norveç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
norveç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Eylül 2

Kazananı Dövmek

 

Türk futbol kamuoyundaki tahammülsüzlük ve tatminsizlik kendi rekorlarını kırmaya devam ediyor. Eşik her geçen sene biraz daha yukarı çıkıyor. 

İşte örnek Galatasaray! 2023 yılı içinde sadece iki maçta yenildi ama buna rağmen taraftarı memnun değil, medyadakiler de taraftardan alkış almak için oyuncuya ve teknik heyete karşı kılıç kuşanmaya devam ediyor.

Son olarak Galatasaray, Molde ile iki maç oynadı. Çok mu iyiydi? Değildi. Hatta Molde daha iyiydi. Bunlarda bir sorun yok; tartışmayacağız. Kabulleniyoruz. Fakat günün sonunda Galatasaray kazandı mı? Kazandı. Üstelik iki maçı da kazandı. Kalitesi, işi kotarmaya yetti. Önemli olan da buydu.

Geçen sezon şampiyon olan takımın ağustos ayındaki durumunu hatırladıkça, bu sene daha iyi bir Galatasaray olduğunu da söylemek mümkün. Tabi ki sabır beklemek hayalcilikle eş değer artık. Fakat keşke en azından kazanılmış kredinin bir değeri olsa...

Aslında problemin kilit noktası basın. Zira taraftar, hoşumuza gitse de gitmese de takımından en iyisini isteme hakkına sahip. Karşısında bir Alman, Fransız, PSV, Benfica değil de Norveç Ligi şampiyonunu görünce, yaz boyunca yıldız oyuncuların adı da manşetleri süsleyince içeride dışarda rahat maçlar izlemek istiyor. Zaten taraftar oturup Norveç Ligi izleyecek, oradaki takımların analizini yapacak değil. Molde’nin nasıl bir takım olduğunu bilme sorumluluğuna sahip değil. Fakat bu eşleşmenin gideceği noktayı insanlara hazırlama ve açıklama misyonu da birilerine ait. 

Tabi ki günde 25 saat tweet atıp, dijitalde muhabbet edenler...

Kısa bir özet geçelim. Molde zaten bahsedildiği kadar kötü takım değil. Neden öyle bahsedildiğini de bilmiyorum. Gerçi artık "kötü takım" olarak da vurgulanmıyor. Ne kadar iyi takım olduğundan bahsediliyor. Fakat bunun da sorumlusu Galatasaray kadrosu oluyor. Yani konuşmalar, atılan tweet'ler, eleştiriler özetle şuraya geliyor: 

"Molde, aslında kötü takım değilmiş. Biz kötü sandık ve sizden dışarıda üç, içeride beş atmanızı bekledik. Fakat fena takım değilmiş. Gayet iyiymiş. Fakat nasıl olur da siz yine de beklediğimizi gerçekleştirmez ve dışarıda beş, içeride üç atmazsınız"

Bodo ve Molde, Norveç Ligi’nde standartların üzerinde olan iki takım. Bodo, 2020 ve 2021’de Norveç’te şampiyon olmuştu. Bu şampiyonluklar çok anlamlı durmayabilir. Fakat bu esnada Avrupa kupalarında mücadele etmiş ve Avrupa’nın devlerine kafa tutmuştu. Mesela 2020’de Milan ile oynadıkları tek maçlık turda, rakibe ecel terleri dökmüştü. Esas bombayı da ertesi sezon Roma’ya altı atarak patlatmıştı. Geçen sezon Bodo sallantılıydı ama yine de fena değildi. Molde de işte bu Bodo’nun 18 puan önünde şampiyon oldu.

Molde de yakın dönemde Fenerbahçe’yi Kadıköy’de 3-1 yenmiş, Trabzonspor ile penaltılara kalan bir tur oynamıştı. Yani aslında bu takımları az çok izlemiştik.

Tabi ki bu takımları turnuvaların başaltı ekiplerı arasında göstermeyeceğiz. Fakat bunlar da bir Zalgiris, bir Tirana, bir Zimbru da değil. Haaland’ın, Benfica’nın en sevilen oyuncusu haline gelen Aursnes’in bir zamanlar oynadığı takımlar. Chelsea'ye, Milan'a oyuncu yolluyorlar. Şimdi de Emil Brevik gibi isimleri piyasaya sürmeye hazırlanıyorlar. Yani topu bilen ekipler. Rakip kalenin yolunu bulabilecek, oraya ulaşınca da topu kaleye sokabilecek takımlar. Özellikle sezonun bu zamanlarında onlarla kıran kırana maçlar oynamak zorunda kalabilirsiniz. Bunu Milan da Roma da yaşadı; bizim onlardan farkımız, ayrıcalığımız ne?

Bazı yorumcular Molde’den 11’ini sayamadığından bahsediyor. Muhakkak bu vurgunun nedeni, kadrosunda yıldız oyuncu bulunmamasından. Oysa pratikte yanlış bir cümle. Zira Molde, kadro istikrarı ile öne çıkıyor. 2018’den beri aynı teknik direktör çalışıyor. İki sene önce Trabzonspor’a karşı oynayan kadronun neredeyse yarısı, bu sefer Galatasaray’a da rakip oldu. Galatasaray’da ise Muslera ve Kerem dışında üç sezonu tamamlamış oyuncu yok. Şimdi bunlara hiç değinmeden, sadece piyasa değerlerine bakıp Galatasaray'dan rahat galibiyet mi bekleyeceğiz? Neden ki?

Üstelik yakın tarih bu tip maçlarda yaşanan kazalarla doluyken. Galatasaray yola devam etmiş, üç eleme grubunu aşmış ve kendini gruplara atmış. Bu neticenin ardından suların biraz durulması gerekmez mi? Önemli olan sizin tatmin seviyeniz mi? "Ben fikrim ve bilgim olmadan rakibi küçümsedim. Bu doğru değilmiş. Ama yine de benim beklediğim gibi olmalıydı" şımarıklığı biraz terk mi etse artık bizi?

