Perşembe, Temmuz 28

Şen Başkan Ali

2006'da Aziz Yıldırım inanılmaz yanlış bir kararla istifa edip takımı başıboş bırakınca, Ali Şen her kaos döneminde camiayı toparlayan (!) rolüne yine bürünüp makaslar almış, "Fenerbahçe taraftarı Ali Şen'i çok sevdi, ama Aziz Yıldırım'ı belki yüz kat daha sevdi" diyerek Aziz Yıldırım'a destek olmuştu. Halbuki Aziz Yıldırım için o anda yapılacak şey istifadan sonra zorlamadan koltuğu daha o zaman bile ismi geçen M.Ali Aydınlar'a bırakması yönünde desteklenmesiydi.
***
Bugün belki en çok arkasında durulması gereken an. Herşeyden önce, hala biz Fenerbahçelilerle oynuyor olamaz, öyle umuyoruz, çıkıp da hiç bir hukuksuzluğun içinde olmadım demez en azından ne bileyim. Şike varsa da yapmadım demez bu kadar. Böyle bir durumda, herkes ellerini ovuşturup beklerken Ali Şen çıktı, yine babalığını gösterdi, camiayı sahipsiz bırakmayız dedi, 5 yıl sonra "taraftarın bu kadar inandığı peşinde koştuğu bir başkan yoktur" dedi kendi için.
***
Herşeyi geçtim. Kulüp inanılmaz bir zan altında, kulüp yöneticileri tutuklu yargılanıyor, takımın küme düşürülüp düşürülemeyeceği belli değil, 25 gündür yediğimizden içtiğimizden haberimiz yok. Bir de bu heriflerin tiyatrosunu seyrediyoruz. Gerçi başkanın cezaevinde olduğu bir ortamda Aziz Yılmaz bile Abdurrahman Çelebi olmuş, Ali Şen çıkmış konuşmuş çok mu...

Bu daha başlangıç

Futbol takımıyla ilgili muhakkak bir sürü olumsuz gelilme var ama yaşanan gelişmelerden sonra takımdan kopan ilk isim Emenike oldu. Emenike alıcıs olduğunu öğrenince gitmek istemiştir bence. Son röportajında "There is nothing to do, let me go" diyen adamın çok da üzülerek ayrıldığını zannetmiyorum, ancak Arjantin maçında Fenerbahçe bilekliği ile oynayan Emenike'nin planı da elbette bu değildir. Evdeki hesap çarşıya uymadı, su alan gemiden batar diye kaçan ilk adam oldu. Aykut Kocaman'ın da saha içindeki planları bozulmaya başladı bu arada. Bence sırada Lugano var. Peki olası küme düşürülme durumunda seneye kim kalır yabancılardan? Bunu şimdiden söylemek çok güç. Kalmasını istediğim adamlar Alex ve Guiza. Stoch, Dia, Niang, A.Santos banko giderler. Cristian da gider diye düşünüyorum, oynayabileceği tek lig Brezilya Ligi. Geriye kalıyor Bilica, kalmasını istemem ancak 3 yabancı kontenjanından mecburen kalır. Gideceğini düşünsem de gönül adamı Guiza'nın kalmasını istiyorum. Varsın gol kaçırmaya devam etsin.
***
Bu arada Emenike, 2003-2004 sezonu ilk hafta maçında Balili'den yediği iki hatalı gol neticesinde gelen baskılardan dolayı gitmek zorunda kalan, saygıyla andığımız Robert Enke'nin de rekorunu, özel-resmi hiçbir maçta forma giyemeyerek kırdı.

Salı, Temmuz 26

Dehşet Adası


Herkes olayı Nazi ve 2.Dünya Savaşı'yla kıyaslıyor. O yıllarla ilgili göndermeler yapılıyor. Ortada çok ciddi bir olay var doğru ama biz bu olayların benzerlerini Hollywood'da gördük.

Cani adaya gelir, önce en güzel kızı öldürür,sonra devam eder. Kaçan olur kurtulamayan olur, en sonunda film biter. Filmin adı Türkçe'ye büyük ihtimalle Dehşet Adası olarak çevrilir ve büyük olasılıkla Show TV'de yayınlanır. Yani aslında bu Nazi benzeri bir olay değil, Hollywood'da sıkça karşımıza çıkan bir karakterın gerçek hali.

Demek ki Avrupa'da Nazi korkusu hala çok derinlerde. Her türlü şiddet olayını ona benzetiyorlar. Şiddetin karşılığı nazi olmuş, belki de kavramlar birbirine karışmış. Oysa bu olay tam bir 21.yüzyıl şiddeti.

Toplum içinde unutulmuş birey, biraz da kendini unutturur, sonrasında dikkat toplamak için "baskın" yapar. Bu seferki Ada baskını oldu ve çok can aldı. Bazen Kadıköy'de sokak basarsın, bazen Trabzon'da kahvehane basarsın. Nazi şiddeti toplama kampıdır.Toplar, bekletir. Zamana yayar, belki de egosunu gücünü göstermek için uzun süre sıkıntı çektirir. Ve aslında kimin Nazi olduğu bellidir. Burada eylemi yapanı eylemden önce kendinden ayıramazsın. O da senin gibi giyinir, o da senin gibi konuşur. O da sokaktaki her sıradan insan kadar sıradandır. Korkutucu olan da budur. Metroda, sokakta, barda beklemedik anda böyle bir olaya dahil olmayacağının kesinliği yoktur. Biz hiçbir şekilde Norveç'te, o adada olmazdık, ama bizim bulunduğumuz adaya böyle birinin girmeyeceğinin garantisi yok.

21.yüzyıl şidedeti ani oluyor. Bir anda olmak zorunda. Gücün kısıtlı. Sadece boş bir zamanın var. Ünlü olacağın 15 dakika.Bu 15 dakikada yapacağını yapacaksın. Şehrin, toplumun her yerinde olan kolluk kuvvetleri seni ıskalamış ama kısa sürede seni yakalayacaklar. O ana kadar ne yapabiliyorsan.. Sıradan bireyin kendini gösterme anı.

Sonuç olarak, belki de ilk defa böyle bir olay yaşanıyor ama şaşırmıyoruz. Çünkü bunu çok defa izledik. İşin, adamın siyasi tavrı ise çok ayrı. Bu adam ölü ele geçseydi belki seveni, hayranı bile olacaktı. Şimdi aciz bir şekilde tutuklu olunca kimsenin ilgisini çekmeyecek. Gerçi Atatürk, hayran olduğu liderlerden biriymiş, belki Yılmaz Özdil baştacı edebilir.

Kaotik Kale


"Böyle kaotik bir ortamdan çekinmiyorum. Aslında futbol her zaman kaotik bir ortamda oynanır."


