviyorum. Türkiye'de ekmek çok iyi. Ve tabii ki Türk çayı..."

Leo Dubois / Galatasaray Dergisi

Bizim ülkemizin Avrupa hayranları, Fransızların ne kadar kaliteli bir damak tadı olduklarından bahsederler devamlı. Mutfakları kıyaslarlar ve oylarını Fransa tarafına verirler. Hayatları boyunca da oraya öykünürler. Fakat işte Fransa'dan gelen adam da aynen benim gibi besleniyor.

Tamam; ben de maddi olarak bu şekil beslenemiyorum. Yani çöp şiş her zaman yiyebileceğim bir besin değil. Her sabah menemen bile zor. Fakat ideal, daha doğrusu ütopik olanı bu.

Her sabah menemen; ekmek bandırmalı.

Akşam çöp şiş, balon lavaş ikramlı.

Birinin yanında, diğerinin arkasında çay....

Muazzam. Bu menü için baş parmağımızı yukarıya kaldırıyoruz.

Pazartesi, Ocak 9

Çok Güzel Ama Tatsız


Maç sabahı. Güneşli bir pazar günü. Hiçbir heyecanım yok. Stresim yok. Biraz şaşkınım. Biraz da düşünceli. Maçı düşünmüyorum ama. Onlar eskidendi. Neden bu duruma geldiğimi düşünüyorum. Yaştan dolayı olabilir mi? Büyüdük galiba artık. Oysa hayatımın diğer noktalarında "büyümüş" gibi değilim. Bu olgunluk denen zımbırtı, bula bula burayı mı buldu? Yoksa mesleki deformasyon mu? O da bir etken olabilir ama pek meslek kısmı da kalmadı işin. Gün ilerledikçe kendimi, yani eski beni bulacağımı tahmin ediyorum ve güne başlıyorum.

Güneşli bir pazar günü. Ocak ayı ama sanki öyle bir hava var ki, sanki sezonun son haftaları. Sanki bahar. Cadde ve sahil dolu. Her yer sarı-lacivert. Eskiden kalabalıktan içinde azınlık ve hatta saklanmış bir azınlık olmaktan tat alırdım. Motive olurdum. Heyecanım artardı. Şimdi hiçbiri yok. Neden? Yakın zamanda Kadıköy'de maç kazanmış olmaktan dolayı mı? Bütün o büyü, serinin devam etmesinden dolayı mıydı? Öyleyse neden Ali Sami Yen'de, Aslantepe'de, Erzurum'da, Manisa'da oynanan maçlarda duyduğum heyecan, bu sefer yok.

Eski totemler yok. Her derbiye, maç izleyecek mekanlar arama telaşı yok. Totemsiz maçlar, totemsiz yıllar... Aklıma bile gelmiyor artık öyle işler. Mekanda izlemek zaten bunaltıyor beni. Saçma sapan yorumlar yaparak maç izleyenlere kapalıyız. Arkadaş ortamı da geriyor. Bence en güzeli böyle. Aslında en güzeli değil de, en güzelinden bir önceki. En güzeli, anın yerinde olmak, o kesin...

Maç başlıyor. Evde izliyorum. Yalnızım odamda. Eşim içeride Netflix izliyor. Normal bir hafta sonu bizim için. Beşiktaş - Gaziantep FK maçı da olsaydı aynı durumda olurduk. Goller geliyor. En ufak bir çığlığım yok. Hatta maç sonunda eşim skoru soruyor. Eskiden olsaydı, aynı evi paylaştığım insanlar, maçı izlemeden bile bir skor tahmini yürütebilirdi.

Maç bitiyor; 0-3! Tarihte daha kusursuz derbi galibiyeti hatırlamıyorum. 1993'te 4-1 yendiğimizde çocuktum ama olaya hakimdim. Fenerbahçe şampiyonluktan uzaklaşmıştı, eksikleri vardı ve biz favoriydik. Maçı televizyon bile naklen vermemişti. Öyle bir derbiydi. Çok sevinmiştim. Halen en sevindiğim derbidir herhalde.

Fakat bu maçı düşününce, her unsurunu değerlendirince, onun üzerine çıkacak düzeyde. 50 bin kişilik stadyumun tribünleri dolmuş, gol yememişsin, havaya giren yarıştaki rakibini dağıtmışsın, herkes prim-time'da seni izlemiş, ofsayt olan veya kaçırdığın goller var, rakibin ile transfer dalaşına girdiğin oyuncu kırmızı kart görmüş... 

Daha da eklenir...

1998'deki 4-1 TSYD maçıydı, 2005'teki 5-1'de rakip daha iyi oynamıştı, 2011'deki 3-1 kendi sahandaydı. Düşünüyorum bulamıyorum. Bundan daha iyi derbi var mıydı sorusuna yanıt aramıyorum. Yanıt belli. Son 30 yılda daha iyisi yok! Esas soru benimle alakalı; ben neden ve nasıl böyle oldum?

Uzun yıllar boyunca futbol, basketbol, stadyum, salon, İstanbul, Anadolu gezdiğimiz arkadaşlarım mesajlar yazıyor. Kimisi oğluyla fotoğrafını yolluyor. "Bizim çektiklerimizi evladım çekmiyor" diyor. Son altı senede tek Kadıköy yenilgisi... 7 yaşındaki Galatasaraylı bir çocuğun hayata girişine bak! 

15 sene önce aklımıza bile gelmezdi. Ya da gelirdi. Gelirdi ve şöyle derdik, "Böyle bir şey olduğunda neler hissederiz, neler yaparız, ne yaşarız çok merak ediyorum?"

