Derbi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Derbi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ocak 9

Çok Güzel Ama Tatsız


Maç sabahı. Güneşli bir pazar günü. Hiçbir heyecanım yok. Stresim yok. Biraz şaşkınım. Biraz da düşünceli. Maçı düşünmüyorum ama. Onlar eskidendi. Neden bu duruma geldiğimi düşünüyorum. Yaştan dolayı olabilir mi? Büyüdük galiba artık. Oysa hayatımın diğer noktalarında "büyümüş" gibi değilim. Bu olgunluk denen zımbırtı, bula bula burayı mı buldu? Yoksa mesleki deformasyon mu? O da bir etken olabilir ama pek meslek kısmı da kalmadı işin. Gün ilerledikçe kendimi, yani eski beni bulacağımı tahmin ediyorum ve güne başlıyorum.

Güneşli bir pazar günü. Ocak ayı ama sanki öyle bir hava var ki, sanki sezonun son haftaları. Sanki bahar. Cadde ve sahil dolu. Her yer sarı-lacivert. Eskiden kalabalıktan içinde azınlık ve hatta saklanmış bir azınlık olmaktan tat alırdım. Motive olurdum. Heyecanım artardı. Şimdi hiçbiri yok. Neden? Yakın zamanda Kadıköy'de maç kazanmış olmaktan dolayı mı? Bütün o büyü, serinin devam etmesinden dolayı mıydı? Öyleyse neden Ali Sami Yen'de, Aslantepe'de, Erzurum'da, Manisa'da oynanan maçlarda duyduğum heyecan, bu sefer yok.

Eski totemler yok. Her derbiye, maç izleyecek mekanlar arama telaşı yok. Totemsiz maçlar, totemsiz yıllar... Aklıma bile gelmiyor artık öyle işler. Mekanda izlemek zaten bunaltıyor beni. Saçma sapan yorumlar yaparak maç izleyenlere kapalıyız. Arkadaş ortamı da geriyor. Bence en güzeli böyle. Aslında en güzeli değil de, en güzelinden bir önceki. En güzeli, anın yerinde olmak, o kesin...

Maç başlıyor. Evde izliyorum. Yalnızım odamda. Eşim içeride Netflix izliyor. Normal bir hafta sonu bizim için. Beşiktaş - Gaziantep FK maçı da olsaydı aynı durumda olurduk. Goller geliyor. En ufak bir çığlığım yok. Hatta maç sonunda eşim skoru soruyor. Eskiden olsaydı, aynı evi paylaştığım insanlar, maçı izlemeden bile bir skor tahmini yürütebilirdi.

Maç bitiyor; 0-3! Tarihte daha kusursuz derbi galibiyeti hatırlamıyorum. 1993'te 4-1 yendiğimizde çocuktum ama olaya hakimdim. Fenerbahçe şampiyonluktan uzaklaşmıştı, eksikleri vardı ve biz favoriydik. Maçı televizyon bile naklen vermemişti. Öyle bir derbiydi. Çok sevinmiştim. Halen en sevindiğim derbidir herhalde.

Fakat bu maçı düşününce, her unsurunu değerlendirince, onun üzerine çıkacak düzeyde. 50 bin kişilik stadyumun tribünleri dolmuş, gol yememişsin, havaya giren yarıştaki rakibini dağıtmışsın, herkes prim-time'da seni izlemiş, ofsayt olan veya kaçırdığın goller var, rakibin ile transfer dalaşına girdiğin oyuncu kırmızı kart görmüş... 

Daha da eklenir...

1998'deki 4-1 TSYD maçıydı, 2005'teki 5-1'de rakip daha iyi oynamıştı, 2011'deki 3-1 kendi sahandaydı. Düşünüyorum bulamıyorum. Bundan daha iyi derbi var mıydı sorusuna yanıt aramıyorum. Yanıt belli. Son 30 yılda daha iyisi yok! Esas soru benimle alakalı; ben neden ve nasıl böyle oldum?

Uzun yıllar boyunca futbol, basketbol, stadyum, salon, İstanbul, Anadolu gezdiğimiz arkadaşlarım mesajlar yazıyor. Kimisi oğluyla fotoğrafını yolluyor. "Bizim çektiklerimizi evladım çekmiyor" diyor. Son altı senede tek Kadıköy yenilgisi... 7 yaşındaki Galatasaraylı bir çocuğun hayata girişine bak! 

15 sene önce aklımıza bile gelmezdi. Ya da gelirdi. Gelirdi ve şöyle derdik, "Böyle bir şey olduğunda neler hissederiz, neler yaparız, ne yaşarız çok merak ediyorum?"

15 sene önce, hayatımda en çok istediğim senaryo gerçekleşti ama 15 sene sonra onu artık o kadar istemediğimi biliyorum. O an yaşanıyor ve geçiyor.

2014'ten beri maçlara gitmiyorum. Tribün kovalamıyorum. Passolig bir etken tabi ama başka nedenler de vardır. Zaten Passolig olmasa ne olurdu ki? Deplasman tribünü zaten kapalı, olsa ateş pahası, gitsen genç çocuklarla aynı tadı alır mıydın, o da soru işareti...

Neyse ne... Melankolik biraz yazı değil bu zaten. Öyle karamsar hislerim yok, sadece şaşkınım. Hatta mutluyum da. Güzel oldu. İzlemesi de keyifliydi, sonrası da. İçinde bulunduğum şartlar, yeni yaşantım, hayattan beklentilerim beni başka biri yapmış olabilir ama günün sonunda halen maç izliyorum, halen takım tutuyorum ve halen takipteyim. Sonuç olarak da takımım kazandı. Haliyle bu da güzel bir geceydi. Rahatlattı. Sevindirdi.

Sanırım esas problem anın bir parçası, öznesi olmamakla alakalı. Oyundan, oyunun kendisinden, tribünden, uzaklaştırıldık. Arkadaşlarımız dağıldı, stadyum yıkıldı, futbola dair yazılan çizilen konuşulan konular değişti. Bizim 15 sene önce yaşadığımız dünya artık yok, onun yerine bizim izlediğimiz bir 'olgu' var. Artık özne değil, izleyiciyiz. Bu da, anın tadını çıkarmaktan alı koyuyor. Daha doğrusu bu "an", bizim "an"ımız değil.

15 sene önce beklediğimizdi ama artık bize ait değil.

Bende de değişimler var tabi. Belki de gündüz yaptığım turu akşam bir daha yapsaydım daha farklı olabilirdi ama eşimle evde oturup Seinfeld izlemek, o esnada Twitter'dan editlere bakmak daha cazip geldi.

Ertesi gün iş var. Hayat devam ediyor. Napoliler haklı değil sanırım. En azından benim için. Ertesi sabah borçlarım da yok üstelik. Fakat o gece dünyanın en mutlu insanı da değildim. Mutsuz da değildim. Her şey birbirine karıştı işte...

Çok güzeldi ama tatsızdı...

En iyisiydi ama eskisi kadar güzel değildi...