Pazar, Temmuz 24

Başlıksız yazı

Çok uzun zamandır bloga yazı yazmıyorum, arasıra Kutay da sitem ediyor, belli bir nedeni yok aslında, yazmıyordum işte.. En son bu sene Kadıköy'de 0-0 biten Galatasaray maçından sonra birşeyler yazdım diye hatırlıyorum. Gönül isterdi ki, az önce biten Sakaryaspor maçı hakkında takım hazır mı değil mi diye bir iki kelam edelim, Sakarya deplasmanı demişken fotoğraftaki ulu şahsiyeti (futbolculuğunu beğenmesem de 2004-2005 sezonunda Sakarya deplasmanında uzatmalarda attığı gol, Malatya deplasmanında oyundan çıktıktan sonra takım elbisesiyle yağmur altında maçı takip etmesi, Galatasaray maçları vs vs) analım, değil Bank Asya, mahalle maçında bile bence sarı lacivert formayı giymemesi gereken Bilica ve ne oynadığı belli olmayan kifayetsiz yatarak müdahaleleriyle beni benden alan Caner için hayıflanalım, Şampiyonlar Ligi için Cristian yetmez diyelim, bence aman aman bir stoper olmayan Yobo gelmese de olur, sağ bek oynadığı zaman saçma sapan eleştirilere maruz kalan öz stoper Bekir var deyip yüreklere su serpelim, Issiar Dia yerine atletizm takımından her hangi bir kısa mesafe atleti oynasa sağ kanatta ne fark ederdi diye düşündürelim, bir hafta sonra oynanacak Süper Kupa finali için tahminlerde bulunalım... Ama bunları düşünmenin 3 haftadır hiçbir manası yok, hatta süper kupa maçını düşünmeye gerek de yok...
***
Tam 3 hafta oldu. 3 haftadır bu ülkede futbolun kendisini konuşmak mümkün değil, Perşembe günü gördük ki oynamak da mümkün değil, öyle bir ortam oluştu. Tam 4 yıldır hayalini kurduğum kombine bileti bu sezon 21 Mayıs tarihinde, yani şampiyonluğun geldiği Sivas deplasmanından bir gün önce aldım. Almak bu seneye kısmet oldu çünkü daha önce paraydı, askerlikti, vardiyalı işti derken bu sene haftasonlarımın boş olduğu bir işte çalışmamdan mütevellit kombinemizi alabildik. Belki de Fenerbahçe tarihinin en önemli senelerinden birine denk gelecek. Belki (sanmıyorum ama) Şampiyonlar Ligi'nde 2008'deki gibi bir başarı yakalanacak, belki Bank Asya'da bile olsa kim çubukluyu seviyormuş gönülden deyip deftere isim yazacağız ya da bazı isimlerin üstünü çizeceğiz... Bilemiyorum, ancak her anlamda önemli ve çok çok zorlu bir sene geçireceğimiz kesin gibi, hatta gibisi fazla, kesin.
***
Hayatımda ikinci defa numaralı, bugünkü ismiyle Fenerium tribününde maç seyrettim. İlki, 1994-1995 sezonuydu ki hayatımda staddan izlediğim ilk maçtır, Holger Osieck'li takım sezona Pingel transferiyle başlamış, sezon açılışı maçında Çanakkale Dardanelspor'u Pingel ve Mecnur Çolak'ın golleriyle 2-0 yenmişti. Pingel daha sonra sakatlanıp bir daha eski formuna ulaşamamıştı, devre arasında kısa zaman önce kaybettiğimiz Tomislav Ivic takımın başına getirilmiş, sezon sonunda Daum'lu Beşiktaş şampiyon olurken, Ali Şen de 1 yıl önce Dünya Kupası'nı kaldıran Parreira'ı takımın başına getirmişti. Numaralıya ikinci girişimdi seyirci olarak. Çok farklı duygular yaşıyoruz, ulan takım ne olacak diye biz kendi işimize konsantre olamazken kendi işleri bizzat bu takımda futbolcu olmak olan "insanlar" nasıl konsantre olabilirler ki diye düşünüyorum...
***
Maç öncesinde yoğun destek var takıma... Basın tribünü sert biçimde protesto ediliyor, özellikle HaberTürk gazetesi. Maçtan sonra vay efendim Fenerbahçe taraftarı çok barbar diye yorumlar görmek herhalde bizim bu dünyadaki sınavımız. Fenerbahçe=Aziz Yıldırım demiyoruz ancak 13 yıl boyunca bu kulübe herşeyini vermiş, futbola sempatisi olan iş adamlarının kulüp başkanlığına soyunduğu dönemden olmayan, sevabıyla günahıyla Fenerbahçe'yi bizim kadar düşünüp önemsediğini bildiğimiz adamın eşgal belirleme fotoğraflarını yayınlayıp, elini kolunu sallaya basın tribününde maç izleyeceğini düşünenler çok incinmiş olacak ki, ertesi gün "5 maç saha kapama" diye başlık attılar. Üstelik Aziz Yıldırım için, "onun için başarıya giden her yol mübahtır" derler bunlar. Reyting uğruna yalan haber yapıp, gizli kalması gereken o fotoğrafı yayınlamak ise gazetecilik başarısı oluyor, hani etik değerleri hatırlatıyorlar ya Aziz Yıldırım'a, o bakımdan... Emmenike'nin olmayan kamera görüntüleri, Sezer Öztürk'ün neden gözaltına alındığını hala anlayamayışım, emniyetin 19 maç demesi ama "ya arkadaş hangi 19 maç bu" sorusunun, Aziz Yıldırım'ın fotoğrafının yayınlandığı ortamda bile her ne hikmetse gizli kalabilmesi, Zekeriya Öz, Emre Belözoğlu ve Aziz Yıldırım'ın fotoğrafında, başkanın kolunun altındaki minik siyah çanta için çok şey anlatan fotoğraf denip, 100 metreden çekilmiş, kimin kim olduğu anlaşılmayan fotoğraflar için işte şikenin belgesi denmesi, bu bilgi kirliliğinde ve artık kasıtlı olduğunu düşündüğüm bu dezenformasyonda ilk aklıma gelenler. Aklıma gelip de üstümüze kabus gibi şöken Korcan Çelikay'ın, İbrahim Akın'ın tutuklu olması, başkanın örgüt kurmakla suçlanması ise daha büyük bir sınav bizler için. Israrla hiç bir hukuksuzluğun içinde olmadım diyen Aziz Yıldırım da vicdanımızı sızlatmaya devam ediyor bu süreçte. Aziz Yıldırım, Fenerbahçe için gerekirse hukuksuzluğun içinde de olur, buna adım gibi eminim, ama ısrarla olmadım diyorsa da ona inanmaya "şimdilik" devam edeceğim ben.
***
Fenerbahçe taraftarı birilerine "Allah cezanızı versin be" dedi perşembe günü. Saçma sapan bir refleks gösterdi, kitleden normal insan tepkisi beklenmez ancak, o tepki normal kitle tepkisi de değildi. O tepki kime o da belli değil. Savcıya mı, hükümete mi, yargıya mı, basına mı, kime olduğu belli değil. Karar gününü bekleyip el ovuşturanlar var, biliyoruz. Ama bunların sadece rakip takım taraftarları olmadıklarını bilmek, en azından bunun böyle olduğuna inanmak, işin can sıkıcı boyutu. Seçimin beklenmesi, suç varsa suçüstü yapılmaması, ortada lafı geçip duran helikopter ihaleleri aklımızı bulandırıyor. Bu işlere aklımız ermez bizim, komplo teorilerine meraklıyızdır ancak içimiz de rahat değil işte...
***
Ligin ikinci yarısı boyunca hatalı taç kararında bile isyan eden Trabzonspor yönetiminin, sessiz kalıp taraftarlarına yürümeyin ricasında bulunması ve ardından 18de 17 yapılması manidardır gibi sığ bir açıklama ile hayata geri dönmesi bence daha manidar. Benim Trabzonsporlu arkadaşlarımın 3 Temmuz'dan sonra 10da 1i kadar tepki vermediler nedense. Amacım kimseyi kırmak değil ancak tavırları sanki biraz "feneri küme düşürün, şampiyonluğu bize verin ama bu işleri de fazla kurcalamayalım" gibi. Yanılıyor da olabilirim. Ama benim bildiğim Trabzon şehri şu anda yürüttüğü sessizlik politikası gibi makul tepkiler vermez, parlar ve söner insanı gibi, takımı gibi.
***
Söylenecek çok şey var, ama konudan konuya atlamadan hepsini toparlamam mümkün değil. Bence Kadıköy'de lig maç oynanması çok zor. Bu takımın deplasmanlarda da işi zor. Yargı, basın federasyon el ele vermiş, bu işin içine nasıl sıçarız diye her gün kendilerini aşıyorlar. 26 dosya intikal etmiş, dosyaları da gördük, en ilginci bu. Mavi kaplı dosyalar, bayağı el arabasında taşınıyordu polisler tarafından. 26 dosya işi kolaylaştırır, Federasyon etik kurulunun incelemesinin ardından kararı vereceğiz diyor ancak ertesi gün tek başına bir takımı küme düşürme kararının alınmasının imkansız olduğu gazetelerde yer alıyor. Ne doğru, ne yanlış bilmiyoruz. Futbol oynanması için bu sisin aralanması lazım. Ve eğer küme düşülecekse de Fenerbahçe, taraftarının ikna edilmesi lazım. Ben demiyorum ki M.Ali Aydınlar gelsin saçımızı okşasın bir daha yapmayın çocuklar desin... Federasyon çıksın, "bak arkadaş sen şu maçlarda teşvik pirimi verdin, işte ispatı bu, şu maçlarda da şike yaptın, işte ispatı şu" desin, demeli, demek zorunda. İşte ancak o zaman, "Bizi küme düşürmeye götünüz yemez hehehe" diyen adam da ikna edilir. Bunun belgesi nasıl olacak onu bilmiyorum tabi. 26 klasörde dişe dokunur bişey vardır heralde bu kadar kıyamet koptuğuna göre...
***
Ama şimdiye kadar gördüğüm, kimisi çürüyen, kimisi akla mantığa sığmayan bu iddialarla Fenerbahçe'yi küme düşürmek zor bir karar olacak. Aziz Yıldırım tarımla uğraşıyormuş haberimiz yok, "tarlalar yeşillendi mi" diyor.. Ama aynı zamanda telefon görüşmesinde maçtan da bahsediyor. Benim bildiğim Aziz Yıldırım "ulan o kadar para verdik bu Eskişehir neden böyle oynuyor" der, eğer gerçekse bu olaylar. Buğdaylar bilmem ne oldu mu demez, akla mantığa sığmayan bu işte...
***
Tabi bu süreçte belli hesapları olanlar da ortaya çıkıyor. Rıdvan Dilmen gibi... Bu sessizlik de hayra alamet değil, ve eğer bizim yüreğimiz yanarken o konuşmuyorsa bir hesabı var diye düşünüyorum. Yüreği yanan konuşur çünkü... Bize bu kulübü hesapsız seven adamlar lazım, caddede Kutay'la birlikte görüp de yanına gitmediğim, olağan genel kurulda göz yaşlarını görüp pişman olduğum Ogün Altıparmak gibi...