Oysa tam tersi olmaya devam ediyor. Mesela şimdi de Beşiktaş, Bodo ile eşleşti. Bir de Brugge var aynı grupta. C.Brugge’u yenebilen sadece tek bir Türk takımı var tarihte, o da Başakşehir... Bodo da tehlikeli bir takım, hatta bu sezon bence Molde’den daha iyi oynuyor. Buna rağmen konuşmayı çok seven arkadaşlarımız Bodo maçlarından en az dört puan yazmaya başladılar bile. İnşallah haklı çıkarlar. Fakat o dört puan da zor bela gelirse, onlara bir şey olmaz, fatura yine hocalara ve futbolculara çıkar. 

Gerçi kim takar onlara çıkan faturayı… Türk futbol ortamı deniz, yemeyen domuz… 

Pazartesi, Ocak 2

Verdens Verste Menneske


Joachim Trier, bir kuşağın gönlünü Oslo, 31 August ile çalmıştı. Ben de onlardan biriydim. Fakat yalan yok; yönetmenden ziyade film benim kalbime daha çok girmişti. Yönetmenin peşinden koşacak bir hevese sahip olmamıştım.

Oslo, 31 August'u izleyeli seneler geçti ama o günden sonra Trier'in külliyatına hiç bakmadım. Kim olduğunu bile unuttum belki de...

Verdens Verste Menneske vizyona girip çok fazlaca övgü ve beğeni kazandığında dikkatimi çekmişti ama o zaman bile yönetmenin kim olduğunu merak etmemiştim. Filmin Trier'e ve onun senaryodaki arkadaşı Eskil Vogt'a ait olduğunu bilmiyordum.

2022'nin son hafta sonunda filmi izlemeye karar verdiğimizde, bunun bir Trier-Vogt filmi olduğunu, hatta "Oslo üçlemesi"nin son filmi olarak etiketlendiğini öğrendim. Zaten Oslo 31 August'in bir üçlemeye ait olduğunu da bilmiyordum. O kendine münhasır bir filmdi benim nezdimde.

Bu bilgileri edinince ve hatta filmde Oslo, 31 August'un Anders'i Anders Danielsen Lie'yi de görünce ister istemez, hisleri, karakterleri ortak bir 'yarı devam' film izleyeceğimizi hissettim. Düşündüm demiyorum, zira mantığım öyle olmadığını biliyordu. Fakat hislere ket vuramazdık.

Film boyunca Oslo görüntülerinden, beyaz gecelerinden, tanımadığım sokaklarından, karakterlerden, şarkılardan, hikayeden bir bağlantı kurmaya çalıştım. Beyhudeydi. Baş karakter Julie (Renate Reinsve), melankolik Anders gibi bağ kurabileceğimizi biri değildi. 31 Ağustos melankolik bir gündü, Julie'nin hayatı akıyordu. Anders direniyordu, Julie vazgeçiyordu, biri ajitasyona girmeden içimizi dağlayan hüzünlü bir filmdi, diğeri komik ögeler barındıran hafif romantik bir filmdi.

Julie, dünyanın en kötü insanı değildi ama bizden uzaktı. Hep daha iyisini isteyen, kararsız, plansız, kolay sıkılan bir karakter. Açıkçası çok beğenilen bu filmi Julie ve onun ilişkileri üzerinden izlemek bana biraz bıkkınlık getirdi.

Julie'yi küçümsemem çok kolaydı, zira o batılı dertleri olan biriydi. Tamam; aslında evrensel sorulara sahipti ve genelde bu tip cümle kuranların buranın kompleksli insanları olduğunu düşünürüm.. Sonuçta kendini bulamamak, anlam arayışı içinde olmak, daha iyisini istemek, denemek, vazgeçmek, bu çağda Doğu'da yaşayan insanlar için de mevcut. Fakat yine de buralarda 30'lara dayanmış birinin artık bu dertlerden uzak durması beklenir. Beklentiden de ziyade bu bir zorunluluktur artık. Mesela "kendini bulamamış" herhangi biri bile istikrarlı bir şekilde para kazanmak zorundadır. Julie böyle değildi. Ya da öyleydi ama bize o kadar verilmemişti. Belki Julie'nin biraz "gençlik dizisi karakteri" olarak 'soft' çizilmesi gerekiyordu. Bilemem ama o karakterin hikayesi beni saramazdı. Peki benim böyle düşünmem; filmin gücünü zayıflatır mı? Bunu da bilemem ve cevabı belki de Oslo'lulara, İskandinav'lara sormak lazım.

Verdens Verste Menneske de 31 August kadar güçlü ilerlemiyordu. Hem zaten Julie'nin olmamışlığını, kararsızlıklarını, hayata bakışını, arayışını sadece erkeklerle ilişkileri üzerinden anlatmak da benim içi sınırlayıcı geldi. Belki bu durum, müthiş Oslo görüntüleri çeken kameranın da eşliği sayesinde filme romantik bir hava katmış olabilir ama  keşke mesela hikaye Julie'nin iş hayatına daha çok girebilseydi. Aile ile ilişkisinin de çok kilişe kaldığını hissettim. Baba ve çocuğu arasındaki sorunlu ilişki, doğum günler unutuluyor vs... Julie'nin işi gücü, ailesi, belki arkadaşları için içine girebilseydi bu sayede biz de Julie hakkında daha net fikirler edinebilirdik.

İşte tam bu sıkıldığımız, açmaza girdiğimiz anlarda devreye Aksel girdi. Yani Julie'nin terk ettiği ve sonrasında hastalığa yakalanan; Anders Danielsen Lie'nin canlandırdığı çizgi roman yazarı. Verdens Verste Menneske'den güçlü duygular almamızı sağlayan karakter oydu.