Cuma, Ağustos 28

Derbi Haftaları



Süper Lig

3.Hafta: Galatasaray - Fenerbahçe
3.Hafta: Antalyaspor - Denizlispor

5.Hafta: Karagümrük - Kasımpaşa
5.Hafta: Kayserispor - Sivasspor

6.Hafta: Fenerbahçe - Trabzonspor

9.Hafta: Antalyaspor - Alanyaspor

10.Hafta: Fenerbahçe - Beşiktaş

13.Hafta: Trabzonspor - Rizespor
13.Hafta: Gençlerbirliği - Ankaragücü

19.Hafta: Beşiktaş - Galatasaray


1.Lig

4.Hafta: Adana Demirspor - Adanaspor

11.Hafta: Bandırmaspor - Balıkesirspor

16.Hafta: Bursaspor - Eskişehirspor

Perşembe, Şubat 27

Tarih


Blogun ilk açıldığı yıllar, bana sanki çok eski çağlarmış gibi geliyor. Sadece 11-12 sene öncesi ama artık bambaşka bir hayatım, bambaşka önceliklerim var. O günlerde Galatasaray için çok derin duygular besliyordum ve o duyguların ömrüm boyunca kaybolmayacağını hissediyordum. Şimdilerde o noktanın çok altındayım. Herhangi bir Galatasaray maçı beni heyecanlandırmıyor. Yenilgiler üzmüyor, galibiyetler sevindirmiyor. Bunun çeşitli nedenleri var ama onlar bu yazının konusu değil.

Her ne kadar Pazar günkü derbiyi evde usul usul izlesem de, çıkan sonucun ardından ne hayatım ne de duygularım değişse de, benim için sıradan bir maç gibi olsa da yine de bloga bir not düşmek gerektiğini düşündüm. Sonuçta o eski yılların bir hatırası vardır. Kadıköy'deki bir derbiye gidemediğim için işimden istifa ettiğim günler o kadar da uzak olmamalı. Gidemediğim her Kadıköy deplasmanında "Umarım benim gidemediğim maça denk gelmez" dememe neden olan bencil duyguların bir kalıntısı kalmış olmalı. Gerçi şimdilerde zaman zaman televizyondan dahi izlemediğim derbiler oluyor. Totem değil; yapacak daha iyi işlerim olduğuna inandığımdan... Yine de bu derbinin diğerlerinden farklı olduğu aşikar.

Zaten Pazar günü evimde maçı izledim. Güzel bir pazar gününün son saatlerinde sıcak evde oturup maç izlemek güzel oluyor. Fenerbahçe - Galatasaray derbisi de denk gelince başka alternatifleri kurcalamaya çok gerek kalmıyor. Üstelik son dönemdeki derbileri düşününce, kötü bir maça denk gelme korkum da çok yüksekti.

Maç öncesi beraberliği çok daha olası görüyordum. Hatta aklımdan geçen skor 1-1'di. Son yılların zevksiz derbilerine benzemeyeceğini ama yine de iki takımın çok fazla asılmayacağını düşünüyordum. Galatasaray, Kadıköy'den bir puanla dönerse üzülmez. Ersun Yanal da beraberlik çıkarırsa kovulmaz. O zaman kimse birbirini üzmez! Düşüncem bu yöndeydi.

Öngörüleri ilk yıkan Galatasaray oldu. Maça çok iyi başladı. Fakat son 20 senedeki maçların en az yarısına iyi başlamıştır. O ilk gol gelmediği takdirde de Galatasaray'ın işi zorlaşırdı. Hatta bazen ilk golü atması bile yetmezdi. Nitekim, (başta Onyekuru) o pozisyonlardan gol çıkaramadığı gibi, bir de durduk yere kalesinde gol gördü. Penaltıyı ben olsam vermezdim ama verilmesi de bir hata değil. Marcao'nun o anda öyle girmesi bile hakemin düdüğünü ağzına götürmeye yetmiştir. Biraz penaltıya davetiye gibi oldu.

Fenerbahçe eskiden 1-0 öne geçtiğinde üçe dörde giderdi. Fakat artık öyle bir oyuncu grubu yok. Sadece yetenek olarak değil. Derbileri yaşayan, derbilere bir başka hazırlanan o oyuncu grubu artık bulunmuyor. Tuncay, Lugano, Luciano, Appiah, Gökhan Gönül, Caner, Tümer, hatta gol atamasa bile Volkan Demirel gibi oyuncular sahada yok. 1-0'ı, 4-0'a taşıyacak bir açlık ve saldırganlık uzun süredir Kadıköy'den uzakta. Bundan 10 sene önce, yani yenilmezlik serisinin aslında galibiyet serisi olduğu dönemde, ilk golden kısa bir süre sonra farkı açardı Fenerbahçe. Bu hafta ise geriye yaslanmayı tercih etti. Üstelik onu da beceremedi. Galatasaray çok kısa sürede golü buldu. Ryan Donk, idmanda vuramayacağı rahatlıkta bir kafayla beraberliği getirdi. 

İkinci yarı görece daha durgundu. Galatasaray biraz daha kontrollü ve bekleyen gibi dursa da aslında topu aldığında çok daha etkiliydi. Fenerbahçe ise adeta plansızdı. Ersun Yanal, sanki elindeki kadrodan 11 oyuncuyu sahaya çıkarmış ve "Bu maçı zaten tribün kazandırır" demiş gibiydi. Bu görüntü ikinci yarıda çok daha belirginleşti. Fakat Fenerbahçe kadrosu gibi, tribünü de eski tribün değil. Derbilerin o eski atmosferi 5-6 senedir yok. Belki de seriyi kaybetme korkusu stadın üzerine kara bulut gibi çöküyordur. Gidenlere sormak lazım. Yine de ne olursa olsun, Fenerbahçe'nin rakip kalede en azından 1-2 pozisyon yaratmasını beklerdik.

Ne kadar çok gol kaçırsa da bana göre maçın yıldızı olan Onyekuru, Jailson'un arkasına sarktığı bilmem kaçıncı pozisyonda penaltıyı aldırdı. Bence bu penaltı da ağırdı ama ilkini verenin bunu da vermesi gerekirdi. O nedenle Meler'in tutarlı olduğunu düşünüyorum. Asıl tutarsız olan Fenerbahçe kadro planlaması. İki senede 10'a yakın stoper transfer eden, limitten şikayet eden, hafta içinde Rami'yi gönderen Fenerbahçe derbiye stoper olmayan Jailson ile çıktı. Ve o Jailson, sezon içinde yaptırdığı penaltılarına bir yenisini daha ekledi.

Serilerin bozulduğu veya farklı skorların alındığı maçlar tarihe geçer ve o karşılaşmaların kadroları seneler sonra bile masaya dökülür. Fenerbahçeliler 21 senelik serinin bozulduğu maçın stoperinin Jailson olduğunu hatırladıkça, mağlubiyetin acısı daha da keskinleşecektir. 

2-1'den sonra işler artık tam da Galatasaray'ın, hatta en çok Onyekuru'nun istediği şekle büründü. Üçüncü golün geleceği barizdi. Fenerbahçe'nin de gol atamayacağı aşikardı. Fakat Mehmet Ekici her an şapkadan tavşan çıkarabilirdi. Girer girmez, o soğuk haliyle çıkardığı şut inanılmazdı. Herhalde Muslera'dan başkası da kurtaramazdı. Devamında bir tane daha denedi ama yine olmadı. O ikisi olmadıktan sonra daha fazlasını denemeye de gerek kalmadı. Belki Deniz sahada kalsaydı o da tehdit yaratabilirdi ama sahada kaldığı süre bir referans olacaksa o kısım da biraz karamsar kalır.