Cuma, Temmuz 22

Geniş Zaman

Dün bir şeyler yazacaktım. Tam yazacak ruh halindeydim. Ama imkanım yoktu. Sabah yazarım dedim olmadı. Öğlen aynı duyguyu hemen hemen yakaladım. Ama fırsat olmadı. Akşam ise artık kafa dağıldı. Birazdan da Bodrum'a hareket, yazı yazmak imkansızlaşacak.

Kafayı açmak lazımdı, artık gidince açarız, dönünce açarız, dağıtırız, boşaltırız. Veya yine doldururuz. Biliyorum, kafa açıklığı çok sürmez bizde. İlla bir şeyler çıkacak. Gard almak alışkanlık artık bizim için.

Sürekli karşımıza yeni bir şeyler çıkacak. Alıştık artık.

O kadar farklı şeyle karşılaşabilme imkanına rağmen, 22 senedir aynı rotayı izlemek. İstanbul'dan Bodrum'a gitmek her yaz. 26 senedir yaşayan bir adam için çok fazla. Bu da garip.

Sonuç; kafaya takılanlar bir süre sonra uçuyor, yenileri geliyor. Söyleyeceğin cümleler değişiyor. Söylemen gereken anda en iyi söyleyeceğin cümleleri söyleyemezsen senaryo değişiyor. ondan sonra, çok farklı zamanda, çok farklı cümleler kullanıyorsun.

Cümleleri zamanında kurmak, hemen söylemek gerekiyor. Veya gerekmiyor, senaryonun nasıl değiştiğini bilemiyorsun.

Ronaldo Bey Napıyorsunuz?

Havada durdum şahitlerim var.

Şaka bir yana, 2-3 sene tiksindiğimiz herifi şimdi dikkatle bekliyoruz. Dünyada Barcelona'ya ve Messi'ye kafa tutabilecek nadir adamlardan. Bakalım bu sene ne yapacak? Bu sene de kayıp olursa sorgulmaya başlarız, orası ayrı konu.

Çarşamba, Temmuz 20

Yüzünü gören cennetlik...


Deli Evlat

Muslera'yı daha önce de Serie A'dan tanıyordum ama onu çok sevmeye başlamam geçen yaza dayanır. Hatta tam olarak, Gana maçının 120.dakikasında. Kaçan penaltıdan sonra üst direği öpen bir adam. Böyle karakterleri seviyorum. Şimdi o adam bizim takımda.

Çok gol yiyebilir mi? Yiyebilir.
Hatalı gol yer mi? Kesin yer.
Yerin dibine sokulur mu? Kaçışı yok
Bunlar benim için önemli mi? Hiç değil.

Gelsin, kalede dursun. Mahallede; isteyerek kaleye geçen ve o yüzden herkesin sevdiği, hatalı gol yese de kimsenin kızamadığı, (kızarlarsa çekip gider ve kaleye başka biri geçmek zorunda kalır) anne-babaların sevdiği uslu, efendi ama fırlamalık zamanı en fırlama olan çocuk tipiyle geliyor.

Karakter zaten ruh hastası, şizofren midir nedir. Tam benim seveceğim adam. Gelsin.

Deli Muslera artık Evlat Muslera oldu.


Ben Dost Biriktirdim


Ben para biriktirmedim, dost biriktirdim. Belki tuhaf gelecek. Ne kadar param var, bilmiyorum. Karıma da sormadım. Ben radyoyu açıp kapamayı bilmem.Cep telefonum yok.şarj bilmem. O açmazsa TV açmayı da bilmem, öğrenmek de istemem. O olmasa ben yokum.

Bir oğlum var. Eğitimini bitirdi. Bana arkadaşlarım soruyordu, oğlun kaçta diye. Ben hayatımda sormaıdım ki. Okuyor işte.

Vedat Okyar'dan çok şey öğrendik. Onu hiç tanımasak da. Sadece okuyarak dinleyerek. Nur içinde yatsın.

Salı, Temmuz 19

Kapatıyoruz


Şimdi size kısa bir hikaye anlatacağım. Çok da önemli değil aslında. Ama ilginç olduğu gerçek. Hayat, zaten böyle an'lardan mevcut, bunları görebilen değişik bir tat alıyor (İyi bir tat demedim, değişik dedim). Bu hikayeleri anlatmak, güzel oluyor. En azından zamanı dolduruyor. Konuya geçelim.

15-16 yaşlarında çok keyifli günler geçiren bir adamdım. Hatta adam da değildim henüz, ergendim. Bazı sıkıntılarım rağmen, nispeten sorumsuz ve istediği şekilde hareket eden bir adamdım. Bunu "serseriydim, ne piç-fırlama adamdım" olarak algılamayın. Sadece sınırsız bir özgürlüğe çok yakındım ve bana verilen bu fırsatı suistimal etmiyordum.

Geziyordum, tozuyordum. Param yoktu, sadece lisede okuyan bir öğrenciydim, bazen okulda öğle yemeği alacak param olmuyordu ama yine de keyifliydi. Karışanım edenim yoktu. Kararlarımdan sadece ben sorumluydum. Babam dışında -o da biraz- hesap verdiğim kimse yoktu. Babam da bana güvendiğinden, yerli yersiz hesap soran biri değildi. Kısacası, güzeldi.

Bu keyifli günlerden biri, bir Galatasaray - Beşiktaş maçının öncesine denk gelir. Mahalleden çocuklarla maça gitmeye karar vermiştik, fakat bilet bulamıyorduk. Maçın sonucunu hemen söyleyim, Fleurquin'in gol attığı ve 1-0 kazandığımız maç.

O keyifli ve güzel günlerin belki de en düşündürücü zamanıydıo gün. Nereden bilet bulacaktık. Punlar yakın, şampiyonluk yarışındayız, havalar da ısınmış, bahar ateşi. Tam gidilecek maç. (Biraz ufakken böyle maçlar seviliyordu, şimdi karda kışta Kasımpaşa maçı olsa daha keyifli olur).

Derbiye bilet arıyorduk. Sokakta yürüken "nereden bilet bulacağız" falan diye konuşmaya başladık. Bir dükkanın önünden geçiyorduk. Tam o esnada dükkanın tabelası değişiyordu. İki tane çalışan merdivenlere çıkmışlar, tabela ile uğraşıyorlardı. Bu adamlar; bizden 10 yaş büyüktür herhalde, bizim sesimizi, konuşmalarımızı duydu. Maça bilet mi arıyorsunuz dediler. Biz evet dedik.

Bizde bilet var dediler, yarın bizle maça gelın size orada veririz dediler. Sevindik. Adamlarla muhabbet ettik. Güzel muhabbet döndü. Anladık ki adamlara bilet yağıyormuş. Biz karaborsanın tribünden farklı bir oluşum olduğunu sanıyorduk. O gün anladık ki değilmiş. Çok da şaşırmadık ya neyse.

Bir gün sonra tesadüf eseri biz başka bir yerden bilet bulduk. Maça o biletlerle gittik. Adamlara yine de teşekkür ettik., yine muhabbet ettik.

Maçtan bir gün sonra bu olaydan bağımsız olarak hayatımın şekli değişti. Şimdi anlatmıyorum oraları ama sonuç olarak; eskisi gibi yaşamayacaktım. Artık sorumlulukları olan, hesap veren biriydim. Sevdiğim ve keyif aldığım şeyleri ikinci plana atmak zorunda kalmıştım. Farklı bir hayat tarzına başlıyordum. Bu da sıkıntılı bir süreç demekti. Ne kadar süreceğini bilmiyordum. O adamlar ve o maç belki de keyifli günler döneminin sonuncusuydu.

