Pazar, Aralık 24

Sığınak #5



Her sığınağa, herkesin sığınağına saygımız var. Uzaktan 'rezil, arabesk, lümpen, boş, bitik' durabilen  sığınaklar bile bizim için değerlidir... Çünkü ne olursa olsun, başka zamanlarda yan yana beraber olmayacağınız insanlarla, sadece askerde ve sığınakta aynı duyguları hissedersiniz.

Bu sefer tribünde değiliz. Stadyumun dışındayız. Eskiden Beşiktaş böyle bir yerdi. 1980'leri bilmiyoruz. 1990'lara yaşımız yetiyor ama karşıya geçmek, bizim gibi semtine bağlı çocuklar için gereksiz bir aktiviteydi. Orası aklımıza bile gelmezdi, zatan orası bizim için 'karşı'ydı. Şehri tanıdıkça karşıda olanın biz olduğunu anladık, bundan da ayrı bir gurur duyduk. O da ayrı bir yazı konusu belki de...

Sonuç olarak; ne zamanki semtimize sığmaz olduk, işte o zaman heyecanımız şehrin her noktasına taştı ve tribünlere gitmeye başladık ve işte o zaman diğer semtlerle başka semtlerin çocuklarını tanımaya başladık.

Eskiyi bilmiyoruz, gözümüzü açtığımız zamanı biliyoruz. Ve kabul etmeliyiz ki o zamanlar Beşiktaş farklıydı.

İstanbul'da bıçkın semtler vardır; Gümrük, Eyüp, GOP... Merkezi semtler vardır; Kadıköy, Şişli, Beyoğlu... Kendine has, içine kapanık semtler vardır; Beykoz, Sarıyer... Bir de bunların hepsinin toplamına sahip Beşiktaş vardır, bunun da en büyük ve belki de tek sebebi Beşiktaş futbol takımıdır.

Üniversite yıllarından hatırlıyorum. Hem Taksim'e çıkarak gecelere aktığımız, aşık olduğumuz kızların peşinde olduğumuz, hem de sabaha karşı nüfus azalıp az sayımızla sokaklarda yürürken hafta sonu oynayacağımız deplasmanı düşündüğümüz zamanlardı. Hayatta fazla bir takıntımız ve kaygımız yoktu. Hepsi bu kadardı işte. Sorumlu olduğumuz derslerin sınavlarına bile sadece bir gece ayırmak yeterken, 34 haftalık lig sezonuna 45 hafta, iki ay önce tanıdığımız kıza ondan sonraki iki seneyi ayırıyorduk.

İşte o gecelerde sık sık yolumuz Beşiktaş'a düşerdi. O zamanlar Beşiktaş böyle değildi. Her yerde üniversitelilerin mesken tuttuğu barların, cafe'lerin sayısı çok azdı. Yine kalabalıktı, yine transit geçit noktasıydı ama ne yaş ortalaması bu kadar düşük ne de sirkülasyon da bu kadar hızlı değildi. Kalan kalırdı. Ya oralı olan vardı, ya da her gece oraya gelen. Ve tabi bunların çoğu Beşiktaşlıydı ama hepsi sığınak çocuğuydu.

Özellikle hava biraz ılıksa, hatta hafta sonu kritik bir maç varsa her köşe başında bir kalabalık grup olurdu. Çoğu erkek, çoğu tribünden. Köşe başında, merdiven dibinde, çay bahçesinde, iskelenin önünde, açık olan kahvede, karanlık bir ara boşlukta...