1990'larda doğan ve 2000'lerin çocuğu olan Julie ile ondan daha büyük olan eski toprak Aksel'in hayata bakışının ne kadar farklı olduğunu bir hastane ziyareti sahnesinde gördük. Şöyle diyordu Aksel, onu terk etmiş Julie'ye...

"Bazen hiç bilmediğim şarkıları dinliyorum ama onlar bile eski. Kendi gençliğimden ama hiç duymadığım müzikler… İnternet ve cep telefonlarının olmadığı bir çağda büyüdüm… Farkındayım, çok yaşlı biri gibi konuşuyorum ama durum bu. Benim büyüdüğüm dünya yok olup gitti. Biz sabahtan akşama kadar plak dükkânlarını gezerdik… Sahaflarda ikinci el çizgi romanlara göz atardım, videocularda dolaşırdım… Kültürün objeler aracılığıyla yayıldığı bir dönemde büyüdüm… İlginç objelerdi, çünkü onların arasında yaşayabilirdik. Kaldırıp bakabilirdim, elimizde tutabilirdik. Kıyaslanabilirdi.

Elimde bir tek bunlar var, hayatımı böyle geçirdim… Tüm o şeyleri biriktirerek… Çizgi romanlar, kitaplar... Bir de biriktirmek 20’li yaşların başında hissettiğim kuvvetli duyguları vermediğinde bile devam ettim. Ve şimdi elimde bir tek bunlar kaldı. Kimsenin umurunda olmayan aptalca ve boş şeyler hakkında bir yığın bilgi ve anı..."

“Geçmişe tapmaya başladım… Çünkü artık geleceğim yok, bu hissettiğim nostalji bile değil… Sadece ölüm korkusu…"

Aksel'i 10 yıl önceki Anders'in 10 yıl sonra yaşayan hali gibi görmemiz boşuna değildi. Aslında Anders de Julie gibiydi. O nedenle zaten ikisi de iki ayrı dönemde Trier'in hikayesinin baş kahramanıydı. O da aradığını bulamamıştı. Fakat diğer yandan ne aradığını kafasında tasvir edebiliyordu. Cafe'de otururken dinlediği kızın sıraladığı listeden ne kadar da etkilenmişti mesela. Oysa aynı cümleyi Julie duysa "Ne saçmalıyor bu salak" diyerek geçerdi oradan. Ne de olsa Aksel'den sonra yanına gittiği Elvind'i de bir zaman sonra barista olduğu için küçümseyecekti.

Fark etmez. Bunların hepsi detay. Verdens Verste Menneske hoş bir film ama güçlü değil bence. Fakat güçlü bir karakteri ve güçlü bir bölümü var. Orayı filmden ayırıyoruz ve onu Oslo 31 August'un sonuna ekliyoruz. Film bize vereceğini vermiştir artık.

Geri kalan iki saat Julie'nin ve akranlarının hikayesidir.

Pazar, Aralık 19

Öncekinin Benzeri Ama Daha Heyecanlısı

Norveç Ligi'nde 2021 sezonu sona erdi. Yakından takip edebildiğimiz lige kısa bir bakış atalım.

Bu sezon şampiyon yine Bodo-Glimt oldu. Fakat son şampiyon, unvanını korurken biraz zorlandı. Geçen sene güle oynayan şampiyon olan, her maçta rakiplerine gol yağdıran, bahisseverlerin gözbebeğine dönüşen takım, bu sefer işi son maça bıraktı. Bunun nedeni de sezon başlangıcında kaybedilen puanlardı.

Geçen sezon sadece bir kere yenilen ve dört maçta puan kaybeden Bodo, bu sefer ilk 10 haftada 10 puan kaybetti. Sezon boyunca üç kez yenildi. Fakat Temmuz ayıyla beraber çıkışa geçti. Haziran ayındaki 1-0'lık Sandefjord yenilgisi, son darbeydi. Devamındaki 18 maçta yenilmediler. Fakat geçen sezon 81 puanda kapattıkları ligde bu sefer 63 puan toplayabildiler. Hatta geçen sezon 103 gol atarak tarihe geçmişlerdi. Bu sezon gol sayıları neredeyse yarı yarıya düştü ve 59'da kaldı. Ligin en golcü takımı değillerdi ama 25 golle en az gol yiyeni oldular.

Tabi kadrodan çıkan oyuncular önemli kayıplardı. Alışmak da zorlandılar. Jens Hauge, geçen sezon bitmeden Milan'ın yolunu tutmuştu. Geçen sezonun gol kralı Kasper Junker de sezon başında Japonya'ya uçtu. Adı Fenerbahçe ile anılan Zinckernagel de İngiltere'ye transfer oldu. Haliyle sezona başlamak ve iyi bir giriş yapmak kolay olmadı. 

21 yaşındaki Erik Botheim'ın takıma ısınması şampiyonluğun anahtarlarından oldu. Kasımpaşa'da varlık gösteremeyen Gilbert Koomson, burada katkı veren isime dönüştü. Adı birçok takımla yazılan 23 yaşındaki Solbakken, devre arası transferi Amahl Pellegrino (gelir gelmez ilk maçında hat-trick yaptı) ve Ligue 1 takımlarının gözdesi Patrick Berg şampiyonlukta pay sahibi diğer isimlerdi. Teknik direktör Kjtil Knutsen de, 2011-2012'deki Ole Gunnar Solskjaer'den sonra ligde üst üste iki şampiyonluk kazanan ilk hoca oldu.

Geçen sezon 62  puan toplayarak ikinci olan Molde, bu sefer 60 puanla Bodo'nun gerisinde kaldı Son beş sezonda dördüncü kez ikincilik. Başarı mı başarısızlık mı? Uzun uzun tartışmak lazım. Aslında bu sezon şampiyonluk biraz daha yakındı. Bir ara liderlik koltuğuna oturan takım, oralarda gaza basabilirdi. Olmayınca yeri değişmedi.