15 sene önce, hayatımda en çok istediğim senaryo gerçekleşti ama 15 sene sonra onu artık o kadar istemediğimi biliyorum. O an yaşanıyor ve geçiyor.

2014'ten beri maçlara gitmiyorum. Tribün kovalamıyorum. Passolig bir etken tabi ama başka nedenler de vardır. Zaten Passolig olmasa ne olurdu ki? Deplasman tribünü zaten kapalı, olsa ateş pahası, gitsen genç çocuklarla aynı tadı alır mıydın, o da soru işareti...

Neyse ne... Melankolik biraz yazı değil bu zaten. Öyle karamsar hislerim yok, sadece şaşkınım. Hatta mutluyum da. Güzel oldu. İzlemesi de keyifliydi, sonrası da. İçinde bulunduğum şartlar, yeni yaşantım, hayattan beklentilerim beni başka biri yapmış olabilir ama günün sonunda halen maç izliyorum, halen takım tutuyorum ve halen takipteyim. Sonuç olarak da takımım kazandı. Haliyle bu da güzel bir geceydi. Rahatlattı. Sevindirdi.

Sanırım esas problem anın bir parçası, öznesi olmamakla alakalı. Oyundan, oyunun kendisinden, tribünden, uzaklaştırıldık. Arkadaşlarımız dağıldı, stadyum yıkıldı, futbola dair yazılan çizilen konuşulan konular değişti. Bizim 15 sene önce yaşadığımız dünya artık yok, onun yerine bizim izlediğimiz bir 'olgu' var. Artık özne değil, izleyiciyiz. Bu da, anın tadını çıkarmaktan alı koyuyor. Daha doğrusu bu "an", bizim "an"ımız değil.

15 sene önce beklediğimizdi ama artık bize ait değil.

Bende de değişimler var tabi. Belki de gündüz yaptığım turu akşam bir daha yapsaydım daha farklı olabilirdi ama eşimle evde oturup Seinfeld izlemek, o esnada Twitter'dan editlere bakmak daha cazip geldi.

Ertesi gün iş var. Hayat devam ediyor. Napoliler haklı değil sanırım. En azından benim için. Ertesi sabah borçlarım da yok üstelik. Fakat o gece dünyanın en mutlu insanı da değildim. Mutsuz da değildim. Her şey birbirine karıştı işte...

Çok güzeldi ama tatsızdı...

En iyisiydi ama eskisi kadar güzel değildi...

Perşembe, Kasım 24

Trabzonsporlu Tanju

 

23 Mayıs 1990, Ankara

Başbakanlık Kupası maçında Galatasaray, Trabzonspor'u 1-0 mağlup ediyor. Tek gol Tanju Çolak'tan...

Maç sonu kupa töreninde Cüneyt Tanman, Bülent Korkmaz, Tugay Kerimoğlu ve Tanju Çolak... Herkes Galatasaray formalı, Tanju Trabzonspor formalı...

Eskiden böyle adetler çoktu. Benim aklımda kalanlar Galatasaray formalı Mehmet Özdilek ve Hami Mandıralı'ydı. Keşke gerçeğe bürünselerdi.

Cumartesi, Ekim 29

Hikaye Bir Gol

Futbol hikayeler oyunudur. Hikayeler olmasa, hikayeler çıkmasa, birbirimize neler anlatacağız kurulan masalarda... Kim ne derse desin, bazıları romantik bulsun, bazıları "abartıyorsunuz" desin fark etmez. Bazı durumları ihmal etmemek lazım, bazı olayları anlatmaktan vazgeçmemek lazım.

Tahminim öyle olmayacak ve Karagümrük - Galatasaray maçının gündemi Okan Buruk'un tercihleri, Adnan'ın kırmızı kartı gibi 'gündem' konuları olacak. Sonra diğer maçlar oynanır ve haftanın gündemi ona göre şekillenir. Fakat Emre Taşdemir'i unutmamak lazım.

Tamam; çok iyi bir sol bek performansı vermemiş olabilir. Ya da bir maçla dünyanın en iyi sol bekine dönüşmedi. Hatta belki de Galatasaray'ın en iyi sol bekine bile dönüşmedi. Fakat bunlar bizim konumuz değil.

Hikayeye şöyle başlayalım. Sezonun belki de en kritik maçına çıkıyorsunuz. Üç haftadır kazanamıyorsunuz. Bir maçı daha kayıpla geçirirseniz çok büyük eleştiriler alacaksınız, hatta taşların yerinden oynaması bile gündeme gelebilir. Böyle bir ortamda biraz sevimsiz bir stadyumda, formda bir rakiple karşılaşıyorsunuz. Böyle bir anda ve böyle bir maçta radikal bir tercih yapıyorsunuz. Sezon başından beri süre alamayan, geçen sezon kiraya giden, öncesinde de takıma çok fazla katkı veremeyen bir oyuncuyu sırf üç yerli kontenjanını sağlayabilmek için sahaya sürüyorsunuz.

Hikaye burada da bitmiyor. Saha içinden ayrılıp Twitter'a dönüyoruz. Spor yazarları ilk 45 dakika boyunca Emre Taşdemir'i ve Emre Taşdemir tercihini eleştiriyor. Sonra ikinci yarı başlıyor. 10 kişi kalan rakibin kalesinde kamp kuruyorsun. Fakat sezon başında transfer ettiğin dünya yıldızları adeta rakip kaleci Viviano'yu topla dövüyor.

