Salı, Mayıs 24

Ateşler İçinde İki Sene




Bu video bundan 2 sene önce çekildi. 2 sene yetmez az biraz daha öncesini hatırlayalım.

Sezonun ilk yarısını 9 puanla kapayan Sakaryaspor, iknci yarıya da yenilgiyle başlıyordu. Artık imkansız gibi bir şeydi ligde kalmak. Olmayacak şey oluyordu ama. Sakaryaspor'u ilk başta taraftarı ayağa kaldırdı. İnandıklarını hissettirdilier. Bütün krizlere, sorunlara rağmen ligde kalabileceklerini düşündüler. Ardından buna futbolcular da inandı. Belki de futbol tarihinde ilk defa bir takımın iyiliğini bu kadar çok isteyen, taraftarı kadar isteyen bir takım çıktı ortaya. Üstelik Okan Koç'un, Özgürcan'ın olduğu bir kadroda.

Üst üste alınan galibiyetler ligde kalmak için yeterli olmadı. 33.hafta maçında Samsunspor'u iç sahada 1-0 yenebildiği için son hafta küme düştü. Eğer akaryaspor o maçta 1 gol daha atsaydı ligde kalan onlar olacaktı. Bu sene Süper Lig'e çıkan Samsunspor'un hikayesi de belki o maçtan başlayarak yazılmalıydı.

Ligin son maçı İstanbul deplasmanı. Sakaryaspor, Kasımpaşa (o sezon Süper Lig'e yükseldi) karşısında 1-0 önde. Ama yeterli değil. Altay, (bu sene düştü) K.Erciyesspor'a yenildiği için düşen takım Salaryaspor olacaktı. İşte tam bu anlarda, Sakaryaspor'un küme düşmesinin hemen hemen kesinleştiği bu anlarda; İstanbul'da bu tezahürat patlıyor. O sezon defalarca söylenen tezahürat son defa söyleniyor ve sezonu kapatıyor...

Ve ondan sonra TFF 2.Lig'de geçen 2 sezon...

Pazar günü hasret sona erdi. Göztepe'nin 7 sene, Adana Demirspor'un 6 sene gezindiği yerlerde Sakaryaspor sadece 2 sene kaldı.

Bu sezon yine Şaban Yıldırım göreve geldi. Takım Play-Off'a girdi. Finalde Bandrımaspor'u yendi. Buralar bilinen hikayeler. Çok konuşulacak. Ama aslında herşey 2 sezon önce başladı. O günleri hatırlamak lazımdı.

2 sene içinde seviyorum seni tezahüratı Türkiye'de tüm tribünlerin söylediği bir tezahürat oldu ama hiçbiri Tatangalar'ın söylediği kadar güzel olmadı. Çünkü içten gelen ve inanarak söylüyorlardı.

Pazar, Mayıs 22

Bitti

Uzun uzun yazmaya gerek olacak mı? Belki yazın sıkılınca, belki bundan sonra hiçbir zaman..


Umarım bitmiş olan sadece sezondur..

Perşembe, Mayıs 19

İmparator Korukır



İlk yarıda sadece 12 puan alabilen bir takımın başına geldi Engin Korukır. Zaten hep tramva yaşayan takımların başına gelirdi. 2009 yılında Bank Asya 1.Lig'den son maçta kazanmasına rağmen küme düşen Sakaryaspor'un bir sezon sonrasında; TFF 2.Lig'deki ilk sezonunda takımın başında o vardı.



Diyarbakırspor, Süper Lig'den düşünce onu çağırmıştı göreve. Zaten bu sezon Diyarbakırspor tek bir maçta galip geldi, o da Engin Hoca'nın yönetiminde Denizlispor'a karşı.



Korukır, şampiyonluk favorisi Denizlispor'u bu sezon iki kere iki farklı takımla yendi. Birinde Denizlispor'un namağlup ünvanını bitirdi, diğerinde ilk 2 hayallerini bitirdi.