Sezonun sondan bir önceki haftası nefes kesti diyebiliriz. Bodo, haftaya üç puanla önde girdi. Kendi evinde küme düşme hattındaki Brann ile karşılaşacaktı. Molde ise artık pek amacı kalmayan Lilleström'u konuk edecekti. Aslında Bodo'nun şampiyonluğu garantilemesi mümkündü ama beklenti iki takımın da kazanacağı yönündeydi. Tam tersi oldu. Fırsat Molde'nin ayağına geldi. Bodo 2-0 öne geçtiği maçta rakibi ile 2-2 berabere kaldı. Son golü son dakikada yedi. Molde ise aynı dakikalarda 3-2 öndeydi. Kazansa puan farkını bire indirecekti. Fakat bir son dakika golü de onlar yedi. Karşılaşma 3-3 bitince Bodo derin bir nefes aldı.

İki takım arasında oynanan iki maçı da deplasmanda olanların 2-0 kazanması bir başka ilginç noktaydı. Bodo zaten Molde'ye kıyasla daha iyi ve daha oturmuş bir takım. Şampiyon olması şaşırtıcı değil. Fakat Molde'nin zaman zaman aldığı garip yenilgiler de hiç beklenmiyordu. Mesela deplasmanda Stromsgodset'ten 6 gol yemek veya küme düşen Mjondalen ile 0-0 berabere kalmak gibi. Oradan çıkacak beş puan Molde'yi şampiyon yapacaktı.

Molde şampiyon olamadı ama en azından ligin en çok gol atan takımı (70) oldu ve ligin gol kralını çıkardı. O noktada da çok heyecanlı bir çekişme vardı. Molde'nin 27 yaşındaki oyuncusu Ohi Anthony Omoijuanfo ile Lilleström'den Thomas Lehne Olsen kıyasıya bir kapışmaya girdiler. İlginç bir şekilde iki oyuncu da son haftaları sessiz geçirdi. Olsen bu dönemde ufak ufak farkı kapattı. 29. haftaya haftaya aynı gol sayısıyla girdiler. 3-3 biten karşılıklı maçta birer gol kaydettiler. Son haftada ise Olsen suskun kaldı ama Omoijuanfo, Haugesund deplasmanında fileleri havalandırınca ligin yeni kralı oldu.

Ligde gol kralı olan son sekiz oyuncunun üçünün Türkiye'ye geldiğini düşürsek (Kjartansson, Söderlund ve Börven) Omoijuanfo için de bir uçak bileti bakılabilir. 

Benim favori takımım ise tıpkı geçen sezon olduğu gibi yine Viking'di. Sezona teknik direktör değiştirerek ve biraz kötü girdiler ama ikinci yarıda müthişlerdi. Son 17 maçta sadece iki kere yenildiler; ki biri zaten şampiyon Bodo'ya karşıydı. Geçen sezonun sonunda (yani bizim devre arasında) Konyaspor'a transfer olan Zymer Bytyqi'yi ilk başta biraz aradılar. Fakat sezonu 22 golle tamamlayan kaptan Veton Berisha önderliğinde müthiş iş çıkardılar. İzlemesi en keyifli takımlardan biriydi. Ofansif gücü çok yüksekti, her maç gol yağmuru vardı. İddaa diliyle 30 maçın 22'si 2.5 gol üstü bitti. Daha yüksek sayıya ulaşan bir takım yok. Göztepe'den dönen Zlatko Tripic de ligin Alex de Souza'sı gibiydi. Duran toplarda attığı goller ve yaptı asistler lige renk kattı. Yeni Zelandalı Joe Bell de çok beğendim, akıl dolu bir oyuncu olarak göz kamaştırdı.

Önümüzdeki sezon Bodo'yu Şampiyonlar Ligi elemesinde, Molde ve Viking'i de Konferans Ligi elemelerinde göreceğiz. Fakat Bodo'nun bu sezon mesaisi henüz bitmedi. Konferans Ligi'nde yola devam ediyorlar ve Şubat ayında Celtic ile karşılaşacaklar.

Biraz da küme düşme hattına bakalım. Geçen sezon play-out ile yırtan Mjondalen bu sefer tutunamadı ve lige son sıradan veda etti. Uzun süre 14. sırada tutunan Stabaek ise son üç maçında sadece bir puan alınca lige veda etti. Stabaek ligde sekiz sezonun ardından küme düştü. 16 yaşındaki Antonio Nusa ise sezona kattıkları tek pozitiflikti.

2007'de şampiyonluk kazanan ve ülkenin en müreffeh şehirlerinden Bergen'in temsilcisi Brann ise play-out oynamak zorunda kaldı. Kırmızı-beyazlılar kesinlikle sezonun en şanssız takımıydı. Oynadıkları futbolla en azından orta sıralarda kalabilirdi. Fakat öyle maçlar öyle savunma hataları yaptılar ki, 14. bitirmeye dua bile edebilecek noktaya geldiler. Sezon içinde sık sık penaltı kaçırdılar. 8 maçta öne geçmelerine rağmen kazanamadılar. Hemen her maç rakip kaleye 10'dan fazla şut çektiler ama maç başına gol ortalamaları 1.5'u bile bulamadı. Son dakikalarda çok fazla gol yediler. Ekim ayında oynanan Stabaek maçında son dakikada gol atamasalar (maç 1-1 sona erdi) ligin kaderi değişecekti. O sayede play-out oynamaya hak kazandılar.