Aradan yıllar geçti. Güzel günler, güzel dönemler ara ara oldu. Ama eskiye en çok yaklaşmaya yeni yeni başlıyorum. Son günlerde, işler daha bir olurunda gibi gözüküyor. Yaklaşık 9 sene geçti ama sona eriyor inşallah.

İşte hikayenin can alıcı (aslında çok da can alıcı değil ama kelime güzel) kısmı burada başlıyor. Geçtiğimiz günlerde tesadüf eseri o dükkanın sokağına girdim. Bu sefer yalnızım. Yanlış olmasın ama sanırım bir gün öncesinde Fenerbahçe'ye basketbolda yenilip şampiyonluğu vermiştik.

Sokağa girdim. Dükkanın önüne yine merdiven dayanmış. İki adam (bu sefer başka 2 adam) merdivenlere çıkmışlar bir pankart asıyorlar. KAPATIYORUZ. Bu sefer hiç ilişmedim adamlara. Zaten maç bileti de aramıyordum, sezon dün bitmiş.

Olay ilginç değil belki. Belki 2 an arasında bağlantı kurmaya çabalayan bilinçaltının gereksiz saçmalaması. Ama bir anda geçmişe götürmesi de ilginç. Sonuç olarak; kapatıyoruz. Bir dönem kapanıyor. O dükkandaki merdivenle başladı, o dükkandaki merdivenle bitiyor. Değişik ve belki de saçma ama böyle.

Pazartesi, Temmuz 18

Alma Dunga'nın Ahını


Çıkar 1 sene sonra...

Brezilya hakkında geçen sene çok yazdık. Ben beğeniyordum, turnuva favorim değildi ama sempatik geliyordu. Tarihin en Avrupalı Brezilyalısı, yerin dibine sokuluyordu. Aynı topu Fransa oynayınca methiye düzenler, Brezilya topçuları artistlik hareket yapmıyor diye futbol katili ilan ediliyordu. Finalist Hollanda'yı 45 dakika boyunca madara eden takım, bidon Melo yüzünden 2 gol yedi ve kupadan elendi. Olan Dunga'ya oldu.

Nispeten daha sönük yıldızları kadroya topladı, koşan ve biraz da sert oynayan bir takım yarattı diye Brezilya futbolunun yüzkarası ilan edildi.

1 sene sonra geldiğimiz nokta; Brezilya milli takımı artık penaltı bile atamıyor. Paraguay'a karşı oynanan maçın penaltılara kalması zaten başlı başına büyük bir yanlış. Bir de gol atamamak...

Neyse, Brezilya'nın derdi onlar ilgilendirir. Parreira daha sıkıcı top oynatıp kupayı kaldırınca kral olur, Dunga Avrupalı gibi oynatmaya çalışır, Melo'ya yenilir yerin dibine sokulur. İsabet oldu, bundan sonra 2014'e kadar büyük makara konusudur Brezilya. 2014'te ne olur o da belli olmaz.

Belki de 21.yüzyılın İngiltere'si Brezilya'dır.

Başarılı Reklam

video

Zamanında; tahminen 2001'de (Peralta daha iyi hatırlar), çok ses getiren reklam. 4 güzel genç kızın Molped'in var mı? sorusu, o dönem bazılarının diline düşmüş, bazıları için ise ahlaksızlığın ve dejenerasyonun sembolü olmuştu. Bu reklamın yıldızının Hülya Avşar olması beklenirken, 4 çıtır ve güzel kıza herkes dikkatini kesilmişti. O 4 kız, en son Hande Katipoğlu'nun Yahşi Cazibe'de ortaya çıkmasıyla 4'te 4 yapmış oldu.

Tuba Büyüküstün, Yasemin Ergene, ilk çıkış yapan ama hemen kaybolan Suadiye Lisesi mezunu Nil Erkoçlar ve Hande Katipoğlu.

Bu arada Nil Erkoçlar demişken, Çakıl Taşları çok iyi bir gençlik dizisiydi, kısa sürmesi talhsizlikti.

Rahat Bırak Kızı


Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff, turnuvanın yıldızı ve en fazla hayrana sahip olan futbolcusu Hope Solo'ya sarılıyor. Sarılması önemli değil de biraz içten sarılıyor sanki.

Cuma, Temmuz 15

Kupa Holmen'e Gitsin


Beşiktaş Yönetimi kupayı verdi. Şimdi bu konuyla ilgili bir şeyler yazarsam Beşiktaşlı arkadaşlar kızacak bana, o noktayı es geçelim. Peki kupa ne olacak?

Kupa işin biraz formalitesi. Kupanın nerede, kimde durduğu pek önemli değil. Kupanın getirisini, kazançlarını Beşiktaş kullanmaya devam edecek, kupanın yeri değişecek sadece. Ama birinin kupa galibi olması gerekiyor. Bence o kişi, geçen senenin kupa finalisti İBB'nin oyunucusu Samuel Holmen olmalı.

Holmen zaten kısa zamanda kendini sevdirdi. Sessiz sedasız işini yapan, iyi de top oynayan genç futbolcu. Bu futbolcunun bir diğer özelliği; kupa beyi olması. Türkiye'ye gelene kadar iki kulüpte oynadı; İsveç'te Elfsborg, Danimarka'da Brondby. Ve bu iki takımda da kupa sevinci yaşadı. 2003'te ve 2008'de ülke kupalarını kazandı. İBB tarihinin ilk kupa finalinde sahada o vardı. Kupayı kazanamadı. Kazanamadığı ilk ülke kupası. Ama şu an o kupa boşta.

Yılın futbolcusu ödülü gibi bir şey olur. Temiz suratlı bir çocuk, karakteri de temizmiş gibi duruyor. UEFA'ya gitmesine de gerek yok. Takımında oynamaya devam etsin, evinin bir köşesinde de kupa dursun.

Zaten Yıldırım Demirören kupaları başkalarına götürmeyi çok sever. Bu sefer de İsveçli'ye gitsin.

Küçük Kaptan

Uğur Uçar'ın Galatasaray'da hataları oldu, şanssızlığı daha çoktu. Yine de sevgimiz devam eder. En azından benim sevgim. Son olaylar önemli değil. Gittiği kulüpte ona sahip çıkılması, sevilmesi hoş. 2008 Konyaspor maçında ağlayan, bu kareyi görünce biraz mutlu olur.

Son Durak


Geç kalınmış bir yazı. Eskisi kadar bloga yazı yazmıyoruz. Yazma hevesinin kaçması değil de, vakit bulamamak biraz. Yaz gelmiş, sezon bitmiş, sezon boyunca haftada 2-3 kere maça gidilmiş, kim uğraşır blogla? Aktif dinlenmedeyiz. O nedenle 1 ay önce yazacağımızı, aklımızda olanı şimdi yazıyoruz.

Tomislav İviç 24 Haziran günü hayatını kaybetti. Biz onu, Fenerbahçe Teknik Direktörü olmasa çok bilemezdik. O nedenle bu yazıları Peralta yazmalı aslında. Facebook'tan İviç'i anmasını biliyor, yad ediyor ama şuraya iki satır yazmıyor..)

İviç'in özgeçmişine bakınca, bizim çocukluk hayallerimizi geliyor. Futbolcu olacaktım ve Avrupa'daki her ülkede, renkli güzel takımlarda top oynayacaktım. Oynadığım en renkli takım orta 1'deki sınıf takımı oldu. İviç ise, Galatasaray'dan Porto'ya, Panathiankos'dan, A.Madrid'e, PSG'den Ajax'a birçok takımda çalıştı.

Fenerbahçe'ye 1994 sonunda geldi. Yukarda yer alan küpür 31 Aralık gününden. O sezon hem bizim için hem de Fenerbahçe için kayıp bir sezondu. Bir önceki sezon nefes nefese yaşanan yarıştan sonra bunu beklemiyorduk. İviç, Fenerbahçe'nin ilacı olmadı. Kimine göre kendi isteğiyle, kimine göre yönetimin kararıyla Dereağzı'ndan ayrıldı. Fenerbahçe onun için son durak değil ara durak oldu.