Gerçi hedefi Denizlispor'u yenmek veya camialara tramva atlatmak değildi. Kartalspor'u ligde tutmaktı. 2009'da 17.sırada aldığı Giresunspor'u da ligde tutmuştu. Yine yapabilirdi.



Değişik bir hoca. Belirli bir tarzı yok aslında. Doğaçlama takılıyor. Rakibe göre ve kendi takımına göre sistemler belirliyor. Bazen Erhan, Önder, Savaş ile beraber çıkıyor sahaya; bazen Erhan gibi adamı yedek oturtuyor. Sürekli arayış halinde. Ama ne yaptığını da iyi biliyordu. En iyi yaptığı da bitik ve özgüvensiz takımı toparlamaktı. Penaltı atmayı dahi beceremeyecek kadar özgüvensiz takıma 22 puan kazandırdı.



Korukır takımın başındayken Samsunspor'dan, Orduspor'dan, Tavşanlı'dan puan alındı, Rizespor penaltı golüyle kaçtı, Denizlispor ve Adanaspor gibi şehir takımlarını yendi ama herşeye rağmen son maçlar öncesi en sıkıntılı takım yine de Kartalspor'du. Tek avantajı, kendi ipini kendi kesecek olmasıydı. Play-Off hedefleyen Boluspor'a karşı deplasmanda böyle bir vaziyette çıkıldı.



Kartalspor o maçı kazandı. Tarihinde hiç küme düşmeyen takım, yine ligde tutundu. Maç sonunda, yukarıdaki kare ortaya çıktı. Korukır ve gözyaşları. 10 otobüsle Bolu'ya giden Kartalspor taraftarı onu selamlıyor. Engin Korukır, büyük bir iş başardı, bu sezon hikayelerinden biri ona ait; hakkının verilmesi gerekiyor.

Hikayenin Sonu


"Sonu ölümle biten her hikaye acıdır. Oysa aslında her hikayenin sonunda ölüm vardır. Ama biz o hikayeyi bize anlatıldığı kadarıyla bildiğimiz için, sonunda ölüm yokmuş gibi yaparız. Tıpkı yaşarken “hiç ölmeyecekmiş gibi” yaptığımız gibi."

Ege Görgün

Kilitli Oda


"Hikayeler ancak onları anlatabilecek olanların başından geçer demişti biri bir gün. Aynı şekilde, belki de yaşantılar, onları yaşayabilecek olanlara sunarlar kendilerini."
***
Fanshawe (artık her kimse) gibi insanları saygıyla selamlıyorum.. Tanrı bize de hikayeler nasip etsin ve onları anlatalım.

Şanslı Kura

İlk Yarının Son Dakikası


- Cruyff sözü ile başlayalım; Ne yaparsan yap ama ilk yarının son dakikasında gol yeme.

- Braga kötü oynamadı, hatta bu sezon Porto karşısında en iyi mücadele eden takım onlar oldu.

- Falcao'nun gol atması ve rekor kırması hoş oldu, güzel oldu. Severiz.

- Uefa Kupası Finali'ni güneş altında izleyenler.

- Emre Tilev artık bıraksın, gitsin. İlker Yasin çok seviyorsa Star'da başka bir iş versin, sesini duymayacağımız bir iş yapsın.

- Hikmet Karaman oyunun sadece taktik kısmını yorumluyor. Ama sıkılıyoruz bir yerden sonra. Yorumculuk ayrı bir iş.

- Vandinho'nun adını her duyduğumda Mandingo'nun akla gelmedi. Mandingo'yu bilir misiniz?

- Helton ne güzel çalım attı. Hatasını unutturdu.

- 1 hafta boyunca Villas Boas'a dilenenleri okuyalım artık.

- Kupaya FC Porto adı yazılırken garip olmayan Glaatasaraylı var mı?

- Kavga için adam lazım deseler önce Hulk ve Guarin'i çağırırım. Bakışları bile korku salıyor.