Mertens vuruyor atamıyor, Icrardi vuruyor atamıyor, Oliveira vuruyor atamıyor, Rashica vuruyor atamıyor, Mata bile girince önce atamıyor...

Ve sonra; 2016'dan beri Süper Lig'de gol atamamış o sol bek; ilk 45 dakikada yerin dibine sokulan, kontenjan dolsun diye sahaya atılan adam golünü atıyor. Sonra bir de asist yapıyor ve maça damga vuruyor.

Şimdi bu hikayeyi es mi geçeceğiz. Bence geçmemiz lazım. Yıllar sonra anlatırız. Aklıma 2002 Samsun deplasmanında gol atan Radu Niculescu geldi mesela. Kimse onu iyi futbolcu olarak hatırlamaz, kimse onu 11'lerine yazmaz. Fakat aradan geçen 20 senede halen konuşulur o maç, o gol, o sevinç... Emre de öyle bir hikaye ekledi biz işte.

Ne güzel. Bu oyun böyle güzel. 

Pazartesi, Temmuz 11

İyi Bir Oyuncu Ama...

Sergio Oliveira'nın adı transfer sayfalarına girdiğinde taraftarlardan çok zıt iki tepki geldi. Bir kısmı onun ne kadar iyi bir oyuncu olduğundan bahsederken, diğer kesimse oyuncunun adını hiç duymadığını iddia ediyordu.

Oysa duymuşlardı. Sergio Oliveira, daha önce Türk takımlarına rakip olmuştu. Üst üste iki sene İstanbul'da oynadı. 2017'de Beşiktaş'a, 2018'de Galatasaray'a karşı forma giydi. Beşiktaşlılar'ın hatırlamaması normal; zira o maçta çok etkili değildi. Fakat diğer maç gollü, heyecanlı geçmişti. Porto'nun 3-2  kazandığı maçta Sergio bir de gol kaydetmişti.

Zaten o yıllar, Porto'da bir türlü ilk 11'in has oyuncusu olmayı başaramayan oyuncunun artık kendini hissettirdiği dönemlerdi. Zaman zaman kaptanlık bandını da takıyordu. 2017'den 2021'e kadar Porto'nun en önemli oyuncularından birine dönüştü. O, Jesus Corona, Telles, Pepe, Marega... İskelet belliydi. Aslında Sergio'nun önünü açan biraz da sistem değişikliği oldu. Üçlü orta sahada yetersiz kalıyordu. Porto, dörtlü orta sahaya döndüğünde merkezdeki ikiliden biri o oldu. O da o yıllarda takımın liderlerinden biri haline geldi. 

En iyi sezonunu belki de 2020-21'de geçirdi. Kulübünde yılın futbolcusu seçildi. Goller attı, asistlet yaptı. Bunun üzerinden sadece bir sezon geçti. O bir sezonda ise Roma'da oynadı. Yani düşüşte olan bir oyuncu değil.

Böyle bir oyuncunun bilinmemesine şaşırıyorum. Beğenmeyenler olabilir, yetersiz gelebilir ama Porto'da iyi köüt oynamış bir oyuncu da bize çok yabancı olmamalı. Burun kıvırmak da anlamsız. Sakatlık geçmişi yüksek olsa bir korku olur ama o da pek yok.

Aslında bizim blog'u yakından takip edenler de ismine sıkça aşina oldu. Zaman zaman haftanın gollerini attı, zaman zaman haftanın golünü kıl payı kaçırdı. Adını sıkça cümle içinde kullandık.

Hem Porto'nun maddi sorunlardan dolayı UEFA radarında olması, hem de Sergio'nun artık Porto için yaşlı sınıfına gelmesi (30+) onu elden çıkarmayı zorunlu kıldı. Mavi-beyazlılar, oyuncusunu geçen sezon Roma'ya kiraladı. "Kiralık" ibaresi kenarda durunca sanki oyuncu kimse tarafından istenmemiş gibi duruyor. Fakat yeni futbol dünyasında kiralık sıfatı, esasında bir yan yolu anlatıyor. Gittiği takım Roma, altında çalıştığı hoca Jose Mourinho, cebinde de kazandığı da bir Avrupa Kupası... Kiralık olmaktan daha güçlü bir öz geçmiş ...

Sergio'nun iyi özellikleri var. Yetenekli diyebileceğimiz bir isim. En azından Süper Lig için yeterli düzeyde. Uzaktan şutları çok iyi. İki ayağı da var. İş ahlakı yüksek. Fiziksel olarak yetersiz gibi dursa da çok sakatlık problemi yaşamadı. Sakatlandığında da geri dönüşlerde hiç sallanmadı. Öte yandan çok güçlü değil, savunmaya yardımı mesafeli ve biraz yavaş.

Ben çok büyük hayranı değildim ama beğenirdim. Ve bu yaşta buralara düşeceğini tahmin etmezdim. Transferin de gerçekleşeceğini sanmıyordum. Yine de adı anılan birçok isimden daha olasıydı. Şartları sağlayınca karşı tarafı ikna etmek kolaylaşırdı, herhalde öyle de oldu...

Porto elindeki oyuncuyu satmadan duramaz zaten. Maddi sıkıntıyı bir kenara bırakalım. Son yıllarda Vitinha, Diaz, Telles'i satmışken, 30 yaşındaki Sergio'yu da elden çıkarma fırsatını kaçıramazdı. Büyük ihtimalle kulübü hayali, altyapısından yetiştirdiği, 17 yaşında forma verdiği oyuncuyu 25'te beş büyük lige yollamaktı. O plan yıllar önce şaştı. 30 yaşında bonservis bedeli alarak elden çıkarmak da hiç fena değil.