Kupalar ve şampiyonluklar kazanan kadrolar özeldir ve kaliteli olduklarını her zaman gösterirler. O kupaları kazanmalarına neden olan maçlar esnasında devamlı kalitelerini ispat ederler, devamlı bir sınava girerler. O sınavları geçtikleri için adları tarihe yazılır. Mesela Galatasaray'ın 2000 kadrosu, tarihin en iyi kadrosudur. İyi bir oyuncu grubu bir araya gelir, rakiplerini seneler boyunca yener, şampiyon olur, kupalar kazanır ve isimlerini tarihe yavaş yavaş yazdırır. Fakat tek bir maçlık zaferler için en iyilere sahip olmanız şart değildir. O gün iyi olan kazanır ve tek maçla tarihe geçer. Bazen standart düzeyin altında bir oyuncu bile o kadroda kendine yer bulabilir. Zaten Galatasaray, 21 senede daha iyi derbiler oynadı. Daha kaliteli oyuncularla Kadıköy'e geldi. Onlara nasip olmadı, daha standart bir kadroya nasip oldu. Böyle zaferler için seneler değil, sadece bir 90 dakika yeterlidir.

Belki kulüp tarihinde çok kısa ve ufak yerleri olacak Saracchi, Marcao, Seri, Falcao gibi oyuncular bu tarihi maçın parçası oldular. Şans işte! Hatta Marcao hemen dövmesini bile yaptırdı. Fakat bu galibiyetin Fernando Muslera'ya denk gelmesi şık oldu. En çok ona yakıştı. Galatasaray'da kazanmadığı başarı, kırmadığı rekor neredeyse kalmadı. Bu da halkanın yeni parçasıydı.

Yazılacak çok şey var aslında. Bu maç o açıdan bereketliydi. Mesela Aziz Yıldırım'ın zamanında büyü yaptırdığı söylentileri yeniden akla gelmedi değil. Sanki Yıldırım, giderayak büyüyü de bozdurdu. O gittikten sonra seri de sona erdi. Büyüye inanmıyordum ama bu bile benim kafamı karıştırdı. Güney Amerika gibi yerlerde böyle bir hikaye yaratılsa, seneler içinde iyice abartılarak bir efsaneye dönüşürdü. Belki bizde de olur. Fakat büyünün veya mistik olayların dışında bir gerçek var. Kadıköy'de derbi yenilgisi görmeyen Volkan Demirel'in futbolu bırakmasının ardından oynanan ilk derbide Fenerbahçe yenildi. Bu tesadüf olamaz.

Bir de Fatih Terim gerçeği var tabi. Taktiğine, günceline girmeden; hocanın çok iyi bir Kadıköy istatistiği olduğunu fark ettim. Yani 21 senedir kazanamayan bir takımın en uzun çalışan teknik direktörünün sayıca çok fazla yenilgisi olmasını beklersiniz. Fakat son 12 Kadıköy deplasmanında sadece 3 kere yenilmiş. Bunlardan birinin 6-0 olması talihsizlik. Onun diyeti bir şekilde ödenmiş oldu belki de.

Benim açımdan ise değişen bir şey yok. Lig yarışı devam ediyor. Süper Lig'i seviyorum. beIN Sports'a yüklü bir miktar para ödüyorum. O yüzden oynanan tüm maçlarını tadını çıkarmaya çalışıyorum. Bu da o maçlardan biriydi. Fakat diğerlerinden biraz daha güzeldi...

Pazar, Kasım 11

Tribün Sevdası


Koray Şener'in vefatı çok üzücüydü. Zaten ben gazetelerde okuduğum, sokakta duyduğum her ölüm haberine üzülürüm. Hele genç insanların ölümleri çok daha fazla üzer. Bir de bizim gibi olanlara denk gelince insan, bu hisler üzülmenin de ötesine geçiyor. En azından bende öyle oluyor.

20'li yaşlarının başında, tuttuğu takımının peşinden stadyum stadyum gezen insanlardandık. Aslında birçok yaşıtımıza göre çok fazla badire atlattık ama bunun farkında değildik. Karlı havalarda şehirler arası yolculuklar yaptık, kafamızın üzerinden taşlar geçti, gözümüzün önünde bıçaklar çekildi. O zamanlar hayatın sonsuz olduğunu düşünecek kadar gençtim. Oysa tehlike hemen yanı başımızdaydı. Ne zaman ne olacağını kestiremiyorduk, zaten düşünmüyorduk da. Sadece eğleniyor ve önümüzdeki maçlara bakıyorduk. Bazen yeniliyorduk, yenilince üzülüyorduk ama tribünde olunca tüm yenilgiler bile güzel geliyordu. Hayata yeni anılar biriktiriyorduk, çevremizde tedirgin olanlara "Bana bir şey olmaz" diyorduk.

O nedenle Koray Şener ile bağ kurmam çok kolay. Diğer yandan da onun öyküsü akla gelmeyecek kadar uzak. Bir kalp krizi, hem de erken yaşta! İnsan anlam veremiyor. Bu kadar kolay olmamalı sanki! Ama yapacak bir şey yok.

Tabi biz, hepimiz yine yapacağımızı yaptık. Bu ölümü, berbat çekişmemiz için kullandık. Fenerbahçeli bazı yorumcular, "Seni sevmeyen ölsün" tezahüratı üzerinden ortamı kışkırtmaya, kendilerine de pay çıkarmaya çalıştı. Diğer yandan Fatih Terim, Schalke maçından sonra neredeyse ölüleri yarıştırmaya kalktı. Gerçi Terim'in de haklılık payı vardı. Olay öyle bir şekilde kullanılmaya başlanmıştı ki... Bu tatsız olaydan bile kahramanlık destanları çıkarıldı, karşı taraflara ders verildi. Onları geçelim. 

Bir kalp krizi hadisesi olunca, olayın sorumlusunu bulamazsınız. Takdir-i ilahi! En fazla derbinin heyecanın bağlanıp çıkarsınız. Tıpçılar, doktorlar daha iyi bilir ama bu gerçekten o kadar kolay mıdır?

O tribünlerde çok bulunduk. O derbilere çok gittik. Nasıl bir çile olduğunu iyi biliriz. Şimdi herkes, "muhteşem derbinin heyecanına dayanamadı" dese de, aslında biz geçmişte ne heyecanlı derbiler gördük. Geçen haftaki, onların yanında öyle büyük bir heyecan sunmuyordu. Fakat koşullar hâlâ aynı. Yine 10 sene önceki gibi, yine 20 sene önceki gibi, yine bir önceki çağ gibi...

Deplasmana gitmek hele derbide büyük iştir. Koray Şener'in o gün yaşadıklarını hiç bilmiyorum ama tahmin edebiliyorum. Büyük ihtimalle sabahın erken saatinde kalkmış, evden çıkıp toplanma noktasına gitmiştir. Gün boyunca bir polis arama noktasından geçmiştir. Yüzlerce insanın içinde olduğu bir belediye otobüsüne bindirilmiştir. O belediye otobüsünde sigara içen de olmuştur, zıplaya zıplaya tezahürat yapan da. Tıkış tıkış bir otobüs yolculuğunun ardından stadyuma gelinmiştir. Stadyumda yine kontroller. Turnikelerden geçişler, arkadan yüklenmeler. Hava değişimleri. Otobüsten inmeler, stadyuma girmeler, tribüne çıkmalar. Muhakkak devamlı aranmalar. Sıraya girmeler. Sırada beklemeler. Saatler..