- 2000 Finali'nde 120 dakika çalan telefon > 2011 Finali'nde iki defa çalan telefon

Çarşamba, Mayıs 18

Pankart Açan Takım

Tevez reisin aklına gelmiş forumda duyurmuş, toplanmışlar Manchester Parkı'nın arkasındaki otoparkta toplanıp bütün gece boyamışlar.

Öyle değil tabi ama yine de anlamlı olmuş.

Dikkat Edilecek Hususlar


1964'te olaylı Bulgaristan maçı ile açılan ve hemen ardından kapanan Ali Sami Yen Stadı, birkaç sene sonra kapılarını bir Avrupa Kupası maçı için açıyor. Galatasaray, Sion ile oynayacak ve yeni stad İstanbullu'nun hizmetine açılacak. Stadı Milliyet Gazetesi böyle tanıtıyor.

Taurasi Meselesi


Taurasi transferi geçen hafta çok konuşuldu. Sanal ortamda 1 numaralı gündem maddesi. Galatasaraylılar mutlu. Benim hoşuma gitmeyen birşeyler var oysa. İlk başta anlamadım, sonrasında anlaşılmadım, anlatamadım. Forumlarda gezinirken benim gibi düşünenler olduğunu gördüm, sevindim. Bu yazı benim gibi düşünenlerin cümlelerin ortak karması.

Özellikle bir kadın basketbolcunun bu kadar gündem yaratması, rekabet ortamının ne kadar boş olduğunun göstergesi. Konu ve aktörler Galatasaray - Fenerbahçe olunca herkesin ilgisi buraya çekildi. Normaldir. Büyük ihtimalle Galatasaray - Samsun Basket maçını salonda 150 kişi izlemeyecek. Fenerbahçe derbisi dışında herhangi bir maçtan önce görseller hazıranmayacak. Bu takım yine aynı kemik kitle önünde oynayacak. Çok konuşulan Taurası bile buna dahil. Onu canlı izleyen pek olmayacak.

Bu kötü müdür? Kötüdür belki ama normaldir. Merak uyandıran bir lig ortamı yok. İskoçya Futbol Ligi'nden hallice. Harcanan para düşünülünce Avrupa futbolunun La Ligası. Ama ilgi o kadar da değil. Eskiden de böyleydi, ilgi azdı ama harcanan para da azdı.

Eskiden Galatasaray nasıldı? Eskiden şöyleydi. Galatasaray basketbol şubesinin hiç parası yoktu. Bugün peşlerinden koşulan, forumlarda, bloglarda yazılan çizilen takım 5-6 sene önce küme düşmüştü. Ahmet Cömert'te gözyaşları. Bu takım yeri geldiğinde erkek takımının formasını giymek zorunda kalacak kadar birçok sıkıntı çekildi. Zor zamanlardı. Taurasi falan bilmezdik. Bengi Türk, Tuğba Taşçı falan vardı, idare ederdik.

Sonra ayağa kalkıldı. Sponsorlar oldu, yabancılar geldi. En önemlisi Avrupa Kupası geldi. Fakat çok beklenen lig şampiyonluğu, o 1990'ların yenilmez armadası hala geri gelmedi. Çok yaklaştı. Olacak diye bekledik, olmadı. Sağlık olsun. Olur veya olmaz. Bu blogdan Işıl'a, Esra'ya, Tuğba'ya, Yasemin'e çok salladım ama onlara hem güveniyorduk, katkılarını görüyorduk hem de kızıyorduk; çünkü karşımızdaki takımın bize fark yaratma nedeni onların Türk sporcularından kaynaklanıyordu. Dünyanın en iyi basketbolcusuna ihtiyacımız yoktu, Işıl Birsel'e üstünlük kursa, Horasan Nevriye'ye nefes aldırmasa olay bitecekti.