Zaten başlıktaki "ama" da tam buraya düşüyor. Sergio Oliveira transferi için harcanan bedelin kasadan çıkmasına gerek var mıydı?

Geçen sezonun orta sahasına bakınca "var" diyenler artabilir. Fakat paranın gittiği diğer kasaya bakınca; orada oluk oluk futbolcu yetiştiğini görünce "çok da harcanmasaydı" demenin yanlışı olmaz. Fakat yine de bu tip soruların cevabı aslında, sezon sonlarında belli oluyor. Normalde ilkesel olarak bu tip transferlere karşı çıkarım. Çıktım da; mesela Falcao. Fakat Sergio hakkında biraz mesafeliyim. Öyle hemen karşı çıkmak mümkün değil.

Riskli ama riske girene "Neden bu riske girdin" demek biraz haksızlık olur...

Salı, Mayıs 17

Sezonun 11'i

 


Hazır ligin son haftası gelmişken yılın 11'ini kuralım.

Öncelikle bu tip konular için hazırlanan görselleri nereden buluyorsunuz bilmiyorum. Twitter'da çok yaygın bu işler ama ben biraz uzağım. Neyse ki Sporx'te böyle bir uygulama varmış. Oradan aldık görseli.

Kadroyu kurarken beklediğimden daha çok zorlandım. Zira birçok oyuncu için içim rahat etmedi. Eskiden bu tip takımları kurarken "en iyi" olmayı hak eden performanslar sıklıkla önümüze düşer ve kafamızı kurcalardı. Şimdi  ise, başka sezonlarda aday olamayacak performanslar kadroya girmeye hak kazandı. Girenleri suçlayacak değiliz ama geri kalanlar maalesef çıtanın düşmesine neden oldu.

Ayrıca eskiden bu tip kadrolarda genelde 4-2-3-1'i tercih ederdim. Zira ligin en yaygın sistemiydi. Artık o kadar yaygın değil ama yine en çok kullanılan sistem. Fakat merkez orta sahaların, biraz daha oyunun merkezinde olmasını tercih ettim. 4-2-3-1 tercih etseydim bu üçlü uyumlu olmayabilirdi.

Zaten üçlü savunmada giderek ligimizde değer kazanınca, orta sahalar benzer kurgularla çıkacak. Ben dörtlü savunmadan vazgeçmedim. Zira yılın en iyilerini belirlerken üç tane iyi stoper seçmeye de gerek yok. Orta sahayı üçledim ama daha önce yazdığım gibi 6-8 ayrımına girmedim. Merkez orta saha oynayabilecek oyuncular her pozisyonun hakkını vermeliler. Kısacası 4-3-3'ü tercih ettik.

O zaman kadromuzdaki oyuncuları kısaca tanıtalım:

Uğurcan Çakır: Kesinlikle en iyi kaleci performansı ona aitti. Hatta belki de ilk 11'de, kendi mevkisindeki meslektaşlarına en büyük farkı açan oydu. Üstelik Altay, Ersin gibi iyi sezon geçiren rakipleri de vardı. Fakat Trabzonspor'ın şampiyonluk serüveninin rahat geçmesinde Uğurcan'ın payı çok fazlaydı. Puan farkının açıldığı dönemde birçok maçın Trabzonspor'a dönmesini tek başına sağladı. Şampiyonluk maçında penaltı kurtardı. Daha doğrusu partiyi kurtardı!

Bruno Peres: Bruno Peres sezona iyi başladı. Sonra o performansını düşmeye başladı. Yaş faktörü de önemli tabi. Temposu giderek azaldı. Fakat ona yaklaşan bir sağ bek de çıkmadı. Osayi'yi çok beğendik ama sezonun tamamına damga vuramadı. Üstelik esas mevkisi olmadığı için bazı eksiklerini görmezden geldik; aslında defoları da vardı. Rosier geçen sezonun performansından uzaktı. Galatasaray'ın bekleri zaten büyük sıkıntıydı. Skubic'in de daha iyi sezonları olmuştu. Belki Bünyamin Balcı'yı övebilirdik. 2 gol ve 3 asist, 21 yaş için fena değil. Fakat savunmada bazı sıkıntıları vardı. Bruno Peres hem önde ama esas olarak bir bek için geride; belli bir standartın altına düşmeyerek ödülünü kaptı.

Kim Min-Jae: Vitor Pereria'nın transferi Kim sezona damga vuran isimlerden biriydi. Sezon başında Szalai ile iyi bir ikili olmuşlardı. Fakat bu yolda vurulup düşen Szalai olurken, Kim yorulmayan stoper olarak yoluna devam etti. Uzun uzun anlatmaya gerek yok. 25 yaşında olduğuna göre, belki de ligimizde çok fazla izlemeyiz.

Marcao: Marcao'yu da uzun uzun anlatmaya gerek yok. Zaten bu ikili, performanslarıyla buraya gözü kapalı girmeyi hak ettiler. Marcao'nun sezon başında Kerem ile kavgası ve sekiz maç ceza alması oyuncuyu pek etkilemedi ama Galatasaray'ın canı fena yandı. Galatasaray o sekiz maçta 10 puan kaybetti, 12 gol yedi. Marcao ceza almasaydı bu rakamların daha düşük olacağı aşikar. Bu da onun ne kadar sağlam bir stoper olduğunu kanıtıydı.