Fakat şanssızlıklar orada da devam etti. Brann play-out finalinde alt ligin üçüncüsü Jerv ile karşılaştı. Oslo'da tek maç üzerinden oynana kader maçında Brann yine dünyaları kaçırdı. Rakip kaleye 33 şut çekti. Jerv ise sadece 1 isabetli şut bulabildi. Buna rağmen normal süre 1-1 sona erdi. Üstelik Brann 90 dakika içinde iki de penaltı kaçırdı. Tıpkı normal sezonda olduğu gibi...

Uzatmalar daha da jötü başladı Brann için. Hem gol yediler hem kırmızı kart görerek 10 kişi kaldılar. 112. dakikada skor 1-3 olunca Brann'ın dönme şansı yok gibiydi. Fakat kalan sekiz dakikada dört gol daha oldu ve maç 4-4 sona erdi. Penaltılarda Brann öne bile geçti ama bu sezon onlar için yazılmamıştı. Beni beğendiğim Fin orta saha Robert Taylor'ın kaçırdığı penaltının ardından Jerv lige yükseldi, Brann ligden düştü.



Brann sezon boyunca deplasmanda sadece bir kez kazanabildi. Bu maçı da deplasman sayılacak şekilde, tarafsız sahada oynadı ve yine kazanamadılar.. Belki iki maç üzerinden oynansaydı ligde kalabilirlerdi. Ben açıkçası ligde kalmalarını isterdim, zira iyi top oynuyorlardı. Fakat girmeyen toplar işi buraya kadar getirdi.

Bu arada birkaç oyuncudan bahsedelim. Geçen sezon çok beğendiğim Mushaga Bakenga, bu sezona da 11 maçta 11 gol atarak başladı. Fakat Odds onu elinde tutamadı. Oyuncu Japonya Ligi takımlarından Tokushima Vortis'e transfer oldu. Odds onun gidişinin ardından bir türlü istikrar sağlayamadı. Geçen sezonu yedinci bitirmişlerdi, bu sezon 13. sırada kaldılar. Sezonun ikinci yarısında sadece iki maç kazandılar. Bunlardan biri, son haftadaki Stabaek maçıydı. Bu sayede düşeni ve kalanı belirlemiş oldular.

Sarpsborg'dan Ibrahima Kone, geçen sene Adana Demirspor'da top koşturmuş ama hiç dikkat çekmemişti. Bu sezon Sarpsborg formasıyla 11 gole imza attı. Bir maçta dört gol atması bu rakamı yukarıya çekse de saha içi performansı da fena değildi.

Rosenborg artık şampiyonluk yarışlarına giremiyor. Bunun nedeni Kristoffer Zachariassen. Başarılı orta saha oyuncusu sakatlandığında maç kazanmakta zorlandılar. Yaz mevsiminde de onu Ferencvaros'a yolladılar. Haliyle sezonun ikinci yarısında vasat bir Rosenborg izledik.

Ligin asist kralı ise Lillestörm'den Gjermund Asen oldu. 30 yaşındaki oyuncu bunun için partneri Olsen'e çok şey borçlu.

Güzel bir sezon oldu. VAR'ın olmadığı nadir liglerden. Kalite düşük ama oyunu oynamak isteyenler revaçta. Sezonun son maçında olduğu gibi, her an her yerden goller çıkabilir. Keyif almak için bire bir. Artık yeni sezonu bekleyeceğiz. 

Norveç Ligi 2020 değerlendirmesi

Cuma, Kasım 12

Tek Maçtan Yatan Kuponlar #9

Genelde aynı eğriye sahibiz. Milli maç aralarından hemen sonra yaptığımız kuponlar pek başarılı olamıyor. Sebebi belli. Ara herkesi bozuyor. Sonrasında yavaş yavaş yükselişe geçiyoruz. Tam üst üste kupon tutturmaya başladığımız anda milli maç arası yeniden geliyor.

Geçen hafta sonu Cuma ve Cumartesi günleri de bu denkleme uygun olarak çok tatlı geçti. Pazar da seriyi devam ettirecektik ama bir son dakika golüyle yıkıldık. Hem de en ummadığımız takımdan.

Pazar kuponumda üç ligden dört ayrı maç vardı. Bu üç lig aynı zamanda Bilyoner'de yorumladığım ligler. Yani en güvendiğim, üzerinde çalıştığım maçları kupona almıştım.

Günün ilk maçı saat 17.00'dee başladı. Portekiz'de Tondela, küme düşme hattındaki Maritimo'yu konuk etti. Tondela'nın yeri yanıltmasın, iyi top oynamaya çalışan bir takım. İstediği sonuçları alamıyor ama biz güveniyoruz. Hatta bundan sonrası için de bir tavsiye olabilir. Son dönemde skoru alamadıkları için artık galibiyet oranları da yüksek oluyor. Bu sefer 1.88'den kuponlarımıza ekledik. Maritimo karşısında iyi bir maç çıkardıklarını söylemek güç. Fakat ilk yarıyı üç penaltı golüyle 3-0 önde kapadılar. Bizim için günün ilk maçı erken koptu. İkinci yarıda gelen gollerle skor 4-2 olarak tescillendi ve diğer karşılaşmaları beklemeye başladık.

Saat 19..00'a üç maç aldık. Rusya Ligi'nde oynanan Akhmat - Nizhny maçında ilginç bir tercih yaptık. Konuk takımın en az bir gol atacağını iddia ettik. Karşılaşmanın 55. dakikasında bu iddiamız gerçekleşti. Zaten Nizhny bu sezon sadece iki maçta gol atamadı. Güvenimizi sarsmadı. Kuponumuz da o golle ikide iki oldu.

Artık Norveç'ten haber bekliyorduk. Mjondalen - Viking ve Haugesund - Bodo Glimt maçlarında konuk takımlara güvenmiştik. Viking geçen sezondan beri çok hoşuma giden bir futbol oynuyor ve genelde bahis konusunda bizi yanıltmıyor. Mjondalen karşısında zorlandılar ama 90. dakikada gelen penaltı golüyle bizi mahcup etmediler.