İviç Fenerbahçe'ye geldikten sonra öğrendik ki bizim takımda da çalışmış. Bizim, daha doğrusu abilerimizin, büyüklerimizin şampiyonluk hasretinin tavan yaptığı yıllarda. Galatasaray onu yaz kampı için beklerken o takımı dahil olmamış ve yönetime acil karar verme zorunluluğunda bırakmış. O acil karardan sonuç Derwall oldu. Derwall ise sadece Galatasaray'ın değil, Türk futbolunun başına gelen en güzel şeylerden biri olma fırsatını yakaladı. İviç Galatasaray'da devam etseydi aynı sonuç olur muydu, Derwall gelmese ne olurdu? Geleceğe Dönüş serisiyle büyüyen kuşak için bulunmaz bir senaryo fırsatı 1984 yazı.

İkilinin kaderi birbirilerinden habersiz olarak haziran aylarında çizildi. Biri haziran ayında Galatasaray'ı bıraktı, aynı haziranda yerine diğeri geldi. İkisi de bir haziran ayında hayatlarını noktaladı. Derwall 4 sene önce 27 Haziran'da, İviç ise 24 Haziran 2011'de.

İviç'in aramızdan ayrıldığı günlerde Galatasaray'ın başında Fatih Terim yer alıyordu. Derwall de İviç de Terim ile çalıştı. İviç'in yukarıdaki haber küpüründe yer alan cümleleri önemli. Derwall ise takım kaptanı hakkında daha farklı düşünür, en azından dışarıya öyle yanısıtır. 14 senenin, Fatih Terim futbolu bıraktıktan hemen sonra noktalanması gereksiz bir ayrıntı olmayabilir.

Son sözü yine İviç ile bağlayalım. Coşkun Çelik'in Ntv Spor'daki yazılarından birinde eski futbolcu Adnan Esen, sanılanın aksine şöyle der:

"Galatasaray'da önemli teknik adamlarla çalışma şansım oldu. Jupp Derwall isim olarak Türkiye'ye gelmiş çok önemli bir hocaydı. Babacan tavrı ise futbolcuların onu sevmesindeki önemli özelliklerinden biriydi. Ancak futbol mentalitesi ve çalıştırıcılığı göz önüne alındığında ben Ivic'i daha farklı bir yere koyuyorum. Sanırım benim jenerasyonumdaki oyuncular da böyle düşünüyordur."


Perşembe, Temmuz 14

Maltepe Vapuru

Alt ligler daha temiz değil aslında Ama alt liglerdeki sevgiler daha temiz, daha karşılıksız. Buna eminim. O yüzden oranın tribünlerinin, o liglerin maç günlerinin daha çekici bir tarafı var.

1989 yılından Kartalspor tribünü, deplasmana (Avrupa yakasına) gidiyorlar. Bindikleri vapurun adı da ezeli semt Maltepe. İstanbul'un semtleri arasındaki rekabet de enteresandır. Yeni sezon bunları yeniden hatırlamaka için bulunmaz fırsat.

Çarşamba, Temmuz 13

Kabadayı


Kabadayı'nın gösterime girdiği günlerde askerdeydim. Yeni başlamıştın. Heyecanlandırmıştı. Şener Şen ve Rasim Öztekin'in yanında, Kenan İmirzalioğlu, Ruhi Sarı ve İsmail Hacıoğlu'nun olması önemliydi. Bir de güzeller güzeli sandığımız Aslı Tandoğan.

Nasıl bir film çıktı diye bekledim. Nihayet 3 sene sonra izledim. Beklediğimizi bulamadık. Oyunculara çok güvendik, yalan yok onlar da biri yanıltmadılar. Ama senaryo biraz eksik kalmış.

Güzelden başlayalım. Oyuncular muhteşemdi. Belki de en sönük olanı Şener Şen'di. Sönük demeyelim ama Eşkiya'da veya birçok filminde defalarca izlediğimiz karakteri bir kez daha sunmuş. Eşkiya, şimdi de Kabadayı birbirine çok benziyor. Fakat yine büyük oynuyor.

Rasim Öztekin muhteşem. Kenan Imırazlioğlu olağanüstü. Kenan İmirzalioğlu'nu, en son dizilerde bıraktık. Ne kadar geliştirdiğini şimdi daha iyi gördüm. Ezel'i izlemedim ama izlemek için bir neden daha oluşturdum. İmirzalioğlu ile Öztekin'in sahneleri ise oyunculuk dersi.

Yavuz Turgul'un son zamanlardaki işleri yetersiz değil mi sizce de? Türk sinemasında ens evdiğimiz filmlerin çoğu ondan çıkmış. Ama son yıllarda bitmek bilmeyen filmler çıktı. Gönül Yarası'nda olduğu gibi, 16 dakikayı bekleyen Emre Aşık tarzı bitir artık diyoruz.

Senaryo ve dialoglar ne kadar kilişeyse; oyunculuk ve mekanlar o kadar güzel. İstanbul'u çok iyi kullanmışlar.

Eleştirmen gibi yazmayalım artık, ben bile sıkıldım. İzlenmeyecek film değil. Ama kadrodan daha iyisini beklerdik.

Salı, Temmuz 12

Olaylar Olaylar



- Abi? Ne yapıyorsun sen burda ya?

- Mecnun?

- Abi, sen federesyonda mı çalışmaya başladın?

- Ya dün futbolun sahibi dedi ki; Mehmet Ali dedi, gel dedi, aslında dedi, şu olmayan futbolu güvende tut dedi.

- Sahibi ne ya?

- Sahibine takılma, sahibine.. oralara takılma.. Ben sana başka bir şey uyandırmaya çalışıyorum. Futbolda şike belgeleri. Aslında bu futbol ve lig düzeni hiç görüldüğü gibi değil. Olaylar olaylar

- Valla mı? Ne oluyor abi?

- Mesela, sen maça gidiyorsun ya, o izlediğin maç, maç değil. O maçların çoğu şikeli.

- Harbi mi?

- Evet

- Harbi mi?

- Evet

- Gördün di mi, görüyorsun abi di mi ya.. Çok enteresen. Peki abi benim şeyim var, e Uefa Kupası ona katılabilecek miyim?

- Ne biliyim oğlum ben, o kadarını ben nereden bileyim. Ben bütün gün burada dikiyorum. Ama sorarız. Şşşt gözlük. Uefa Kupası'na katılabiliyor muyuz?

- Katılamıyor Mehmet Ali.

- UEFA Kupası, Uefa Kupası

- Katılamıyor.

- Normal Şampiyonlar Ligi değil ulan, Uefa Kupası. Uefa Kupası'na katılacak bu.

- Katılamıyor

Leyla İle Mecnun, güzel dizi.

Ya Tribün Ya Sokak


Sokakta maç izlemek çok keyfili olmalı. Bizim buraların öyle bir kültürü olmadı, olamıyor. Belki de hiçbir zaman olmayacak. Caddebostan'da maç yayını olan alan pahalı menülere de sahip barların/cafelerin hemen dışından hep beraber maç izlemek çok keyifli oluyor. Bunu maddi sebeplere dayandırmak mümkün, fakat içerideki ortamdan daha samimi olduğunu da söylemek lazım.

Futbolu seviyorum ama televizyondan maç izlemek çok da keyifli birşey değil sanki. Daha doğrusu evde oturup maç izlemek, evde oturup magazin programı veya dizi izlemekten daha keyifli değil. Maç izlemek sosyal bir olgu ve evde değil ya sokakta ya da tribünde izlenmelidir.

Fotoğraf Arjantin'den. Copa 2011'deki son grup maçını izliyor Arjantinliler. Kazanırlarsa yola devam edecekler. Önemli bir maç. Orada mevsimler farklı ama onların yerine kendimizi koyunca; bir yaz akşamı, bir temmuz günü, hep beraber, çoluk çocuk, genç,yaşlı, kadın,erkek sokakta maç izlemek... Müthiş keyifli. Senegal maçına, Brezilya maçına, Portekiz maçına, hem 96 hem 2008 Hırvatistan maçlarına dair anılarımız ne kadar çok. Keyif ne kadar çok. Bir olayı ne kadar çok kişiyle paylaşırsan tadı da hazzı da o kadar unutulmaz oluyor.

Tabi şu son olaylardan sonra artık bunu da sorabilirsiniz: İzlediğimiz şey gerçek mi? Senaryosu belli bir oyunu mu izliyoruz biz? Belki senaryo yapmacık,hazırlanmış; belki ortada başkalarının hazırladığı bir oyun var ama sokakta ve tribünde yaşadığın, hissettiğin tamamen gerçek. O duygunun şikesi olmaz.