Guilherme: Guilherme, 2.5 sezondur Konyaspor'da. Artık 31 yaşına geldi. Daha önce hiç sivrilmemişti. Aslında bu sezon da sivrilmedi. Fakat ligin sol bek sorunu, onun önünü açtı. Onunla yarışabilecek tek oyuncu belki de Ferdi'ydi. Fakat o da ilk defa bu sezon bek oynadı. Rıdvan Yılmaz'a kendi hocaları bile çok fazla güvenmedi. Guilherme ise tüm maçlarda oynadı, 3 gol ve 5 asist katkısı verdi. Tarihinin en iyi sezonunu yaşayan Konyaspor'un çıkışında büyük pay sahibiydi.

Miguel Crespo: Vitor Pereira'nın kendisi ülkede kalamadı ama yılın takımın iki oyuncu sokmasını bildi. Crespo'nun değerini Fenerbahçeliler sezon başında anlasaydı; Gustavo ve Sosa ile hatta Mesut ile zaman kaybetmeseydi; Rıdvan Dilmen Crespo'yı yerden yere vurmasaydı belki de çok farklı bir sezon izleyebilirdik. Fakat kulüp içinde yaşananlar Crespo'nun oyun gücünden bir şey kaybettirmez. Zaten mücadelesi üst düzeydi. Fenerbahçe orta sahasını ayakta tuttu. Sezon başında onu anlatanlar bu özelliklerinden bahsediyordu. Buna ek olarak yeri geldiğinde hücumda da taşın altına elini koydu. Konyaspor maçında Pelkas'a yaptığı asisti öyle her orta saha yapamaz. Galatasaray'a deplasmanda attığı gol ise onu zaten unutulmazlar arasına yazdıracak.

Amir Hadziahmedovic: Ligin en hakkı verilmeyen oyuncusu olabilir. Büyük ihtimalle bu dönemde karşınıza çıkan yılın takımlarında kendisini pek görmeyeceksiniz. Fakat bence sezonun en faydalı oyuncularındandı. Bir oyuncu takımdaki her görevi yapar mı? O da geçtiğimiz günlerde verdiği bir röportajda, bu özelliğini Aykut Kocaman'a borçlu olduğunu açıkladı. Adı transfer listelerine girdi bile...

Marek Hamsik: Orta sahanın üçüncüsü Siopis de olabilirdi  belki ama kendisi sık sık (özellikle sezon başında) yabancı sınırına takıldı. Hamsik ise sakatlandığı dönemde ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu gösterdi. Açıkçası ben onun buraya emekli maaşı için gelen yabancılardan biri olduğunu düşünmüştüm. Yoksa Çin ve Göteborg sonrası Trabzonspor'da nasıl oynayacaktı? Vallahi oynadı adam! Hem de öyle eli belinde yıldızlar gibi değil, baya takımın kaptanı, lideri gibiydi. Kalite...

Antonhy Nwakaeme: Kerem; üzgünüm! Eğer Avrupa Ligi performansını da eklesek belki seni buraya yazabilirdik ama iş sadece Süper Lig olunca Nwakaeme organizasyonun ağası gibi kaldı. Bu sezon sol tarafı domine etti. 11 gol ve 10 asist, muazzam rakamlar. Kerem'in 3 asistte kalması bile bir gösterge olabilir. Kerem, Harry Potter olabilir ama esas büyücü bu adam...

Jackson Muleka: Normalde sezona devre arasında transfer olan oyuncuları sezon 11'ine katmam. Fakat Muleka'ya kayıtsız kalmak mümkün değil. Adam yarım devrede gol kralı olacaktı neredeyse. Sıklıkla en önde oynadığın farkındayım ama zaman zaman sola geçerek önüne Umut'u da aldığı oldu. Bu kadroda da önüne iyi bir santrfor alarak, onu sola çekmemiz mümkün olabilirdi. Biz de öyle yaptık.

Andreas Cornelius: Fakat iyi bir santrfor bulmak da kolay olmadı. Umut Bozok, iyi bir sezon geçirdi ama Muleka'dan sonra yedeğe düştü. Pesic ikinci yarıda düştü. El Kaabi, son iki ayda sessiz kaldı. Serdar Dursun'a sezonun ilk yarısında kendi takımı haksızlık etti. Fakat Cornelius, sezonun her döneminde sahadaydı ve belli bir seviyede oynadı. Galatasaray ve Beşiktaş'a goller attı, Fenerbahçe maçında penaltı yaptırdı. Büyük maçlarda da sahnedeydi, diğer karşılaşmalarda da kilidi açtı. Attığı 15 golün 10'unda takımı ya yenikti ya da maçlar berabereydi. Şampiyonluğu geldiği Antalyaspor maçında olduğu gibi, sezonun kilidini çözdü belki de...

Cuma, Nisan 1

İtham Ediyorum

Galatasaray ile kurduğum duygusal ilişki, son 10 yılda tahmin edemeyeceğim şekilde azaldı. Çoğu arkadaşım bunu "mesleki deformasyon" olarak yorumluyor. Nedenler arasında vardır belki ama sonlardadır. Zira ortada daha ciddi meseleler var.

Ben ilk sıraya Passolig yazarım. Tribünden uzaklaştıkça bağ zayıflar. Protestom devam edecek. Tavşan dağa küsmüş ama en azından geceleri rahat uyuyor. Fakat yine de belki Passolig bahane olmuştur.