Fakat tam o anlarda Bodo Glimt bizi perişan etti. Aynı dakikalarda Fenerbahçe - Kayserispor maçını izlediğim için, Norveç'teki iki maçta hangi golün önce olduğundan emin değilim. Fakat Bodo maçında yaşanan gelişmeleri daha sonrasında izledim ve yıkıldım. 

Haugesund maçın 10. dakikasında, geçen sezon Ç.Rizespor'da forma giyen Söderlund'un golüyle öne geçmişti ama Bodo'nun maçı çevireceğinden emindim. En ufak bir şüphem yoktu. Keza beklediğim gerçekleşti. Oyuna ikinci yarıda giren Hugo Vetlesen 76 ve 87. dakikalarda attığı gollerle skoru 2-1'e getirdi. Artık 'won' dememize çok az kalmıştı ki Bodo, inanılmaz bir savunma hatası ile kalesinde golü gördü.

Karşılaşma 2-2 sona erdi. Ağustos ayından bu yana oynadığı 20 resmi maçta yenilmeyen, bu süreçte Roma'yı altı gol atarak deviren Bodo, nadir beraberliklerinden birini bize denk getirdi. Aslında Avrupa Kupası maçı dönüşü bir deplasman maçında bu kadar güvenmemek lazımdı ama birkaç hafta sonra şampiyon olacak bir takımdan en iyisini beklemek de bizim hakkımızdı.

Bari son dakikada umutlandırıp utandırmasalardı. Duygularımız çok çabuk değişti. Bir de yenilen golü görünce...




Tek maçtan yatan kuponlar #6

Tek maçtan yatan kuponlar #7

Tek maçtan yatan kuponlar #8

Salı, Şubat 16

Kuzeyin Güzel Ligi Eliteserien


Yaklaşık 1.5 ay önce sona eren Norveç Ligi'nin kısa bir değerlendirmesini yapalım. Bu tip yazılar için çok geç kalıyoruz, farkındayım ama anca zaman bulabiliyoruz. Belarus için de aynısı olmuştu.

Geç kalmak, bir yandan da üzücü oluyor. Zira mesela bu yazının bir noktasında Zymer Bytyqi'den bahsedecektim ama çocuk Konyaspor'a gelince zaten herkes bir miktar izlemiş oldu. Blogun fark yaratma özelliğine vurulan bir darbe oldu. Gerçi Bytyqi de nedense yedek kulübesine hapsoldu. Ne İsmail Kartal ne de İlhan Palut'un gözüne giremedi. Bakalım, sezon onun için halen devam ediyor.

Öte yandan bir ara Norveç Ligi - Türkiye Ligi hattında gidip gelenleri bir irdelemek lazım. Orada inanılmaz bir pazar var. Değerlendirilmesi gerek ve aslında değerlendiriliyor da. Bu sezonun tamamında Norveç Ligi'ni yakından izlediğim için eminim ki birçok futbolcu burada rahatlıkla oynar. Zira bizim ligin kalitesi öyle bir düştü ki; Norveç Ligi gibi vasat ligler gözümüze 'sağlam' gözüküyor. Ben, bu sezon izlerken Süper Lig'e kıyasla oradan daha çok keyif aldım.

Tabi bu ligin en büyük eksiği kalite. Kaliteli oyuncu sayısı çok az. Kalitesini belli eden de hemen gidiyor zaten. Bodo Glimt'ten Jens Hauge, bu senenin Avrupa'ya hediyesiydi. 21 yaşındaki oyuncu 18 maçta 14 gol atıp 9 asist yapınca hemen Milan'a transfer oldu. Tabi Bodo Glimt'in oynadığı futbolun da bunda payı büyüktü. İnanılmaz hücumcu bir takımdı. Şampiyonluğu çok erkenden garantilediler, sezonu da 103 golle tamamladılar. Hauge gittikten sonra; sezonun gol kralı Kasper Junker, bir dönem Fenerbahçe'nin gündemine giren Philip Zinckernagel ve Ulrik Saltnes gibi isimler gollerine devam ettiler. Devamlı attılar. Skor katkısı çok düşük kalan Patrick Berg ise bu takımın gizli kahramanıydı. Orta sahayı tek başına toparladı ve dizayn etti. Bodo maçlarını izlemek büyük keyifti. Böylece tarihlerinin ilk şampiyonluklarını ve 1993'ten sonra ilk kupalarını kazandılar.

Büyükler ise nal topladı. Molde dağınık bir haldeydi. Sezonun yarısında fena dağıldı, Bodo'nun gerisinde kalınca da erken havlu atmış oldu. Rosenborg her zaman olduğu gibi yine sezona kötü başladı. Diğerlerine avans verdiğini düşündük ama bu sefer farkı kapatamadı. Çok da iyi bir kadrosu yoktu açıkçası. Deplasmanlarda çok zorlandı. Gol atmakta çok sıkıntı çekti. Valerenga ise ikinci yarıda biraz toparlasa da sezona kötü başlamanın cezasını çekti. Açıkçası Bodo da farkı çok erkenden açınca (sezon boyunca sadece 1 kez -21. haftada- yenildi, ilk puan kaybını da 11. haftada yaşadı) şampiyonluk yarışı önemini kaybetti.