Galatasaray bir dönem Türkiye'de yenilmez armadaydı. Peki ne oldu da Fenerbahçe hakimiyeti başladı. Fenerbahçe bir sene bizle final oynadı, Play-Off öncesi gitti Clarissa Davis'i aldı. Clarissa Davis, çocuk aklımla belki abartıyorum ama salonda 10 Augustus, 5 Taurasi gücündeydi. Ve tabi bazı Türk transferler. Bizim takımı dağıtarak bize üstünlük kurmuşlardı. Herşey legaldı, kurallara uygundu ama etik değildi sanki, gibi. Fenerbahçeliler kızacak belki ama tam Fenerbahçe hamlesiydi.

Galatasaray bizim için farklı anlamlar taşır çünkü. Taşırdı. Onlar Tanju'yu bizden alırken, biz 1 sene sonra 21 yaşındaki Hakan'ı çıkarırdık karşılarına. Onlar bizden daha fazla verip Baliç'i, Tuncay'ı, Stoch'u herkesi alabilirdi. Hatta transfer etme nedeni bazen sırf Galatasaray istediği içindi. Biz ise bazen transfer bile yapamazdık.

Neyse işte, geldik bu seneye. Bu senenin basketbol takımına. Küme düşen takım, erkek takımının formasını giyen takım, artık finaller oynuyor. Kazanamıyor, bir şekilde kaybediyor. Kimine göre federasyon diyet ödüyor, bana göre teknik kadronun yetersizliği ve sahadaki basit hatalar. Fakat yine de gurur duyuyoruz, çünkü diyorum ya çok kısa sürede nereden geldi bu takım biliyoruz, hatırlıyoruz.

Ve şimdi, bir sponsor destekli bu takımın cebinde basına yazana göre 1.2 milyon dolar var. Bunu hiç çekinmeden tek bir sporcu için kullanabiliyor. Nerdeyse bir futbolcu fiyatına. Futbol takımında Arda gibi uç örnekler dışında bu kadar para kazananan sporcu var mıdır? "Taurasi de Mustafa Sarp kadar kazansın amk" diyenler olacaktır. Detaylı bilmiyorum ama Tutku, Andriç, Shumpert, Ermal ne kadar kazanıyordur?

Ve Taurasi sadece iyi diye mi alındı sizce? Fenerbahçe geçmişi olmasa, Fenerbahçe taraftarının sevdiği bir isim olmasa yine peşinden gidilir miydi? Taurasi, basketbolun Messi'si diyorlar. Peki geçen sene şampiyonluğu size göre hakem hatalarıyla, hatta oyunlarıyla kaybeden bir takımın Messi'yi ihtiyiacı var mıdır? Bence fark o kadar değildi. Ve ayrıca, illa Messi mi lazımdı? Bu basketbolda bir Ronaldo, Kaka, Xavi yok muydu? Messi olmasaydı onlar olsaydı yine bize yetmez miydi?

Peki bu ödenen diyet meselesi. Geçen sene ligin kaderini bozan olayın aktörü değil miydi Taurasi. Haklı veya haksız, onun yüzünden "bu kızların şampiyonluğu çalındı" diye bağrılmadı mı? O zaman ona sarılmak niye?

Taurasi transferi de, Taurasi de içime sinmedi. Adına siteler kuran bir taraftar grubuna sırtını dönüp ezeli rakipte oynamayı kabul eden bir isme kolay kolay güvenemem. Yarın Taylor "gel Beşiktaş'a gidelim beraber oynayalım" dese, oraya da gidecek. Bazı şeyleri kanıtlaması lazım. Kanıtlar da. Zaten Taurasi önemli değil de, ne olacak bu transferle mutlu olup rakibe nispet yapma hali.

Takımı sahiplenen, Avrupa Kupası getiren Augustus'u gözden çıkarmak bu kadar kolay mıydı? Bu kadar parayı sadece ezeli rakibe nispet yapmak için harcamak? Taurasi rahat olsun, Rancik'in formasını giymeyecek.