Hamza Hamzaoğlu'nun gönderildiği zamanı hatırlıyorum. Benim adıma büyük bir kırılmaydı. Galatasaray'da üç kupa kazanan bir teknik direktörün, kavga-dövüş gerekçesi olmadan sırf yeterli bulunmadığı için gönderilmesi bende şok etkisi yaratmıştı. Aynı dönemde sosyal medyanın çok etkin kullanılması, taleplerin artması, hayallerin uçması, tepkilerin günlük reflekslere dönüşmesi işi zıvanadan çıkarmıştı. Şu anın gerçekliği, benim için çok yeni bir durumdu ve kabul edemiyordum.

Taraftarlığın pek bir anlamı kalmamıştı. Yani benim anladığım anlamda bir taraftarlık müessesi, artık çok geçerli değildi. O zaman suya yazı yazmanın da anlamı yoktu. Uzaktan takip ederek devam edilebilirdi. Öte yandan zaten saha içinde de keyif veren bir takım futbol takımı yoktu. Evet; devamında iki şampiyonluk kazanıldı ama ne o zaman ne de diğer sezonlarda heyecan veren, hayal kurduran bir futbol görmek mümkün olmadı. Sayısız gelen giden oyuncular, posası çıkmış transferler, devamlı değişen kadrolar... Bir takımı inadına izlemek ve takip etmek, onun için zaman harcamak içimden gelen bir durum değildi.

İlginçtir; ta ki bu sezona kadar! Bu sezon Galatasaray ile yeniden bağlarımın güçlendiğini hissediyordum. 15. sıradaki Galatasaray benim için önemli değildi. Avrupa'daki Galatasaray çok daha geçerliydi. Üstelik ligde 15. olan Galatasaray da sevabıyla-günahıyla beni ekrana kilitliyordu. Çok güçlü değildi, her zaman kazanamıyordu, hatta çoğu maçta basit hatalarla puan kaybediyordu ama devamlı oynamaya çalışıyordu. Kendini geliştirmek istiyordu. Geliştireceğinin sinyallerini veriyordu.

Fakat önce tribündeki ve sosyal medyadaki tatmin edilemeyen çoğunluğun tepkisini çekti, ardından kalabalığı yönetemeyeceği Mayıs ayından belli olan yönetim kurulu kendi projesine ihanet etti. Terim ayrıldı; bu sefer Terimciler ve anti-Terimciler kavgası çıktı. Her şey yine birbirine girdi.

Böyle kriz anlarında her zaman, tribündeki çoğunluğun aksine lise kültürüne güvenirdim. Aklı selim olanlar, doğru kararı verir ve kulüpteki havayı değiştirirdi. Artık bu da gerçekleşmiyor. Üyelerin yaş ortalamasının değişmesi mi yoksa onların da artık popülist davranmasından mı kaynaklanıyor bilmiyorum. Sonuç olarak bir yönetim kuruluna bir sene süre veremeyen bir Genel Kurul varken; başkanlar da teknik direktörleri hemen değiştirir, taraftar da takımlarını hemen ıslıklar.

İbrasız bir hafta sonu

Gelelim o meşhur hafta sonuna. Genel kurulu sık sıkı takip ettiğim söylenemez. Öncesinde de bir tahminim yoktu. Her şey olabilirdi; tüm ihtimaller eşit oranda birbirine yakın gibi duruyordu. Sonunda  da ibrasızlık çıktı. Şaşırmadık. Bu karar, camianın çoğu tarafından bir zafer olarak algılandı. Burak Elmas'ı sevmeyenler için böyle karar mutluluk verici muhakkak. Aynı zamanda demokrasi zaferi olarak da sunuldu. Gerçekten öyle mi peki? Yoksa bu ibra artık bir vesayet aracına mı dönüştü.

Önce; ibra hakkında konuşmamız lazım. Sözlük anlamı; temize çıkarma ve aklama demek. Bir şeyi temize çıkarmak için önce kirlenmesi, aklanması için önce kararması lazım. Bu da başarısızlıkla alakalı değildir. Başarısızlık, suçlanacak bir şey olarak görülecekse zaten vay halimize. 

İbra için önce suçlanmak gerekir. Bir suç atılmalı. Spor kulüplerinde bu suç; doping, bahis, şike, hırsızlık, yolsuzluk gibi kavramlardır. Bu tip suçlarla suçlanan bir yönetim kurulu, kendini genel kurula sunar. Karşısındakileri ikna eder veya edemez. Belgeler sunar veya sunamaz.

Peki böyle bir şey oluyor mu Galatasaray'da? Hayır. Bir suçlama yok. O nedenle bir aklamaya ihtiyaç da yok. Fakat yönetimlerin üzerinden sallanan giyotin gibi, "Bizim dediğimizi yap, yoksa ibra etmeyiz" deniyor. Veya "Başarısız oldun, o zaman ibra etmeyiz". cümlesi kuruluyor. İbra oylaması amacından sapıyor. Başarıyı oylayan, sonuç odaklı popülist bir oylama aracına dönüşüyor.

Şimdi başarı kavramı ile devam edelim. Onu sözlük anlamı ile taşımayacağız buraya. Galatasaray'daki anlamı ile devam edeceğiz. Halatı beraber çekenlerin takımı Galatasaray, başarıyı her zaman (en azından benim çocukluğumda ve ergenliğimde) sabırla beklemiştir. Onu en büyük ezeli rakibinden ayıran özelliği de buydu. Bugünlerde "Başarısızlık Galatasaray'da cezasız kalmıyor, ne güzel" diyenlere kanmayın. Galatasaray en başarılı olduğu günlerin öncesinde, başarısızlığı kabullenerek ve alt ederek yoluna devam etmiştir, cezalandırarak değil. Bu günlerde yaşananlara, Galatasaray'da yeni bir geleneğin başlangıcıdır.