Hal böyle olunca; diğer takımlara ve öne çıkan futbolculara göz atmak daha anlamlı oldu. İşte bu anlamda benim en çok hoşuma giden takım Viking'di. Sezon başında çok fazla sakat oyuncuları vardı. O nedenle iyi bir giriş yapamadılar. İlk sekiz haftada sadece bir kez kazandılar. Fakat ilerleyen haftalarda düzeleceklerini tahmin ediyordum. Çünkü geçen sezon da iyi top oynuyorlardı. Bu sezonun ortasından sonra da keyif vermeye devam ettiler. Zymer Bytyqi 10 gol 7 asistlik performansıyla öne çıkan isimlerden biri olsa da bu takımda benim adamım Veton Bersiha'ydı. 16 gol 5 asistle sezonu tamamladı. Hücumda her şeyi yapabilen ender adamlardan. Gol, şut, çalım, orta, asist.. Ne ararsan var. Aslında Bytyqi de öyle ama Bersiha bir seviye daha üstü. Zaten Norveç Ligi'nde has Norveçliler fizikleriyle öne çıkınca, teknik kaliteyi sahaya koyan göçmen çocukları oluyor. Özellikle de Balkan göçmenleri..

Bir başka göçmen Norveçli Amahl Pellegrino da öne çıkan isimlerdendi ama ben kendisini çok beğenmedim. Gerçi Kristiansund gibi bir takımda 25 gol atmak kolay değil. Takımın tüm sezon boyunca 57 gol attığını düşününce, onun değeri daha da artıyor. Fakat gollerinin önemli bir kısmının penaltıdan olduğunu da unutmamak lazım. Savunmasının arkasına koşuları ile çok tehlike yaratan bir forvet. Gol krallığında ikinci olsa da son vuruşları yetersiz gibiydi. Bir de maç içinde kopmalarını çok fazla gördük. Bu arada Pellegrino kendi ülkesinin milli takımını seçseydi Samatta ile ilginç bir ikili olabilirdi. 

Trondheim doğumlu Kongo asıllı Mushaga Bakenga da bir diğer göçmen. O da Odds forması altında 15 gole imza attı. Bakega'yı beğenirim ama Odds takım olarak dikkat çekiciydi. Ligin en sağlam takımlarından biriydi. Çok sistemli, çok disiplinli bir takımdı. Fakat sezonun ortasında oynadıkları Haugesund maçından sonra dağıldılar. Sezonun benim için en akılda kalıcı maçlarından biriydi. Odds deplasmanda 4-1 öndeydi. 87. dakikaya da bu skorla girdiler. Fakat mücadele 4-4 sona erdi. Ertesi hafta şoktan çıkamamış olacaklar ki Rosenborg'dan da 4 gol yediler. Devamındaki 10 maçın  sadece ikisini kazanabildiler. O haftaya kadar ilk üç için iddialı olan takım, sezonu yedinci sırada bitirdi.

Öte yandan Odds takımında en hoşuma giden adam 36 yaşındaki bek Espen Ruud'du. Savunmada sağlam, hücumda müthiş; tam bir modern bek. Çok üst düzey takımlarda oynamadı ama kendisini Norveç Milli Takımı'ndan hatırlayanlar olacaktır. 

Biraz da Valerenga'dan da bahsedelim. Zira onlar da sezonun ikinci yarısında keyif veren bir futbol oynadılar. Bundaki en önemli paylardan biri de Vidar Kjartansson'a ait. Geçen sezon Süper Lig'de Yeni Malatyaspor forması giyen ve sadece iki kez ilk 11'de başlayan İzlandalı, Valerenga'da yarım devrede 9 gol attı. Kaçırdığı penaltılar olmasa rakam artardı. İzlandalı adamı Malatya'ya getirince böyle oluyor demek ki...

Haugesund'dan 20 yaşındaki orta saha oyuncusu Kristoffer Velde de gelecek dönemlerde dikkat çekebilir. Bir de Mjondalen'in İranlı kalecisi Sosha Makani de sezonun dikkat çeken isimlerindendi. Küme düşme hattında yer alan ve güç bela ligde kalan takımın canını kurtaran isimdi.

Yeni sezonu merakla bekliyoruz. Kış bitince, karlar eriyince cemre düşer. Bu sene Start ve Aalesund aramızda olamayacak. İki takım da zaman zaman keyifli futbol oynadılar oysa. Özellikle Aalesund, mahalle futbolu oynar gibiydi. Herhangi bir taktiğe sadık kalmadan, sadece keyif almak için oynuyor gibiydiler. Bu nedenle 30 maçta 85 gol yediler. Fakat sezonun başında gol atma konusunda da başarılıydılar. Takımın 11 gol atan oyuncusu Holmbert Fridjonsson da Brescia'ya transfer oldu.

Tromsö ve Lillestrom ise yeniden ligde olacaklar. 2019'da beraber düşmüşlerdi, 2020'de beraber çıktılar. Asansörlerin performansını da merakla bekliyoruz.


Cumartesi, Ekim 3

Bir Haftada Milan'a

 

Jens Hauge'nin kısa süre içinde Avrupa'ya gideceği belliydi ama bu kadar kısa sürede olacağını tahmin edemezdim. Kader bazen böyle ilerler. Hayat böyledir. Bodo Glimt, Milan ile eşleşti. Takım San Siro'ya gitti. Hauge orada iyi bir maç oynadı, gol attı. Ve bir haftada Milan topçusu oldu...

Milan yetkililerinin dediğine göre, maç oynanana kadar bir temasları da olmamış. Görmüşler beğenmişler. Böyle transfer hikayelerini seviyorum. Bizim 90'larda çok olurdu. Anadolu topçusu İstanbul'da maça çıkar, bir gol bir asist yapar, futbol şube sorumlusu hemen devreye girip konuk takımın yetkililerine fiyat sorardı. Sanırım o günleri andırdığı için hoşuma gitti. Öte yandan bu devirde bir ligin yenilgisiz lider takımında 14 gol atan orta saha oyuncusuyla daha önceden ilgilenmemiş olmak, pek aklıma yatmıyor.