O gün birçok Fenerbahçeli, (hatta kocaman ve yeni stadyuma sadece metrodan ulaşabilen Galatasaraylılar da) insani şartlar denilen kavram neredeyse onun tam zıttı olan yoldan stadyuma ulaşmıştır.

İnsanlar bunu söylemeye cesaret edemiyor. "Tribün şehidi", "Fenerbahçe sevdalısı" gibi sıfatlarla durumu anlatıyorlar. Muhakkak Koray'ın kocaman bir sevdası vardı ama sevdasını böyle yaşamak zorunda mıydı?

Bir taraftan kime kızacağımı bilemiyorum. İnsan gibi maça gelmeyi ne biz, ne bizden öncekiler, ne de şimdiki çocuklar öğrenebildi. Bu kalabalığa, insan gibi maça gidip gelme hakkı tanınsaydı bizim bir kısmımız yine birbirine girerdi. Bazen kendimize başka yol bırakmıyoruz, kendimizi biz zorluyoruz ama en sonunda çilesini çeken biz oluyoruz. Tribünde olmak zaten böyle çelişkili bir durum işte.

Spor dünyasının önemli isimleri, bu ölümün ardından taziyelerini bildirdi. Kısa sürdü cümleler. Çünkü tatsız olay bir kavga sonucu gerçekleşmedi. Bir trafik kazası değildi. Tribün çökmedi, izdiham olmadı. Kalp krizi denilerek geçildi. Ecel geldi aldı. Görünürde kimsenin suçu yoktu. Trajik ama münferit bir olaydı.

Fakat o basık havayı soluyanlar iyi bilir ki, bunda hepimizin payı vardı. Sonucun nadir olması, eşi benzerinin pek görülmemiş olması gerçeği değiştirmiyor. O kuyruklarda, o yollarda, o koşturmalarda kaç kişinin fenalık geçirdiğini ben hatırlıyorum. Hepsine "Su iç geçer" dedik. Geçti de. Ama bazen geçmiyormuş işte! 22 yaşında genç bir yürek bile bazen dayanamıyormuş.

Artık tribünü 22 yaşımdayken düşündüğüm gibi düşünemiyorum. Ama en azından umarım ölüm 22 yaşımdayken düşündüğüm gibidir.

Cumartesi, Ocak 13

Boşuna


Ah be Robin! Kalp kırmana değdi mi?

İki yakın arkadaş, hatta abi-kardeş Londra'dan sonra İstanbul'da buluşmuştu. Hayat onları buraya getirmişti. Her şey çok güzel olacaktı. Fakat sonra bir maç oynadılar ve şimdi birbirleriyle konuşmuyorlar. Van Persie yolcu gibi. İstenmeyen adam oldu. Oğuzhan'ın önünde uzun bir gelecek var, nereye evrileceği belli olmaz. Fakat bu ikilinin arası bozuldu işte.

Duygusallaştım biraz. Ara sıra halı sahalarda da bize böyle oluyor. Hocam gerek yok işte bunlara. Taraftara oynadın da ne oldu? Şu an en çok seni sevmiyorlar. Biz hiç olmazsa kendi sinirimize yenilip en yakın arkadaşımıza küfür ediyoruz. Sonra dışarıda bir çay içip düzeliyoruz. Siz niye böylesiniz?

Nereden nereye işte...

Cuma, Aralık 23

Derbi Ateşi


Everton - Liverpool maçının son dakikasında konuk takım gol atar. Ondan sonra çılgınca bir sevinç ve sahaya düşen bir meşale...

Sık sık rastlanan  bir durum ama İngiltere'de olunca biraz daha hoşumuza gidiyor. Sisteme her unsuruyla uyan, sınırların dışına çıkmayan bir ülkede en ufak bir 'taşkınlık' ilerisi için umut veriyor. Bizim için güzel kareler ama tabi ki orada kuralların uygulanması daha disiplinli. Bu şu demek; biz burada fotoğraflara bakarak iç geçirirken orada birileri ağır bir ceza almıştır.






Tam da bu günlerde Danimarka'da Brondby taraftarları daha az ısı yayan ve etrafa zarar verme ihtimali olmayan meşale geliştirmek için çalışmalara başlamış. Dünya alev alev yanarken, futbol adına güzel şeyler oluyor.

Pazartesi, Eylül 26

Yeniden



Belki biz orada değildik, belki eski hevesimiz de kalmadı ama şu manzarayı yeniden görmek her şeye rağmen çok güzeldi.

Pazartesi, Kasım 2

Dostluk Bozan Kupa!



O dönem bütün bir hafta gündemi takip edenler için, o meşhur 12 Mayıs 2012 gününde kazanan takımın kupa kaldırması gayet olağandı. Planlanan buydu. Beklenmeyen ise kupayı kaldıran takımın Galatasaray olmasıydı herhalde. 12 yıllık yenilmezlik serisi sayesinde bir kulübün yaşam damarı haline gelen 'Galatasaray ile hayata tutunmak sevdası' son bir senede yaşanan her şeyi silmeye yeterdi. Buna ilave olarak alakasız bir play-off sistemi ile unutulmayacak bir final ve gereksiz bir ikinci şans ortaya çıkmıştı. Tahmin edilen; bu saçma sistemin son maçında Fenerbahçe, Galatasaray'ı son yılların geleneğine uygun bir biçimde yenecekti ve sezonun bitiminden 6 maç sonra kupayı kaldırarak dosta düşmana 'Fenebahçe büyüklüğünü' havaya kalkan kupa üzerinden gösterecekti. Tam bu noktada duralım ve günümüze dönelim. Merak edilmesin; 12 Mayıs'a geri döneceğiz.

Aziz Yıldırım, kendi kongre üyelerini, taraftarlarını ve medyasını etkilemek için eskiden daha güçlü yöntemler kullanırdı. Artık bu konuda çok yetersiz. Fakat başardığı bir şey var. Hitap ettiği kitle, ağızdan çıkan her şeyi kabulleniyor. Muhakkak bu yolda vazgeçenler, inancını yitirenler, aydınlananlar oldu. Fakat geriye kalan güruh sayıca az olsa da; gerçekten olabilecek en saf kitle olarak alkış tutmaya devam ediyor.

İçindeki Galatasaray nefretini hiçbir şekilde saklamayan, konu sarı-kırmızı olunca zaman zaman sözlerine ket vursa da gözlerinden ateş saçılmasını engellemeyen Yıldırım, artık kelimelerini özenle seçmeye bile gerek duymuyor ve tebaasına direkt hedefi gösteriyor. Bu arada bu konuda Yıldırım'ı tek başına ele almak haksızlık olur. Mahmut Uslu, Murat Özaydınlı gibi isimler de bu konuda başkanlarını yalnız bırakmıyor. Neyse ki gazetecileri Twitter üzerinden tehdit yağdırmaktan çekinmeyen 'Troyka', hasbelkader denk gelip de bu yazıyı okursa hiç rahatsız olmaz, bizi de rahatsız etmez. Çünkü onlar için 'Galatasaray'dan nefret ediyorlar' denmesi rahatsız edici bir tartışma konusu değil. Tam tersi bir övgü ve gurur vesilesi.