Yine de zaten ortada bir başarısızlık varsa bile, bunu değerlendirecek yer ve zaman genel kurul değildi. Bunu en iyi genel kuruldaki üyeler bilir zaten. Fakat onlar, taraftarların da yarattığı atmosferle başkanı indirmeye karar verdiler.

Şimdi şu soru gelebilir: Sekiz ay önce başkanı seçmiş bir genel kurul, bu sefer indirebilir de. Bunun nesi yanlış, nesi taraftar atmosferiyle alakalı?

Açıklayalım ve açıklarken sadece rakamları kullanalım. Bir başkan düşünelim. Yüzde 34 oy alsın ve başkan seçilsin. Rakiplerinden daha çok oy almıştır ve seçimi kazanmıştır. Fakat diğer yandan yüzde 66 ona karşıdır. Eğer yüzde 34 oy olan yönetim kurulu, ağzıyla kuş tutmadıysa, sekiz ay sonra yüzde 66 tarafından indirilebilir ve yeniden seçime gidilebilir. Üstelik kazanan başkanın adaylığını da engeller. Zaten Burak Elmas'ın Haziran ayında geçtiği rakiplerden ikisi, ilk andan itibaren başkanlık için adaylıklarını açıkladılar.

Rakamlardan devam edelim. Galatasaray'da oy verme hakkı olan yaklaşık 8500 üye var. Fakat ibra oylamasına sadece 1300 üye katılıyor. Genel kurulun yüzde 15'i oyluyor başkanın ibrasını. Genel kurulun, koca camiayı ne kadar temsil ettiği ayrı bir tartışma konusuyken, genel kurulun yüzde 15'i ile böyle bir karar alınır mı?

"Üyeler de orada olsaymış,oylarına sahip çıksaymış" çıkışını duyar gibiyim. Sabah 10'da başlayan ve sabaha karşı 7'de oylaması sona eren bir kongre günü için fazla iyimser bir dilek olur. Demokrasi diyerek örnek gösterilen uygulama, daha çok "sabah erken kalkanın darbe yaptığı" üçüncü dünya ülkelerinin tezahürü gibiydi. Gece uykusu gelmeyenin darbe yaptığı bir demokrasi şenliği...

Burak Elmas başarılı mıydı?

Bunun cevabı bende yok. En azından belli bir kısmı için yok. Bir yönetim kurulunu 8 ayda değerlendirecek durumda değilim. Bir teknik direktörü de bir sezon bitmeden değerlendiremem. Fakat üç yıllığına seçilmiş bir yönetim kurulunun değerlendirmesinin en azından 2.5 sene sonra yapılması gerektiğine inanırım.

Bunları okuyan biri büyük ihtimalle beni Burak Elmas destekçisi olarak etiketleyecek. Fakat tam tersi. Mayıs ayından insanlar, Elmas'ı sürecin süperstarı olarak sunarken ben onun popülist söylemlerle hazırlandığını ve bunun çok tehlikeli bir yol olduğunu savunmuştum. Neyse ki Youtube üzerinde bu kayıtlar duruyor. O zaman da çok eleştirilmiş ve küçük düşünmekle itham edilmiştim. Oysa ilkeler üzerinden hareket etmek gerektiğini savunmuştum. Elmas, başarılı mı sorusuna verebileceğim cevap da burada yatıyor.

Başarılı bir iletişim süreci olmadı, başarılı bir proje aktarımı olmadı, popülist yaklaştı. Oysa daha iyisini sunabilecek bir geçmişi vardı. Kalabalığa oynadı. O kalabalık da anında onu yerle bir etti. Duruma şaşırmıyorum. Bu kadar erken olması beklentimin dışındaydı. Fakat daha önemlisi bu tehlikeli azgınlığın ileride birçok yönetim kurulunu esir alma ihtimali çok korkutucu.

Galatasaray'ın tribün kısmını temsil eden taraftarlar, çok sevdikleri Fatih Terim'in gönderilmesinden sonra bir intikam aldıklarını düşünüyorlar. Oysa genel kurulun verdiği kararın Terim ile alakalı olduğunu da sanmıyorum. Mesela Işıtan Gün faktörü çok daha belirleyicidir.

Işıtan Gün konusunda, Burak Elmas hatalı davrandığını kabul edelim. Genel kurul da bu noktada bir öz eleştiri yapmayacak mı?

Işıtan Gün'ün sağlam pabuç olmadığı kongre öncesinde de belliydi. O zaman kimseden tepki yoktu. Hatta tam tersi "Burak Elmas vizyonu" diye pazarlanan algının en öndeki maddesiydi.

Twitter'dan yıllar önce attığı mesajların bilinmediğini de düşünmüyorum. Sıradan taraftar bilmez muhakkak; ben de bilmiyordum. Fakat böyle kişilerin (kulüp içine önceden dahil olmuş ve yönetime aday olan) mesajlarını, genel kurul üyeleri hem zamanında görmemiş hem de seçim döneminde araştırmamış olamaz. Daha önce kulüpte çalışan, o yıllarda bu tweet'leri atan birinden bahsediyoruz. Kimse o zaman rahatsız olmuyor, daha sonra nedense Terim gönderildikten sonra ortaya çıkıyor. Tweet'leri ortaya çıkaranlar da (tepki gösterenlerden bahsetmiyorum) kendi hayatlarında cinsiyetçilik konusunda çok hassas değildi bu arada.