Pazartesi, Mayıs 16

Buenos Aires'in Maçı

Benim için bu derbiyi anlamlı kılan ne tribün ne futbol kalitesi. Öncelikle şehir. Sonra da şehrin insanı için anlamıı. Boca tribünü, Buenos Aires'in bir bölümü. Şemsiyeler açılmış. Rakibe verilmek istenen mesaj ne acaba; stada (yersen) giren şemsiye açılmaz mı?

Herkesin, her tribün bir kahramana ihtyacı vardır. Boca tarihi boyunca kahraman sıkıntısı çekmeyen bir kulüp oldu. Hatta dünyanın en büyük futbol kahramanı oradan çıktı. 21.yüzyıldan arda kalan ise -şimdilik- Martin Palermo (Riquelme ile birlikte). Maçın 2.golünü atan o attı. İlk golü ise River'ın kalecisi Carrizo kendi kalesine attı. Adı Galatasaray ile anılıyor.

Boca tribünü Maraton Alt'ta, üst taraf deplasmana ayrılmış; River Plate'de. Bu kadar yakın yer alan iki ezeli rakip. Türkiye'de olsa meşale savaşları başlardı.

River'ın da kahramana ihtiyacı var. Yenilen takımlar o gün daha çok ihtiyaç duyar kahramanlara. Almeyda yaptığı atarla maçın önüne geçti. Bunu İstanbul'da yapabilecek herhangi bir futbolcu olduğunu sanmıyorum. Belki Lugano. Lugano ile Almeyda'yı aynı paragrafta kullandık; Jesus Almeyda kızmasın.

İyi Değil


Not: Bu yazıda bütünlük yoktur, anlam yoktur. Okuyucu sıkabilir, yazar zaten çoktan sıkılmıştır..

14 Mayıs. Unutulmaz gün. 5 sene öncesi tabi. 5 sene önce üniversite öğrencisi. Evde babayla geçen yıllar. Tek sayılır. Maç-okul-serserilik üçgeni. Maç Sami Yen'deydi, artık yok. Okul Beyazıt, artık önünden geçilmez, serserilik hiç yok, parola ekmek kavgası.

14 Mayıs. Bahar ilk defa geliyor bu sene İstanbul'a. İstanbul'a bu sene ilk kez gelen güzel şeyler. Ama hafta sonu kötü. Sorgulayıcı. Cumartesi sabahı baş ağrısıyla uyanma. Sabah dediğim; öğlen 3-4. Bu dünyanın en büyük özgürlüğü; istediğin saatte kalkabilme özgürlüğü. Romario bir ara blog yazıyordu, o ne oldu? Cumartesi günü yapılacak çok iş var. Yapamıyorsun. Yapamazsın. Özgür değilsin. Acı çekiyorsun. Ahmet Kaya diyor ki, acı çekmek özgürlükse... Ergenler sever, kız arkadaşlarına söyler. Artık Twitter'da, Facebook'ta yazıyorlar. Twitter dallama dolu lan. Facebook daha iyi. Çevre senin. Kartal'da, Maltepe'de iyi gider Ahmet Kaya. Moda'da Kadıköy Soundu. Moda güzel yer. Çay bahçeleri falan. Çay 1 saatte anca gelir ama olsun. Güneş güzel batıyor. Üniversitenin solcuları orada. Nasıl denk geliyorsak. Onların elinde hala bildiriler. Benim elimde hala Fanatik. Vapurlar falan. Vapura biniş. İlk arkadaşınla. O yeni mezun olacak. Yaş aynı. Ben çalışıyorum. O Taksim'e gidiyor, ben Balat'a. Aşk var mı aşk?

Balat'ta güneş batıyor. Gecesi gündüzden daha güzel. Gecesi ayrı çirkin, gündüzü ayrı çirkin. Ama gece daha az çirkin. Babama söylüyorum, işkembe iç diyor. İşkembe sevmem. Şair Nedim Parkı. Beşiktaş'ta değil miydi o. Sonradan Limon oldu. Herkes içici burada. 2011 yılının en sıcak günü belki de, ateş yakıyor ama her grup. Niye yakılıyor o ateşler. 80lerde ateşler yakarlarmış Galatasaray için. Fenerbahçe için de olabilir. Ateş yakılmayan şehir, sönüktür. Ateş yakan isyan edendir sanki. Huzur isyanda derlerdi eskiden. Nerede şimdi onlar? Herkes evleniyor, onlar da evlenecek herhalde.