Pazartesi, Temmuz 11

Besle Kargayı


Uğur İnceman Beşiktaş'ta oynarken Fenerbahçe'ye bir gol atmıştı. İnönü'de. Hatırlarsınız. 2009 yılının kasım ayıydı. O derbi golünden sonra Uğur İnceman 1.5 sene içinde ligde 4 gol attı.

İlginç bu 4 golün hepsini Bursaspor'a atması. 3 tanesini Antalyaspor formasıyla, 1 tanesini Beşiktaş'ta oynarken. Bursaspor dışında bir takıma gol atamadı.

Daha ilginç olanı ise, Bursaspor'un teknik direktörü Ertuğrul Sağlam, Uğur İnceman'ı Beşiktaş'ı transfer eden isimdi.

Upur İnceman'ın Manisaspor'da oynarken Beşiktaş'a (takımın başında Ertuğrul Sağlam var) gol attığını da hatırlatarak yazıyı noktalayalım.

Yaz Totemi


2000 öncesini es geçiyorum. Çocuktuk, küçüktük, bize her gün güzeldi. 2001, büyüdüğümüz, akıllandığımız günlerin en güzel yaz mevsimi olabilir. 15-16 yaşından biri için oldukça yeterliydi. Ondan sonraki iki yaz sönüktü. Ardından beklemediğim bir şekilde muhteşem geçen 2004 ve 2005 yazları. 2007 de son fena olmayan yaz mevsimi. Ondan sonrası kayıp.

Bu 4 senenin ortak bir özelliği var. Dördünde de Fenerbahçe ligi şampiyon olarak bitimişti. Fenerbahçe şampiyonluklarını isteyecek, onunla mutlu olacak değiliz ama arada ilginç bir bağ olduğu da gerçek.

Bu senenin yaz mevsimi de güzel başladı. Güzel gidiyor. Bozulmaz inşallah. Acaba Fenerbahçe etkisi var mıdır diye düşünrüken bu son olaylar yaşandı. Peki ya Fenerbahçe'nin şampiyonluğu alınırsa. Ortada ilginç bir totem var, üstelik istemsiz, benden bağımsız oluşan bir totem. Bakalım nasıl olacak, nasıl devam edecek?

Cumartesi, Temmuz 9

Cuma, Temmuz 8

No Al Calcio Moderno

video

Bir gün bu oyun tekrar bizim olacak.

Tatlısu


Tamer Bağlan'a göre; Aziz Yıldırım mahkum olmasını isteyen, başkanlıktan istifa etmesini isteyen Fenerbahçeli, tatlısu Fenerbahçelisi oluyormuş.

Tamer Bağlan'a göre; gün 25 milyondan Fenerbahçeli'den 10 milyonunu temizleme günü. O 10 milyon, sanıyorum temiz Fenerbahçe isteyen grup , geriye kalan 15 milyon ise kombine alan, forma alan, taraftar kart alan, Fenerbahçe'nin en büyük ekonomi olmasını sağlayan 15 milyon.

Tamer Bağlan'a göre, eğer Fenerbahçe küme düşürülürse futbol şubesi kapatılsınmış.

Fenerbahçeli, liderine sahip çıkmalıymış.
***
Şimdi Fenerbahçeli arkadaşlar "Tamer Bağlan kim ya, bizi bağlamaz." derse; haklılar. Buna da benim lafım olmaz. Ama hani şu olayı da, verilmeyen penaltı kararı gibi, kaybedilen derbi gibi yorumlayan adam da olmasın artık. Takımı ligden çekeriz, biz bize yeteriz. Bir sonrakı hamle; Bakalım akşam Erman Hoca ne diyecek?

Salı, Temmuz 5

Şikeler Sizin Alt Ligler Bizim


Şike olayına dair birşeyler yazmak lazımmış. Yazalım öyleyse. Soruşturmanın devam ettiği şu günlerde kimin suçlu olduğunu, kimin olmadığını bilemiyoruz. Kimsenin günahını almadan yazmaya çalışalım, öyle anlatalım derdimizi. Ama önce; Tribün Dergi forumlarının yıldızı Septembır tarzıyla başlayalım. Şike yapan, şikeye bulaşan, oyunu kirleten, maç satan, maç satın alan, izlediğimizi sahte kılan, takım sevgisini ve futbolcu emeğini hor gören ne kadar insan varsa Allah hepsinin belasını versin. Yargının vereceği ceza ikinci aşamada benim işin.


İkinci olarak; Fenerbahçe şike yapmadı. Fenerbahçeli bazı isimler şike yaptı. Fenerbahçe; Kadıköy'de kurulan, Dereağzı'nda büyüyen, Türkiye'ye mal olan; birçok branşı barındıran, sporcuların spor yapmasına vesile olan, insanları sosyalleştiren bir çatıdır. Bu tarz kurumlar birey üstüdür. Bunlar kalkıp şike yapamaz. Şikeyi Ahmet, Mehmet yapar. Önce bu farkı ortaya koyalım.


Fakat işin vahim durumu, bu Ahmet ve Mehmet'lerin en az Fenerbahçe kadar korunması, kollanması. Muhakkak kişi suçu ispat edilene kadar suçsuzdur. Fakat Fenerbahçeliler'in olaya verdikleri ortak tepkiler (istisnai durumlar olsa da), olaya baktıkları pencereler, ne yazık ki olayın kendisinden çok daha kötü.


Olay bir şekilde çözülecek. Yargı, federasyon bir karar verecek. Bu Fenerbahçe'nin büyüklüğüne zeval vermeyecek. Milan'a, Marsilya'ya birşey olmadığı gibi. Ama bugün yazılanlar, bugün söylenenler, bugün verilen tepkiler hiçbir zaman unutulmayacak. Toplum hafızası zayıf olsa da; bizler, yani hayatındaki birçok şeyi tuttukları takımların gerisinde bırakan insanlar, bugün verilen tepkileri unutmayacak.

Sizinkiler Şike Yapmadı Mı?


Bilmiyorum. Yapmış olabilirler. Şahsen ben yapmadım. İçim rahat. Yapan varsa cezasını versinler. Kendimi Fenerbahçeli yerine koyuyorum, üzülüyorum. O kadar. Sevda, sevgi, aşk adı her neyse, değil bir alt ligde amatör de bile devam eder. Böyle bir olay başımıza gelirse tek isteğim 1993 ve 2006 şampiyonluklarının temiz olması olur. Diğerleri önemli değil. 1993 ve 2006'nın bende yeri farklı. Tabi başkası için de diğerleri farklıdır.


Neyse, sonuç olarak Galatasaraylı ile Fenerbahçeli arasındaki fark bugün ortaya çıkıyor. İki kulüp, iki camia arasında büyük fark olmadığını düşünüyordum. Yanılmışım. Cemal Nalga olayına verilen tepkiler ve bu olaya verilen tepkiler iki kulüp arasındaki farkı ortaya koyuyor. Böyle olsun istemezdim.


Bire Karşı 17


Hala aynı argüman. Aziz Yıldırım çok büyük başkan. Şike suçundan sorgulanırken bile ona inanlar ve tapanlar var. Bu atmosferi kolay yaratmadı. Uzun yılların birikimi. Bütün dünyanın Fenerbahçe'nin karşısında olduğu düşüncesini yaydı. İnsanlar inandı. Bugüne kadar Fenerbahçe'nin kötülüğünü istediği iddia edilen kurum ve kişilerin listesi Kadıköy'den Samndıra'ya yol olacak vazieyete geldi. Öte yandan Türkiye'nin yarısının da Fenerbahçeli olduğu söyleniyor. Hani neredeyse kim bu Erol Egemen'e bağlayacağız.


Korku imparatorluğu yaratmak büyük başarıdır. Aziz Yıldırım'ın sportif icraatlarını hiçbir Fenerbahçeli beğenmez ama kendisi her zaman çok sevilir. En azından güven duyulur. Başkandır, baş tacıdır. Çünkü düşmanlar vardır, tetikte bekler. Devletler de böyle yapar. 1984 romanındaki gibi. "Etrafta düşmanlarımız var, güçlü olmamız lazım" ilizyonunu yaratırsın ve sen vazgeçilmez olursun. Devam. Bire karşı 17. En kötü bugünse asıl bugün eski İslam Çupi yazıları..
***


Bakalım neler olacak Serhat? Çok da umrumda değil ya. Ben Galatasaray'a bakıyorum. Galatasaray küme düşürülse hoşuma da gider aslında. Kulüp içi temizlik olur, tribün içi temzilik olur. Alt liglerde tribünler daha saftır, daha güzeldir. Galatasaray sevgisinin sınırı olmadığı gibi ligi de olmaz benim için. Aynı şeyi Fenerbahçeliler'in de düşüneceğini sanıyordum. Ama onlar "biz düşüyorsak Galatasaray da düşsün" ü tercih ettiler. Bizi bu kadar sevdiklerini bilmiyordum.