Aziz Yıldırım, Divan Kurulu toplantısında tam olarak şöyle diyor:

Biz hapisteyken burada play-off oynandı. Şampiyon oldular, tebrik ediyoruz. Üzgün ve yönetimi olmayan insanlara, mücadele ettiği bir dönemde, inat için bir zevki tatmak için orada o rezilliği yaşatmamak gerekir. Bunlar o rezilliği yaşattılar. Ben hiçbir zaman unutmam. Onlar orada saygı göstereceklerdi, kupayı da almayacaklardı. O zaman ebedi dostumuz olacaklardı ama şimdi dost değiliz.

Maalesef, gücü eline alanın keyfine göre oynadığı hukuğu referans alarak, 'Siz o gün neden hapisteydiniz' diye soramıyoruz artık. Aslında yine de o oyuncak olan kanunlara rağmen en azından bir süre boyunca o soruyu sorabildik. Fakat spor mahkemesi denilen kavram bu soruyu sorma imkanını bile çok gördü. Fakat yine de 50 yılı deviren Süper Lig tarihini inceleyen en alakasız adam da bizle aynı soruyu hala sorabilir: ''O play-off neden oynandı?"

Bu soruya yine öznesi 'kumpas' olan uzun cevaplar hazırlanabilir. Artık sıkıldığımız için dinleyecek halimiz yok, o nedenle sormuyoruz. Fakat şu şampiyonluk kutlaması muhabbetini yeniden hatırlayalım.

O maçtan yaklaşık 11 ay önce, Abdi İpekçi'de Galatasaray tribünü polisle çatışırken 'İlla kupa alacağız' diyen Fenerbahçe yönetimi, 'Ama bize biber gazı sıktılar' demeden önce biraz hafıza tazeleyelim.

Evet Galatasaray'ın şampiyon olma ihtimali yüksekti. Bu nedenle kupanın Kadıköy'de Galatasaray'a verilmesi sembolik anlamları nedeniyle Kadıköy ahalisinde sıkıntı yaratabilirdi. Fakat o günden hemen hemen bir sene önce Abdi İpekçi'de basketbol şampiyonluğunun kupasını kaldırırken aynı kaygılar beslenmemişti. Galatasaray tribünü polisle husumet içindeyken Fenerbahçe yönetimi kupa almak için uygun ortamın hazırlanmasını bekliyordu.

Bu kupa törenleri uzun süredir sıkıntı oluyordu. TFF de ister istemez kararsız kaldı. Fenerbahçe kazanırsa sıkıntı yok, Galatasaray kazanınca da stadyum boşalır kupa bir şekilde verilirdi. O nedenle TFF, maçtan iki üç gün önce yaptığı açıklamada kupanın maçın hemen ardından verileceğini duyurdu.

Kimseden itiraz gelmedi. Galatasaray'dan zaten gelmesi beklenmezdi. Fenerbahçe ise bir gün sonra resmi siteden şu açıklamayı yaptı:


Bugün bazı gazetelerde, stadyumumuzda Galatasaray ile oynayacağımız Süper Final son maçının ardından yapılacak kupa töreni ile ilgili Türkiye Futbol Federasyonu'na başvuruda bulunduğumuz; Şampiyonluk Kupası'nın Kadıköy'de takdim edilmesine önlem almaya çalıştığımız haberleri yer almaktadır.

Haberlerde bahsi geçenin aksine, Türkiye Futbol Federasyonu'na herhangi bir başvuruda bulunmadığımız gibi Federasyonun vereceği her karara saygı ile yaklaşacağımızın da bilinmesini isteriz.



Hal böyle olunca maçın başlangıcına kadar, hatta maçın sonuna kadar kimse kupanın nerede verileceğini düşünmedi. Kararlar verilmişti ve kimse karşı çıkmamıştı.

Maçın hemen ardından stadyum karıştı. Fakat bu gerginliğin ne Galatasaray ile ne de saha içiyle alakası vardı. Galatasaray'ı bağlayan bir durum söz konusu olmadığına göre, şiddet olayları birçok kupa töreninde yaşandığına göre, ortam sakinleşince kupa töreni yapılabilirdi. Hem zaten bu olaylar da çok önemli değil. En azından Aziz Yıldırım için. Çünkü onun için asıl önemli olan; 'bu şiddet ortamında o kupa niye verildi' değil. Asıl önemli olan ve sorduğu şu: 

'Biz içerideyken o kupa töreni niye yapıldı'

Kendi yaptığı stadyumda Galatasaray'ın kupa kazanması oldukça rahatsız edici bir durum. Fakat olayın aslında anlatıldığı gibi "Bir anda kupayı istediler'' şeklinde değil.

İnsan Türk futboluyla zaman geçirdikçe, çok kesin fikirlere sahip olamıyor. Bildiğimiz bir şey varsa o da bilmediğimiz çok şey olduğu. Türkiye'de sahada oynanan bir futbol var. Ondan keyif alıyoruz. Fakat bir de başka bir maç var. Saha dışında, kapalı kapılar ardında. O nedenler herhangi bir taraf seçemiyoruz. Herhangi bir fikri savunmıyoruz. Ertes gün savunduğumuz fikir bizi hayal kırıklığına uğratabilir.

Ama bu konuda kolay kolay yanılacağımı sanmıyorum. "Onlar orada saygı gösterecekti" Abdi İpekçi'de kupa alanlar için yersiz bir çıkış. Aslında Aziz Yıldırım görev süresi boyunca bu cümleyi kullanmak istiyordu; ''Galatasaray ile dost değiliz'' demek istiyordu. Fakat buna uygun bir ortam yoktu. 3 Temmuz süreci buna zemini hazırladı. Son mahkeme de tamamlanınca ilk ciddi konuşmasında bunu dile getirdi. Kadıköy'de kupa kalkması falan işin sosu. Aslında çok da önemli değil Şaşırtıcı değil. Üzücü olan, sinir bozan, buna inanan, buradan yola çıkan birçok insanın olması.

Play-off olmayacaktı, Galatasaray'da Kadıköy'de 9 puan farkla şampiyon olacaktı, ertesi hafta kupasını alacaktı. Bu da olabilirdi. Fakat play-off'u isteyen, son maçta kupa kaldırılmasını kabul eden ve en sonunda 'Ayıp oldu' diyen hep aynı. Bu işte hiç mi çelişki yok?

Çarşamba, Şubat 11

Derbi Dediğin Kavgalı Olur


Bu maçı yeni görüyorum. Zaten niye zamanında görmüş olayım. Sene 2000, Uruguay'da Penarol-Nacional derbisi... Haberim olmazdı o dönem normal olarak. Gerçi haber bültenlerinde bile verilmeliydi. Olay şu; Uruguay'ın iki takımı Nacional ve Penarol karşılaşıyor, maç 1-1 bitiyor. Maç sonu iki takım oyuncuları birbirine giriyor. Gözaltına alınan futbolcu bile oluyor. Sanırım sahadaki 22 futbolcudan 18'i ceza alıyor. Muhteşem bir olay. Kavganın yapısı da çok şık. Çete kavgası gibi. İki takım oyuncuları da hat gibi dizilmiş, birbirlerine vuruyorlar. Güney Amerika işte, kavgası bile klas...