Balat'ta Taurasi'yi konuşuyorsun. Taurasi evli değil, Taylor var. 1 sene önce kimse adını bilmezdi. 2 sene önce hiçbir kız basketbolcu bilinmezdi. Şimdi tam sayfa haber. Euro Cup Şampiyonluğu'nu hatırlayan var mı? Biletler 20 Lira, Ntv naklen. Ahmet Dedehayır? Hatırlamayın zaten onu. Kongre günü. Ünal Aysal Başkan oluyor. Bir de maç vardı di mi? Peki kim bu Ünal Aysal.

Kadıköy cumartesileri eskiden iyidi, sonra film çekildi Barlar Sokağı dolmaya başladı. Kalabalık yerleri sevmiyorum Bu hafta sonu Caddebostan Barlar Sokağı da kalabalık. İki tane bar açılınca barlar sokağı. Oysa orası İskele Sokak. İskele yapan biri var, kafamı sikiyor. 14 Mayıslar bekleyerek geçer.

5 sene önceki 14 Mayısta babam İstanbul'da, şimdi güneyde. Bizim kuşakta sıkıntı var, hayata iyi hazırlanmamış. Lisede falan ne yapmışlar bunlar. Her sorunda dağılıyorlar, ağlıyorlar veya sinirleniyorlar. Aslında sinirlenmek lazım. Allah bana bu kadar sabır vereceğine, biraz öfke verseydi. O zaman daha mutlu olabilirdim. Ama bizde zalime öfkelenecek yürek yok. Mazluma öfkelenecek kadar da aciz değiliz. O zaman iyi ki vermemiş, yoksa yine kendi kendimizi yerdik. Bizim kuşak, hoşnutsuz; çünkü ergenliği, gençliği kolay yaşamış. Artık zorlanıyor. Ama bizim liseden mezun olanlar öyle değil bak.

Bizim lise Kartal'daydı, Kartalspor da ligde kaldı. Altay düşer. İzmir takımı geyiği. İzmir güzel şehir ya ondan. Yaşamak lazım orada. Belki Buenos Aires de olabilir. Balat'ta oturup ileride nerede yaşayacağını düşünüyorsun. Kentsel Dönüşüm. Göç edenler, hareket edenler, yolculuk içinde olanlar, gezginler. Geniş yürekliler hepsi, saygı duyuyorum hepsine. Vatansız olmak ilginç bir deneyim olabilirdi.

Onlar geliyor. Laleli'ye, Beyazıt'a. 1 saat görebilmek için, gidiyorum 4 senedir gitmediğim yere. İğrenç Eminönü vapuru, iğrenç tramvay. Bebek arabasında çok güzel bir kız çocuğu ve annesi. Karşıda Galata Kulesi. Ne demeli şimdi, göğe mi dokunmalı?

5 yıldır hayatında olan birini, 8 ay aradan sonra görüyorum. Belki de hayatımda en çok sevdiğim kişi. Henüz 15 yaşında. Ben onu tanıdığımda 10 yaşında. Bana da benziyor. 8 ay aradan sonra onu görünce ve ona sarılınca unutuyorsun herşeyi. Küçüklerin büyüdüğünü kaçırabiliyorsun. O zaman çok üzülüyorsun. Kendi hayatını ıskalasan, ki ıskalıyorsun, o kadar üzülmüyorsun. Ya sevdiklerinin hayatını ıskalamak?

Balkanlar'ın mafyaları pazar günü Beyazıt'ta dinleniyor. Türkçe konuşan yok. Karpuzlar, patatesler. Sizin filmlerde izlediğiniz hayatlar, benim hayatımın tam merkezinde. Fotokopi almaya geldik, kim not verecek? Ne berbat yıllarmış. İyi ki geçmiş. Ama daha iyi geçebilirdi. Şu an güzel mi? İleride olacak mı?