Yine de itiraf ediyorum, Fenerbahçe küme düşerse sevinirim. Ama bu Fenerbahçe'ye beslediğim duygulardan dolayı değil. Fenerbahçe iyi bir rakiptir. Bu düşünceler bazı Fenerbahçeliler'den kaynaklanıyor. Galatasaray bayrağı asılı evime taş atan adam, yazdığı Fenerbahçe yazılarını sürekli Galatasaray'a bağlayan köşe yazarı, hayatında maça bile gitmeyip her hafta Facebook'ta video paylaşan kız, sene boyunca bir kere selam vermeyip GS yenilgisinde önümü kesen esnaf, Saraçoğlu'ndaki maçlarda saatlerce çıkmayıp bize hareket çeken sarışın ve diğerleri. Sizleri üzgün ve kandırılmış görebilme ihtimali bile beni çok sevindiriyor.


Kendisi gibi takım sevgisi de temiz olan arkadaşlarım için ise çok üzülmüyorum. Çünkü onlar aynı şevkle Fenerbahçe'nin peşinde olmaya devam edecekler. Sadece hedeflerinden biraz uzaklaşacaklar, o da zamanla düzelecektir zaten.



Bu arada göz altına alınan isimlere bakıyorum, yarısına bir şekilde bir zamanlarda beddua etmişim. Onları o halde bile görmeke yeterliydi. Bundan sonrası çok önemli değil. Yargı karar verir, sezon başlar, top döner. Top oynansın, Galatasaray forması olsun bana yeter. Gerisi fasa fiso.

Siz Yapmayın Bari


Sporcu para kazanacak. Hakkıdır. Helal olsundur. Üstelik büyük bir başarı kazanan sporcular bunu daha çok hak eder. Bu konuda sıkıntı yok. Ama artık şu hakkı olan parayı basın önünde isteme rezilliği sona ersin.

Galatasaraylı olduğum için bu sıkıntıyı en çok ben yaşadım. Üniversitede kombineye para ayırıp, deplasmana gider sonra da burs yatsın diye 10 gün aç gezerdik; sonra bir gün televizyonu açıp Maserati'ye binen futbolcuların idmanda "param yok pulum yok" diye bağırdığını görürdük. İçten içe koyardı. Neyse ki 2006 şampiyonluğunu gördük de bir nebze unuttuk ama sonrasında ve öncesinde de yaşadık bunları. Futbolcu, haklı olduğu konuda antipatik oluyordu.

Sonra geçen yaz Hidayet çıktı. Oldum olası ısınamadım zaten Hidayet'e. Takım içi abicilik oynama çabaları. (Bu da Galatasaraylı olmamın getirdiği reaksiyon). Ne kadar abici varsa gözüm görmesin derken kazanılan her başarıda maddi manevi şebekliğine bulaşmış bir "takımın yıldızı". Tarihi finalin, büyük başarının cılkını çıkarmışlardı. Adam gibi sevinmek, eğlenmek bile zora girmişti.

Futbolcunun yaptığını basketbolcu yapmaz dedik yanıldık; erkeğin yaptığını kızlar yapmaz dedik yine yanıldık. Kız takımı, Polonya dönüşünde uçakta param yok pulum yok şarkısını söylemiş. "Hasan Şaş reloaded" haberine hiç gerek yoktu.

Hakettiklerini kazanırlar umarım. Konu da uzamaz. Uzarsa onlar yine maddi kazanca ulaşır ama sempati bir anda yok olur. Yok olmasın, kız basketbolu güzel bir branştır.

Sezon Finali


Birkaç zamandır günlerim güzel geçiyor. Beklediğimden, alıştığımdan daha iyi şekilde. Böyle devam etmeyeceğini, bir zaman sonra er veya geç bozulacağını biliyorum. Bunun yanında, bazı günlerin kötü geçeceğini de biliyorum.

Dün biraz öyle bir gündü. Pazartesi olarak başlaması zaten başlı başına hataydı. Ardından bazı sorunlar, meseleler. Hayatın içinde var diyerek geçiştirebiliyoruz şu an. Kötü bir günü az kayıpla atlatmanın verdiği rahatlıkla televizyon izliyoruz.

Leyla ile Mecnun muhteşem bir dizi. Ben ilk bölümlerini ufak ufak izlerken, bazı arkadaşlar "bunu mu izliyorsun" diyordu. Şimdi en çok onlar izliyor.

Dün yine izliyoruz. Göndermeler, mahalle sıcaklığı cart curt. Bir gün dizi ile ilgili detaylı bir yazı yazmaya çalışırız belki. Ya da hiç ilişmeyiz. Ama dünkü bölümün son dakikalarını buraya yazmak lazım. Ağzımıza sıçtın İsmail Abi.

"Gemi beklemek"in tek başına vurucu bir tarafı vardı zaten. Gülüyorduk, ediyorduk ama bir karakterin "gemi bekliyorum ben" demesi gayet etkiliydi. Her gün, ayin yapar gibi, ibadet eder gibi. Böyle karakterleri seviyorum; sokakta veya ekranda. Dün bir de o geminin niye beklendiğini öğrendik. Daha da sevdik İsmail Abi'yi. Bilerek veya bilmeyerek; hayata, olana, bitene, değişmeyecek gerçeklere inat etmek için sahilde bekleyen adamlara saygım çok fazla. İnandırıcı gelmeyecek belki ama bize mücadele etmek için güç veren adamlar bunlar.

İşin bir de Mecnun tarafı var. Arkadaşıyla, o gemiyi bekleyen adam. Onun yanında el sallayan adam. İbadetine, ayinine, ritüeline destek olan adam. O adam harbi adamdır ki çevremizde onların olması da daha büyük şanstır.

Ulan alt tarafı dizi diyorsunuz belki ama değil işte. O kadar bizden şeyler var ki. Bizden kastım "Türk insanının sıcaklığını anlatan, vsvsvs" uyduruk tanımından değil. Biz, yani ben. Ben ve benim çevrem. Bizim çocuklar. Mecnun falan, baya bizim çocuklar, bizim kafalar.

Onur Ünlü'yü, Hafriyat'ı falan biliyorduk da bu senaryoyu yazan Burak Aksak kim? 1985 İstanbul doğumlu biri. Bizim yaş, bizim şehir. Çok belli. Bizden biri yazıyor gibi. Bizim şehirden. Büyük ihtimal aynı çizgi filmleri izlediğimiz, aynı sene sınavlara girdiğimiz, aynı maçları izlediğimiz, aynı sokaklarda erik yediğimiz biri. Bizden birinin yaptığı birşey. Eline, zekasına kuvvet.

"Arkadaşların ile hatıraların senin herşeyin."

Küçük İsmail ile baba arasındaki son sahne ise; son yıllarda izlediğim en vurucu sahne. Herşey Çok Güzel Olacak da Altan'ın "benim babam nasıl ölür ya" ağlayışı kadar.

Pazartesi, Temmuz 4

Geri Döndü


Unutmuştuk onu. Futbol biraz popülerleşsin, basında yer bulsun bazıları ortaya çıkar. Bunlardan biri Larissa Riquelme. Kendisi artık yazın habercisi gibi. Gökte leylek, stadyumda Larissa..

Copa America başladı ortaya çıktı. Şimdilik kapalı gibi, Paraguay'ın saha içi sonuçları olayları değiştirir. İlk maçta gol çıkmadı.

Cumartesi, Temmuz 2

Potanın Finalleri


Geçen sene eylülde erkek takımı final oynamıştı. O turnuvada milli takımın hemen hemen bütün maçları izlemiştim. Turnuvanın Türkiye'de düzenleniyor olmasının katkısıyla sokakta turnuvayı yaşıyordu insanlar. Biz de o havanın içinde kendimizi buluyorduk.