Pazartesi, Ocak 12

Kaptanın Kamerası



Lazio - Roma maçlarında artık eskisi kada aksiyon olmuyor dediğimiz gün çok özel bir maça denk geldik. 

Lazio soyunma odasına 2-0 önde girdi. Roma ise ikinci yarıda attığı gollerle 2-2'yi yakaladı. İkinci yarıda atılan gollerin altında da Totti'nin imzası vardı. Nerdeyse 40 yaşında olan ve senelerdir bu derbiyi oynayan efsane kaptan için unutulmaz bir maç oldu. Muhteşem bir kariyerin en coşkulu maçlarından birini oynadı.

Totti'nin, kariyerinin son aylarında Lazio'ya 2 gol birden atıp, takımını yenilgiden kurtarması bile başlı başına bir olaydı. Fakat, ikinci golden sonraki sevinci, maçın da önüne geçti. Golden sonra Roma tribünlerini arkasına alıp selfie çekmesi çok konuşuldu.

Futbolda yeniliği sevmeyen, geleneği korumak isteyen bir kafa yapısına sahip olduğum için ben de bu gol sevinci şeklini yadırgadım. En sevdiğim futbolculardan birinin, önemli bir derbinin kritik bir anında atılan gole böyle sevinmesini kabul edemedim. 2-0'dan geriye dönen bir takımın efsane kaptanının attığı golden sonra selfie çekmesini değil, çılgınlar gibi sevinmesini isterdim. Forma çıkarmak, tellere tırmanmak, yedek kulübesine koşmak, korner direğini sallamak, rakip tribüne doğu sus işareti yapmak.... Bunların hepsi olabilirdi. Böyle durumlarda biraz da olsa aklı kaybetmek iyi olur. Hafif bir çılgınlık göstergesi, böyle günleri ölümsüz kılar. Selfie ise derbinin tarihinde muhakkak bir yer edinecek ama taraftar hikayelerinde anlatılırken ikinci planda kalacaktır.

Mesela Totti'nin ezeli rakibi Di Canio sahada olsaydı ve böyle bir skorda son golü atsaydı bu sevinci yapar mıydı? Sanmıyorum. Zaten maçın son golü olacağı bile belli değil. Skor 2-2 olmuş, ivme bir takıma geçmiş, maçın bitmesine dakikalar var, gerginlik ve hararet hala en üst seviyede... Bu coşkunun hızını azaltmaya değer miydi?

Yine de Totti'yi tartışmaya gerek yok. O yaptıysa vardır bir bildiği. Derbi tarihindeki 11. golünü kaydetti. Sarı-kırmızılı formayı 1950'lerden giyen Dino Da Costa'nın yaklaşık 55 yıldır süren rekorunu egale etti. Artık derbi tarihinin en çok gol atan isimleri Costa ve Totti. Üstelik Totti'nin önünde en azından bir maç daha var. Sezonun ikinci yarısında oynanancak maçta bir gol daha atarsa, Totti zirvede yalnız kalacak. 

Roma tarihinin her yerine adını yazdıran bir adamın gol sevincini yadırgamak da çok doğru değil, kabul ediyorum. Fakat yine de böyle bir karakterin, böyle bir derbide, böyle bir golden sonra daha içten, daha coşkulu ve daha plansız bir şekilde sevinmesini dilerdim. Zaten çektiği selfie de pek güzel olmamış. Zaten "selfie" de çok sevilecek bir akım değil.

Cumartesi, Ocak 10

Bir Zamanlar Unutulmazdı



Lazio - Roma derbilerinin eski havası yok. Zaten Türkiye'de yayını da yok. Televizyonu açıp izlememiz artık mümkün değil. Lig zayıfladı, takımlar zayıfladı, tribünler boşaldı. Bizim de ilgimizi çekecek pek fazla bir şey kalmadı. Belki Totti... O da son dönemini yaşıyor. Gerçi bu hafta oynanacak maçta, ya da sezonun 37. haftasında oynanacak diğer maçla beraber, iki gol daha atarsa derbi tarihinin en golcü futbolcularından biri olacak.

Lazio ile Roma arasında birçok unutulmaz maç oynanadı. Özellikle iki takımın da şampiyonluğa oynadığı (hatta şampiyon olduğu) 90'ların sonu ve 2000'lerin başı çok özeldi. Daha sonra giderek gözden düşmeye başladı. O dönemin öncesinde de güzel maçlar varmış ama zaten onlara da vakıf değiliz.

Fotoğraftaki maç 1992-93 sezonundan. Roma, 4 gün önce Galatasaray'ı 3-1 yenmiş ve rövanş için avantaj sağlamıştı. O hafta sonu  derbi tarihine adını yazdıran 90 dakikalardan biri oynandı. Sorunlu bir İngiliz, Roma şehrine imzasını atıyor. Gerçi bunu 2 sene öncesinde de yapmıştı. Gascoigne, İtalya'da düzenlenen 1990 Dünya Kupası'na gözyaşlarıyla damga vurmuştu. Roma'da oynanan yarı final maçında Almanya'nın karşısına çıkıp sarı kart görmüştü. Final maçında cezalıydı ve bunun için ağlamıştı. Bilinen hikaye. Zaten İngiltere finale de çıkamamıştı, kaçırdığı üçüncülük maçı olmuştu. Kariyer özeti.

Gazza iki sene sonra Lazio formasıyla derbide aynı stadyumun çimlerine çıktı. Roma,  48. dakikada öne geçti. Son sözü ise pek kullanmadığı kafası ile Gascoigne söyledi. Son dakikada attığı gol Lazio'ya 1 puan getirdi ve mavi-beyazlı tribünlerin ezeli rakipleri karşısında boyun eğmemesini sağladı. Yukardaki fotoğraf gol anı, burada ise gol anı...

Di Canio, Montella, Nedved, De Rossi, Mancini, Salas, Jugovic, Batistuta, Mihailovic, Cafu, Signori... Birçok unutulmaz karakter. Bu sefer o kadar gösterişli isimler yok ama insan yine de merak ediyor. Tarihe tanıklık etmek bir yana, anlatacak bir hikaye olsun...

Salı, Haziran 17

Galatasaray 85 - 77 Fenerbahçe



Geçen sene 15 Haziran'da şampiyon olmuştu Galatasaray. Seri 4-1 sona ermişti. Rakip Banvit güçlüydü ama çok rahat geçmiştik seriyi.

Bu sefer 16 Haziran'da kapatıyoruz salonu. Sadece kadın ve çocuk taraftarlar var. Faul düdüğünden sonra oyuncunun öylesine attığı atışa bile sevinenler var. Kadın sesi baya sıkıntılı. Hele tribünde baya sıkıntı. Sanki vuvuzela dinliyoruz. Şahsen ben ilk kez yaşadım bu deneyimi. Maç başlamadan başıma ağrılar girdi.

Oysa maça rahat başladık. Her zamanki gibi... Seride içeride her maça rahat başladık ama sonra zora girdi her maç. Yine de yapılması gereken yapıldı. 3 maç 3 galibiyet. Arroyo'nun önce asistleri ve ardından sayıları gelince Galatasarat farkı açtı. Serinin en belirleyici adamıydı.