Bütün maç durgun olan Shumpert'ın seken topa atlaması, sakat Ship'in top çalması. Basketbol, spor; skor falan önemli değil de, ayağa kaldıran kahramanlara ihtiyaç var bazen. Takımı değil, seni. O yüzden sporculara anlam yüklüyoruz. Başkası olsa onlara da değer veririz. Sana insanlığını hatırlatan ve kavga etmeni sağlayan insanları bulmalısın. Yaşı, milliyeti ve mesleği değişiyor sürekli.

Bisikletler. Toplu taşıma bekliyorsun. Otobüs durakları bitmemiş sigara izmaritleriyle dolu. Yollar dolu. Bu şehirde ya yürüyeceksin, ya da başka bir yöntem bulacaksın. Yürümek de güzeldir. Ayakta kalmak güzel değil ama. Peki 16 saat yol gitmek. Hem de külüstür bir minibüsle. Hem de 4 kişi yan yana, sıkışarak. 5 sene önce düşünemezdin onları. 5 sene önce 14 Mayıs'tı. Sasa İliç vardı, şimdi Luksa Andriç kovalıyorsun ufaktan. Gloria Jeans'da kahve içmek bir işe yaramaz. Sabah birası ise kafa açar.

Yaza dair plan yapalım. Yarına dair yapamıyoruz oysa. 2 saat sonrası bile şüpheli. Gece daha garanti, gece güzel, gündüzler sizin olsun geceler bizim. Havalar da ısınıyor, geceler daha güzel. Bizim ev de güzel, kuşlar ötüyor gece. Bu gece Fenerbahçeliler çıktı. Şampiyonluk yarışında olmak nasıl bir şeydi? 2 tane kız görelim dedik, 2 dakikada 2 Fener golüne denk geldik. Peki son hafta? Keçeli gol atınca çıkan yazı: İyiler Mutlaka Kazanır.

İyi değiliz.

Cumartesi, Mayıs 14

Galatasaray 94-90 Beşiktaş


Sezonun ilk maçı gibi birşey. Ve ilk maçlar her zaman önemlidir. İddiayı ortaya koymak açısından, hedefleri rakipleri göstermek açısından. 1-0 önde başladığımız seride (dünyanın en saçma uygulamalarından biri) ilk maçı kaybedersek işi zora sokuyoruz. Avantaj bir ufak hatayla dejavantaja dönüşebilirdi.

Perşembe maçı. Tribünler yine "eh işte'den hallice" kıvamında. Galatasaray taraftarı Beşiktaş maçlarının derbi olduğunu düşünmüyor. Son yıllarda özellikle basketbolda kurulan büyük üstünlük maçı "çantada keklik" gördüğünden mi, yoksa Beşiktaş'a küfür etmenin Fenerbahçe'ye küfür etmek kadar cazip olmadığından mı bilmiyorum.

Zor bir maç olacağını tahmin ediyorduk. Beşiktaş sezonun ilk yarısında daha kötü basketbol oynamasına rağmen Iverson etkisiyle daha çok konuşuluyordu. Özellikle Ergin Ataman geldikten sonra oynanan istikrarlı basketbol ise pek fazla konuşulmadı. Kadro kalitesinin üzerinde basketbol oynayan bir takım.

Buna rağmen ilk yarı Galatasaray'ın kontrolünde geçti. Beşiktaş'ın hücumlarında hatalı yürümelere fazla takılması Galatasaray'ın da işine geldi. Yine de son anlar gergindi. Oktay Mahmudi'nin sürekli hakemlerle dialog halinde olması beni rahatsız ediyor Tribünde ben bile geriliyorum. "Şimdi teknik yiyecek" korkusuyla izliyoruz maçları. Fakat çevremdeki herkes Mahmudi'nin bu tarzından memnun. Takıma sahip çıkma konusunda güvenilen biri olduğunu düşünüyorlar. Kazanan da her zaman haklıdır, daha fazlasını söylemek yersiz olur.