Sonuç olarak, adam (ya da çocuk) parladığı sezonda Milan'a transfer oluyor. Üstelik Bodo formasıyla son golünü de Milan'a atıyor. Aslında Milan'dan üç gün sonra Valerenga'ya da gol atabilirdi ama o maçta penaltı kaçırdı. Bu da enteresan. Yetiştiğin kulüpten ayrılırken, oynadığın son maçta penaltı kaçırıyorsun.  Oynadığın 21 maçın 14'ünde gol at, son maçta penaltı kaçır! Olacak iş değil. En azından sonuca etki etmedi. 

Bu arada bu transferde en çok şaşırdığım Hauge için ödenen bonservis bedeli. Yetenekli bir oyuncu olduğu aşikar. Genç, 20 yaşında, potansiyeli var. Diğer yandan piyasa çok yükselmiş. En standart topçu için bile kapılar 10 milyondan başlıyor. Fakat Hauge 5 milyona gidiyor. Norveç fakir bir ülke olsa, her kuruşa ihtiyaçları olduğunu düşünüp anlayış göstereceğim ama öyle bir durum da yok. Tamam futbol kulüpleri zengin değil ama piyasayı kızıştırıp daha yüksek bedel elde edebilirlerdi. Benzer bir transfer de Sarpsborg'dan Sheffield United'a giden Ismaila Coulibaly'de oldu. Tabi o, Hauge kadar yetenekli değil. Fakat sonuçta Premier Lig gibi piyasanın tavan yaptığı bir yere adım attı. Bonservis bedeli ise 2 milyon Euro. Beni, çok şaşırtan iki transfer...

Hauge'ye dönersek Milan çok iyi bir oyuncu transfer etti. Norveç Ligi kıyas kabul etmez ama Milan maçında oynadığı oyun bir referans sayılır. Dikine oynayan, adam eksilten, şutu olan bir oyuncu. Gelişime açık. Merakla bekleyeceğiz. Öte yandan Norveç Ligi'nin en iyi oyuncusu 5'e gidiyorsa, bizim ligimiz için de bir kaynak olabilir. Potansiyelli oyuncular var. Zaten lige oradan gelen çok oyuncu oldu. Linnes, Omar, N'Diaye gibi... Şu an favorim Viking'de oynayan 26 yaşındaki Veton Berisha. Bir başaltı takımında iş yapar... Onun da kariyerinin nereye evrileceğini merak ediyorum. Takip edeceğim.


Çarşamba, Temmuz 16

Oslo 31 August





Evlenip çocuk yapmak istiyorum.
Dünyayı dolaşmak, bir ev almak...

Romantik tatillere gitmek, 
Gün boyu sadece dondurma yemek istiyorum.

Başka ülkelerde yaşamak.
İdeal kiloma inip orada kalmak.

Harika bir roman yazmak.
Eski arkadaşlarla haberleşmek.

Bir ağaç dikmek istiyorum.
Nefis bir akşam yemeği hazırlamak.

Kendimi başarılı hissetmek.
Buz banyosu yapmak, 
Yunuslarla yüzmek.

Gerçek bir doğum günü partisi vermek.

Yüz yaşına kadar yaşamak.
Ölene dek evli kalmak.

Bir şişede coşkulu bir mesaj yollayıp,
Aynı derecede ilginç bir cevap almak.

Tüm korkularımın üstesinden gelmek.
Bütün gün bulutları izleyerek yatmak.

Antikalarla dolu eski bir ev almak.
Bir maratonu sonuna dek koşmak.

Harika bir kitap okuyup, güzel cümleleri hayatım boyunca hatırlamak.

Hislerimi yansıtan harika resimler yapmak.
Bir duvarı sevdiğim resimlerle ve sözcüklerle kaplamak.

Sevdiğim dizilerin tüm sezonlarına sahip olmak.

Önemli bir konuya dikkat çekip,insanların beni dinlemesini sağlamak.

Paraşütle atlamak, 
Helikopter kullanmak,
Çırılçıplak yüzmek.

Her gün aradığım türden iyi işi bulmak.

Romantik ve eşsiz bir evlenme teklifi almak. 
Gece açık havada uyumak.

Besseggen Dağı'na tırmanmak, 
Bir filmde ya da ulusal tiyatroda rol almak.

Piyangoda milyon kazanmak.
Faydalı işler yapmak.

ve sevilmek istiyorum.

Salı, Eylül 24

Den Brysomme Mannen


Filme ilgili övgüler üst düzeyde. Ama ben izlerken bir türlü içine giremedim. Bu kadar sıkıldığım başka bir film hatırlamıyorum. İşin ilginci film, sıkılan insanın sıkıcı hayatını anlatıyor. Diğer izleyenleri vurmayı başaran teknik ve yöntem bende ters tepti herhalde. Belki de İstanbullu olmaktan kaynaklanıyordur. 

Modern dünyanın, Kuzey Avrupa'nın sistemli ve bir yerden sonra can sıkan düzgün yaşam tarzıyla paralellik kurmak kolay olmadı. Ama ne biliyim; açlık yaşayan Afrikalı'yı veya savaşla büyüyen Yugoslav'ı izlerken - bunları daha önce hiç yaşamamış olmama rağmen - filmi ve karakterleri sahiplenebiliyorum.

Herhalde, klasik basit izleyici algısı; "Bunlara da rahat batmış amk" tarzına girdim. Biz burada otobüs vaktinde gelir mi diye düşünürken, polis görünce biber gazı sıkar mı diye korkarken, bazı mahallelere uzun saçla giremezken, devlet dairesinde önlere yanaşmak için senaryolar hazırlarken, bunların canı sıkılıyor.

 Bir de akıllı telefonu satın aldıktan sonra izlediğim ilk filmdi. Teknoloji ve modern dünya bana yeni bir hediye sunmuşken, filmin sıkıcılıktan dem vurması beni pek sarmadı.

Ama fikrine güvendiğim bu kadar insan beğendiyse vardır bir bildikleri...