Bu sefer öyle olmadı. Turnuvaya kötü başlamak da zaten az olan ilgiyi iyice aşağılara çekti. Sokakta kimse önemsemiyor. Gidilen mekanların televizyonlarında basket maçı açık olmuyor. Taurasi geldiğinde daha çok haber olmuştu. Yine de herşeye rağmen; önce çeyrek final, sonra namağlup Karadağ, şimdi de yarı finalde Fransa. Finaldeyiz. Ve ben hala bir maçı tam izlemedim. Totem diyelim, öyle sanılsın.

Oysa lig maçlarını daha çok takip etmiştim. Kız basketbolunu seviyorum. İzliyorum. Ama içimdeki Galatasaray - milli takım farkından dolayı bu turnuvayı es geçtik.

Turnuvaya kötü başladığımız ilk günlerde çevremdekilere ukalaca "Avrupa'nın en çok para harcayan liglerinden biriyiz ama maç kazanamıyoruz" demiştim. Şimdi finaldeyiz. Avrupa'nın en gözde iki liginin milli takımları karşı karşıya gelecek.

Final sevindirici ama bir tarafı üzücü. Ceyhun Yıldızoğlu kariyerine bir başarı ekledi. Bu da Galatasaray'ın başında uzun süre kalacağının işaretidir. Bir de Şaziye'nin muthiş formu var. Bu da onun bu sene çok fazla süre alacağını gösteriyor. Milli takımı yine Galatasaray'a bağladık. Fenerbahçeliler ile bitirelim; Birsel ve Nevriye müthişler.

Cuma, Temmuz 1

Anatoly'e Korkut Göze Bakışı

Korkut Göze'nin zamanları aslında şu an. Küçükken yaz günlerin en büyük eğlencesi transfer haberliydi, ikinci büyük eğlence ise Korkut Göze'nin yeni transferler hakkında yazdığı yazılardı. "Ahmet en çok İstinye Park'a gider ama annesinin yanından da ayrılmaz. Onun yaptığı yaprak sarmaya bayılır. Bir de son model arabasını çok sever. Teknik direktörü bu huyuna kızsa da ara ara hız yapmaktan kendini alamaz" minvalli yazılar unutulmadı hala.

Bugün Fanatik Gazetesi'nde Anatoly hakkında birşeyler yazılınca akla hemen Korkut Göze geldi. Ardından da kahkaha tufanı. Şampiyon bir safkan da olsa sonuç da bu bir at.

"Suyu çeşmeden değil damacanadan içiyor. İthal yemle besleniyor. En sevdiği yiyecek maydanoz, elma bal ve havuç da favorileri. Üç kişi zor zaptediyor, üzerinde binicisi olmadan sakinleşmiyor. Sinirli yapısı startta da kendini gösteriyor. Ahır içinde adete bir melek (bu özellik aynı Hasan Şaş). Öğlen dinlendikten sonra akşam gezinti yapıp (sanırım İstinye Park) akşam mabedine dönüyor. İştahı yüksek."

Muhteşem bir yazı. Kesip saklamak lazım. Peralta da dönsün atçılık ile ilgili yazı yazsın artık.

Sarılmak


Aslında bu yazı daha önce yazılabilirdi. Ama resmi imzayı bekledim. Belki olmaz bekleyişi nedeniyle uzadıkça uzadı. Bugün, 1 Temmuz günü, resmi imza atılacak. Hayırlı uğurlu olsun.

Belki olmaz tamlamasından anlaşılmıştır, Fatih Terim'i Galatasaray'ın başında istemiyorum. Ve bu cümleyi yazarken bile utanıyorum. Böyle kurulan cümleler çarpılma nedeni. 25 yaşındaki bir Galatasaraylı'nın, "Fatih Terim'i istemiyorum yaa" demesi ukalalıktır. Üstelik bu 25 yaşındaki adam, 15 yaşındayken Fatih Terim sayesinde çok mutluydu.

Sanal platformdaki havaya, orada yazılanlara bakınca bütün Galatasaray ahalisi Terim'e karşıymış gibi gözüküyor. Oysa sokağın ve tribünün havası öyle değil, tam tersi. Terim, orada kurtarıcı mesih gibi gözüküyor. Sokağın daha gerçek, daha haklı olduğunu biliyorum. Benim Terim'i istememe nedenlerim ise forumlarda veya Twitter'da esen "Terim kim abi, ne yapmış son 10 sene" düşüncesinden daha farklı.

Önce geçmişe dönelim. 2011 yılında Terim'i istemeyen bu satırların yazarı, orta okul ve liseyi 7 sene boyunca aynı okulda okudu. Bir ergenin o dönemlerinde midesine ağrılar girecek tek bir günü vardır: Pazar akşamları. Eğer ergensen ve takım tutuyorsan, pazar akşamları 20.45'te oluşan puan tablosu önündeki 1 haftayı belirler. Bizler o herkesin kaçtığı, saklandığı pazartesi sabahlarını sapasağlam geçiren bir grubuz.

7 sene boyunca gururla okula gidebilen, başı önde ve belki de biraz kibirli olan kuşağız. Bunun en büyük nedenidir Fatih Terim. Şimdilerde kadın basketbolda 20 sayı fark atınca "ezeli rekabet bitti" diyenler o dönemi, sona eren rekabeti pek anımsamak istemezler.

Fatih Terim iyi bir teknik direktördür. İyi olmasa bile kredisi çok yüksektir. O yüzden onu tartışmak abesle iştigaldir. Ama...

Bu işin bir de ama kısmı var. Fatih Terim'in Galatasaray'a futbolculuğu dahil 4.defa gelişini yaşıyoruz. Ve bu sadece Fatih Terim gibi özel insanlara tanınan bir ayrıcalık değil. Ümit Davala'nın, Taffarel'in, daha önce Hagi'nin, Bülent Ünder'in, Bülent Korkmaz'ın, hatta yönetim kadrosundan Ali Dürüst'ün, Abdürrahim Albayrak'ın tekrar dönüşleri... Sıktı artık. Galatasaray'ın her zor dönemde aciz kaldığını hissettirip, belli insanlara dönmesi, sarılması "gelin bizi kurtarın" mesajını vermesi beni rahatsız ediyor.

İşte o başımın dik yürüdüğü yıllarda, bir taraftan da hayat dersi alıyorduk. Ne kadar uygulayabildik, ne kadar aklımızda yer etti tartışılır. Ama orada anne-babanın, okuldaki öğretmenlerin aşılamaya çalıştığı bir düşünce vardı. "Her zora düştüğünde yanında biz olmayacağız, sorunlarını kendin çözmeyi öğren."

Birine bağlı olarak hayatın devam edemeyeceğini tam da UEFA Kupası'nı aldığımız günlerde idrak ettim. Kimseye bağlı olmayacaksın. Her zaman aynı isimleri çağıramazsın. Farklı yollar, yöntemler denemelisin. Hayatın böyle bir yazılı olmayan kuralı varken, Galatasaray'ın sürekli aynı isimleri çağırması çok saçma değil mi? Bu bağımlılık kısa vadede sorunları çözse de aslında daha da kötü hale getirmiyor mu?

Fatih Terim Fiorentina'nın başındaki ilk galibiyetini aldığı anda, maç sonunda yağmur altında reklam panolarını atlayıp binlerce İtalyan'a doğru koştuğunda Fatih Terim'in bizim için artık çok uzak olduğunu sanmıştım. Kendisine yeni bir dünya kuruyordu ve bu yönden bile ona sevgim artıyordu. Kalan değil de giden olması 15 yaşındaki ergeni etkilemişti. Bugün; 2011 yılında; o koşudan sonra ikinci defa Galatasaray'a geliyor Fatih Terim.

İnsan, tuttuğu takımda kendisini görmek ister. Bunun için zorlar kendini. Benzerlikler kurmaya çalışır. Ama artık olmuyor. Fatih Terim'in gelmesini o yüzden istemedim. Rijkaard'ı sırf o yüzden istedim. Yenilikler, değişiklikler lazım. Yepyeni bir maceraya yıpranmayan isimlerle başlamak lazım. Galataasaray'a 4.defa gelen, daha ilk gelişinden "uğursuz" damgası yiyen biri ismin yıpranmadığını söyleyemezsiniz. Ne o sağlam kalacak, ne de biz.

Şimdi son paragraf. Ana fikir lazım. Ne yazarsak yazalım, mayıs ayında oluşacak bu yazının ana fikri. Ve galiba, mayıs ayına kadar uzaklardan izlemek daha yerinde olacak. İzlenen filmler ne kadar güzel de olsa tekrar izlemek sıkabilir. Televizyonu filmin ortasından açıp son sahneyi izlemek ayrı bir keyif olabilir.