İkinci periyod yine yakalandık. rakip Fenerbahçe gibi güçlü bir takım olsa da öyle bir duruma düşmek beni üzüyor. En azından korkutuyor. Fenerbahçe seri boyunca bize yakın oldu. En azından bizim kazandığımız maçlarda öyleydi. Kendisinin kazandığı iki maçta da yanına bile yaklaştırmadı.

Arroyo müyhiş oynadı Zaten biz de onu bekliyorduk.Serinin başlarında durgundu. Bu sefer sazı eline aldı. Önce asistlerle takımı oynattı, moral kazandı. Ardından çat çat çat vurdu. Büyük saygı...Büyük topçu. Maçın sonunda rakibin kendisine faul yapamaması (biraz da hakem çalmadı) onun yeteneğini gösteren en net işaret.

İşin tekniğinden, saha içi siteminden anlamıyorum. Fenerbahçe ve Obradovic, böyle maçlarda geri dönmeyi nası başarıyor bilmiyorum. Umarım 7. maçta erkenden öne geçeriz ve geri gelme imkanlarına izin vermeyiz.

 Perşembe akşamı oraya gideceğiz. Şampiyonluk maçı. Daha önce böyle bir seri olmamıştı. Bütün ülke yöneticilerin seviyesiz açıklamalarına ve barkovizyon gösterilerine odaklanmışken aslında sahada inanılmaz bir mücadele vardı. Gerçi iki tane üst düzey koçun da deplasmanda maç kazanamaması ayrı bir soru işareti. Yine de kıran kırana bir seri izledik.

Düşünüyorum da 10 sene önce kendi halimizde oynarken, şimdi iki takım da finalde karşılaşıyor. Daha önce defalaca yazdık, konuştuk. O bakımdan 2011 finali çok anlamlıydı. Fakat 4-2 yenildik. Son maça kalan bir Galtasaray - Fenerbahçe serisi çok ilginç oldu. Bu  final ezeli rekabet tarihine de geçti belki de lig tarihine damga vuracak.

Böyle bir öneme sahip bir şampiyonluğun son maçını nasıl bir atmosferde oynayacağız? İşimiz hiç kolay değil. Ama bu oyuncuların, iyi konstrane olduklarında neler yapabileceğini biliyorum. Bilmesem de güveniyorum. Yüzde 49 şampiyon oluruz sanki. Son maçta şampiyonluğu kaybetmek nasıl oluyor bilmiyorum. Alışkın değiliz. Karşı tarafın bu konuda tecrübesi daha fazla...

Ercek 37, Arroyo 35, Sinan 32 dakika oynamış. Fenerbahçe'de Emir 32 dakika sahada kalmış. Bjelica 19, Kleiza 20 dakika oynamış. Çok az süre almış onların kilit adamları. Perşembe günü daha dinç olacaklar.Taraftar baskısı da birleşecek. İşimiz zor... Ama bugün 60-58 gerideyken bir anda 71-62 yapan takıma (hatta buna izin veren rakibe) güvenebilirim.

Bitse de kurtulsak. Haziran 17 olmuş, yaz başlamış, Dünya Kupası başlamış biz hala ezeli rekabet batağına saplanıp kalmışız....


Cuma, Şubat 14

Only You


14 Şubat'taki Only You pankartı da güzeldi ve anlamıydı ama Kadıköy'de tüm stadı karşına alıp tellere asılmış Only You pankartının arkasında maç saatini beklemek bambaşkaydı...

Çarşamba, Kasım 13

Anket

Son 10 yılda derbilerin en saçma penaltısı hangisi? İşte adaylar...


1-1 devam eden maçın sonlarında kornerden gelen topa eliyle vuran Mehmet Güven mi? 2007 Mart


Yoksa 40 metre boyunca takip ettiği Holosko'yu ceza sahasına girince düşüren Ali Turan mı? 2010 Kasım


Yoksa yerden gelen topa dirseğiyle vuran Chedjou mu? 2013 Kasım

Benim oyum Ali Turan'a...


Cumartesi, Kasım 9

Madem Sevindin Öyleyse Kazan


2001-2011 yılları arasındaki Fenerbahçe maçlarını hatırlayan, yaşayan Galatasaraylılar'ın son iki seneden rahatsız olması mümkün değil. Eboue'nin Yobo'yu çalımlamasıyla başlayan rahatlık, Kayseri'de Drogba'nın kafasına kadar devam etti. Arada; çok iyi oynanmasına rağmen sonucu Stoch'un belirlediği bir maç olsa da, onun da telafisi hemen akabinde kupayla alındı.

Rekabetteki asıl sıkıntı Kadıköy'deydi. Ama o da tam anlamıyla olmasa da kırıldı.Önce Hagi, en zor zamanda puanı çıkardı. Sonra Fatih Terim, önce 2-0'dan geri döndü, sonra oradan şampiyonluk kupası çıkardı. Ama yine de beklenen galibiyet gelmedi.

Bu sene kağıt üstünde yine favori Fenerbahçe. Ev sahibi avantajı, liderlik morali ve 6 puanlık fark rahatlığı, rakibi bir adım öne geçiriyor. Tersten okuyunca da Galatasaray'ın "ya tamam ya devam"ın bir seviye altında öneme sahip bir maça, hem de sahaya adım atar atmaz hafızaların tazeleneceği Kadıköy'de çıkması düşündürüyor.

İşte o nedenle, geçen sene formalite gibi gözüken maçın aslında ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor. Şampiyon ve güçlü-moralli Galatasaray'ın, sezon sonunu zor getirmiş yorgun, bitkin ve isteksiz bir Fenerbahçe'yi karşısında bulması eşsiz bir fırsattı. Son 13 senenin, Galatasaray için kazanmaya en yakın maçıydı belki de. Üstelik takım da 1-0 öne geçmişti. Fakat beklediğimiz ve umduğumuz olmadı. Takım yokları oynadı. Hiç asılmadı. 1-0 öne geçtiği maçı rakibe hediye etti. Önemli bir eşiği atlama fırsatını tepti. Ondan sonra ise hiç bir şey olmamış gibi saha içinde sevinç gösterisine girişti.

O sevinç hakkında maçtan sonra bir şeyler yazdığımı hatırlıyorum. Burada olmasa da Twitter'da... Konuyu bir kez daha oraya getirmeyeceğim. Ama bu takımın taraftarına bir Kadıköy galibiyeti sözü olduğunu düşünüyorum. Eğer geçen sene, derbi ahlakına uygun bir maç oynasalardı şu an en azından psikolojik olarak  daha rahat olacaktık ve puan farkı dışında düşüneceğimiz herhangi bir durum olmayacaktı. Ama öyle olmadı ve bir sene daha uzayan seri yine bizim en büyük dezavantajımız olarak karşımıza çıkıyor. Durumu bu hale getiren takımın, bu sefer bilinçle sahaya çıkması en büyük arzum ve isteğim.

Maç hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Beklentim tam olarak bu. Kazanmak, kaybetmek, alınan sonucun lige yansıması, puan farkı, Muslera'nın sakatlığı, Mancini'nn kariyeri vs... hepsi işin muhabbet boyutu aslında. Bu takımın son iki senede eksik bıraktığı bir şey var. Üstelik bu eksiklik takımın yetersizliğinden değil gereksiz laubaliliğinden kaynaklandı. Bu maç o yüzden bir telafi maçı. Güzel ve mutlu geçen iki seneyi kusursuz hatırlamak için bir telafi maçı; geçen seneki ukalalığın affı belki de.. Kupaları kaldıran takım bunu başarabilir. Kadıköy'de top oynamayıp saha ortasında sevinen takım ise bunu yapmak zorunda... 