İnsan şaşırırdı. Zaten biz de her şeye şaşırmaya meyilli bir yaştaydık. Tamam biz de takım tutuyorduk, tribüne gidiyorduk, her gün tuttuğumuz takımı düşünüyorduk ama hiçbir zaman her gece aynı semtin aynı noktasında birbirimizle buluşmuyorduk. Tamam; Galatasaraylı olmanın en büyük sıkıntısı buydu ama Kadıköy'deki Fenerbahçeliler de bunu pek yapmazdı. Beşiktaş'ta ise insan bazen bu buluşmaların telefon kullanılmadan yapıldığını düşünürdü. Evinde sıkılan, işinde sorun yaşayan, ertesi günü yokmuş gibi düşünen, sevgilisinden trip yiyen; kimseye "Nerdesiniz" diye sormadan, herhangi birini aramadan oraya giderdi. Ya da bize öyle oluyormuş gibi gelirdi.

Biz, her gece bir organizasyon yapmak için 12 farklı telefon numarası çevirip, olabilecek en kaprisli ortamlara girerken, bu adamlar kafanın içinde sıfır düşünceyle tamamen temiz bir şekilde, ezberledikleri yoldan ezberledikleri noktalara giderdi.

İşte bu nargilecide çekilen bu video, bana hep o günleri hatırlatıyor. O günleri bilmeyen biri için, çok da cazip görünmeyen bir atmosfer olabilir. Çok sayıda erkek, az sayıda kız, bir işletme, gelen çaylar, tüten nargileler, seslerini kalınlaştırarak bağırmalar... Belli bir elitlik düzeyine ulaşanların "Artık yeter" diyeceği bir görüntü. Esasında benim de pek sevdiğim bir ortam  değil ama yukarıda anlattığım günler aklıma gelince, sanki o akşamların devamıymış gibi ekranın içine giresim geliyor.

Video, 2011'den. Youtube'da bundan daha eski bir kayıt yok bu tezahüratla ilgili. O yüzden her defasında sordum kendime; acaba bu besteyi bu ekip mi besteledi, yoksa önceden de var mıydı? Eğer bu ufak ekibin kendi çıkardığı bir şeyse ne güzel, öyle değilse de çok önemli değil.

Tezahürat iki bölümden oluşuyor. İlk başta beraber şarkılar söylemenin paha biçilemez olduğu Beşiktaş'a birkaç cümle... Sonrasında sıradan bir yabancıya sitemler akıyor. Neden ikisi bir arada? Çünkü burası bir sığınak. Sığınağa gelmenin asıl nedeni de, sığınaktaki rehabilitasyonu sağlayan da aynı tezahüratta...

Yine de itiraf etmem lazım; bu sözler başka bir melodiyle veya başka bir ortamda söylense aynı tadı vermezdi. Hatta hiç sevmezdim. Bütün büyüsü burada. Çay kaşığı ile ritm tutan çocukta, arada sesleri duyulan ve o ortama katlanabilen vefakar kızlarda, sarı şortlu ile makosen ayakkabıyı karşı karşıya oturtan dayanışmada, duvardaki BJK yazısında, 'en sonda Formula 1 arabası gibi 'hey hey'' diye narasını atanda, yanındakinin nargilesini alıp üfleyende...

Bunlar olmasa, bu bestenin de bu ortamın da pek çekiciliği yok. Zaten bunlar olmasa, burası sığınak da olmazdı. Diğer her yerden farkı kalmazdı. Zaten sığınak olması için, illa önümüzde bir maç olması veya altımızda tribün koltuğu olması gerekmiyor. Gerekli şartlar sağlandı mı her yer kaçılacak, sığınalıcak ve bir şeyleri unutturacak en güzel yerlerdir. 

Sığınak, sadece dört tarafı yeşil sahayla çevrili üstünde çatısı olan yer değildir. Sığınak her yerdir. Önemli olan kaçmak, sığınmak, beraber olmak ve bir gaye için savaşmaktır. Neresi olursa olsun, ne fark eder? Dağ, taş, orman... Önemli olan beraber olmak, sığınabilmek, bunun savaşını vermektir.





2 yorum:

Alican Koçak dedi ki...

Bir sonraki Sığınak videosu için çok güzel bir aday?
https://www.youtube.com/watch?v=ARla2oS-WR0

Alican Döşer dedi ki...

ulan senin canını yerim be, yazıya bak.