Herhalde Burak Elmas, "Ben Işıtan Gün'ü harcarsam, yönetim kuruluna sahip çıkamadı diye beni yerler" diye düşünmüş olabilir, güçlü durmaya çalıştı, yine yediler. Yine ilkesel değil, gösterişli bir karar vermeye çalıştı ama onu da beceremedi.

Burak Elmas'ın kongre öncesinde sunduğu içi boş vizyonu, anlattıkları, sağdan soldan toparladığı projeleri, popülist söylemleri nedeniyle işi sürdüremeyeceğini tahmin ediyordum. Bu kadar çabuk olmasını da beklemiyordum. Fakat popülizme başvurunca, rüzgar çok çabuk tersine dönebiliyor. İşin karamsar tarafı; o zaman popülist söylemlere tav olanlar; şimdi bir anda rüzgarı terse çevirdiler ve bir ay sonra yeniden başkan seçecekler. Yani aslında Elmas'ı gönderenler, Mayıs ayındaki Elmas gibi bir aday isteyecekler.

O zaman şöyle bir durumun olması gerekmez mi?

Eğer ibra edilmeyecek noktaya gelen bir başkan varsa, ve bu başkan bir sonraki seçime giremiyorsa, o başkana oy verenler de bir dönem oy vermemeli. Sizin seçtiğiniz; sizin söylemlerine kandığınız aday ibra edilmemiş. İbra edilmediğine göre, aklanamamış, suçlanmış, etik değerleri çiğnemiş bir yönetim kurulu var ortada. Siz de bunu görememişsiniz.

Üstelik bir kulüp kongresi, bir ülke seçiminden daha farklı. Ülke seçiminde tüm seçmenler oy kullanırken, 25 milyonluk Galatasaray camiasında sadece yüzde 0.036'sı oy kullanırlar. Bunlar kulübün seçkin sınıfı olarak geçiyor. Seçkin olmanın bir sorumluluğu ve bedeli olmalı. Eğer seçkin sınıfına girmeye layıksanız; kolay kolay vaatlere kanmaz, her şeyi didik didik eder, sorgular, araştırır, ona göre oy verirsiniz. Oy verdiğiniz yönetim kurulu sekiz ay sonra ibra edilmiyorsa, sizin de oy verme yetkinliğiniz bir dönem rafa kalkmalı.

Tabi çok ütopik bir şeyden bahsediyorum ama sekiz ayda camiayı kongreye götüren kongrenin bu sorumluluğun bir kısmını yüklemesi gerek. Ayrıca Burak Elmas'a Haziran ayında oy veren 1541 üye, ibra edilmediği takdirde bir sonraki seçimde oy veremeyecek olsaydı,  ibra sonucu aynı çıkar mıydı?

Tesadüf?

Son bir notla bitirelim. Galatasaraylı taraftarlar Terim'i intikamını aldıklarını için seviniyorlar. Diğer yandan da kulübün lise gömleğinden yırtılmasını ve halka açılmasını diliyorlar. Burak Elmas yıllardır beklenen tüzük değişikliği için harekete geçmişti. Becerebilir miydi emin değilim. Fakat ibrasızlığın altında yatan nedenlerden biri olduğunu düşünüyorum.

Diğer yandan son 11 yılda üç başkan ibra edilmedi Galatasaray'da... Adnan Polat, Mustafa Cengiz ve Burak Elmas... Üçü de Galatasaray Lisesi mezunu değil. Sizce tesadüf mü? Dursun Özbek'in ve kulübü borca sokan ve borçlanma yetkisi verilmediği içn görevini bırakan Ünal Aysal'ın ibra edildiği yerde, bu üç başkanın ibra edilmemesi tesadüf mü?

Başladığım yerden bitireyim. Son dönemde gelinen nokta inanılmaz. İnsanın tüm duygularını yok eden bir karmaşa hali. Düşündüğün ve hayal ettiğinin tam tersi bir gerçeklik. Bu kaosu, hayatının bir parçası haline getirmek çok ciddi bir mesai gerektirir. O mesai için güç ve istek de bende kalmadı.

O zaman 2011 kongresinin meşhur sözüyle bitiriyorum. 

"Hepiniz Emile Zola okumuş insanlarsınız, ve sizi itham ediyorum!"

Cuma, Ocak 7

Çalışma

"Top hangi yönden gelirse gelsin yüksek toplarda tek ayakla sıçrama, tek ayağa yük bindirme anlayışına karşıyım. Kalecinin her iki ayağı ile sıçrayabilecek seviyeye gelmesi lazım. Bunu deneyerek de gözlemledim. Eğer tek ayakla sıçrarsanız o ayak doğal olarak daha güçlü olur; işlev gören ayak olarak beyin de onu o şekilde algılar.

Diyelim sol bacağınızla sıçramaya alışmışsınız... Sağa gelen bir topta sol bacağınızı iterseniz yine kurtarabilirsiniz ama daha uzağa giden bir top için diğer bacağınızdan da destek alarak plonjon yapmanız gerekir. Biz bunu Taffarel'e fark ettirmeden giderebilmek için çalıştırmadığı ayağa ağırlık verdik. 'Tanır'nın eli' dediğimiz, Henry'nin kafasındaki kurtarışta da eskiden zayıf olan ayağının üzerinden uzanır hatta. Belki tesadüf, belki de çalışmaların katkısıydı."

Eser Özaltındere / Socrates Kasım