Hakemler ise devre arasında bu itirazlara son verdi ve eyyam kavramının tam anlamıyla iki takım coachuna teknik faul çaldılar.

İkinci yarı, özellikle de 3.periyot Kemp'in zamanıydı. 43-39 başlayan 2.devrenin hemen başında skor bulmakta çok zorlandık. Kemp'in ise her mesafeden attığı atışları giriyordu. Tehlikenin başlangıcıydı bu dakikalar. Maça Shumpert ile tutunuyorduk. Son 3 dakikaya ise 6 sayı geride girdik.

Artık korku zamanıydı. 1-1'lik skorla Akatlar'daki maça gitmek, rahatsız edici olacaktı. Fakat tribünün de devre girmesiyle fark eridi. İşi bitirme fırsatları da hep bizim elimize geçti. Johnson'un kaçan boş turnikesi ahlar vahları arttırdı. Neyse ki bir sonraki hücumda inanılmaz bir şekilde 3 sayılık atış soktu. Fakat asıl inanılmaz olan ve toplu halde bir salonun "oha" dediği an, Kemp'in 3 sayılık atışıydı. Normal süre 80-80 bitmişti.

Seyirci avantajı bizde, kadro zenginliği rakibe göre bizde ama buna rağmen faul sıkıntısı bizde. Maçın en iyileri Chatman, Kemp ve Shumpert. Shumpert faul sorunuyla başlarken diğerlerinin sıkıntısı yoktu. Öte yandan Andriç çok kötü oynarken onun yerini ikame edecek Ermal de faul sorunu yaşıyordu.

Uzatmaların açılışını Shumpert yaptı. Son sözü de o söyledi. Kötü bir sonuç çıkabilecek maçı Shumpert ile kazandık. 9 numara, zaman zaman Hakan Şükür'ü andırıyor. Kafası öne eğildi mi o gün ondan hayır gelmiyor. Ama orucunu bozduğu zaman rakibi öldüren sayılar ondan geliyor. Perşembe günü onun yanına yaklaşan bir isim olmadı. Johnson olmuyor, olduramıyor. Andriç tanınmayacak kadar kötüydü, Oktay Hoca ona gereğinden fazla tahammül etti. Erkek basketbol takımının "taraftarın sevgilisi" rolündeki Rancik hiç yoktu. Ermal yine de güçlü bir karakter oyuncusu olduğunu gösterdi, 16 sayı ile kötü gününde skora ve takıma katkı sağladı.

Kemp'in 27 sayısı müthişti, yetmedi. Galatasaray'a 80 sayı atan takımlara artık şaşırmıyoruz. 3-4 ay önceki gibi değiliz. Dışarıdan oynayabilen, iyi şutörü olan her takım sıkıntı yaratabiliyor.

Tribünlerin az ama güzel olduğu günlerden biriydi. Bir de şu götten kan alma fantazisi sona erse Beşiktaş maçları daha güzel olacak. Pota arkalarını boş bırakmak da biraz megatif etki yaratıyor sanki, özellikle rakibin serbest atışları esnasında jeopolitik öneme sahip bir yer.

Son 3 sezonda bize karşı 3 maç kazanamayan Beşiktaş'ın, üst üste 3 maç kazanmasına ihtimal vermiyorum. Seriyi Akatlar'da bitirip sert geçen Olin-Banvit serisini beklemek lazım. Oradan yıpranan bir takımın gelmesi işimize yarayacak. Ama önce pazar Akatlar.

Çarşamba, Mayıs 11

Türk Kafası


Deportivo La Coruna bayrağı. Aradan çıkan bir taraftar. Eskiden eski açıkta, daha sonra yeni açıkta bunlar olurdu. DLC'nın kendine "Türk" sıfatı takması boşuna değilmiş.