Cuma, Mayıs 10

Alkış Var Mı?




Alkış muhabbeti üzerine yazmak isterdim ama o kadar suni bir gündem var ki yazasım gelmiyor... Hatta gündem bile yok. Tamamen rövanş duygusu ile biraz bizim taraf fişekliyor. Fişeklemeliyiz de. 2007'de bütün kamuoyunun el birliği verip ortam germesi unutulmayacak. O gün Galatasaray tribünü çok büyük yaralar almıştı. O alkış polemiği, bütün sinirleleri germişti.

Bu sefer böyle bir kampanya yok. Fenerbahçeliler her ne kadar yine her olan bitende olduğu gibi "basının planlı provokasyonu" açısından değerlendirse de, sadece belirli kişilere (Ünal Aysal'dan Mustafa Denizli'ye, Hakan Bilal Kutlualp'ten Adnan Öztürk'e kadar) fikir sorma durumu var. Yoksa 2007'de atılan başlıklar, manşetler, kampanyalar, yazılar hala yok. Olmasın da. 

Zaten alkışlama eyleminin gerçekleşmeyeceğini çok iyi biliyoruz. 2007'de olmadı, arada geçen 6 senede ortam  bu eylemin gerçekleşme ihtimalinden daha da uzaklaştı. Alkış beklemiyoruz. Ama pazara kadara da Fenerbahçeli arkadaşlara "alkışlayacak mısınız lan ehehe" demek güzel olacak. Keşke deplasman yasağı olmasaydı da "Smokinlerle şampiyonluk balosuna geliyoruz" deme imkanımız da olsaydı.

2007'ye geri dönelim. 2007'deki maçtan iki gün önce, yani o haftanın cuma günü, Ahmet Cömert'te bir basketbol maçı vardı. O gün bile konu Sami Yen'de ne kadar olay çıkacağıydı. O gün bile olay çıkmıştı salonda. "Gerekirse 10 maç alalım" düşüncesi hakimdi. Tabi bu öfkenin tek sebebi  alkış polemiği değildi. 2000-2007 arası Kadıköy'de yaşanan her şeyin, karşı tarafın yanına kar kalmasıydı. Son nokta Gerets'in alnının yarılması ve Mondragon'a ses bombası atılması ile son bulmuştu. O maçtan sonra "Fenerbahçe, gelmeyecek mi Sami Yen'e" tezahüratı ortaya çıkmıştı. Yani aslında bilenme aralık ayından itibaren başlamıştı. Medyanın kışkırtması ve kötü giden sezon olayların şiddet dozunu daha da artttımıştı.

Transfer gündeminde de Juninho vardı. Olaylardan sonra Juninho, korktu o yüzden gelmiyor palavrası da ortaya atılmıştı. İlginç günlerdi. 

Bu sefer böyle bir durum yok. Ne planlı bir kamuoyu yaratma, ne de olaylı bir derbi. Arena'da oynanan 4 derbinin ilkini, atılan raki şişesi nedeniyle çıkarırsak, geri kalan 3 tanesi olaysız geçti. Ama Fenerbahçeliler'in de alkışlamamak için binlerce sebebi olduğunu biliyorum, hissediyorum, hak veriyorum.

Derbi çok sönük. Atmosferi yok. 13 sene sonra kazanabiliriz. Buna çok yakınız. Ama sanki kazansak bile  o eskiden istediğimiz "Abi bir kez kazanalım artık yeter" hevesi yok. Bende yok en azından. Orada kupa kaldırmaktan mı, yoksa alışkanlıktan mı bilmiyorum. Belki de deplasman tribünü olmamasından. Kadıköy'de şampiyonluğu gören Galatasaraylı yok. Kadıköy'e şampiyonluk apoletiyle giden Galatasaraylı da yok. Haliyle Kadıköy'de 13 sene sonra kazanan takımı alkışlayacak Galatasaraylı'da yok. Bu günleri çocuklarımıza veya mahalledeki eşe dosta "Oradaydım" diyerek anlatmak mümkün olmayacak. Açıkçası olayın, rekabetin, takım tutmanın bütün zevki, - yüzde 70'i en azından - bu parçalardan oluşuyor. Twitter'a ileti  yazarak haz alacağımı sanmıyorum.

Çok fazla, çok çabuk tüketmeye başladık. Şampiyonluk kutlaması da öyle. Eskiden "Şampiyonluğun ayrıntılarını Hali Özer yazdı" diye seri olurdu, 5 güne yayarak okurduk. Şimdi hepsi anında önümüzde. Soyunma odasından fotoğrafın düşmesi bile 5 dakika sürüyor. O an çok hoşuma gidiyor Drogba ile Eboue'nin dans etmesi ama ertesi güne bile merak edecek veya heyecanlandıracak bir şey kalmıyor. 

Derbi de aynı şekilde eriyor gözümde. Bu keyifsizlik ne kadar daha sürecek bilmiyorum. Belki de biraz doyuma ulaştığımdandır.

Son kez, şunu demenin keyfini çıkaralım da, sonra yavaş yavaş çekiliriz;

"Alkış var mı beyler, alkış....."



Cuma, Mart 22

Müftüoğlu ve Karşıyaka



Karşıyakalılar 1 haftadır isyanlarda. Haklı nedenleri vardır muhakkak. Derbide 2-0'dan 3-2 yenilmek zaten bir şeylere haklı-haksız isyan etmek için yeterli bir neden. Buna bir de tahrik edici hakem kararları da etkilenince, 1 haftadır Cihat Arslan, Cihan Büyükoral, Şehmus Özer, taraftar grupları vs.. herkes bir şekilde fikrini beyan etti. En büyük tepkiyi de haliyle TFF ve MHK gördü. Adaletten dem vuruldu. Göztepe'den önce oynadıkları maçları hatırlattılar. Ve çarşamba günü yeni haftanın hakemleri belli oldu.

Böyle gergin ve restlerle geçen bir haftadan sonra sıradaki maça verilecek hakem önemliydi. Torbadan Antalya bölgesi hakemlerinden Kuddusi Müftüoğlu çıktı. 

9 sene öncesine dönelim. Derbi tarihinin en unutulmaz maçlarından biri. Göztepe, güneşli bir kış gününde 2-0 öne geçiyor, Karşıyaka maçı 5-2 kazanıyor. Lig Tv'den naklen yayınlanan maçta hakem kararları da çok tartışılıyor. Sezon sonu Göztepe küme düşüyor. İki takım yaklaşık 8 sene rakip olamıyor. 8 sene boyunca en son kazanan takım Karşıyaka olarak hüküm sürüyor şehirde. Üstelik efsane bir maçla. O maçın, o çok tartışılan maçın hakemi ise yine Kuddusi Müftüoüğlu.

MHK'nin bu tarz çöp veya fil hafızası olmadığını tahmin ettiğim için bunun sadece bir tesadüf olduğunu biliyorum. Boşuna komplo teorisi üretmeye gerek yok. Zaten buradan nasıl bir senaryo çıkar onu da bilmiyorum. Ama ilginç bir tesadüf olduğu da gerçek. Çok ironik. 

Ya da böyle şeylere sadece ben takılıyorum.